132-) Cömertliğin Kazandırdıkları ve Önündeki Engeller

CÖMERTLİĞİN KAZANDIRDIKLARI
1. Cömertlik, İnsanı Yüceltir
2. Cömertlik Berekettir
3. Cömertlik Bir Kalkandır
4. Cömertlik, İçtimaî Huzursuzluğun İlacıdır
CÖMERTLİĞİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
-A. Şeytanın İki Oyunu
-B. Cimrilik Felâkettir

***

“CÖMERTLİĞİN KAZANDIRDIKLARI”

°°°Önsöz°°°

Kimde olursa olsun, cömertlik herkes tarafından sevilen ahlaki ve insani sıfatlardan biridir. Cimrilik de tam aksine. Hadis-i şerifte bildirildiğine göre cömert insan fasık bile olsa Allah katında cimri ibadet düşünürken daha sevimlidir. Elbette bunun bir sebebi ve hikmeti vardır. Hocaefendinin aşağıdaki başlıklar altındaki açıklamaları okunduğunda, bunun sebep ve hikmet büyük ölçüde anlaşılmış olur:

°°°°°°°°°°°

Cömertlik, bazılarının zannedebileceği gibi maddî kayba sebebiyet vermez. Aksine onun insana kazandırdığı mânevî kazançların yanında, maddî olarak da birçok faydası vardır. Allah’ın rahmet hazinelerine müracaat mânâsı taşıyan cömertlikle bereket kapılarının açıldığına şahit olunur, mânevi kazancın yanında maddî huzura da ulaşılır. Cömertliğin insana kattıklarından bazılarını, ana başlıklar hâlinde kısaca izah etmeye çalışalım.

1. Cömertlik, İnsanı Yüceltir

°°°Önsöz°°°

Cömert insanların sevilme sebeplerinden birisi, onların kimseye yük olmamaları, tam aksine ellerinden geldiğince başkalarına yardımcı ve faydalı olmaya çalışmalarıdır. Ayrıca bu durum onların onur ve izzetlerini korumuş, itibar ve saygınlıklarını artırmış olacağından insanların gözünde sevimli kılar. Altta anlatılan iki olay, bu durumun sahabe-i kiram için bile geçerli olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

°°°°°°°°°°°

İnsanın devamlı verici olması ve ihtiyacı olsa bile kardeşini kendi nefsine tercih edebilmesi, çok yüce bir haslettir. Allah’a yakınlığın vesilesi de sayılan böyle bir hasletle mü’minin, Rabbi katındaki yerinin ağırlığı kullar arasında da hissedilir ve o, Allah nezdinde olduğu gibi toplum içinde de itibar kazanır.

Hazreti Ömer Efendimiz’le (radıyallâhu anh) ilgili olarak anlatılan şu menkıbe bu mevzuda fikir verir: Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) Ashab’dan bazısına daha çok yakınlık göstermesi bazılarının dikkatini çekiyor, belki içten içe rahatsızlık duyuyorlardı. Hazreti Faruk, bu davranışının sebebini göstermek için bir senaryo hazırladı. Sevdiği bu sahabelerin her birine içinde altın olan keselerle birer elçi gönderdi. Elçiler henüz onların yanından ayrılmadan, gönderilen altınların oracıkta dağıtılıverdiğine şahit oldular. Âdeta birbirleriyle anlaşmışlar gibi hepsi de aynı davranışı sergiliyor ve Hazreti Ömer’in teveccühünde ne kadar haklı olduğunu gösteriyorlardı. Hâlbuki kendileri fakr u zaruret içinde yaşıyorlardı. Mesela Suriye önlerindeki ordunun komutanı Ebû Ubeyde, belki ancak iki günlük ihtiyaçlarını giderecek mâmeleke sahipti. Bir keresinde Şam önlerine gelen Hazreti Ömer, komutanlarına, “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sorar. “Şimdi gelir.” derler. Biraz sonra, iplerle bağlı bir devenin üzerinde Ebû Ubeyde gelir; selam verir ve etrafıyla ilgilenmeden doğruca evine gider. Üzerinde sadece kılıç, kalkan ve bir de azığı vardır. Onun bu hâline muttali olan Hazreti Ömer, gördükleri karşısında gözyaşlarını tutamaz; peşinden gider ve “Ne olurdu biraz da kendine baksaydın, kendinle ilgilenseydin!” der. Hazreti Ebû Ubeyde’nin cevabı şudur: “Bunlar bana yetiyor da artıyor!” [İbn Hacer, el-İsâbe, 3/589.] O’nun bu müstağniliği karşısında koca Ömer’in ağzından şu sözler dökülecektir: “Hepimizi değiştiren dünya seni asla değiştiremedi.” [İbn Esîr, Üsüdü’l-gâbe, 5/206.] İşte bunlar, İslâm’ın ortaya koyduğu değerlerin semereleriydi. Mü’min, vermek için coşarken, almaktan olabildiğince uzağa kaçıyordu.

