140-) İstihlâk (Tüketim) Kavramı ve Günümüzde Tüketim Anlayışı

TÜKETİM

1. İstihlâk Kavramı ve Günümüzde İstihlâk Anlayışı

°°°Önsöz°°°

Bütün canlılar bir açıdan sürekli tüketen varlıklardır. Her şeyden önce canlı kalabilmek ve varlıklarını devam ettirebilmeleri için yemek, içmek, yani tüketmek zorundadırlar. Bu konuda insanların diğerlerinden farkı, onların tüketebilmek için önce üretmek zorunda olmalarıdır. Ayrıca insanlar, üretim ile tüketim arasında da bir denge kurmak zorundadırlar. Aksi hâlde hayatın dengesi bozulur ve yeni dengesizlikler üretmiş oluruz. İşte bu dengenin önemi ve nasıl olacağı, nasıl olması gerektiği aşağıda şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

İstihlâk, aslı Arapça bir kelime olmakla beraber, tamamen dilimize girmiş ve Türkçe’ye mâl olmuş bir kelimedir. İstihlâk yerine şimdilerde tüketim kelimesi kullanılmaktadır. Yalnız tüketimin, istihlâk gibi geniş kapsamlı bir kelimenin yerini tutmayacağını düşünerek bunu şimdilik işin erbabına havale ediyorum. Umumî mânâda istihlâk; bir insanın yemesi, içmesi, giymesi ve elindeki imkânları kullanıp tüketmesi ya da aşındırması demektir. Bu kelimenin karşısında da şimdilerde, üretim denen istihsâl kelimesi bulunmaktadır. İstihlâk ve istihsâl, iktisadî hayatın önemli iki temel rüknüdür. Öyle ki, çok defa iktisada ait diğer mevzular tamamen bunlara bağlı olarak değerlendirilir. İstihlâkın, iktisadî hayata ait çok önemli bir husus olduğu açıktır. Zira istihlâk, bir isteğe dayalıdır. İnsan, istihlâk ettiği zaman isteyecektir. İstek de tabiî olarak talebi doğuracaktır. Öyleyse iktisadî hayatta her türlü faaliyetin temelinde istihlâk vardır denilebilir.

Devrimizde istihlâk anlayışı tamamen materyalist bir çizgide yorumlanmakta ve yaşanmaktadır. Bu anlayışa göre bütün değer hükümleri, cüzdanın kabarıklığına ve yeraltı-yerüstü servet kaynaklarına göre verilmekte ve insan ‘ekonomik bir hayvan’ (homoeconomicus) mahiyetinde görülmektedir. Böyle bir anlayış açısından insan, bir fabrikadan, bir makineden farksız bir eşya gibidir. Bu sakat anlayışa, bir de fantastik zevkler inzimam edip görenek ve tiryakilikler eklenerek zenginin servetini gelişigüzele sarf etmesi ilave edilince, mesele üstesinden gelinmez ve önü alınmaz bir gaile olarak karşımıza çıkmaktadır. Gariptir, günümüzde her mesele biraz da bu eksen üzerinde cereyan etmektedir ki, her şeye yeni bir istikamet kazandırılması, büyük ölçüde insanımıza fıtrî ve ruhî bir seviye kazandırılmasına bağlıdır. İhtimal iktisadî hayatımızı işte ancak o zaman düştüğü bu çukurdan ve şu andaki anafordan kurtarabiliriz.

Bilindiği gibi, bugünkü ekonomik sistemlerde israf, aşırı istihlâk ve lüks teşvik edilmekte; öyle ki bugün giyilen şey yarın giyilmemekte, bugün yenen şey yarın yenmemekte ve böylece korkunç bir israf fikri ve istihlâk anlayışı körüklenmektedir. Günümüzün medenî insanları, bu mevzuda bir bakıma bedevîlerden (ilkel insanlar) daha tali’siz, daha bedbaht sayılabilirler. Çünkü bedeviyette bir insan 2-3 şeyle geçinmesine mukabil, günümüzde pek çok şeye ihtiyaç hissedilmektedir. Bugün medenî hayat insanlığın başına öyle gaileler açmıştır ki, medenî bir insan koltuksuz bir evi yaşanmaz görmekte; buzdolapsız, televizyonsuz evi ahırla bir tutmaktadır. Ona göre, her insanın mutlaka en az bir özel otomobili olmalıdır. Yine ona göre, merdivenlere tırmanma ilkel insan işidir; mutlaka her evde bir asansör bulunmalıdır. Tabiî bu arada benimsenen şeylerin arasında, insan tabiatına ve fıtrata ters o kadar çok belâ ve dert vardır ki, bir bir bunları sayıp dökmek mümkün değildir. Tarih boyu da hep böyle olmuş ve bu anlayıştaki medenîlerin medeniyet tarihleri bu tür şeylerin meşheri mahiyetindedir. Bir kere, hayatını lüks ve israf içinde sürdüren medenîlerin kurduğu ciddî bir medeniyet yok gibidir. Bütün medeniyet ve umranların temelinde, o az yiyen, az içen, basit giyinen; lükse, zevke ve safaya düşkün olmayan insanlar vardır.

