ŞEYTANÎ OYUNLAR VE MÜSPET HAREKET
°Önsöz°
Savaş ve zulüm, bazı dönemlerde azalır, bazı dönemler artar. Bu durum hem milletler arasında, hem de bir milletin kendi bünyesi içerisinde yaşanabilir. Şuan bizler de zulmün azgınlık dönemlerinden birinin içinde ve hedefinde bulunuyoruz. Bu zulüm döneminin bir muhatabı olan HE, bir taraftan mevcut durumun vahametini ortaya koyarken, bir taraftan da mazlumların doğru tavırlarının ne olması gerektiğini şöyle açıklıyor:
°°°
Günümüzde hem ülkemizde hem de dünyanın farklı yerlerinde çeşit çeşit zulümler işleniyor, şenaat ve denaetler irtikâp ediliyor, farklı farklı şeytan oyunlarına müracaat ediliyor. Tarihî tekerrürler devr-i daimi içerisinde şimdiye kadar insanlık kaç defa zulüm ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Tarihçilerin ifadesiyle toplumların bütün bütün şirazeden çıktığı dönemler de olmuştur. Belki Napolyon, Hitler ve Stalin gibi bazı diktatörler de insanlardaki çılgınlık duygusunu harekete geçirmek suretiyle bu cinnete sebebiyet vermişlerdir. Onların dünya hâkimiyeti sevdasına düşmeleri, milyonlarca insanı canından etmiştir. Bünye bir kere zaafa uğradıktan sonra, insanlığın başına musallat olacak ve ona kan kusturacak en zalim sistemler ortaya çıkıvermiştir.
Kanaat-i acizanemce günümüz dünyası da insanlığın yine bütün bütün çılgınlaştığı dönemlerden birine şahit oluyor. O ona saldırıyor, o da diğerine. Kim kuvvetliyse o haklı görülüyor. Kuvvetli, kuvvetin hakkını vermesi gerektiği mülâhazasıyla hemen insanları hizaya getirmeye, toplum üzerinde vesayet kurmaya yöneliyor. Bu, toplumsal çapta öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, devleti idare edebilecek yüksek bir firaset ve kiyaseti olmayan zayıf karakterli insanlar bile “yönetme” sevdasına tutuluyor ve “Acaba biz de gücü ele geçirip toplumu istediğimiz şekilde dizayn edebilir miyiz? Parmakla gösterilen, alkışlanan, el üstünde tutulan insan hâline gelebilir miyiz?” demeye başlıyorlar. Dinleri, millî mefkûreleri, ülke menfaati adına değil; kendi çıkarları ve istikballeri adına başa geçmeyi, muktedir olmayı ve toplumu yönetmeyi arzuluyorlar. Bu hedeflerine ulaşma adına da yalan, aldatma, ikiyüzlülük gibi her yolu mubah görüyorlar. Ne var ki bu gibiler muvakkaten yalancı zaferler elde etseler bile, Cenâb-ı Hak onlara bunun kat katı hezimetler yaşatacaktır.
Hedefin meşru olması gerektiği gibi, hedefe ulaşma adına kullanılacak bütün yolların da meşru, insanî, ahlâkî ve ilâhî kanunlara uygun olması gerekir. Bir hedefe ulaşma adına her vesilenin caiz görülmesi, mü’mince bir düşünce tarzı değildir. Böyle bir yaklaşım enbiya-i izamdan fersah fersah uzak olduğu gibi, onların vârislerinden de fersah fersah uzak olmalıdır. Evet, topluma Makyavelist mülâhazaların hâkim olduğu, şeytanî oyunlara çokça müracaat edildiği ve insanlığın bütün bütün şirazeden çıkmaya başladığı günümüz dünyasında müspet hareket ayrı bir önem kazanmıştır. Olumsuz tavır ve davranışlara aynıyla mukabelede bulunmama, negatif söz ve eylemlerle meşgul olmama, güft u gûya girmeme, fikir gevezeliğiyle vakti israf etmeme; bunların yerine sürekli kendi mefkûresini gerçekleştirme istikametinde hizmet etme, hep tamir ve ıslahla meşgul olma, her zaman vifak ve ittifak peşinde koşma mânâsına müspet hareket.
