DİNİN TEMEL MESELELERİ
°°°Önsöz°°°
Dünya işlerinde bile, doğru bir hedefe ulaşabilmenin ilk şartı doğru yerden başlamak ve doğru bir çizgi takip etmektir. Plan ve programsız olarak, belli bir sıra gözetilmeden yapılan hiçbir çalışma insanı maksadına ulaştırmaz. Her konu ve her meselede, önce aslın ele alınması, teferruatın ise buna bina edilmesi çok önemlidir. Ebedî hayatımızı ilgilendirmesi itibariyle bunun en önemli olduğu yer ise şüphesiz ki dinî konulardır. Bu konuyu, Bediüzzaman Hazretlerinin bir sözünü de referans alarak şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:
°°°°°°°°°°°
Bediüzzaman Hazretleri’nin “Talim-i nazariyattan ziyade tezkir-i müsellemata ihtiyaç var (Teorik şeyler öğretmekten ziyade, herkesin kabulü olan şeylerin hatırlatılmasına ihtiyaç var).” (Bediüzzaman, Sözler, s.800 (Lemeât, Çekirdekler Çiçekleri).) Hz. Pîr bu sözüyle biraz da yaşadığı dönemin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, dinî meseleler etrafında nazariyeler üretme ve bunlarla meşgul olma yerine, dinin muhkematı ve temel disiplinleri üzerinde durulmasının daha faydalı olacağını ifade etmiştir. Mesela Allah’ın (celle celâluhû) varlığı ve birliği, nübüvvet hakikati, haşre iman, ilâhî kitaplara inanma gibi itikadî esaslar veya namaz kılma, zekât verme, oruç tutma ve hacca gitme gibi amelî hükümler dinde müsellem olan hakikatlerdir. Müslümanların asıl yoğunlaşmaları gerekli olan alan da bunlar olmalıdır. Farklı vesileleri değerlendirerek sürekli bu hakikatler üzerinde durmalı, farklı argümanları kullanarak zihinlerde oluşan şüpheleri izale etmeli ve bunların her birisini sarsılmaz birer hakikat olarak ortaya koymalıdırlar. Hatta meseleyi sadece imanın erkânı ve ibadetlerle sınırlamak da doğru olmaz. Kur’ân ve Sünnet’in ferdî, ailevî ve içtimaî hayata dair koyduğu pek çok hüküm vardır. Bize düşen, bütün bu hükümleri hikmet ve maslahatlarıyla birbirimize hatırlatmak ve anlatmaktır. Zira Müslümanlar, müsellemat dediğimiz İslâm’ın bu temel hükümlerine bağlı kaldıkları takdirde hem dünya hayatları düzene girecek hem de ahiretleri kurtulacaktır. Yoksa sırf ilimle meşgul olacağım diye doğrudan dünyevî ve uhrevî bir faydası olmayan bir kısım teorilerle uğraşmak, yeni nazariyeler geliştirmeye çalışmak ve bunlarla müteselli olmak isabetli bir yol değildir. Doğrudan günümüz insanlarının problemlerine çare olmadıktan sonra, sırf ilmîlik adına oturup belirli meseleler üzerine kafa yormanın, onlar hakkında teoriden öteye gitmeyen bir kısım fikirler üretmenin kimseye bir faydası yoktur.