Evet, yeryüzünde nerede bir medeniyet kurulmuşsa, onun temelinde kanaatkâr ve israftan kaçınan insanları görürüz. İşte cihanın büyük bir kısmında medeniyet kuran ilk Müslümanlar! İşte sahabe-i kiram! İran’da, Turan’da, Bağdat’ta, Endülüs’te kurdukları medeniyetler bunun en canlı şahitleridir. Ve işte Osmanlı! Eyersiz atlar sırtında parlak bir medeniyet kurmuş ve dört asrı aşkın bir süre dünyayı kontrol edebilmiştir. Amerika’ya giden ilk seyyahlar da Kızılderililerle savaşa savaşa, aç-susuz, yokluk içinde -ne kabul edilirse edilsin- yeni bir medeniyet kurmuşlardır. Daha nice devlet ve millet vardır ki, seviyeli bir umrana ancak istihlâka sınır koymakla; israf, lüks ve sefahatten kaçınmakla ulaşabilmişlerdir. Dünyanın en büyük, en geniş servet kaynaklarına da sahip olsalar, bugün şu bin bir sefahat içinde yüzen insanların bir medeniyet kurmalarını ve ciddî bir millet olma seviyesine yükselmelerini düşünmek oldukça zordur. İsraf, lüks ve sefahati terk etmedikten sonra, rahata ve rehavete alışmış, zevk içinde yaşamadan başka bir şey düşünmeyen bu insanların, insanlık adına yapacağı hiçbir şey yoktur.

2. İslâm Tüketime Sınır Koymuştur

°°°Önsöz°°° 

Üretim ile tüketim arasında denge kurabilmenin ilk şartı, bunun önce düşüncede, ruhta ve duygularda, yani hayata bakışta olması gerektiğinin bilinmesidir. Bunun anlamı da dünya ile ahiret arasında, fert ile toplum arasında bir denge kurulması, birinin diğeri adına yok kabul edilmemesi, yokmuş gibi yaşanmaması demek olur. Bunlar olmaksızın ekonomik anlamda bir denge kurulabilir olsa bile, eğer ruhlardaki bu denge kurulamamış ise insanların mutluluğu için yetmez. Bu dengenin nasıl olacağı ve dengesizliklerin sebep olacağı arızalar da şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Günümüzün medeniyeti, onu kuranların cehaleti ve insanı tanımaması yüzünden beraberinde bir sürü de gaile getirmiştir. Dahası o, ruhlarımızda korkunç ve devamlı bir yaşama arzusu ve maddî refah düşüncesi hâsıl ederek, bizi bize ait bir kısım hususiyetlerimiz açısından kör-topal yapmış ve şaşkına çevirmiştir. Bu sebeple günümüz insanı, her gün bitmeyen bir kısım tûl-i emellerle evinden ayrılmakta, tûl-i emeller içinde yatağa girmekte; rüya ve hülyalarında bitmeyen ihtiraslar arkasında koşmakta ve bir türlü tatmin olmamaktadır. Zira onun ruhunu, sonu gelmeyen ümniyeler, boş hayaller, günü gün etme arzuları, lüks ve sefahat içinde eğlenme düşünceleri ve korkunç bir bohemlik arzusu esir etmiştir.. ve onun için tüketimin âdeta sınırı yok gibidir. İslâm ise bu hususa bir sınır koymuş ve: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver, elindekileri saçıp savurma. Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanlarla kardeş olurlar. Şeytan ise Rabb’ine karşı pek nankördür.” (İsrâ sûresi, 17/26-27.) gibi beyanlarıyla bize dengeli olmayı salıklar.

Evet, Kur’ân, müntesiplerini: “Yakınındaki fakirlere infakta bulun. Kazandığın her şeyde onların da bir hakkı olduğunu düşün. Cüzdanına koyacağın her kuruşta, yakınındaki fakirlerin de bir hakkı olduğuna inan. Miskini gözet ve bunları yaparken, yani hem yerken hem yedirirken, hem giyerken hem giydirirken savurganlığa sapma, israftan kaçın; kaçın ve istihlâkte aşırılığa girme. Zira saçıp savuranlar, şeytanın arkadaşı ve kardeşidirler. Şeytan ise, Rabbine karşı en büyük nankördür.” türünden fermanlarıyla uyarır ve dengeli yaşamayı öğütler. O: “Ey âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf sûresi, 7/ 31.) … gibi fermanları ve: “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet, dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; çünkü Allah bozguncuları sevmez!” (Kasas sûresi, 28/77.) türünden buyruklarıyla hep itidali salıklar. Yani bizlere: “Allah’ın sana lütfettiği nimetlerden ahiret yurdunu araştır; onun arkasına düş ve sıhhatini, gözünün ziyasını, dizinin ferini ahireti kazanma istikametinde kullan. Senin için topraktan çıkanı, çıkarılanı, gökten ineni, başından yağanı ahireti kazanma yolunda harca. Ama dünyadan da nasibini unutma. Yani burada da aziz ve şerefli olarak yaşama imkânlarını araştır, ötelerde de.. ve sakın ahireti hiç düşünmeyen tali’sizler gibi olma. Zira sen, ahireti düşünmez ve sadece dünyaya dalar, hep menfaatperest olarak yaşarsan, yeryüzünde anarşi vesilesi olabilirsin. Sakın böyle bir muvazenesizlik yaparak yeryüzünde fesada sebebiyet verme, fesat çıkarma. Günde beş defa her namazda Allah’tan (celle celâluhu) istediğin itidalin insanı ol ve Allah’ın kurduğu dünya-ukbâ muvazenesi içinde, yeryüzünde nizam ve intizamın teminine çalış.” der. Tüketim anlayışımıza ait zikretmeye çalıştığımız bu ölçüler, mutlak mânâda tüketim anlayışının bilinmesine ve kabullenilmesine bağlıdır. İnşâallah bundan sonraki bölümde bunu daha teferruatlı olarak ele almayı düşünüyoruz.