Hâdiselerin Tesirinde Kalmama
°Önsöz°
Üstad kendisine yapılan pek çok haksızlık ve zulüm karşısında müsbet hareketin en güzel örneklerini vermiş, bu kavramı bir hizmet düsturu olarak da ifade etmiştir. Ondan sonra bu prensibi bizzat yaşayarak ortaya koyan kişi HE’dir. O da, Üstadı referans göstererek hem mevcut durumu, hem konunun bize bakan yönünü şöyle anlatıyor:
°°°
Belirli bir gaye-i hayalleri olan ve bunu gerçekleştirme istikametinde hareket eden günümüzün hizmet erlerine düşen vazife de, karşılaştıkları olumsuzluklara takılmadan hep olumlu şeyler peşinde koşmaktır. Hâdiselere takılan kimseler, hâdiseleri idare edemez, çözülmesi gereken problemleri çözemezler. Aleyhinizde söylenen sözlere, size yapılan hakaretlere, hakkınızda iddia edilenlere mukabele etmekle meşgul olursanız ve hareket tarzınızı bu belirlerse, gerek milletiniz, gerekse insanlık adına yapılması gerekenleri yapamaz, insanlığın problemlerini çözme istikametinde projeler oluşturamaz, hâlihazırdaki projelere gerekli desteği veremezsiniz.
Bugüne kadar Allah yolunda hizmet etmeye çalışan samimi mü’minlerin, muhalifleri, düşmanları hiç eksik olmamış, her türlü yalan ve iftiraya başvurmaktan, hakaret etmekten, onları karalamaktan geri durmamışlardır. Eğer siz, bu tür insanların olumsuz söz ve davranışlarına takılır ve sürekli onlara cevap yetiştirmeye çalışırsanız, yapmanız gerekli olan işleri yapamazsınız. Bugün birisinin hakaretine cevap verirsiniz fakat öbür gün bir başkası, daha ağırını söyler. Bu defa oturup kalkıp onu düşünmeye, ona uygun bir karşılık bulmaya çalışırsınız. Dolayısıyla da bir türlü yaşadığınız hâdiselerin çemberinden kurtulamazsınız. Sürekli hâdiselerin tesiri altında yaşayan, onların güdümünde hareket eden bir insanın hayata yön verebilmesi ise mümkün değildir. Böyle biri, tesir kabiliyetini kaybedecektir.
Öte yandan, eğer televizyon ekranlarına veya gazete sayfalarına yansıyan olumsuzluklarla meşgul olur ve bunlara dalarsak, zihnimizi, duygu ve düşüncelerimizi kirletmiş oluruz. Sürekli bunların hâsıl edeceği infiallerle, tepkilerle, reaksiyonlarla yaşar, salim düşünceyi kaybederiz. Güzel sözler söyleyemez, güzel fikirler üretemeyiz. Çözüm bekleyen yığınla probleme çare bulamayız. Aleyhimizde ileri sürülen iddia, iftira, yalan ve karalamaların, tavzih, tashih ve tekzip edilmesi hususuna gelince, herkesin bununla meşgul olmasındansa onu, işin ehli belli bazı kimselerin uhdesine bırakmalıyız. Sürekli başkalarının saldırı ve tecavüzleriyle uğraşan, kendisini harap eder. Kendisini harap eden bir insanın ise imarda bulunması, bir ümran meydana getirmesi mümkün değildir. Kendini bir çağlayanın akıntısına kaptırmış bir insanın, orada boğulmak üzere olan birini kurtarmaya gücü yeter mi? Böyle birinin başkasını kurtarmaya çalışması, olsa olsa kendi boğulmasını hızlandıracaktır. Bu itibarla, üç asırdan beri harap olmuş, çok ciddi deformasyona maruz kalmış bir medeniyetin restorasyonuyla meşgul olan adanmışlar, kendilerini bu türlü olumsuzlukların içine salmamalıdırlar. Zira bu ölçüde büyük bir restorasyon hamlesi, günlük hâdiselerle boğuşmaktan dolayı yorgun hâle gelmiş insanların yapacağı bir iş değildir. Böyle bir yükün altından ancak, fikir gevezeliğinden kurtulmuş, hâdiselerin tesirinden sıyrılmış ve ruh selametine ulaşmış babayiğitler kalkabilir.
Mahruti Bakış ve Diplomasi
°Önsöz°
Ülkelerindeki sosyal problemleri çözmekle yükümlü olanların, önce kendi içsel problemlerini çözmeleri gerekiyor. Akıl, mantık, muhakeme, özveri, fedakarlık, empati vb. insani melekelere sahip bulunmayanlar, egolarını, enaniyetlerini, aidiyet duygularını, kin ve intikam hislerini tatmin için sosyal arızaların üstüne gittikçe onu müzminleştirmekten başka bir şey yapmazlar. Ülkemizin terör probleminin çözülememesinin asıl sebebini şöyle anlatıyor HE:
°°°
Kendilerine müspet hareketi ilke edinenler, menfiliklere menfilikle mukabelede bulunmamalı, olumsuzlukları olumsuzluklarla gidermemeli, kin ve nefretlerin toplumda kök salmasına meydan vermemelidirler. Bunun yerine, problemlerin üzerine diplomasiyle gitmelidirler. Kaba güç ve şiddete başvurmak yerine akıl, mantık ve muhakemenin muhassalasıyla problemleri çözmeye çalışmalıdırlar. Hâdiselere mahruti bakarak, hangi sebeplerin hangi neticeleri doğuracağını çok iyi hesap ederek adım atmalıdırlar. Kaba güç kullanarak, ezerek, sindirerek çözüldüğü sanılan problemler hiçbir zaman kalıcı olarak çözülememiştir.
Mesela yıllardır Güney Doğu illerimizde yaşanan problemi nazar-ı itibara alabilirsiniz. Sürekli kan akıtılmış, savaş ve şiddete müracaat edilmiş fakat bir türlü problemin üstesinden gelinememiştir. Onlar “kaçtık” dedikleri zaman bile daha da güçlenerek geriye dönmüş ve oluşturdukları yeni yeni stratejilerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sürekli ezilmeye çalışılmışlar fakat her seferinde yeniden ayağa kalkmışlardır. Meselenin üzerine güç ve kuvvet uygulanarak gidildikçe, onlar da mazlumiyet ve mağduriyet psikolojisini değerlendirerek kendilerine dışarıdan yardımcılar bulmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuşlardır. Hâlbuki problemin üzerine bütüncül bir nazarla bakarak gidilseydi, sebepleri çok iyi teşhis edilip sonra da uygun çareler bulunabilseydi, şimdiye kadar bu problem çoktan ortadan kalkmış olurdu. Güç ve baskı yerine diplomatik yollar kullanılabilseydi, kanlar akmaz, düşmanlıklar oluşmaz, kin ve nefretler arkadan gelen nesiller tarafından tevarüs edilmezdi. İşte şiddetten uzak durmak, kaba davranışları bırakmak, insanları ezmemek, onlara baskı uygulamamak; bilakis problemleri yumuşaklıkla, akılla, diplomasiyle çözmek de müspet hareketin gereklerinden birisidir.
