Allah’ın hesabına kâinata bakan, her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile sebepler hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehil olur. (Mesnevî-i Nûriye, “Şemme”)
Bir insan, eline bir elma alır ve şöyle düşünür: “Elma çekirdeği toprak altında çimlendi; üzerinden mevsimler geçti ve büyük elma ağacı oldu; sonra da bu elmayı verdi. Elma, çok kıymetli bir meyvedir; içinde şu vitaminler vardır.” Elmaya elma ve sebepler hesabına bakan için elma, bundan ibarettir; sadece besleyiciliği olan bir meyvedir. Bir başkası ise elmayı eline alır ve şöyle düşünür: “İnsanlar, cinler, bunların Allah’ı bırakıp da tapındıkları bütün ‘ilâh’ ve ‘ilâhe’ler, tabiat, sebepler dâhil bütün kâinat bir araya gelse yapamayacağı bir elma çekirdeği toprağa düşer veya ekilir. Bu çekirdekte, ondan çıkacak ağacın tamamı ve büyüme, ağaç olup meyve verme programı dercedilmiştir. Bu çekirdeğin toprağa düşmesiyle birlikte onda dercedilen büyüyüp ağaç olma (neşv ü nema) programı, bir molekülünü bile bütün kâinatın bir araya gelse yaratamayacağı toprak, benim ve bütün yeryüzü varlıklarının her an ihtiyaç duyduğu hava, yeryüzü ve ondaki bütün canlılar için rahmet olan yağmur, yeryüzü sarayımızın tavanında bizi aydınlatan ve ısıtan lambamız güneş, beşiğimiz ve feza okyanusunda gemimiz olan yerküre, yerkürenin kendisi ve güneş etrafındaki mükemmel ve muntazam hareketleri, en ince hesaplara dayalı bir nisbet içinde birbirleriyle işbirliğine girişir.
Kısaca, âdeta bütün kâinat, bütün çekirdekler ve tohumlar gibi, bu çekirdekle de tam bir ittifak ve işbirliği halinde çalışır. Bu çalışmada hiçbiri vazifesinde ihmalde bulunmaz. Bu çekirdek, yağmursuz kalsa ve fazla ısı alsa kurur; fazla yağmur alsa çürür; daha sonra havasız kalsa yine kurur. Bu çekirdek çimlenip de ağaç olurken bana veya onu yetiştirene de budama gibi bazı küçük işler düşer. Nihayet bu çekirdek elma ağacı olur. Bahar mevsiminde rengiyle, kokusuyla harika çiçekler açar ve göz zevkimi tatmin eder. Sonra nisan rüzgârları ve arı gibi böcekler işbaşı yapar ve bu çiçeklerin polenlerini birbirine taşır. Bunun sonucunda çiçeklerin göbeklerinde meyveler belirir ve çiçeklerin yerini, bir yandan da gözü dinlendiren yemyeşil yapraklar alır. Bu arada, yeryüzü sarayımızda ocak vazifesi de gören güneşin ısısı altında meyveler kısa zamanda büyür ve olgunlaşır. Şu meyve, şekliyle ne kadar güzeldir; kokusu ne kadar iç açıcıdır; renkleri ne kadar göz ve gönül okşayıcıdır; tadı ne hoştur! Bu meyve böyle de, ya bende onu şekliyle ve güzelliğiyle görmek için göz, kokusunu almak için burun, renkleriyle okşanmak için göz ve gönül, tadını almak ve seçmek için dil olmasaydı; ayrıca onu yemek için iştiham ve beslenme ihtiyacım olmasaydı..! Bu elmanın sadece besleyiciliği olsa ve şekli, rengi, kokusu ve tadı bulunmasaydı…!
Demek oluyor ki, bu bir elma için elma çekirdeği ve ağacı dâhil bütün kâinat olabildiğince muntazam ve orantılı işbirliği yapıyor; onun bana gıda olması için de şekliyle, kokusuyla, rengiyle ve tadıyla bizzat elmanın kendisi ve görme, koklama, tatma ve hoşlanma duyu ve duygularım, iştiham ve ihtiyacım işbirliği yapıyor. Demek oluyor ki, bu elmanın gerçek fiyatı bütün bir kâinat; ben, ona sahip olmak için sadece onun yetişmesinde küçücük katkısı olan üreticinin emeğinin karşılığını ödüyorum. Bütün bunlar gösteriyor ki, bütün unsurlarıyla kâinat da, bütün özellikleriyle elma da ve bütün hususiyetlerimle ben de, mutlak ilim, irade ve kudret sahibi tek bir Zât’ın yaratıp, bir arada yaşattığı varlıklarız. Yoksa, bütün zerreleriyle toprağın, havanın, güneşin, elma çekirdeğinin, suyun, yerkürenin kendilerini, birbirlerini ve beni her bakımdan bilecek bir ilmi; o elmayı yetiştirip bana gıda yapacak, bana gıda yapmakla kalmayıp, arı gibi böceklere de gıda yapıp, onlardan bana bir de bir başka gıda olan bal sağlayacak bir iradesi ve bütün bu unsurları yaratıp, emrinde kusursuz hareket ettirecek bir kudreti bulunması gerekirdi.
Bu, belli bir şuur, bilgi, irade ve güç bulunan bende bile yok; şu şuursuz, ilimsiz, iradesiz, kendilerinin ve ne yaptıklarının bile farkında olmayan güneşte, havada, toprakta, suda, elmada nasıl olsun?! En güzeli de şu ki, bütün kâinatın yaratıcısı ve hakimi olan bu mutlak ilim, irade ve kudret sahibi Zât, öyle anlaşılıyor ki, bütün kâinatı benim hizmetime sunmuş, bana böyle bir sevgisi var. Bu sevgiye, sonsuz nimete ve bütün kâinatın üzerinde bana bahşettiği makam ve mevkiye karşılık, elbette bana düşen vazifeler olacaktır; bana hizmet eden kâinatta fesada, bozulmaya yol açmayacak, kâinatı kendim, hemcinslerim ve içindeki bütün varlıklar için bir Cennet gibi muhafaza etmeye yönelik vazifelerim olacaktır. Bunları yapmamak, şüphesiz her şeyden önce benim aleyhime neticelenecektir. O halde, bu vazifelerimi bilmeli ve ona göre davranmalıyım. Sözkonusu Zat da, bana bu vazifeleri elbette bildirecektir ve bildirmiş olmalıdır. Sonra, beni bu kadar nimetlerle yücelten ve yüceltirken benden hiçbir fiyat istemeyen, dolayısıyla sonsuz kerem sahibi olduğu anlaşılan Zât, tamamen kendi hayrıma olacağı kesin vazifeleri yerine getirmemi de mutlaka karşılıksız bırakmayacaktır.”
Bir elmaya bu şekilde son derece insanî ve bakılması gereken açıdan bakmak, bizi kuşatıcı bir ilim, ma’rifet, kudsî aşk, şevk ve vazifeperverliğe götürecek ve yeryüzünde hayatı Cennet hayatı gibi yaşamanın dinamiklerinden olacaktır. Yoksa diğer bakış, sunî az bir ışıktan başka bir şey vermeyen zulmetli bir manzaradan öte bir şey göstermez. Ve zulmetin, karanlığın altına gizlenen nefisler, bu güzelim dünyayı ancak bir yangın yerine, bir cehenneme çevirir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |