138-) İnayet delili

Cenab-ı Allah’ın varlığına ve Birliği’ne delillerden biri de, kâinatı ve onu teşkil eden her şeyi ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp, tam bir intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibaret bulunan inayet delilidir. (İşârâtü’l-İ‘câz, “Bakara Sûresi/2: 21–22. âyetlerin tefsirinde, Mukaddime”.)

İNAYET DELİLİ

Kâinat, sayısız cüz’lerden oluşan bir bütündür, âdeta bir organizmadır. Canlı ve cansız sayısız varlık onda yer almakta, her an onda sayısız hadiseler cereyan etmekte, fakat uçsuz bucaksız görünen kâinat, izahına insanın gücünün ve bilgisinin yetmeyeceği muazzam bir düzen ve intizam içinde varlığını devam ettirmektedir. Kâinatın küçük bir nüshası olan insana da baktığımızda, yüz trilyon civarında hücre, pek çok organlar ve uzuvlar da, tam bir düzen ve intizam içinde bir birlik oluşturarak tek bir organizma halinde vücudun hayatiyetini sürdürmektedir. İnsandaki, insandan başka kâinatı teşkil eden her bir şeydeki, kâinatın tamamında ve onda cereyan eden her hadisedeki muhteşem ve muazzam düzen ve intizam, kâinatın ve ondaki her bir şeyin varlığındaki bütün hikmetlerin, faydaların ve menfaatlerin menşeidir, kaynağıdır. Düzen ve intizam olmasa hiçbir şey olmaz. Bir binayı meydana getiren taşlar ve tuğlalar, çimento, kereste, kiremit, cam gibi unsurlar bir yığın halinde bulunsa, onlar bir düzen ve intizam altında bina haline getirilmedikçe bina adına ifade edecekleri bir şey, sağlayacakları bir fayda yoktur.

İnsan vücudunu oluşturan uzuvlar ve organlar ayrı ayrı bulunsa, onları teşkil eden milyarlarca hücre, hücrenin unsurları ayrı ayrı düzensiz, intizamsız var olsalar neye yarar, ne ifade ederler? Koskoca yerküre, fevkalâde bir düzen ve intizam dâhilinde kendi etrafında ve güneşin etrafında hareket etmese, onda hayatın olması, sayısız varlığın onda yaşaması mümkün müdür? İşte, nasıl bir bina, onu oluşturan taş, tuğla, demir, çimento, kereste, cam yığınlarını bir düzen ve intizam dâhilinde ve bir gayeye yönelik olarak bir araya getiren mimarın, mühendisin, ustanın varlığını ve binanın varlığındaki maksadı gösterir, bunun gibi, kâinattan, ondaki her bir şeyden, her bir hadiseden kaynaklanan bütün faydaların, maslahatların ve menfaatlerin mercii olan ve kâinata hayat veren nizam ve intizam, elbette bir Nâzım’ın, yani o nizam ve intizamı sağlayanın varlığını ve bu nizam ve intizamdan, kâinattan ve ondaki her bir şeyden takip ettiği hikmetleri, gayeleri, faydaları gösterir ve bütün tesadüf iddialarını reddeder.

FENLER, KÂİNATTAKİ MUTLAK NİZAM VE İNTİZAMIN DELİLLERİDİR

Kâinattaki ve onu teşkil eden her bir şeydeki muhteşem düzen ve intizamı gösteren en açık delillerden biri de fenler, yani “tabiî” denilen ilimlerdir. Evet, kâinattaki varlık türlerine, kâinatı oluşturan eşyaya, bunların hareketlerine dair bir fen veya ilim dalı teşekkül etmiştir ve etmeye devam etmektedir. Her bir fen veya ilim dalı ise, kanun denilen küllî kaidelerden ibarettir. Kanun veya küllî kaide ise, ancak düzen ve intizamdan doğar. Meselâ, insan vücudu sürekli olarak bir düzen ve intizam dâhilinde ve aynı düzen üzerinde çalışmazsa, bu vücut ve onun çalışmasıyla alâkalı kesin neticelere, yani kanunlara veya küllî kaidelere ulaşmak mümkün değildir. Su, her defasında 0 derecede donup, 100 derecede kaynamasa; yağmurların meydana gelip yağmasında, yerkürenin hareketlerinde, güneşin doğup batmasında, bitkilerin ve ağaçların yer altında çimlenip büyümesinde, dal, yaprak ve çiçek çıkarması ve meyve vermesinde aynı ve değişmez bir düzen dâhilinde süreklilik olmasa, bu takdirde yerküre ile, günler, aylar, mevsimler ve yıllarla, yağmurlarla, bitkiler ve meyvelerin hayatlarıyla alâkalı ‘kanun’ adı altında küllî kaidelere ulaşamayız. Yerkürenin kendisi ve güneş etrafında milyarlarca yıldır devam eden hareketleri, milyarlarca yıldır hiç şaşmadan aynı düzen üzerinde cereyan etmese, zaman mefhumumuz olmaz ve takvim yapamayız.

Kısaca, kâinatı, ondaki varlıkları, varlık türlerini, onu oluşturan unsurların hayatlarını ve hareketlerini inceleyen her bir fen veya ilim dalı, kâinattaki muazzam ve şaşmaz düzen ve intizamdan kaynaklanan kanunlara, küllî kaidelere dayanır. Sözkonusu düzen ve intizam, onu Koyan’ın varlığını ve Birliği’ni gösterdiği gibi, kâinat ve ondaki her bir şeyin hayatından kaynaklanan ve hayatına, varlığına takılan gayeler, faydalar ve menfaatler de, kâinatta hiçbir şeyin gayesiz ve faydasız yaratılmadığını, dolayısıyla Yaratan’ın hikmetini, kâinatın ve ondaki her bir şeyin yaratılmasında, varlığında veya var kılınmasında, hayatında, hareketlerinde tesadüf gibi şeylerin kesinlikle sözkonusu olmadığını, olmayacağını açıkça ilan eder. Mutlak düzen ve intizamın, ondan kaynaklanan kanun veya küllî kaidelerin, apaçık fayda, gaye ve menfaatlerin olduğu yerde tesadüfe zerre kadar yer olmaz.

Gözle görülmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber içinde pek ince ve garip bir İlâhî makineyi barındırır veya kendisi böyle bir makinedir. Bu makinenin varlığını zarurî kılan zâhirde herhangi bir şey yoktur. Sonra, nasıl bir fabrikayı icat ve inşâ eden fabrikanın kendisi değilse, ondaki her bir makineyi, her bir dişliyi icat eden ne makine ve dişlinin kendisi, ne de fabrika ise, bunun gibi, bir mikoorganizma veya onda çalışan makineyi icat eden de kendisi değildir. Çünkü, bir fabrika ve ondaki makineler, dişliler nasıl varlıklarının, çalışmalarının ve kendilerinden sağlanan faydaların farkında ve şuurunda değillerse, bir mikroorganizma da, ne kendisinin, kendi varlığının, hayatının, yaptığı işlerin, ne de kendisinde çalışan vücut makinesinin, onun çalışmasının ve neler yaptığının farkında ve şuurundadır. Ama bu makine, bir düzen ve intizam altında çok muazzam işler yapmakta ve muazzam neticeler üretmektedir. Şu halde, kendisinin ve yaptıklarının, kendi vücudunda cereyan eden her bir şeyin farkında ve şuurunda bile olmayan bir mikroorganizmanın varlığını dileyen, onun varlığındaki hikmet ve gayeleri bilen ve tayin eden, onu bu hikmet ve gayelere göre yaratıp, içine bu hikmet ve gayelere göre çalışacak bir makine yerleştiren, bilgisi, şuuru, iradesi ve kudreti tam biri bulunmalıdır. Bu aynı gerçek, insan için de sözkonusudur. İnsan, varlığının, vücudunun, onda olup bitenlerin kısmen farkında olsa bile, onun vücudunu, onda işleyen makineleri, o makinelerin hâsıl ettiği neticeleri tayin ve tertip eden, insanın kendisi değildir. İnsanın vücudu ve ondaki her bir şey, insan iradesinin dışında, kendisi için belirlenmiş faydalar ve hikmetler için, bu faydaları ve hikmetleri netice verecek kanunlar, küllî kaideler çerçevesinde çalışmaktadır.

Bütün bunları elbette, şuursuz, ilimsiz, iradesiz, kudretsiz, hayatsız, kendilerini bile bilmeyen “tabiat”ın, “tabiî sebepler”in, maddenin tesadüflerle meydana getirmesi katiyyen mümkün değildir. Ne yazık ki, özellikle bilim adına bunun iddia edilmesi ve doğruymuş gibi okutulması, insanlık adına tarihin görüp göreceği en utandırıcı safsata ve dogmadan ibarettir. Evet, putperestlik, insanın putunu kendi yapıp sonra ona kendi tapması, tarihte kalmış bir vakıa değildir; onu en fazla ve en utandırıcı şekilde modern zamanlarda görüyoruz.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 14 kez okundu