Birlik Ruhu
°Önsöz°
İster kişisel, ister toplum alanda , kötülüğün her çeşidiyle baş etmenin en kısa yolu, genellikle önce kimseyi tahrik etmemek, sonra da kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmektir. Fakat böyle bir davranış ortaya koyabilmek için, herkesi kendisi gibi görmek istemekten, kendisine benzetmeye çalışmaktan vazgeçip, kendi konumunda ve olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek gerekiyor. Yani farklılıkları normal, hattâ bir zenginlik görüp, ortak alanlarda birleşmeye razı olmak icab ediyor. Bunun nasıl olacağının açıklaması da şöyle:
°°°
Bu konuda üzerinde durulabilecek önemli esaslardan bir diğeri de toplum fertleri arasında birlik ruhunu temin etme adına çaba sarf etmektir. Eğer oturmak suretiyle insanlar arasında vifak ve ittifakı sağlayabiliyorsanız, oturmanız, onu bozacak şekilde ayakta durmanızdan daha hayırlıdır. Birlik ruhunu temin edecekse yatmanız, bu birliği bozacak şekilde oturmaktan daha hayırlıdır. İnsanlar arasındaki birliği sağlama adına ortaya konulan bu kadarlık bir gayret dahi küçük görülmemelidir Nezd-i Ulûhiyette onun büyük bir kıymet-i harbiyesi vardır. Hangi amelin insanın kurtuluşuna vesile olacağını kestiremeyiz. Bazen böyle bir maksada matuf oturma, yatma bile insanı kurtarabilir.
İnsanlara, hâl-i leyyin, kavl-i leyyin ve tavr-ı leyyinle (yumuşak hâl, söz ve tavır) yaklaşma, onların hata ve kusurlarını affetme gibi bir araya getirici tavır ve davranışlar Allah katında ayrı bir değeri haizdir. Cenâb-ı Hak, ahirette, insanın bu tür davranışlarını alır, nemalandırır ve onu, elde edilemeyecek çok önemli uhrevî nimetleri elde etmeye muvaffak kılar. Bu açıdan bize düşen, başkaları hakkında sürekli olumlu düşünmek, insanların bir araya gelip bir saf teşkil edebilmesi adına elimizden geldiğince gayret etmektir. Herkesin bize benzemesini, bizim gibi düşünmesini, yürüdüğümüz yolda yürümesini beklemek bencilcedir. Herkesin sesi, sözü, fikri, bakışı farklıdır. Önemli olan, bir kısım fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gelebilmek; farklı ses ve müziklerden ahenkli bir koro oluşturabilmektir.
Çeşit çeşit seslerin, farklı farklı enstrümanların bir araya gelmesiyle büyük senfoni orkestraları oluşuyor. Ayrı ayrı sesler, nağmeler bir birlik meydana getiriyor ve dinleyenlere bir mânâ ifade ediyor. İşte önemli olan, toplumdaki farklılıkları, çeşitlilikleri böyle bir birlik ruhu etrafında toplayabilmektir. Herkesin bizim gibi olmasını beklemek hem fıtrata terstir hem de bir enaniyet ifadesidir. Böyle bir beklenti insanları birlik ve beraberliğe değil parçalanmaya götürür. Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.v), Medine-i Münevvere’yi şereflendirdiğinde orada 4000 kadar Yahudi ve bir o kadar da müşrik vardı. Bütün Müslümanların sayısı ise 1500 civarındaydı. Fakat Efendimiz (s.a.v), toplamı Müslümanlardan beş-altı kat fazla olan Yahudi ve müşriklerle Medine Vesikası etrafında bir birlik oluşturmanın yolunu bulmuştu. Bu birlik, hicretin 5.yılına kadar devam etmiş ve nihayetinde Yahudiler tarafından bozulmuştu.