3. Tüketim Anlayışımız

°°°Önsöz°°°  

 Hem üretimin, hem de tüketimin bir de helâl ve haram kavramlarına bakan birer yönleri vardır. Üretime konu olan nesnenin helâl olması gerektiği gibi, tüketilen nesnenin ve tüketimin şeklinin de helâl olması gerekiyor. Konumuzun hem dünyaya, hem de ahirete bakan bu yönü hakkında da beş ara başlık altında şunları söylüyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

İslâm, tüketim anlayışıyla da diğer bütün sistemler karşısında bir faikiyet arz eder. Her şeyden önce İslâm’a göre tüketim, dinin temiz kabul ettiği şeylerden yapılır. Yani, tüketim mallarının dinen helâl ve temiz olması şarttır. Müslüman olarak bizler, her şeyi ağzımıza koyamaz ve her önümüze geleni de yiyemeyiz. Çünkü istihlâk ettiğimiz şeyleri istihlâk ederken, bununla ruhumuzun gelişmesini, duygularımızın inkişaf etmesini ve zâhir-bâtın hâsselerimizin uhrevî âlemler için istidat kazanacağını düşünürüz. Bu itibarla da bize uhrevî hayatımızı kaybettirecek şeylerden şiddetle kaçınır ve onların hem dünyada hem ukbâda doğuracakları zararları mutlaka hesaba katarız.

Onun için biz, istihlâki dinin tespit ettiği prensipler içinde yapar ve tüketeceğimiz maddenin evvelâ helâl ve temiz olmasına dikkat ederiz. Zira Kur’ân-ı Kerim: “Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın; zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara sûresi, 2/168.) buyurarak, pek çok âyetiyle bize bunu öğütler ve “Ey insanlar! Size temiz olarak verdiğimiz rızıklardan yiyin. Şeytanın arkasına takılmayın. Zinhâr ilâhî prensiplerin dışındaki vaidlere bel bağlamayın; Kur’ân dışı anlayışlara göre hareket ederek yaşayışınızı şeytana bağlamayın; zira o, Allah’ın hem hasmı hem de düşmanıdır.” buyurur.  Başka bir âyette buna daha bir vuzuh (açıklık) kazandırarak şöyle ferman eder: “Ey iman edenler! Size helâl rızık olarak ihsan ettiğimiz şeylerden yiyin ve eğer Allah’a kulluk peşinde iseniz, O’na şükredin.” (Bakara sûresi, 2/172.)

Evet, eğer siz de Allah’a kullukta bulunuyor ve kulluğunuzun da şuurunda iseniz, yani aczinizi, fakrınızı, eşya ve hâdiseler karşısında hiçliğinizi anlamış iseniz, Allah’ın helâl olarak yarattığı rızıklardan yiyiniz, içiniz ve Allah’a şükrediniz. Mâide sûresindeki şu âyetler bu hususu daha da bir müşahhaslaştırır ve kesin hatlarıyla bize Kur’ânî yolu gösterir: “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar; (canı çıkmadan önce kesmediğiniz) boğulmuş, bir yerinden vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, (başka bir hayvan tarafından) boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanlar ile dikili taşlar adına boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.” (Mâide sûresi, 5/3.)

Başka milletler çeşitli düşüncelerle kendi müntesiplerine bunları helâl gösterip onlara haram işletebilirler. Ne var ki, Allah (celle celâluhu), fıtraten temiz ve nezih yarattığı kuluna, habâset ve pislik ifade eden şeyleri lâyık görmez. Onun içindir ki, “Temiz olan, temiz olana lâyıktır.” (Nûr sûresi, 24/26.) prensibince İslâm, kendi müntesiplerine lâyık olmayan şeyleri yasaklar. Evet, tüketeceğimiz şeyler, her zaman için temiz olmalıdır. Temizlik, İslâm’da çok mühim bir esas ve bir mânâda önemli bir rükündür. Onun içindir ki, Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, tahâret 1; Tirmizî, daavât 86; Dârimi, vudû 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/342-344.) buyurmuşlardır.

a. Helâllik ve Temizlik

Tüketilecek malların temizlik ve helâlliği konusunda yukarıda yaptığımız genel izahtan sonra isterseniz bu konuyu biraz daha açalım. İslâm, her şeyin öyle gözü kapalı tüketilmesine, yenilip içilmesine izin vermez. Tüketime konu olan maddeler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, helâl ve temiz olmalıdır. Buna binaen meselâ içki, İslâm’a göre tüketim malı olamaz. Zira Kur’ân, içki hakkında rics kelimesini kullanmaktadır ki, bu, ister maddî isterse mânevî yönden olsun, içkinin bir pislik olduğunu ifade eder. (Mâide sûresi, 5/90.) Sekir ve sarhoşluk veren her şey, içki hükmünde olduğundan İslâm, onları mal olarak da kabul etmez. Bundan dolayı, meselâ, bir insan yüklü miktarda içki çalsa tecziye edilmez. Yine bu insan, bir miktar içkiyi dökse, ona tazmin ettirilmez. Çünkü İslâm Hukukuna göre o, mâl-i mütekavvim (kıymet ve değeri olan) bir mal değildir.