Hilafeti döneminde Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) divanlar tesis etmişti. Devletin gelirlerinden, Ezvac-ı Tahirat’a hatırı sayılır bir pay ayırmak suretiyle onları aziz tutmuş, Efendimiz’den sonra ele güne muhtaç olmasınlar istemişti. Bu meyanda onlardan biri olan Zeyneb Bint Cahş validemize de payını gönderdi. Hem Fahr-i Kâinat Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) akrabalık bağı bulunan hem de O’nun zevceleri arasına girme bahtiyarlığına nail olan bu yüce kadın, kendine yakışanı yapacaktı. Kendisine gönderilen bu yardımı görünce çok mahcup olmuştu. Gelen paranın üzerine bir örtü örttürdü. Yanındakine, “Elini örtünün altına sok, bir tutam para al filanlara, bir tutam al filanın yetimlerine… götür.” diyerek gelen parayı daha oracıkta dağıtıverdi. Sonra da ellerini açarak, “Allahım! Bundan sonra Ömer’in atâsı bana ulaşmasın!” diye dua etti. Hayatında almaya alışmamış, hep vermeye kilitli anamız, ertesi sene kendisine ayrılacak payı görmedi ve korkudan tir tir titrediği alma imtihanına maruz kalmadan bu dünyadan ayrılıp ebedî âleme irtihal eyledi. [İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/228.]

Misallerden de anlaşılacağı üzere hiss-i semahatin (cömertliğin) coştuğu ve insanların verme endeksli yaşadığı bir cemiyette, başkalarına el açıp dilenme mânâsına tese’ül ve tekeffüfün önü alınacak, verme-alma dengesinin yerleştiği görülecektir. Durumu vermeye müsait olanlar verecek, alma durumunda olanlar ise almaktan köşe bucak kaçacaktır. İçtimaî hayatta denge böyle teessüs eder. Böyle bir toplumda ne dilenmeyi alışkanlık haline getirmiş tufeyli ve asalak bir güruh zuhur edebilir ne de hırs ve menfaatlerinin zebunu olmuş maddeperest zihniyetler yaşama imkânı bulabilir. İhtiyacından ötürü alma durumunda olanlar bir an evvel belini doğrultmak için çalışır; zengin olanlar da vermek için fırsatlar arar.

2. Cömertlik Berekettir

°°°Önsöz°°°

İnsanları cimri olmaya iten bazı sebepler vardır elbette. Bu sebeplerin en önemlilerinden birisi, malı veya parayı çok sevdikleri için harcamaya kıyamamaları, bir diğeri de “verirsem eksilir, azalır” düşüncesidir. Yani tevekkülsüzlüktür. Hâlbuki gerçek durum bunun tam aksidir. Cömertlik eksiltmez, değişik vesilelerle artışa sebep olur. Bir âyet-i kerime ışığında bu artışın sebep ve hikmetini de şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Kur’ân ve Sünnet’e dikkatle baktığımızda, kendi rızası istikametinde yapılan harcamalara Allah’ın (celle celâluhu) bereket ihsan edeceğini öğreniyor, gözümüzün önünde gerçekleşen misalleriyle de iman ettiğimiz bu hakikatleri bizzat müşahede ediyoruz. Söz, vaadinde hulfetmeyen Zat-ı Zülcelâl’e ait olduktan sonra tereddüde hacet yoktur:

قُلْ إِنَّ رَبِِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أنَْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يخُْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

“De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol bol rızık verir, dilediğine de az. Hayır adına harcadığınız her şeyin yerine mutlaka yenisini ihsan eder ve O, verdiği zaman en güzelini verir.” [Sebe sûresi, 34/39.] Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de; “Her sabah gökten iki melek iner de biri, ‘Allahım, infak edene daha fazla ver.’ diye dua ederken, diğeri, ‘Allahım, malını elinde tutup başkalarıyla paylaşmayanın malını telef et.’ diye beddua eder.” [Buhârî, zekât 27; Müslim, zekât 57.] diyerek, âyetle anlatılan mânâya dikkat çeker.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minin dünya görüşü de diyebileceğimiz prensipleri anlatırken de aynı konuya değinmekte, sadaka ve zekât vermekle malda herhangi bir eksikliğin meydana gelmediğini/gelmeyeceğini bildirmektedir: “Üç şey var ki, size teminat veririm: Sadakadan dolayı kulun malı eksilmez. Zulme maruz kalıp da sabreden kulu Allah, daha aziz kılar. Dilencilik kapısını açan kimse için Allah, fakirlik kapısını açar. Size bir şey söyleyeceğim, iyice hıfzedin: İnsanlar şu dört hâlden biri üzeredir: Allah bir kuluna mal ve ilim verir. O da bunları Allah’ın marziyatı dairesinde kullanır, günaha kaymaz, yakınlarının hukukunu gözetir, o malda Allah’ın hakkı olduğunu hiç hatırından çıkarmaz ve buna göre davranır. Bu en yüksek mertebedir. Allah bir kuluna ilim verir de mal vermez. O, içinin sesi olarak, ‘Eğer benim de malım olsaydı, (malını Allah yolunda infak eden) filan gibi yapardım.’ der de niyetine göre mükafat alır, ecri-sevabı ondan eksik kalmaz. Allah bir kuluna da mal verir de ilim vermez. O da malını sorumsuzca harcar, haramlardan sakınmaz, yakınlarının hukukunu gözetmez ve bilmez ki o malda Allah’ın hakkı vardır. Bu, en aşağı mertebedir. Bir başka kula ise ilim de mal da vermez de o kimse, malını kötü yere harcayanlara özenir ve ‘Ah benim de malım mülküm olsaydı da şunlar gibi yapsaydım!’ der. Bu da niyetine göre muamele görür, özendiği kişiyle aynı günahı paylaşır.” [Tirmizî, zühd 17; İbn Mâce, zühd 26.]

3. Cömertlik Bir Kalkandır

°°°Önsöz°°°

Zahiren veren insan olduğu halde, aslında insan için vermek gerçekte almak demektir. Cömertlik cahiliye toplumunda bile övünme ve övülme sebebi idi. Yani verme ahlakına sahip bulunanlar, insanlardan takdir görüyorlar ve bir şekilde bunun manevî karşılığını almış oluyorlardı. Tabii en önemli karşılık ise Allah’ın vereceği karşılıktır. İşte bu iki şekliyle cömertliğin karşılığını anlatan Hocaefendi sözlerine şöyle devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