Bize düşen, herkesi kendi konumunda kabul etmek ve herkesin duygu ve düşüncesine saygılı olmaktır. Eğer insanların inanç ve düşüncelerini hedef alarak bombardımana başlarsanız, onları etrafınızdan kaçırır ve kendinizden uzaklaştırırsınız. Bundan hiçbir kazancınız olmadığı gibi bilakis yürüdüğünüz yolda güzergâh emniyetini de tehlikeye atmış olursunuz. Çünkü kaçırdığınız ve belki de kendinize düşman hâline getirdiğiniz bu insanlar, size yürüdüğünüz yolda emniyetle yürüme fırsatı vermezler. Kendi kendinize sun’î düşmanlar oluşturmuş olursunuz. Her köşe başında bir gulyabani gibi karşınıza çıkarak zihninizi, himmetinizi, enerjinizi dağıtırlar. Bu yüzden odaklanmanız gerekli olan işlerinize odaklanamazsınız. Kendi işlerinizle uğraşacağınıza, onların karşınıza çıkardığı yüz tane problemle uğraşmak zorunda kalırsınız. İşte bütün bunlara sebebiyet vermek istemiyorsanız, farklı dünya görüşlerine sahip insanlarla barış ve huzur içerisinde bir arada yaşamanın yollarını araştırmalısınız. Bunun için de herkesin insanlığına saygı duymalısınız. Kimsenin kanaatlerine karışmamalısınız. Elinizle, dilinizle insanları rencide etmemelisiniz.
Mesleğin Muhabbetiyle Yaşama
°Önsöz°
Herkesi olduğu gibi kabul etmek, onların her halini onaylamak olmadığı gibi, bir insanın kendini yüksek bir davaya adamış olmasına da engel değildir. Tam tersine bu durum, bir açıdan davasına hizmet etme zeminine ve imkânına sahip olmak anlamına gelir. O zaman insanlar gözümüze birer düşman olarak değil, müstakbel kardeşlerimiz olarak görünmeye başlayabilir. Kendi davasının muhabbetiyle yaşamanın, hâl ve davranışlarını ona göre sergilemenin kimseye zararı da olmaz, eğer bağnaz değillerse kimseyi rahatsız da etmez. Müsbet hareket denilen bu disiplinin HE ufkundan açıklaması:
°°°
Bediüzzaman Hz, müspet hareketin ölçüsü olarak herkesin mesleğinin muhabbetiyle yaşaması fakat başkalarının mesleğine karışmaması ve onlara düşmanlık yapmaması gerektiğini ifade eder. Yani bir insanın yürüdüğü yolu hak ve güzel görmesi, başkalarının yolunu bâtıl ve çirkin görmesini gerektirmemelidir.
Evet, samimi bir mü’mine düşen, kendi inanç ve düşünce sisteminin muhabbetiyle yaşaması, delice bunlara bağlı olması ve yürekten sahip çıkmasıdır. Öyle ki onun duygu ve düşüncesi şu olmalıdır: “Allah’ım, her gün on defe ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Yeter ki din-i mübin-i İslâm dünyanın dört bir yanında şehbal açsın.” Yolun, mesleğin muhabbeti budur. Sahabe-i kiramın hususiyeti bu idi. Kendi mesleklerine delice bağlı, seve seve o yolda ölmeye hazır idiler. Bu duygu düşünceleri taşımayan, inandığı değerleri âleme duyurabilme adına ciddi fedakârlık ortaya koymayan, bilakis sağda solda vaktini heder eden bir insanın başkalarına lanet yağdırması, ona buna hakaret etmesi, düşmanlıkları tetiklemekten ve şeytanı sevindirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Eğer insanları bir araya getirmek ve onların arasını telif etmek istiyorsanız, başkalarının hissiyatlarını, beklentilerini, konumlarını, kendi değerlerine bağlılıklarını hesaba katmak ve buna göre hareket etmek zorundasınız. Âyet-i kerimenin ifadesiyle kalbleri telif edecek olan Allah’tır. (Enfâl Sûresi/63) Bize düşen ise sebeplere riayette kusur etmemek, hep birleştirici ve yakınlaştırıcı olmaktır. Kendi mesleğimize olan bağlılığımızı başkalarına karşı düşmanlığa çevirmemeliyiz. Farklılıkları kavga ve çatışma vesilesi yapmamalıyız. Bilakis her yere sevgi tohumları saçmalı, bütün insanlığı kucaklamalı, herkese tebessümler yağdırmalıyız.