Dinde temizlik, hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözlerinde tebcil ve teşvik edilmiştir. Kuba halkı, istincâda önce taşlarla temizleniyor, sonra da su kullanıyorlardı. Onların bu davranışları bizzat Cenâb-ı Hak tarafından Kur’ân diliyle takdire şâyân görülmüştür: “Orada temizliği seven insanlar vardır; Allah temizlenenleri sever.” (Tevbe sûresi, 9/108.) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu âyet nazil olunca, hemen Kuba halkının yanına gidip onlara: Siz nasıl bir amel işliyorsunuz ki, hakkınızda bu âyet nazil oldu?” diye sorar. Onlar da, bir müddet düşünüp taşındıktan sonra yaptıkları işi söylerler. Yani önce taş kullandıklarını, sonra da su ile necaset mahallini yıkadıklarını ifade ederler. (İbn Mâce, tahâret 28.) Demek ki, onların bu kadarcık olsun temizlikte titiz davranmaları, Cenâb-ı Hak tarafından tebcile vesile sayılıyor. Ve Allah Resûlü ferman ediyor: “Herhangi biriniz uykudan kalktığı zaman elini su kabına daldırmadan önce yıkasın. Zira o, elinin gece nerelerde dolaştığını bilemez?” (Buhârî, vudû 25; Müslim, tahâret 87-88.) Yani, önce elini yıkasın, sonra yiyeceği veya içeceği şeyi eline alsın, zira gece elinin nerelere temas ettiğini bilemez. Yani uyku hâlidir, eli her tarafta dolaşabilir. Elin dolaştığı bu yerler mikropların yaşaması için en müsait yerler olabilir. Öyle ise, uykudan kalktığınız zaman, zinhâr yıkanmadan, elinizi yiyecek ve içeceğinize uzatmayın; önce tertemiz yıkayın, sonra yapacağınızı yapın. Burada, koruyucu hekimlik açısından bu hadisin üzerinde durulabilir ama, ben o işi erbabına havale etmek istiyorum. Bizim burada esas işaret etmek isteğimiz husus, istihlâkte temizliğin bir ön şart olması hususu ve Müslümanların bu noktaya çok dikkat etmeleri gerektiğidir.

b. İtidal ve İstikamet
  
İslâmiyet’te, tüketilecek malın helâl ve temiz olması şartının yanında onun dengeli tüketilmesi de çok önemlidir. Dinimiz, her şeyde olduğu gibi tüketimde de bir ölçü koymuş ve insanı, yeme-içme vb. alanlarda -meşru olmak kaydıyla- harcamalarda bulunmaktan ne tamamen menetmiş ne de malını sorumsuzca saçıp-savurmasına izin vermiştir. Bu cümleden olarak o: “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” (A’râf sûresi, 7/31.) diyerek bize her hususta dengeli davranmayı emretmiştir.

Hayatlarını Kur’ân yörüngeli şekillendiren mü’minler, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetini bir ölçü olarak kabul etmeli ve harcamalarını israfa varmayan bir iktisat anlayışı içinde yapmalıdırlar. Gerçi böyle bir davranış bazı insanlar nazarında bir hisset (cimrilik, tamahkârlık) olarak değerlendirilebilir. Ancak insanların gelir düzeylerinin farklı olması ve bu farklılık sonucu bir kısım insanların açlıktan vefat ederken, diğerlerinin saça-savura bir hayat yaşamaları düşünüldüğünde, aslında bunun çok da öyle olmadığı anlaşılacaktır. Cenâb-ı Hak, konuyla alâkalı başka bir âyet-i kerimede, “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yeyin ve inandığınız o Allah’tan korkun.” (Mâide sûresi, 5/87-88.) buyurarak, onların yeme, içme, giyinme, kuşanma ve daha başka hususlarda, ifrat ya da tefritlere düşebileceklerini haber vermek suretiyle onları bu tür aşırılıklardan sakındırarak itidal ve istikamete davet etmektedir.

Aslında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda, O’nun da söz ve davranışlarıyla ümmetine aynı tavsiyeleri yaptığını görürüz. Şöyle ki, yer yer sahabeden bazı insanların gelip, “Yâ Resûlallah! Biz her gün oruç tutacak ve bir şey yiyip içmeyeceğiz. Yine gece sabaha kadar namaz kılıp, ailelerimize yaklaşmayacağız!” dediklerinde O denge insanının cevabı şöyle olmuştu: “Ailenizin, çoluk-çocuğunuzun, nefsinizin sizin üzerinizde hakları vardır. İçinizden Allah’a en yakın olanınız ben olduğum hâlde, bazen oruç tutar, bazen iftar ederim. Bazen namaz kılar, bazen dinlenirim ve evlenirim. Benim sünnetimi terk eden benden değildir.” (Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.) Böylece onlara itidal ve istikameti tavsiye etmiştir. 