Zekât; insanın, korunma adına inayet-i ilâhiyeye müracaat etmesi demektir. Rahat ve sıkıntısız dönemlerde dinine sahip çıkanları Allah, sıkıntılı günlerinde yalnız bırakmaz, onları rahmet ve inayetiyle kucaklar. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)“Rahat ve huzurlu anlarında Allah’a iyi bir kul olduğunu ortaya koy ki, Allah da sıkıntılı dönemlerinde elinden tutup seni sahil-i selamete çıkarsın.” [Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 59; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 1/293, 303, 307.] buyurmaktadır. İmkânlar iyi olduğu dönemlerde cömertçe davranıp, fakir ve muhtacın ihtiyaçlarını görüp gözetme, Allah katında büyük bir ehemmiyeti haizdir. İnsanlar arasındaki sosyal yardımlaşma ve dayanışma açısından meseleye bakacak olursak, akrabalık bağlarının sağlam tutulmasından, yoksulun ihtiyaçlarını gidermeye, ondan da misafire ikrama kadar birçok güzel davranış, şahsî hayatın kıvamı adına önem arz etmektedir.

İnsanlığın İftihar Tablosu’na vahiy gelmeye başladığı sıralarda Hazreti Hatice validemizin Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediği sözler, her dönemde akl-ı selim, kalb-i selim sahiplerinin yukarıdaki kaziyeyi tasdik ettiğini göstermesi açısından çok manidardır. Peygamberlikten önce İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), cahilî toplumun cahilane yalpalarını gördükçe ruhu sıkılıyor ve bir inşirah arayışı içinde inzivaya çekilerek kendini yalnızlığın kollarına bırakıyor, Hira mağarasında Rabbiyle halvete vesileler arıyordu. Derken bir gün Cibrîl-i Emin, kıyamete kadar insanlığı aydınlatacak ışık hüzmeleriyle Hira’da beliriverdi. Risaletle müjdelediği Allah Resûlü’ne böylelikle ilk vahyi de getirmiş oluyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilk defa karşılaştığı bu farklı durumun dehşetiyle pür-heyecan evine geldi ve üzerine bir battaniye istedi. Hadisenin verdiği ürpertiyle tir tir titriyordu. Bu esnada Hazreti Hatice Validemiz’in âdeta hâzık bir hekim maharetiyle meseleye yaklaştığını müşahede ediyoruz. Efendimiz durumu kendisine anlatıp endişelerini ortaya koyunca, muhterem validemiz O’nu teskin ve teselli etti. O büyük kadın, önünde tarihin saygıyla eğilmesini netice verecek şu sözleriyle, aynı zamanda Allah’a olan itimadını da ortaya koyuyordu: “Allah’a yemin olsun ki, O, Seni hiçbir zaman yalnız bırakıp zayi etmez. Zira Sen, akrabalar arasındaki bağı gözetir, ihtiyacı olanın elinden tutar, yiyeceği olmayanı yedirir, giyeceği olmayanı giydirir, misafirleri en güzel şekliyle ağırlar ve darda kalmışlara, musibetzedelere yardım edersin.” [Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; Müslim, iman 252.] İşte kadınlık âleminde İslâm’a ilk uyanan o mübarek validemizin fetaneti ve işte bir realitenin, bütün açıklığıyla ortaya konuşu!

Evet, insan, elindeki imkânlarla O’nun davasına sahip çıktığında Allah, onu yalnız bırakmayacak ve bin bir entrika ve tuzaklar arasında zayi olup gitmesine fırsat vermeyecektir. Meselenin bir diğer yönü de, cömertlik edip zekâtını vermekle insan malını da korumuş, halk arasında da Hak katında da teminat altına almış olmaktadır. Zekâtla, bir taraftan, fıtratı bozuk bazı kimselerin tasallutundan mal korunurken diğer yandan da, Allah’ın koruması altına alınmış demektir. İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Mallarınızı zekâtla koruma altına alın.” [et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/128; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/401; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 40/165.] buyurmakla bu noktaya işaret etmektedir.

