130-) İnsanda Sırr-ı Ehadiyet inkişaf ettiği anda kendi aczini ve Cenab-ı Allah’ın varlığını, Birliği’ni ve Kudreti’ni çok daha iyi idrak eder.

İnsan, ancak nûr-u Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyet inkişaf ettiği anda kendi aczini ve Cenab-ı Allah’ın varlığını, Birliği’ni ve Kudreti’ni çok daha iyi idrak eder. [Lem’alar, “1. Lem’a”]

NÛR-U TEVHİD İÇİNDE SIRR-I EHADİYETİN İNKİŞAFI

İnsan, Cenab-ı Allah’a varlığı ve birliği ile inansa bile, Hikmet yurdu olan bu dünyada Cenab-ı Allah’ın Vâhidiyeti ve Rahmâniyeti’nin tecellisi olarak sebepler sözkonusu olduğu için, bu sebeplere bel bağlayarak Cenab-ı Allah’a çok yönelemeyebilir. Acıktığı zaman yer ve kendisini doyuranın yemek olduğunu düşünür, dolayısıyla Hz. Allah’ın Müt’ım (Yediren, Doyuran) İsmini çok kavrayamaz. Hastalandığı zaman doktora gider, hastaneye yatar, ilaç kullanır ve şifayı bunlardan bilebilir. Bunlardan bilmese bile yine asıl şifa verenin Hz. Allah olduğunu ve O’nun Şâfî İsmi’ni tam idrak edemez ve tanıyamaz. Bir işi başarmak için çalışmak gerektiğinden, neticede gelen başarıyı kendine ve çalışmasına atfedebilir; Allah’a verse bile sadece teorik bir kabûl olarak verir ve bu kabûl kendisine fazla tesir etmez.

İnsan ancak muztar kaldığı, bütün sebepler tesirsiz hale geldiği zaman Cenab-ı Allah’a daha içten yönelir. Kur’ân’da bu hususa çok dikkat çekilir. Meselâ: Bir düşünün: O Allah’tır sizi karada ve denizde dolaştıran. Öyle ki, bir gemidesiniz. Gemiler, tatlı bir rüzgârla içlerindeki yolcuları alıp götürüyor ve herkes keyfinde, neşesinde iken birden şiddetli bir fırtına çıkıyor. Her tarafta yükselen ve üzerlerine hücum eden dalgalar arasında kalan yolcular, bütün bütün sarıldıkları ve artık hiçbir kurtuluş yolunun kalmadığı inancıyla O’nun dinini bütün hüküm ve kaideleriyle tam bir kabûl içinde Allah’a dua ve yalvarmaya durur ve “Andolsun ki”, derler, “eğer bizi bu felâketten kurtarırsan, hiç kuşkusuz artık şükreden kullarından olacağız!” Allah kendilerini o felâketten kurtarınca da, hiçbir hak hukuk tanımadan hemen yeryüzünde taşkınlık ve tecavüze başlarlar. Ey insanlar! Bilin ki bütün taşkınlık ve tecavüzleriniz, ancak kendi aleyhinizedir… ( Yunus Sûresi/10: 22–23) İşte, insan, artık tutunacak hiçbir sebep kalmadığı zaman vicdanı harekete geçer ve doğrudan ve içten Allah’a yönelir. Yönelir de, artık Ehadiyet ve/veya Rahîmiyet tecellisi bekler. Yani, Vâhidiyet ve/veya Rahmâniyet’in kanunları içinde tutunacak dalı kalmamış, sebepler tamamen ortadan kalkmıştır.

Hz. Yunus (a.s.) bir gemiye binmiş, denizde giderken gece vakti denize atıldı ve kendisini büyük bir balık yuttu. Artık o anda o balığın karnından kurtulması için tutunabileceği hiçbir sebep yoktu. Gecenin karanlığı, denizin karanlığı, balığın karnının karanlığı, aleyhine ittifak etmişti. Böyle bir durumda onu ancak kudreti hem balığa, hem denize, hem de geceye geçecek biri kurtarabilirdi. İşte bu halde iken, hayatında daima Cenab-ı Allah’a tesbihte bulunmuş olan Hz. Yunus (a.s.), Allah’a ve birliğine olan inancı içinde O’nun Ehadiyyeti’ni daha bir kavradı; yani Tevhid nûru, Allah’a sebeplerüstü ve tam inanma, sebeplerin neticenin yaratılmasında hiçbir tesirinin olmadığını tam görme içinde sırr-ı Ehadiyet gönlünde inkişaf etti; Cenab-ı Allah’ın sebeplerüstü olarak da imdada gelebileceğini bütünüyle keşfetti ve “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” (Enbiyâ Sûresi/21: 87) diye yakardı. Ve, mutlak Birliği içinde Ehadiyet’i tecelli eden Hz. Allah (c.c.), kulu ve rasûlü olan Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardı.

Cenab-ı Allah’ın benzer Ehadiyet tecellilerine her zaman şahit oluruz ve hemen herkes, hayatında defalarca bunu yaşar. “Ölmeyen Allah öldürmez.”; “Çıkmayan candan ümit kesilmez.”; “Allah’tan ümit kesilmez.” gibi halk arasında meşhur olan sözler, Cenab-ı Allah’ın nûr-u Tevhid içinde tecelli ve inkişaf eden Ehadiyet tecellisine çokça şahit olmuşluğun söylettiği sözlerdir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 30 kez okundu