O’nun bu mevzuda, “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır.” (Müslim, kader 34; İbn Mâce, mukaddime 10; zühd 14.) hadisi de üzerinde durulması gereken başka bir hususu işaretlemektedir. Ne var ki, bunun yanında O (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler, karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn azlığıdır.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 3/460.) gibi hadisleri de konunun diğer yanına işarette bulunmaktadır ki, itidal ve istikamet de ancak bu suretle gerçekleşmektedir. Zannediyorum, “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık.” (Bakara sûresi, 2/143.) âyeti buna da işaret etmektedir.

Efendimiz her mevzuda olduğu gibi, istihlâkte de hep vahyin emri doğrultusunda hareket etmiş ve her şeyde olduğu gibi, bu mevzuda da bize örnek olmuştur. Bütün bu örnekler gösteriyor ki, İslâm, bir kısım maddeci (materyalist) anlayıştan uzak olduğu kadar, zahitlik adına her şeyden el etek çekme anlayışından da uzaktır. Onun kendine has bir tüketim telakkisi vardır ki, ona, ifrat ve tefritten uzak, Kur’ân ve Sünnet’in öngördüğü temel prensipler çerçevesinde bir itidal ve istikamet anlayışı diyebiliriz.

c. Fazilet ve Fedakârlık

İnsan, sadece maddeden ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı, maddesine hitap eden ve maddî ihtiyaçlarına cevap veren hususların karşılanmasıyla onun bütün ihtiyaçları giderilmiş ve mutluluğu sağlanmış olurdu. Oysaki, durum hiç de öyle değildir. İnsanın maddesinin yanında, ondan çok daha yüksek, çok daha derin ve çok daha kıymetli ruh, kalb, sır gibi bilinir-bilinmez nice duyguları vardır. Ondaki bütün bu duygular, kendi buudları ve çerçeveleri içinde tatmin istemektedir. Öyle ise, insanın yalnız maddî ihtiyaçlarının karşılanması sadece kaba bir tatmin; ona yalnız maddesiyle yaklaşmak da, onu anlamaktan çok uzak bir yaklaşımdır. Eğer insan, bazılarının zannettiği gibi, sadece maddeden ibaret ekonomik bir hayvan olsaydı, para ve emtia ile onun bütün ihtiyaçları giderilir, o da bunlarla mesut ve bahtiyar olabilirdi.

Hâlbuki yukarıda da arz ettiğimiz gibi, insanın, maddesinin yanında belki ondan daha fazla ihtiyacı olan kalbi, aklı, ruhu ve hissiyatı… gibi derinlikleri vardır. Özellikle günümüz insanı, bu hususlar açısından tam beslenmediği için hep stres ve buhran içindedir. Bütün bu buhranların ve streslerin altında da, onun duygularının ihtiyaçlarına cevap verememe vardır. İşte bizler, tüketim meselesini ele alırken meseleye bir de bu zaviyeden bakarak incelemeye çalışacağız.

Evet, biz, tükettiğimiz her şeyi, ruhî ve kalbî hayatımızı, his ve duygularımızı inkişaf ve terakki ettirmeyi hedef alarak tüketme durumundayız. Dahası, tüketirken de, meselenin sadece helâl veya haram olmasına bakmayıp, bazen Rabbin rızasını kazanmak için icabında helâl olanları bile terk etmek suretiyle, zahidane davranır ve meselenin bu yanına, maddî yöne verilen ehemmiyetten daha çok ehemmiyet verir ve hayatımızı âdeta kılı kırk yararcasına yaşarız. Biz, insanı bütün olarak ele alır ve kazanmada olduğu gibi tüketimde de faziletli olmaya çağırırız. Bir yönüyle meselelerimiz objektif ve paraya dayalıdır. Diğer yönüyle de subjektif ve insanın ruh, kalb ve latîfeleriyle yakından alâkalıdır. Zaten insanı faziletli kılan da, bu iki yönün beraber temsil edilmesine bağlıdır.

Her şeyden evvel fazilet, insanın dünyaya geliş gayesidir. Paraya gelince o ancak, Allah (celle celâluhu), Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve insanlar nazarında faziletli olan insanların elinde bir fazilet unsuru olabilir. Evet, para, yerine göre fazilete yardımcı bir esas olsa da, bazılarının zannettiği gibi o, hiçbir zaman faziletin muallâ yerine bizzat çıkıp oturamaz ve oturmamalıdır da. Para daha önce de izah ettiğimiz gibi Tebük’te bir işe yaramış ve fazilete hizmet etmiştir. O, Tebük’e katılanları faziletli kıldığı gibi, din, iman, ülkü ve ülkü yolundaki katkılarıyla bir fazilet vesilesi sayılsa da, kendi olarak çok fazla bir şey ifade etmemektedir.

