✍İman Huzuru ve Akıbet Endişesi
➖İmanla Doğru Orantılı Akıbet Endişesi
➖“Korkma, Tir Tir Titre!”
➖Büyük Sermaye ve Gasp Endişesi
✍Ölüm Korkusu Mu, Akıbet Endişesi Mi?
➖Dünyada Kerhen Kalanlar
➖Akıbetimden Çok Korkuyorum!
İMAN HUZURU ve AKIBET ENDİŞESİ
°°°Önsöz°°°
Üstad Hazretleri “İman hem Nûr, hem kuvvettir” diyordu. Buradaki ‘Nûr’un tezahürünü ise Hocaefendi bir bakıma okumak olarak açıklıyor. İlk inen âyetlerin ilk kelimesinin okumayı emretmiş olmasını da öncelikle bu açıdan düşünmek gerekiyor. Henüz ortada okunacak bir kitabın mevcut olmaması, emrin ilk muhatabının okuma yazma bilmemesi, “oku” emrinin üst üste üç kere tekrarlanmış olması da dikkate alındığında Kur’ân-ı Kerimin, bu okumanın bizim bildiğimiz klasik okuma anlayışından çok farklı olduğuna işaret ediyor olabileceğini iyi düşünmemiz gerekiyor. İşte bu iman ve okuma bağlantısını şöyle izah ediyor Zât-ı Muhterem:
°°°°°°°°°°°
“İman, bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.” (Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz).) cümlesindeki iman kelimesi, mutlak zikir kemaline masruf olduğundan kâmil imanı ifade eder. Fakat unutulmaması gerekir ki, seviyesi ne olursa olsun insanın içindeki iman, bir cevher kıymetindedir. Zira iman, insana, varlığı okunması gerektiği şekilde okutur. Evet, insan, imanla, varlığa arka planı itibarıyla bakar, onu perde önü ve perde arkasıyla beraber değerlendirir. Bu bakış açısı ve değerlendirme sonucunda, varlığın mutlak kudret ve sonsuz merhamet sahibi bir Zât’ın tasarrufu altında olduğunu, O’nun izni olmaksızın hiçbir kimse ve hiçbir şeyin kendisine herhangi bir zarar veremeyeceğini bilir. Aynı zamanda ahirete iman sayesinde o, dünya hayatı ne kadar sıkıntılı ve meşakkatli de olsa, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır, şükreder. Bir başka ifadeyle mü’min, imandan tevhide, tevhidden teslime, teslimden tevekküle, tevekkülden de saadet-i dâreyn dediğimiz dünya-ahiret mutluluğuna ulaşır. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.335 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas).)
İmandan mahrum bir nazar ise, mevcudatı sanki yerden fışkırmış, sonra da gidip bir çukur veya yokluğa dökülmüş, karanlık ve mânâsız birer varlık şeklinde görür. Bu açıdan iman, insana mebde ve müntehayı gösterdiği gibi, ona güzergâh emniyetini de vaat eder. Evet, iman öyle bir cevherdir ki, iman edilmesi gereken mevzuları derinlemesine tahlil ve tetkike tâbi tutmaksızın onlara iman eden ümmî bir insan bile, daha başta ilmihâllerden öğrendiği bilgilere istinaden vicdanında, imanın hakikaten, insan kalbinde mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği; (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz).) küfrün de, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumu sakladığını (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz) duyup hissedebilir. Fakat bir de bu iman, kâmil mânâda olursa, o insan âdeta Cennet koridorunda yürüyor gibi bir hâl kesbeder.