ŞEFKATLE AÇILAN KAPILAR
°Önsöz°
Hem şahsî hayatımızı düzenleme, hem de bütün insanlara hak ve hakikati anlatma adına bizim en temel ölçümüz Kur’ân-ı Kerimdir. Ondan sonra, tabiri caizse yaşayan Kur’ân Peygamberimiz. Kur’ân besmele ile başlıyor ve onda Cenab-ı Hakk’ın üç ismi yer alıyor: Allah, Rahmân ve Rahim. Kur’anı Kerim’in ilk sûresi Fatiha, aynı isimler onda da tekrarlanıyor. Fatiha sûresi bütün Kur’ânın özeti olması itibariyle islâmiyetin özü ve özeti şefkat ve merhamettir denilebilir. Özellikle başkalarına bu dini anlatmanın söz konusu olduğu her yerde sevginin, şefkat ve merhametin ne manaya geldiğini, yerini ve önemini anlatarak konuyu şöyle özetliyor HE:
°°°
Allah (cc) kullarına çok şefkatlidir, pek merhametlidir, müsamahası çok geniştir, hilmi engindir. Rahmân, Rahîm, Raûf, Halîm, Kerîm gibi pek çok ismi bu mânâyı ifade eder. Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle Efendimiz’in de (s.a.v) bu hususta “Allah ahlâkı”na sahip olduğunu bildirir:
لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ
“Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe Sûresi,128) Âyette, Efendimiz için, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından olan “Raûf” (çok şefkatli) ve “Rahîm” (çok merhametli) sıfatları kullanılıyor. Demek ki Peygamberimiz, bu iki ismin ruh ve mânâsını kendisinde barındırıyordu ve onlara dayanarak vazifesini yapıyordu.
Buradan şu mânâyı çıkarabiliriz: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (s.a.v) peygamberliğinin nazara verildiği yerde O merhametiyle, şefkatiyle ön plâna çıkarılıyorsa, tebliğ ve irşat vazifesinin hakkıyla eda edilmesinin çok ciddi bir şefkat ve merhamete bağlı olduğu söylenebilir. Hakikat bu olunca, hangi devirde olursa olsun irşat erlerinin bu yoldan ayrılmamaları bir esastır. Özellikle günümüz nesillerinin, peygamberane bir şefkate, peygamberane bir merhamete herkesten daha fazla ihtiyaçları vardır. Böyle bir şefkat ve merhametle hareket edilmediği takdirde, hak ve hakikati herkese duyurma vazifesi, gereği gibi yürütülemez. Yürütülse bile devamlılığı sağlanamaz. İnsan, akıl ve iradesinin yanında mutlaka kalbini ve duygularını da yanına almalıdır ki yürüdüğü güzergâhta yorgunluk göstermesin, dökülüp yollarda kalmasın. Zira tabiata mal edilen, bir arzu ve iştiyak hâline getirilen işler çok daha rahat yerine getirilir. Eğer sorumluluk ve vazifelerinizle ilgili meselelerde tabiatınızı arkanıza alırsanız ciddi bir desteğe kavuşmuş olursunuz.
Şefkat, merhamet ve acıma hisleri bulunan bir insan, mefkûresini gerçekleştirme adına yürüdüğü yolda önüne çıkan engelleri rahatlıkla aşabilir. Abdullah İbn Huzafetü’s-Sehmî gibi önüne çıkan bütün fırsatları hak ve hakikati anlatma istikametinde değerlendirir. Bilindiği üzere Bizans tarafından yakalanan ve idam edilmeden önce son bir isteği olup olmadığı sorulan Hz. Abdullah, karşısında duran papaza mealen şu mukabelede bulunmuştu: “Aziz peder. Bana verdiğin şu birkaç dakikalık vakit için sana çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu süre zarfında sana hak din olan Müslümanlığı anlatırsam ölsem de gam yemem. Çünkü bu takdirde sen kurtulabilirsin.” (İbn-i Asâkir, 27/359) Şefkat hisleri olmayan bir insan bu sözleri söyleyemez.