d. Fazilet Potasında Yoğrulanlar
  
İsterseniz kudsî bir gaye ve başkaları için yaşama duygusunu biraz daha açarak, fazilet potasında yoğrulmuş yüksek seviyeli fertlerin, mal ve serveti, lüks ve müreffeh dünya hayatını nasıl istihkâr edip küçümsediklerini ve insanı yutan bu uğursuz tüketim girdaplarından onların nasıl kurtulabildiklerini bir iki misalle tespit etmeye çalışalım. Zannediyorum bu kadarcık olsun bir kapı aralamakla, tüketim anlayışımızdaki fazilet ve fedakârlığın yeri daha da iyi anlaşılmış olacaktır. Şöyle ki; sıcak bir mevsimde, kıtlığın hükümfermâ olduğu bir dönemde, Bizans’a karşı harp değil de, bu coğrafyada başkalarının da bulunduğunu gösterme ve onlara gözdağı verme türünden, arkasına aldığı, o dünyayı istihkâr eden cemaatiyle Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çöllere yeni bir velvele salmak istemişti. Aslında tam ağustos ayında ve meyvelerin, çiçeklerin insana tebessüm ettiği bir dönemde ve sahabenin işiyle-gücüyle meşgul olduğu bir hengâmda sefere davet olunmak oldukça ağır bir teklifti. Ne var ki, hiç kimse bunu ağır kabul etmemişti. Herkes, seve seve bu ağır, ağır olduğu kadar da çok sevaplı yolculuğa hemen çıkıvermişti. Yalnız böyle bir hareket için gerekli bir teçhizata ihtiyaç olduğu da açıktı. Onun için de Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), meseleyi halkın hiss-i semâhatına (cömertlik duygusuna) arz etti ve bu hususta da onların olurunu aldı.

Her zaman hayır adına yarışan bu insanlar, böyle sıcak bir çağrıya bütün varlıklarıyla “Evet!” dediler. Bu “Evet!” deyiş farklı farklı olmuştu: Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bütün mal varlığını getirmiş, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) servetinin yarısını takdim etmişti. Hz. Osman (radıyallâhu anh), o gün çok zengindi. Suriye ve Medine arasında ticaret için büyük kervanlar teşkil ediyor ve ticaret yapıyordu. O da bu davete, taşımakta zorluk çektiği kucak dolusu altınla icabet etmiş ve bunları Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek eteğine boşaltıvermişti. Bu civanmertlik karşısında Allah Resûlü, o dolu dolu duygularıyla: “Vallahi, Osman’a bundan sonra yaptığı kötülükler zarar vermez!” (Tirmizî, menâkıb 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/63.) buyurmuşlardı. Bu müjdeli beyan, -muhalfarz- Hz. Osman (radıyallâhu anh) günah işlese bile, Allah (celle celâluhu), o gün gösterdiği bu cömertlikten dolayı artık onu muaheze etmeyecek demekti.

Evet, servet, yerinde kullanmak için kazanılmalıdır ve o, insanı fazilete erdiren bir vasıta olmalıdır. Aksine eğer servet, insanı fazilete götürmüyor, hatta aksine, fazilete giden yolları tıkıyorsa, mü’min onu bir afet ve bir belâ görmelidir. Nitekim Abdurrahman b. Avf da (radıyallâhu anh) kendisini Cennet’e koşarak gitmekten mahrum edeceğini duyduğunda neredeyse servetinin bütününü infak etmişti. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129.) Servetin bu türlü fazilete medar ve vesile olması ayn-ı fazilettir. Ne var ki, servet, faziletin ne remzi ne işareti ne de onun esasıdır. Çünkü fazilet, ancak kulun, yüksek insanî değerlerle Allah’a yaklaşmasına bakan ledünnî yanıdır.

e. Fazilet Bahçesinin Gülleri

Tüketimde faziletin ne demek olduğunu ve faziletin nerede, ne zaman ve ne ifade ettiğini anlamak için şu hâdise üzerinde biraz düşünmemiz yeter zannediyorum: Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bâdiyede (çöl) Zâhir adında, çiçek gibi bir dostu vardır. O, bedevî bir insandır. Çölde bulduğu şeyleri getirir, Medine pazarında satar ve her Medine’ye gelişinde de Resûl-i Ekrem’e bir demet çiçek sunardı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Zâhir, bizim bâdiyemiz, o bizim çöl insanımızdır.” buyururlardı. Bir gün o, Medine pazarında ticaret yaparken Allah Resûlü sessizce arkadan gelip Zâhir’e yaklaştı ve gözlerini tuttu. Zâhir önce, “Kim O? Kimse bıraksın beni!” dedi. Sonra Resûl-i Ekrem olduğunu anlayınca O’na sırtıyla iyice yaslanıverdi. Yümnünden, bereketinden, şeref ve nuraniyetinden istifade etmek için, o mücessem nurla tam bir kurbet ve yakınlık düşüncesiyle bunu yapıyordu. İşte bu esnada Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), çevresindekilere seslenerek, “Bir köle var, satıyorum, alan var mı?” diye buyurdu. Bu, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün hayatında yaptığı üç-beş latifeden biriydi. Zâhir, bünye itibarıyla görkemli, boylu-poslu birisi değildi. Ona çirkin denemezdi, ama güzel olduğu da söylenemezdi. Zâhir, Allah Resûlü’nün latifesine şu şekilde mukabelede bulundu: “Yâ Resûlallah! Beni satsan çok para etmem. Çünkü güzel değilim!” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) içini çekti ve şöyle buyurdu: “Fakat sen, Allah yanında çok kıymetlisin…” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/161; İbn Hacer, el-İsâbe 2/547.)