Öte yandan Üstad Hazretleri, bu sözüyle aynı zamanda kendi mesleğinin esasını ifade etmiştir. Zira o, dinin usûlünden fürûuna kadar pek çok meselenin ihmale uğradığı bir zamanda yeniden bunların ihyasına koyulmuştur. Kendi ifadesiyle asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamiriyle uğraşmıştır. (Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar, s.166-167 (Yedinci Şuâ, İkinci Bab).) Zira ona göre öncelikli olarak yapılması gereken şey, tahrip edilen değerlerin yeniden tamir edilmesidir. Dolayısıyla o, böyle önemli bir vazife dururken birilerinin, pratikte bir faydası olmayacak nazarî bir kısım meselelerle meşgul olmasını doğru bulmamıştır. Himmetlerin, sağa sola değil, yıkılan kalenin yeniden onarılmasına harcanması gerektiğini ifade etmiştir. Nasıl ki kalede çatlaklar bulunduğu sürece, henüz onları tamir etmeden nakış ve süslemelerle meşgul olmak doğru değilse temel değerlerde sarsıntı ve kırılma yaşandığı bir dönemde, bu problemleri halletmeden âfâkî meselelerle meşgul olmak da aynı şekilde doğru değildir. Üstelik muhkemat ve müsellematla ilgili meselelerde yaşanan kırılmaların, daha başka meseleleri de etkileyeceği ve neticede dine ait bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılacağı muhakkaktır. Bu sebeple himmetin, müsellemat-ı diniyeyi tahkim etmeye sarf edilmesi gerekir. Bu yapılırken de günümüzün şartları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Binanın inşaatına başlamadan önce statik çok iyi hesap edilmeli ve blokaj çok iyi hazırlanmalıdır ki muhtemel bir kısım yıkımların önü alınabilsin. Eğer içinde yaşadığımız zaman doğru okunamaz ve dinî meseleler buna uygun ele alınamazsa “tezkir-i müsellemat”ın, yani dinin temel meselelerinin hatırlatılmasının da bir faydası olmayacaktır.
Tecdit Ruhu
°°°Önsöz°°°
Hayat bir yönüyle sabit, diğer bir yönüyle de dinamiktir. Hayatın temel kuralları, şartları ve ihtiyaçları hiçbir zaman değişmez. Bunlar, Hazreti Âdem aleyhisselam zamanında ne ise yine odur. Fakat bir yönüyle de hayat dinamiktir. Devamlı değişir ve gelişir. Daha doğrusu, hayatın kolaylaşması adına ortaya çıkan vasıtalar değişir, ürün yelpazesi genişler ve üretim metotları sürekli yenilenir. İşte dinde tecdid de, onun aslına hiç dokunmadan hayatın değişen yönlerine göre yorumlaması ve uyarlanmasıdır. Aradaki bu önemli fark hakkında şunları söylüyor Zât-ı Muhterem:
°°°°°°°°°°°
Tecdit; dinin, içinde yaşanılan zamanın şartlarına göre ele alınıp yeniden yorumlanmasıdır. O, meselenin aslıyla oynama, aslını değiştirme veya deforme olmuş bir şeyi yeniden reforma tâbi tutma değildir. Bilakis o, zamanın geçmesiyle renk ve desenini kaybetmiş bir hakikatin yeniden aslî hüviyetine kavuşturulmasından, asıl mahiyetiyle bir kere daha ikame edilmesinden ibarettir. Bunu bir açıdan antik eserlerin restore edilmesine benzetebiliriz. Bu işle meşgul olanlar, o eserleri en ince detaylarına varıncaya kadar onarıyor ve yeniden aslî hüviyetlerine kavuşturuyorlar. Bunu yaparken söz konusu eserin ne nakışlarını bozuyor, ne mukarnaslarına zarar veriyor, ne de vitray ve arabesklerini tahrip ediyorlar. Bilakis onu, bütün parçalarıyla yeniden aslına döndürüyorlar. Aynen bunun gibi insanlar nazarında önem ve anlamını yitiren müsellemat-ı diniyenin de yeniden gözden geçirilmesine ve vaz ediliş gayesine uygun şekilde bir kere daha insanların nazarına sunulmasına ihtiyaç vardır. Bir yönüyle buna tecdit diyebiliriz.
Tecdit ile reformu birbirine karıştırmamak lazım. Dinde reform düşüncesi, bir lüks ve fanteziden ibarettir. Mesela tarihselcilik adı altında İslâm’ın pek çok muhkem hükmünü geçersiz kılma çabaları böyle bir fantezinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İslâm’ın bazı meselelerini sırf muhataplara kabul ettirebilme veya şirin gösterebilme adına değiştirmeye ve çarpıtmaya çalışmak da ayrı bir fantezidir. Maalesef günümüzde çok sayıda insan böyle bir lüksün ardından koşuyor. Hâlbuki İslâmî esaslarda ve disiplinlerde bugüne kadar herhangi bir deformasyon söz konusu olmamıştır ki onları reforma tâbi tutmadan bahsedilsin.