4. Cömertlik, İçtimaî Huzursuzluğun İlacıdır

°°°Önsöz°°°

Fertlerin cömertliği sadece onları ilgilendiren bir meziyet değil, toplumun refah ve huzuruna katkıda bulunmak açısından da sosyal sonuçları olan bir erdemdir. Cömertliğin asgari tezahürü olan zekât bile, zengin ile fakir arasındaki uçurumun derinliğini azaltarak sosyal barışa önemli bir katkı sağlar. Buna ilaveten yapılan her türlü yardım, o ölçüde bu iyileşmeyi artırır. Fertlerin huzurunun da büyük ölçüde sosyal huzur ve sükuna bağlı bulunduğunu şöyle özetliyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Cemiyet içindeki ihtiyaç sahiplerinin tespit edilerek ellerinden tutulması, geleceğin huzur dolu dünyası adına yapılmış en güzel yatırımdır. Böylelikle toplumda ezilen, fakr u zarureti içinde kıvranan, en zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılayamayarak türlü mahrumiyetler yaşayan kimse kalmayacak; Allah’ın gönderdiği rızık, Allah’ın kullarına ulaştırılmış olacaktır. Zira Hazreti Rezzak’ın yarattığı rızık tüm kullarına yeter de artar, el verir ki emanetçi olan zenginler emanete hıyanet etmesin, ellerindeki emaneti ehillerine ulaştırsın. Böyle yapıldığında aynı zamanda, çaresizlikten dolayı meşru olmayan yollara sülûk edecek fertlerin cemiyette kargaşaya sebebiyet verecek hareketlerinin de önü alınmış ve huzurun bozulması daha baştan önlenmiş olacaktır. Cömert davranıp ihsanda bulunmanın, şerrinden korkulan kimseler adına caydırıcı olduğuna daha önce Efendimiz’in bir hadisine dayanarak değinmiştik. Bu meyanda, “Şerrinden korktuğun kimseye ihsanda bulun.” sözü meşhurdur. “İnsan, ihsanın kuludur.” vecizesi de, aynı hakikatin bir başka yönünü anlatmaktadır. Zekâttan pay ayrılarak, her üç neviyle müellefe-i kulûba hisse verilmesinin altında yatan espri de bu olsa gerektir.

Birçok hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizlere, cemiyet içinde huzursuz fertler bulunduğu müddetçe o cemiyetin diğer fertlerinin de istedikleri huzura kavuşamayacaklarını anlatmaktadır. Öyleyse topyekûn bir cemiyetin saadet ve huzuru, bütünüyle fertlerinin saadet ve huzuruna bağlıdır. Bugün fakirden kaçırıp vermeyenler, yarın on, hatta yüz katını rüşvet olarak verseler bile, ortaya çıkacak karışıklıklardan kurtulma imkân ve fırsatını bulamayacaklardır. Öyleyse ferdin huzur ve saadeti, birbirinden ayrılmayacak kadar içtimaînin huzur ve saadetiyle sımsıkı irtibatlıdır.

“CÖMERTLİĞİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER”

°°°Önsöz°°°

Yukarıda da geçtiği üzere zekâtın önündeki en büyük engellerden birisi, şeytanın insanları zekât verirlerse fakir olacakları, aç kalacakları kuruntusuyla korkutmasıdır. Şeytanın bu vesvesesi ile zaten insanın nefsinde mevcut bulunan mala, paraya düşkünlük duygusu birleştiği zaman, vermenin her türlüsü zorlaşır. İman, akıl ve iradenin hakkını vererek bu engelin nasıl aşılabileceğini de şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Cömertlik, bir mü’minde olması gereken tabii bir olgu iken onun önüne çıkabilecek birçok engel de vardır. Elbette burada şeytan ve nefsin payı büyüktür. Hedefine ulaşabilmek için her türlü yolu kullanan şeytan, insandaki fakirlik korkusunu harekete geçirerek onu her türlü hayırdan mahrum etmek ister. Çoğu zaman nefis tarafından da desteklenen bu düşünce, cömertliğin önünde, kaldırılması gereken bir engel olarak durmaktadır. Dolayısıyla başta şeytanın bu oyunlarını ve cimriliğin getireceği ferdî ve içtimaî zararları bilmekte fayda vardır. Aksi hâlde engelleri aşmakta zorlanır ve bizden beklenen performansı, kâmetimize uygun bir şekilde edaya muvaffak olamayız.