Eğer bir mü’min gerçek bir şefkat kahramanı hâline geldiyse insanların uhrevî kayıp yaşamalarına, Cehennem’de yanmalarına tahammül edemez. Bu sebepledir ki Efendimiz (s.a.v) sabahlara kadar ağlıyor ve Hz. İsa gibi, “Eğer onları cezalandırırsan şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakim (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin.” (Mâide Sûresi, 5/118) sözlerini tekrar ediyordu. Öyle ki Cenâb-ı Hak, Hz. Cibril’i gönderiyor ve ümmeti mevzuunda O’nu mahcup etmeyeceğini bildiriyordu. (Müslim, 346) Bu da Allah’ın O’na bir merhametiydi. Esasında bu sözlere, bütün peygamberlerin ümmetleriyle ilgili dile getirdikleri şefkat nağmeleri gözüyle bakabilirsiniz. Bu ölçüde ümmetine düşkün olan bir Peygamber, onları kurtarma adına her şeye katlanır.
Bediüzzaman’a, “Milletimin imanını selamette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” sözlerini söyleten de böyle bir şefkat hissidir. Aslında büyük zatların hangisinin nabzına elinizi atsanız kalbine kulağınızı verseniz benzer şeyleri duyarsınız. Böyle bir şefkat hissini arkasına alan bir insan durup dinlenmeden insanlığın selametini temin etme istikametinde koşar. Bu his âdeta onun için bir dinamo vazifesi görür. Onu hizmete sevk ve teşvik eder, bir yönüyle işini kolaylaştırır. Bundan yoksun olan biri ise sürekli nefsiyle mücadele eder, iradesinin hakkını vermeye çalışır. Dahası onun sürekli rehabilite edilmesine, moral ve motivasyonunun yüksek tutulmasına ihtiyaç vardır. Kıvamının korunması buna bağlıdır. Ama bu bazen işe yarar bazen yaramaz. İnsan, uyarı ve nasihatleri bazen dikkate alır bazen almaz. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hz, şefkatin, mesleğimizin önemli esaslarından birisi olduğunu ifade etmiştir. Hususiyle meselelerin hep maddeye ve cismaniyete bağlı gittiği günümüzde, gönüllerde bir kere daha –herkesi ve her şeyi, Allah’a olan intisaplarından dolayı kucaklama diyebileceğimiz– şefkat duygusunun uyarılmasına, insanların yeniden kalb hayatına yönlendirilmesine çok ihtiyaç vardır.
Mevlâna, “Ne olursan, ol gel.” diyor. Fakat günümüzde insanlar gelmeye çok hazır değiller. Bu sebeple onların gelmelerini beklemeden biz onların ayaklarına gitmeliyiz. Kırık gönülleri tamir etmeye çalışmalıyız. Başkaları insanlıktan uzaklaşsalar, her türlü kötülüğü yapsalar da Hz Muhammed’in (s.a.v) yolunda olanlara düşen vazife, hiç kırılmadan, darılmadan kötülüklere bile iyilikle mukabele etmektir. Başkalarının uygunsuz tavır ve davranışları, sizin kendi temel değerlerinizden uzaklaşmanıza sebep teşkil etmemelidir. Siz her fırsatta şefkat ve re’fet hislerinizi ortaya koymalısınız.