Din her zaman ter ü tazedir. Eskiyen, insanların zihinleridir, düşünceleridir. İnsanlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla renk atıp solmadıkları sürece, dinin emirlerini yeni gökten inmiş gibi duyup hissedebilirler. İşte bu yetilerini kaybetmiş insanlara, inanılması ve yaşanması gereken değerleri bir kere daha arz etme, bunu yaparken mutlaka çağın idrak ve yorumunu arkaya alma işine tecdit, tecdit vazifesini üstlenen kimseye de müceddit diyoruz. Farklı bir ifadeyle tecdit, aslına dokunmadan sadece formatlarıyla oynayarak dinî hakikatleri kendi tazelik ve canlılığıyla bir kere daha insanlara duyurmak demektir. Bazıları İslâm tarihinde ilk müceddit olarak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i sayar, arkasından Ömer İbn Abdülaziz’i gösterirler. Sonraki dönemlerde ise Hz. Pîr-i Mugân’a kadar İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Mevlâna Halid el-Bağdadî gibi pek çok zat tecdit hareketlerinin temsilcisi olmuşlardır. Zamanın geçmesiyle, âdet ve alışkanlıkların galip gelmesiyle insanlar dinin nezih atmosferinden uzaklaşabiliyor. Dinin en muhkem meselelerine karşı dahi ülfet ve ünsiyet hâsıl olabiliyor. Gafletin galebe çalmasıyla bir kısım dinî hassasiyetler kaybolabiliyor. Hatta dine bakışta ve dinî meseleleri algılayışta bir takım çarpıklıklar ortaya çıkabiliyor. İşte bu yüzden tıpkı Hz. Pîr’in yaptığı gibi dinî meselelerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun bir şekilde yeniden ortaya konulması, onların yeni bir şive ve farklı bir desen ile bir kere daha insanların nazarına arz edilmesi, arz edilip bu hakikatlere karşı insanların ruhunda yeni bir heyecan uyarılması en öncelikli vazife hâline geliyor.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ahir zaman âlameti olarak ifade ettiği üzere günümüzde zaman büzüldü, mesafeler daraldı. Yaşadığımız çağ, sürat çağı. Böyle bir çağda yapılması gerekli olan dine ait vazifelerin daha hızlı yerine getirilmesi, dava-i nübüvvetin varisleri için ayrı bir önem arz ediyor. Bunun için de ortak aklın kullanılması, kolektif şuura başvurulması ve bulunulan zamanın ruhunun kavranması şarttır. Herkes kendine düşen vazife ve sorumlulukları layıkıyla yerine getirebilme adına elinden geleni yapmalıdır. Gerekirse think-tank kuruluşları tesis ederek geleceğe dair sağlam plân ve projeler oluşturulmalı, yüz senede yapılacak işleri on seneye sıkıştırmanın yolları aranmalıdır. Teşriî hükümlerin yanında tekvinî emirler de çok iyi okunmalı, yerinde kullanılmalı ve yakalanması gerekli olan hız yakalanmalıdır. Esaret altına alınmış koskocaman İslâm dünyasının yeniden derlenip toparlanması ve asırlardır dumura uğramış zihinlerin yeniden canlanması adına bunlar çok önemli gayretlerdir. Eser: Kırık Testi 18 İmtihanlar Kuşağı
AZAMİ İHTİMAM GÖSTERİLMESİ GEREKLİ DEĞERLER
°°°Önsöz°°°
Ya yanlış tevil ve tefsirlerden, ya onu keyfine göre yorumlamaya kalkışmaktan, ya bilgisizlik ve onu anlamamaktan kaynaklanan yanlış uygulamalardan, ya da gelenek ve göreneklerin, yani kültürlerin din yerine kaim olması gibi sebepler yüzünden dinin imajı zamanla değişebiliyor, onun gülen yüzü perdelenip karartılıyor. Bu durum, dine karşı olanların ona zarar vermek için yaptıkları bütün çalışmalardan, menfi propagandalardan, baskı ve şiddetten daha fazla zarar veriyor. Bu hazin durumun kısaca açıklamasını da şöyle yapıyor Hazret:
°°°°°°°°°°°
İslâmiyet, bugüne kadar maalesef çok yanlış tanıtılmış. Zihinlerde, Müslümanlıkla ve Müslümanlarla ilgili çok yanlış imajlar, algılar oluşmuş/oluşturulmuş. Değil diğer dinlere mensup olanların, çoğu itibarıyla Müslümanların dahi Zat-ı Ulûhiyet hakkında sağlam bir bilgisi yok. Cenab-ı Hak, oldukça çarpık ve eksik mülâhazalarla ele alınıyor. Değişik mahfillerde Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsiyeti, nübüvveti, evlilikleri, hicreti ve daha başka icraatlarıyla ilgili akla hayale gelmedik öyle iddia ve iftiralar ortaya atılıyor ki bunları nakletmekten bile hicap duyuyoruz.