A. Şeytanın İki Oyunu

Şeytanın yaratılmasının bir hikmet-i vücudu vardır. O, nefsin de desteğini alarak insana musallat olacak, kötülükleri güzel, güzel şeyleri de çirkin göstermeye çalışacak; buna mukabil insan da onun bu tesvîlâtına karşı koyup kulluk duruşunu korumaya çalışırken, mahiyetinde mündemiç kabiliyetlerin inkişaf ettiğini müşahede edecektir. Bu, insanın bütün istidatlarını ortaya koyarak insan-ı kâmil ufkuna ulaşmasını netice verebilecek derecede avantajları olan bir durum olduğu gibi, iradesinin hakkını veremeyenler için başaşağı yuvarlanmaya da açık, iki sonuca da gebe bir imtihan vetiresidir. Şeytan, bir yönüyle, Cennet’ten kovulmasını, insanın yaratılmasına bağladı. Zira o güne kadar Cennet’in nimetlerinden istifade etmekteydi. İnsana secde emrinin altında kalıp bu nimetten uzaklaştırılmasıyla birlikte yolunu belirledi ve sırat-ı müstakimden ayrıldı. Allah’tan müddet istedi ve kendisine bu müddet verildi. Arkasından, Allah’ın kullarını yoldan çıkaracağına dair yeminler savurdu. Ve o gün bugündür, ahdettiği ve kendine vazife bildiği noktalarda insanoğluna vurmaya devam etmektedir.

Bu yönüyle o, infak konusunu atlayacak değildir. İki türlü yaklaşımla insanoğlunu infaktan alıkoymaya çalışır: Bir taraftan fakirlik korkusunu ileri sürerek onu hayırdan mahrum etmek isterken; diğer yandan aşırı lüks ve debdebe içinde israfa sürüklemek suretiyle meseleyi insanın karşısına iki taraflı olarak koyar. Bir kısım insanlar alabildiğine bir israf içinde yüzmekte, servetlerini; nefislerinin isteklerini, şehevî duygularını ve behimî arzularını tatmin istikametinde bol bol sarf etmektedirler. Bunlara mukabil, hayır adına iki kuruş vermeleri teklifiyle karşılaştıklarında, bu onları fakirliğin ağına atıverecekmiş gibi korkmakta ve cimri kesilmektedirler.

Hâlbuki bu, şeytanın açık bir oyunudur ve ilâhî fermanında Mevlâ-yı Müteâl bizleri bu oyuna karşı uyarmaktadır:

الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ ِبِالْفَحِشَاءِ وِالله يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلً وَالله وَاسعٌ عَلِيمٌ

“Şüphesiz şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve size fuhşiyatı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah’ın hazineleri geniştir ve O her şeyi bilendir.” [Bakara sûresi, 2/268.] Evet, şeytan, insanın kulağına, şayet malını hayır istikametinde verirse, başına fakirlik gibi bir musibetin geleceğini fısıldar; Allah yolunda yapılacak harcamaların önünü alabilmek için insanın cimrilik duygularını harekete geçirmek suretiyle elindeki bütün kozlarını ortaya döker ve onu bir açmaza sokmaya çalışır. Ama buna tenakuz teşkil edecek şekilde, diğer yandan da ondaki lüks düşkünlüğü ve israf duygusunu tahrik ederek onu, malını saçıp savurmak suretiyle, hayır yapamaz hâle getirir. Cimrilik ve israf, içtimaî hayatı felç eden iki hastalıktır. Bu hastalıklar önce ferdin şahsî hayatında başlar, ailede gelişir ve cimri bir cemiyetle doruk noktaya ulaşır.

B. Cimrilik Felâkettir

Cimrilik, sanıldığı gibi malın bir yerde toplanıp birikmesine değil, maksadın aksi olarak, bereketinin gitmesine ve azalmasına sebeptir. Ekonomik olarak da, işletilmeyen malların durduğu yerde değer kaybına uğrayacağı herkesin malumudur. Ancak burada dikkat etmemiz gereken nokta, o mala Allah’ın nasıl baktığıdır.