İşte bir başka misal daha; Tebük seferinde cihana fazilet dersi veren bir cemaatten damla damla dökülen bir misal: Daha evvel bu seferin ne kadar zor ve nâmüsait şartlar altında gerçekleştiğini belirtmiştik. Bu sefer esnasında maruz kalınan susuzluğu anlatırken bir sahabi aynen şöyle der: “O kadar susamıştık ki, vaha kenarlarındaki bir kısım otları topluyor, sıkıyor ve damlayan birkaç katreyi dilimize dudağımıza sürüyor ve susuzluğumuzu gidermeye çalışıyorduk. Hatta susuzluktan develeri boğazlıyor ve hörgüçlerinde biriken suyu içiyorduk.” Bu kadar susamış olmalarına ve bu kadar şiddetli sıcağa, açlığa, hatta çok defa ağızlarına götürecek bir tek hurma bulamamalarına rağmen bir fırtına gibi Bizans önlerinde esmişler ve Bizanslıların kalblerine korkular salmış, sonra da hiçbir zarara maruz olmadan ve yolda takılıp-kalmadan tekrar geriye dönmüşlerdi. Hacca gidenler, oranın temmuz veya ağustos aylarındaki sıcaklığını çok iyi bilirler. Hararetin gölgede 60-70 dereceye ulaştığı ve hiçbir esintinin bulunmadığı, insanlar ayaklarını taşa basarken ateşten korlar üzerine basıyor gibi ürperdikleri bir zemin ve zamanda, o korkunç çölü kat’etme tehâlükü öyle müthiş bir hâdisedir ki, böyle bir şey sahabeden başkasının da yapacağı iş değildir.

Şâyân-ı dikkattir, bu kadar ağır şerait altında hiçbir sahabi, “Bizi nereye götürüyorsun? Niçin gidiyoruz?” dememiştir. Aksine, geriye kalmış olanlardan Ebû Heysem ve Ebû Zer (radıyallâhu anh) hazretleri gibileri, sırtlarına eşyalarını vurmuş, koştura koştura arkadan Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetişmişlerdir ki, böyle bir durum insanlık tarihinde ender hâdiselerdendir. Evet, Medine’den kendilerine doğru kopup gelen bir toz bulutu Resûl-i Ekrem’e gösterilince, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ebû Zer olsa gerek!” buyurur ve toz bulutu dağıtılınca da içinden Ebû Zer çıkıverir. Allah Resûlü de ona hâl ve istikbalini haber veren bir mukabelede bulunarak, “Allah Ebû Zer’e merhamet etsin! O, yalnız yaşayacak, yalnız gezecek ve yalnız ölecek!” buyurur. (Hâkim, el-Müstedrek 3/52.) İtiraf etmeliyiz ki, böylesi ağır işleri, zevk u sefaya alışmış insanlar kat’iyen yapamazlar. Zevkin, sefanın zebunu insanların medeniyet adına ortaya koydukları hiçbir şey yoktur. Eğer şanlı tarihimizde yapılmış bazı şeyler varsa, onları perhize alışmış, varlık içinde iktisat ve itidalle hareket eden, kalbinin ve ruhunun hakkını da ihmal etmeyen fazilet insanları yapmışlardır. Hâsılı, bizim tüketim anlayışımızda, diğer sistemlerden farklı olarak üç önemli esas ve prensip vardır: Temizlik, itidal ve fazilet.

4. Tüketimde Öncelik

°°°Önsöz°°°

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Muhterem müellif bize bir açıdan üretimin ve tüketimin felsefesini de sunmuş oluyor. Buna göre bu kapsamdaki faaliyetlerin tümü, hayatımızın gayesinin üretmiş olmak için üretmek olmadığı gibi tüketmiş olmak için tüketmek de olmaması gerektiği olmamış oluyor. Gerçek ihtiyaçların baz alınması gerektiği noktasından konuya bakarak konuyu şöyle bağlıyor Zât-ı Muhterem:

°°°°°°°°°°°

İstihlâk (tüketim) mevzuunda üzerinde durulması gereken önemli diğer bir husus da tüketimde öncelik meselesidir. Sistem olarak biz, bu açıdan da diğer anlayış ve sistemlerden oldukça farklı sayılırız. Diğer anlayış ve sistemler, lüks ve israfı esas aldıklarından iktisadî çarklarını bütünüyle tüketim esası üzerine kurmuşlardır. Hâlbuki bizde esas olan, yeterlilik ve kifayet ölçüsüdür. Bizim hayatımızda, hayatın devamı için en zarurî olan şeyler tüketimde birinci sırayı alırken, hayatı kolaylaştırıcı harcamalar ikinci sırada değerlendirilir. Lüks ve israf ise üçüncü derecede tüketim sayılır ve İslâm nazarında, hiç de sevimli ve tasvip gören bir harcama şekli değildir. Bir insanın hayatını devam ettirecek ölçüde yiyip-içmesi zarurettir. Ama yediğini istifrağ edip -eski Romalılar’da olduğu gibi- sırf lezzet adına tekrar tekrar yiyip-içmesi israftır ve haramdır. İnsan, seyahat ve yolculuklarını elbette bir vasıtaya binerek yapmalıdır. Hatta bu yolculuklarında hayatî tehlikesi en az olanları tercih etmelidir. Ancak bu da hiçbir zaman lüks ve israfa girilmeden gerçekleştirilmelidir.