Izdırabın Aksiyonla Bütünleşmesi
°°°Önsöz°°°
Kendilerini haklı bir dinin müntesipleri, bir anlamda varisleri ve sahipleri kabul eden, etmesi gereken her inanmış insanın, onun doğru anlaşılmasını engelleyecek her türlü söz, tavır, davranış ve hallerden uzak durmanın dışında, bizzat onu anlatmak gibi bir derdi, bir ideali ve gaye-i hayali de olmalıdır. Bunun olması için inanmış bir insan olmak, yani normal bir insanın taşıması gereken hisleri, duyguları taşıyor bulunmak bile yeter. Çünkü bu inanca göre din, insanları ebedî olarak kurtuluşa götüren tek yoldur. Bunun nasıl olacağını da şöyle açıklıyor Büyük Mazlum:
°°°°°°°°°°°
İnsanlığın bu tür yanlış telakkilerden kurtarılması, ulûhiyet ve nübüvvete dair yanlış düşüncelerin tashih edilmesi, dine ait hakikatlerin dosdoğru anlatılması günümüz Müslümanlarının sorumluluğundadır. Onlar da inandıkları Rabbilerini ve peygamberlerini anlatmazlarsa, başka kim anlatacak! Dile getirilen sapkın ve yanlış fikirlere üzülmek, insanların Cehennem’e yuvarlanması karşısında teessür duymak, Müslümanların perişan hâli karşısında ağlayıp sızlamak, İslâm’la ilgili hamasi destanlar düzmek çözüm değildir. Önemli olan, çırpınmak ve bir şeyler yapmaktır.
İnsanlığın cehaleti, dinden uzak kalması, Rablerini tanımaması karşısında duyulan ızdırap, kuru bir iç geçirmeden ibaret kalmamalıdır. Elbette böyle bir ızdırabın önemi inkâr edilemez. İnsanlığın problemleri karşısında iki büklüm olan, uykuları kaçan, deli gibi dolaşan bir insanın bu hâli takdire şayandır. Onun engin şefkatini, duyarlılığını ve hassasiyetini gösterir. Fakat önemli olan bu iç heyecanın aksiyona dönüşmesidir. İnsan, deli gibi sağda solda dolaşacağına, insanların arasında dolaşmalı, sürekli bir gayret içerisinde olmalı, bir taraftan Müslümanlık adına iyi bir örnek sergilerken diğer yandan da samimi bir ses ve soluk olarak onların gönlüne girmelidir. Evet, boş durmamalı, duygu ve düşüncelerini mutlaka aksiyona dönüştürmelidir. Herkes neye malikse, malik olduğu imkânları Mâlikü’l-Mülk yolunda kullanmaya çalışmalıdır. Mesela kalem erbabı, kalemini, tumturaklı ifadelerle kendini ifade etmek için değil; Rabbü’l-âlemîn’i duyurma ve anlatma istikametinde kullanmalıdır. Eğer birinin şiir kabiliyeti varsa, gayesiz ve manasız bir kısım sözlerle laf ebeliği yapmamalı; bilâkis inandığı değerlere karşı gönüllerde bir heyecan uyarmaya çalışmalıdır. “Sanat, sanat içindir.” mantığıyla hareket etmemeli, nesir ve nazmın bütün türlerini kullanarak hak ve hakikatin sesi soluğu olmalıdır.
Yazılan eser ister bir hikâye ister bir roman isterse bir film senaryosu olsun, mutlaka yazarın takip ettiği, ulaşmak istediği ulvi bir maksadı olmalıdır. İnsanlara bir şey ifade eden hiçbir alan boş bırakılmamalı, ortaya konacak eserlerle bize ait değerler manzumesi anlatılmalıdır. Konuşma becerisine sahip olanlar sözleriyle, bildiri sunmasını bilenler bildirileriyle, hikaye yazma kabiliyeti olanlar hikayeleriyle, şiirden anlayanlar şiirleriyle, naat gücü olanlar naatlarıyla, senaryo kabiliyeti olanlar dizi ve filmleriyle Allah Resûlü’nün ismetini, sadakatini, fetanetini bütün buutlarıyla anlatmalı, O’nun etrafında dile getirilen şüphe ve tereddütleri zihinlerden izale etmelidirler. O mualla Zat (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında hiç kimsenin kafasında tırnak ucu kadar dahi bir şüphe kalmamalıdır. Çünkü insanlar İnsanlığın İftihar Tablosu’na ne kadar güçlü inanırlarsa, O’nun insanlığa sunduğu mesaja da o ölçüde sarılırlar. O’nun hakkında oluşan her şüphe ve tereddüt, O’nun eliyle insanlığa sunulan mesaja karşı da bir şüphe ve tereddüt hasıl eder.
İnsanlığa Allah Resûlü’nün Tanıtılması
°°°Önsöz°°°
Bir dini en doğru şekliyle tanımanın ve tanıtmanın, onun bize ulaşmasına vesile olan, onu en saf ve en duru haliyle tavizsiz olarak yaşayan Peygamberini tanımak, hurafelerden, gelenek ve göreneklerin tortularından, şekil ve formaliteden öteye geçmeyen kalıplardan öte gerçek ruh ve manasıyla anlatmanın en kestirme yolu, onu tam olarak yaşayanların tanıtılmasıyla mümkün olur. Böyle olunca da en başta Efendimizin, ondan sonra da ona en çok benzeyenlerin çok iyi tanınması ve tanıtılması gerekiyor. Tabii ki bu konuda ilk akla gelenler de sahabe-i kiram hazretleri oluyor. İşte bu tanıtmanın nasıl ve hangi imkânlar kullanılarak yapılması gerektiğini şöyle açıklıyor Hocaefendi:
°°°°°°°°°°°
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşerdir, ilah değildir. Bununla birlikte O, Allah’ın, insanlığın yeniden ihyası ve dünya çapında vuku bulacak yepyeni bir dirilişi -Allah’ın izniyle- gerçekleştirmesi için hususî yaratmış olduğu mümtaz bir şahsiyettir. Nasıl ki İsrafil Aleyhisselam üfleyeceği surla ölen insanların yeniden dirilmelerine vesile olacaksa, O da ruh ve manada ölmüş insanlığın yeniden ayağa kaldırılması misyonuyla serfirazdır. Dolayısıyla O’na sıradan bir beşer gözüyle bakamaz, O’nu sıradanlık içinde mütalaa edemez ve O’nu sorgulamaya kalkamazsınız. İşte O’nu kamet-i kıymetine uygun olarak tanımış insanların, başkalarına da bunu anlatmaları çok önemli bir mükellefiyettir. Sözlü, yazılı veya görsel ne kadar araç varsa, tamamının bu istikamette çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Hikayelerimizle, şiirlerimizle, dizilerimizle, filmlerimizle insanlığın gönlüne ilmik ilmik Peygamber sevgisini, doğru nübüvvet düşüncesini işlemeliyiz. Mustafa Akkad’ın yapmış olduğu er-Risale filmini belki elli defa seyretmişimdir. Bir kısım eksik, yanlış ve mantık boşluklarına rağmen onu her izleyişimde üzerimde ayrı bir etki bırakmıştır. Zira Arapça bir sözde ifade edildiği gibi, gözle görmek, nazari bilgi gibi değildir. İnsan film olduğunu bilse bile, O’nun mesajı, yaptığı inkılâp ve ortaya koyduğu değişim karşısında hayranlığını gizleyemiyor.
Niye Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dair kristal gibi mülahazaları dizi ve filmlerin canlılığı içerisinde genç nesillere sunmayalım? Niye günümüzün teknik ve teknolojisinin daha başka imkânlarını değerlendirerek insanlarda O’na karşı kalbî bir alâka uyarmayalım? Niye insanlığın iç içe problemler yaşadığı günümüz dünyasında, Efendimiz’in insanlığa sunduğu reçeteleri, çözüm önerilerini anlatmayalım? Dahası niye Hz. Âişe’nin başlara taç edilecek mübarek bir anne olduğunu herkesin vicdanlarına duyurmayalım? Niye Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın veya Hz. Ali’nin büyüklüklerini yapılacak dizi ve filmler vasıtasıyla göstermeyelim? Sahabe hakkında ileri geri konuşan insanların sebep oldukları kırıkları, yırtıkları, çatlakları tamir etmeyelim?