Aslında hakiki bir mü’min sadece insanlık karşısında değil, bütün bir varlık karşısında şefkatle dopdoludur. Yolda yürürken bir karıncaya basmamak için adımlarını dikkatli atar. Bu ölçüde şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olan bir kişinin, insanların dalalette kalmasına, Cehennem’e gitmesine göz yumması düşünülemez. Hususiyle imanın vaat ettiği güzelliklerin farkında olan, Cennet ve Cehennem’in ne demek olduğunu çok iyi bilen bir insan, küfür ve dalalet içinde olan kimselerin durumuna kayıtsız kalamaz. Derin bir aşk u heyecan, alâka ve muhabbet ile onların da elinden tutmaya çalışır. Bu his onun hep canlı ve dinamik kalmasını sağlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şu sözleriyle başkalarına karşı şefkat ve merhametle muamele eden kimselerin Allah tarafından da aynısıyla muamele göreceklerini beyan etmiştir: “Birbirlerine rahmet duygularıyla muamele edenlere Rahman da merhamet eder. (Öyleyse) siz yeryüzündekilere merhamet edin ki ehl-i sema da size merhamet etsin.” (Tirmizî, 16) Buna göre bir insan ne kadar merhametli ne kadar şefkatli ise ve ne kadar acıma hisleriyle başkalarının üzerine eğiliyorsa Allah nezdindeki yeri ve konumu da buna göre belirlenecektir. Maalesef yitirdiğimiz çok önemli değerlerdendir merhamet ve şefkat duygusu. Hâlbuki o, özellikle günümüz insanlarının muhtaç olduğu çok önemli bir insanî haslettir. Bugün insanlık belki havadan, sudan, ekmekten daha ziyade şefkate muhtaçtır.
Şefkat hisleriyle dopdolu olmayan, başkaları için yaşayamaz; yaşamayı yaşatmaya feda edemez. Dahası gönüllere giremez, muhatapları nazarında tesirli olamaz. İnsanların üzerine kabaca gidilirse mahrumiyetle geri dönülür. Onlara şefkatle, yumuşaklıkla yaklaşılırsa bütün kapılar açılır. Şefkat öyle sırlı bir anahtardır ki onun açamayacağı kapı yoktur. Allah da Cennet kapılarını rahmetinin bir tecelli dalga boyu olan şefkatle insanlara açacaktır. Düşmanlıklara karşı şefkatten daha keskin bir silah yoktur. Bu silaha, –Estağfirullah, silah da ne demek!– bu sihirli iksire sahip olanlar, kendilerine hasmâne davrananlara er geç galip gelecekler, her meydandan mutlaka kazançlı çıkacaklar, gönüller kazanacaklardır. Ama bu kazanımın farklı dereceleri vardır. Herkesten aynı şeyi bekleyemeyiz. Sizin gösterdiğiniz derin alâka ve muhabbetin bir neticesi olarak bazıları sizinle aynı duygu düşünceleri paylaşır hâle gelse de bazıları dost, bazıları taraftar, bazıları sempatizan olur, bazıları da arafta kalabilir; yani iyi zamanda sizin yanınızda dursa da kötü zamanda sırtlarını dönebilir. Fakat bunların hepsi kendine göre birer kazanımdır. İnsanların pek çoğu, sevgiyle açılan kollara kendilerini salacaklardır. Yeter ki kendilerini salacakları yerin güvenilir bir yer olduğunu bilsinler.
Gönüllere girerseniz etrafınızda bir sürü gönüllü oluşur. Gönlün menfezleri, girilmeyecek kadar dar değildir. Önemli olan onu açmasını bilmektir. Siz gönlünüzü başkalarına açar, hiç kimseden bir şey esirgemezseniz başkaları da gönüllerini size açarlar. İnsanlık bu enginliğe ulaşabilse, insanların çözemeyecekleri problem kalmaz. Problemler, bizim darlığımızın zemininde boy atıp gelişiyor. Kendimiz dar bir dünya inşa ediyor ve her şeyi bu darlığın içinde görmek istiyoruz. Dolayısıyla dünyalar çapında geniş olan hakikatler bile bizim bu dar dünyamızın içine girdiğinde daralıyor. Oysaki kalb ve vicdan, bütün varlığı içine alacak kadar engindir. Geleceği inşa edecek mimarlara düşen vazife, bu enginliği çok iyi değerlendirmek suretiyle insanları evrensel insanî değerler etrafında bir araya getirebilmektir.
Eser: İmtihanlar kuşağı
Pırlanta İkliminde Seyahat-122