Mesken ihtiyacı için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Herkes için mesken zarurî bir ihtiyaçtır. Ne var ki, küçük bir sarayı andıran villalar ve villaların kendi maliyetinden daha pahalı iç dekorasyonlarla fevkalâde pahalılaştırılmış meskenlerin israf sayıldığı da açıktır. Hayatın her sahasında aynı usûl ve prensibi tatbik ederek neyin hoş neyin nâhoş, neyin israf neyin iktisat olduğunu söyleyebiliriz. Bu itibarla eğer mü’minler, kurtuluş bekliyorlarsa hem ferdî hem ailevî hem de içtimaî hayatlarında lüks ve israfı mutlaka terk etmelidirler.

Bu noktada akla hemen şöyle bir soru gelebilir: Tüketimi kısma ve istihlâki önleme bir kısım iş yerlerinin kapanması ve istihdam alanının daralması demektir. Böyle olunca da, buralarda çalışan ve ekmek parası kazanan işçiler açıkta kalacaktır. Bu da iktisadî açıdan en az lüks ve israf kadar zararlı değil midir? Evet doğrudur; ancak biz, iktisadî hayatı bir bütün olarak değerlendirmek zorundayız. Sadece tüketim meselesini ele alıp o noktadan ıslaha çalışmak, iktisadî hayatın bütününü ıslah için yeterli değildir. Hatta bazı hallerde bu şekildeki müdahaleler topluma ciddî zarar da verebilir. Öyle ise, bu mevzuda, çok akıllıca davranıp meseleyi en faydalı bir yola yönlendirmek icap edecektir. İktisadî hayatta, lüks ve süs eşyalarının istihsalini durdururken, birdenbire geniş bir dairede, sadece bu hususun düzeltilmesiyle işe başlanmamalıdır. Herhâlde önce, iktisadî hayatımıza medar olabilecek topyekün içtimaîyi düzeltmek, sonra da iktisadînin bu yönüne el atmak icap edecektir.

Yapacağımız düzenlemeler ve kısıtlamalar dengeli ve ölçülü olur ve neticeler baştan hesaplanıp alternatif kuruluşlar devreye sokulabilirse, akla gelebilecek sorudaki vahim sonuçlar en asgarî seviyeye indirilebilir. Hatta bu durumda hiçbir problemle karşılaşmamak da mümkündür. Bu hususu avamîleştirip şöyle bir misalle izah edebiliriz: Çok mükemmel bir makine düşünün ki, daha sonra bu makinenin bazı parçaları bozulmuş olsun. Şimdi eğer siz, kalkar o parçanın orijinali yerine, altın veya gümüş dahi olsa, alâkası olmayan bir parçayı takarsanız, hem makineyi çalıştıramaz hem de hiç alâkası olmayan bir parçayı oraya yerleştirmekle, o makinenin düzeltilmesini geciktirmiş olursunuz. Hâlbuki oraya, mutlaka bozulan parçanın sağlam olanını takmalıydınız. Zira, fabrikadan çıkarken o makineyi meydana getiren parçalar ancak onunla omuz omuza verip bir bütünlük temin edebileceklerdir.

İşte iktisadî sistemi de böyle bir bütün olarak ele almak mecburiyetindeyiz. Kapitalist düzenin iktisadî çarkına, İslâm’dan bazı parçalar yerleştirmekle asla istenen netice elde edilemez. Bâtıl sistemlerin doğurup ürettiği dertlere, teker teker ve müstakil olarak İslâm’dan çare aramak da doğru değildir. Zira meydana gelen dertler, daha önceki bazı yanlışlıkların neticesidir. Öyle ise, İslâm’ı bir bütün olarak ele alıp hayatın her sahasına teşmil etmek ve onu bir bütün olarak yaşamak lâzımdır ki, bir kısım boşluklara takılma olmasın.

Durum böyle olunca, zannediyorum, bütünüyle iktisadî hayata ait faktörleri ve müesseseleri içtimaî hayata hâkim kılıp, kalb ve ruh selâmetine erdikten sonra, israf kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Evet, istek ve talep olmayınca arz da olmayacaktır. İstihlâk olmayınca o istikametteki gereksiz istihsal de duracaktır. Bu sayede, üretim ve tüketim noktasındaki bir âhenkli gelişme içinde, istihdam problemi de tabiî olarak kendi kendine çözülecektir. Çünkü lüks ve israftaki kısılmadan kaynaklanan istihdam daralması, toplum yararına yapılacak yatırım harcamalarına dönüşerek, hem bu yolla istihdam artışına yol açacak hem gelirin adil dağılımını sağlayarak tüketimde eşitliği netice verecektir.

Nitekim mü’min toplumlarda geniş yer tutan vakıf müesseselerinin sermayesini lüks ve israftan kaçınmadan kaynaklanan tasarruflar oluşturmuştur. Diğer taraftan bu kurumlar istihdamın genişlemesini ve refahın toplum tabanına yaygınlaşmasını temin etmişlerdir.

Eser: Enginliğiyle Bizim Dünyamız

Bu yazı 11 kez okundu