Bunların her birisi onlara karşı saygı duyan insanlara düşen birer vazifedir. İslâm’ın hüviyet-i asliyesiyle bize intikal etmesinde sahabenin çok önemli bir yeri vardır. Onlar, canları pahasına dine sahip çıkmış, onu dünyanın dört bir tarafına ulaştırmış ve bize doğru bir şekilde intikal ettirmişlerdir. Kılı kırk yaran temsilleriyle ve engin yorumlarıyla dinin doğru anlaşılmasını sağlamışlardır. Gerek İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), gerekse dine omuz vermiş sahabe-i kiramın yeniden insanlığa tanıtılmasına çok ciddi ihtiyaç var. Mesele sadece basit bir siyer hikayesi anlatma veya yaşanmış hâdiseleri kronolojik olarak nakletme şeklinde ele alınmamalıdır. Bilakis derinlemesine her bir hâdisenin içine girilmeli ve onun günümüze bakan yönleri bulunmalıdır. Asr-ı Saadet çok ciddi bir siyer felsefesi mantığıyla ele alınmalıdır. Yaşanmış hadiseler üzerinden Efendimiz’in engin, erişilmez ve ihata edilmez fetaneti ortaya konulmalıdır.
Teksif-i Himmet Edilecek Asıl Nokta
°°°Önsöz°°°
Hayatın boşluk kabul etmediği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Eğer o, doğru, iyi, faydalı ve güzel olan ile doldurulamazsa yanlış, kötü, zararlı ve çirkin olanlar hemen o boşluğu doldururlar. O bakımdan, içinde yaşadığımız çağın zaruret ve değişen hayat şartlarına göre, bu zaruretlerin neler olduklarını tespit ederek, ifrat ve tefrite sapmadan, dinin değişmezlerini yeniden yorumlayıp hayata mal ederek tatbik etmek suretiyle böyle bir boşluğa meydan vermemek gerekir. İşte büyük vizyonerin son olarak bunun nasıl olacağı konusunda söyledikleri:
°°°°°°°°°°°
Bizim için asıl önemli olan vazife, unutulmuş, renk atmış veya tahrif edilmiş değerlerin yerli yerine konulması, onlar etrafında şüphe uyarılmasına veya onların birileri tarafından sarsılmasına meydan verilmemesidir. Bu sebeple himmetlerin öncelikli olarak bu noktaya teksif edilmesine ihtiyaç vardır. Herkes sahip olduğu kabiliyet ve imkânları bu istikamette değerlendirmelidir. Güzel bir sese sahip olan, nağmeleriyle, beyan kabiliyeti olan, sözleriyle, yazma kabiliyeti olan, kalemiyle, senaryo kabiliyeti olan, filmlerle Allah’a, Efendimiz’e ve Kur’ân’a karşı gönüllerde saygı uyarmaya çalışmalıdır. Hz. Pir’in hayatına baktığımızda, öncelikleri çok iyi tespit ettiğini ve en önemli meselelere yoğunlaştığını görürüz. Zira o, çağını çok iyi okuyan ender insanlardan birisidir. O günkü şartlarda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmış, iman hakikatleri üzerinde durmuş, çevresinde toplanan üç beş samimi insanla çok önemli hizmetler eda etmiştir. Önemli olan da öncelikle çağın eksik ve problemlerini doğru tespit edebilmek, ardından da bütün fırsatları çok iyi değerlendirerek ciddi bir beyin sancısıyla bunlara uygun çözümler ortaya koyabilmektir.
Kısacası herkes tali meseleleri bir kenara bırakarak asıl üzerinde yoğunlaşılması gerekli olan şeye yoğunlaşmalıdır. Aksi takdirde mevcut problemleri çözemez, ifade etmek istediklerinizi ifade edemezsiniz. Belki bizim eksik bıraktığımız ve yeterince üzerinde durmadığımız nokta burasıdır.
Eser: Kırık Testi 18 İmtihanlar Kuşağı