Kur’ân, cimrilik edip, dünyayı ahirete tercih edenlerin önlerine zorlukların çıkacağını ve düştükleri zaman mallarının da kendilerini kurtaramayacağını anlatmaktadır:

فَأمَّا مَنْ أعْطَى وَاتَّقَى ۝ وَصَدَّقَ ِبِالْحُسْنَى ۝ فَسَنيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى ۝ وَأمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى ۝ وَكَذَّبَ ِبِالْحُسْنَى ۝ فَسَنيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى ۝ وَمَا يغُنِي عَنْهُ مَالهُ إِذَا تَرَدَّى

“Artık kim verir ve takva dairesine girer, en güzeli de tasdik ederse, Biz de ona en kolayı nasip eder, işini kolaylaştırırız. Cimrilik edip zenginlik arzu eden ve en güzeli yalanlayana gelince, onu zorluklara maruz bırakırız da, baş aşağı düşüp yuvarlandığında ona malı da fayda vermez.” [Leyl sûresi, 92/5-11.] Nefsinin cimriliğinden kurtulup cömertlik ipine tutunanların kurtuluş fermanına kavuşacaklarını da yine Kur’ân ifade ediyor:

وَمَنْ يوُقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأوُلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Kim nefsinin hırslarından, cimriliğinden kurtulursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Teğâbün sûresi, 64/16.].

Bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), nefsin hırslarını, tamaını zulümle birlikte zikrettikten sonra, her ikisinin de toplum çapında oluşturdukları uçuruma dikkat çekmekte ve fertleri neticede götürecekleri bunalım ve bozulmanın detaylarını vermektedir:

اتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وِاتَّقُوا الشُّحَّ فَإِنَّ الشُّحَّ أهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَمَلَهُمْ عَلَى أنْ سَفَكُوا دمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُّوا مَحَ ِارمَهُمْ

“Zulümden sakının. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zulümâttır, insanı karanlıkta bırakır. Nefsin hırslarından, tamaından da sakının. Zira o, sizden öncekileri, kan dökmeye ve ırz çiğnemeye sevkederek helâk etmiştir.” [Buhârî, mezâlim 8; Müslim, birr 56-57. Lafız Müslim’e aittir.] Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Esma’ya söylediği şu sözleri dikkat çekicidir:

أنْفِقِي – أوْ انْضَحِي أوْ انْفَحِي– وَلَ تُحْصِي فَيُحْصِيَ الله عَلَيْكِ

“İnfak et, cömert davran ve daima etrafına hesapsız dağıt ki Allah da sana hesapsız ihsanda bulunsun.” [Buhârî, zekât 21-22; hibe 15; Müslim, zekât 88-89. Lafız Müslim’e aittir.]

Cömert davranan ve elinde bulunanı etrafındaki ihtiyaç sahiplerine hesapsız dağıtan kimsenin malına Allah (celle celâluhu) bereket ihsan eder ve mâmelekinin artması istikametinde önüne yeni yeni yollar açar. Bununla ilgili bir hadislerinde de Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu tembihi yapmaktadır: “Helâl kazançtan –ki Allah, sadece helâl olanı kabul eder– bir hurma dahi olsa tasadduk edildiği takdirde Allah onu alır ve dağ gibi oluncaya kadar bereketlendirir, büyütür.” [Buhârî, zekât 8; Müslim, zekât 63.]

Anlaşılan, cömert davranıp vermekle cimrilik edip eli sıkılık yapmak, ilk plânda zihinlerde çağrıştırdıklarının aksine tesir göstermekte, ilkinde mal bereketle çoğalırken, diğerinde ise bereketsizlikle yokluğa doğru yol almaktadır. Cömertlikle rahmet hazinelerinin kapıları aralanırken, cimrilikle açık kapılar da kapanmakta ve maksadın aksiyle tokat yenmektedir.

Kaynak: “Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekât”

Bu yazı 46 kez okundu