İmanla Doğru Orantılı Akıbet Endişesi
°°°Önsöz°°°
İman, bizim başka bir âlem için yaratıldığımıza, burada a’dan z’ye yaptığımız her amelin, hattâ yerine göre taşıdığımız niyetlerin bile orada hesabını vereceğimize inanmak demek olduğuna göre, bu inancın kaçınılmaz bir sonucu olarak bizlerin bir “âkıbet endişesi” taşımamız gerekiyor. Böyle bir endişe ve korku taşımıyor olmak tamamen imansızlıktan kaynaklanıyor olmasa bile, gafletten kaynaklandığını kabul etmenin dışında bir açıklaması yoktur. Aşağıda, bu iman ve endişe bağlantısı da şöyle ele alınıyor:
°°°°°°°°°°
İmanın vaat ettiği bu huzuru kevser yudumluyor gibi duyup hisseden hakikî mü’minler aynı zamanda, “Ben ölünce hesabımı nasıl vereceğim, ötelere nasıl bir keyfiyette gideceğim?” endişesiyle de tir tir titremişlerdir. Zira akıbetinden endişe etmeyenin, akıbetinden endişe edilir. Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz. Meselâ Hazreti Ebû Bekir es-Sıddık Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:
جُدْ بِلُطْفِكَ يَـا إِلٰهِي مَـنْ لَـهُ زَادٌ قَـلِيـلْ
مُفْلِـسٌ بِالصِّدْقِ يَأْتِـي عِنْدَ بَابِـكَ يَا جَلِيلْ
ذَنْبُهُ ذَنْبٌ عَظِيمٌ فَاغْفِرِ الـذَّنْـبَ الْعَظِيـمْ
إِنَّهُ شَخْـصٌ غَرِيبٌ مٌذْنِـبٌ عَبْـدٌ ذَلِيـلْ
مِنْهُ عِصْيَـانٌ وَنِسْيَـانٌ وَسَهْـوٌ بَعْدَ سَهْـوْ
مِنْكَ إِحْسَانٌ وَفَضْلٌ بَعْـدَ إِعْـطَاءِ الْجَزِيـلْ
“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,
İflâs etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!
Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,
Hâli de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.
Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.”
Eğer Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, her şeyini bitirmiş bir insansa, o zaman biz daha baştan bitmişiz demektir. Hazreti Ömer, muhtemelen Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu bir müjdeye binaen (Bkz.: Tirmizî, rüyâ 10; Ebû Dâvûd, sünnet 8.) onun hakkında şöyle buyurur:
لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ
“Şayet Ebû Bekir’in imanı bütün insanların imanı ile tartılsa, muhakkak onun imanı diğerlerinden ağır gelirdi.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/69; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 30/127.) İşte Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kalbinde böyle bir iman bulunduğu hâlde, Allah karşısında hep akıbetinden endişe etmiştir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dizinin dibinde oturma mazhariyetine erip de daha sonra Müseylimetü’l-kezzâb’ın safları içinde Cehennem’e yuvarlanıp giden insanlar vardır. (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/377-378.) Bu açıdan hiç kimsenin mutlak garantisi yoktur, Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağı belli değildir.
Sahabe-i kiram efendilerimiz gibi, tâbiîn-i kiram efendilerimiz arasında da kılı kırk yararcasına bir hayat yaşadıkları hâlde akıbet-endiş olan çok büyük insanlar vardı. Meseleyi çok tekerrür eden bir misalle arz etmeye çalışayım: Tâbiîni, tebe-i tâbiîne bağlayan bir dönemde yaşayan İbrahim İbn Ethem Hazretleri, hükümdarken, taç ve tahtını terk ederek Mekke-i Mükerreme’ye mücavir olmuş ve kendisini Allah yoluna adamıştır. Yaşadığı hayat itibarıyla baş döndürücü bir manzara arz eden bu büyük insanın dualarına baktığımızda havf u haşyetle dopdolu ayrı bir derinlikle karşılaşırız. Meselâ o, bir duasında Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarır:
إِلٰهِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَاكَ
مُقِرًّا بِالذُّنُوبِ وَقَدْ دَعَاكَ
وَإِنْ يَكُ يَا مُهَيْمِنُ قَدْ عَصَاكَ
فَلَمْ يَسْجُدْ لِمَعْبُودٍ سِوَاكَ
“Allah’ım! Senin bu asi, mücrim ve günahkâr kulun günahlarını itiraf ederek Sana döndü. Ellerini Sana açıyor ve Senden af dileniyor. Ey her şeyi görüp gözeten Allah’ım! Bu kul pek çok isyanda bulunsa da, Senden başkasına secde etmedi.”
Konuyla ilgili bir misal de, Nehaî ailesinin serkâr ve pişuvası olan Esved İbn Yezid en-Nehaî’den verelim: O, vefat ederken öyle kıvranır, öyle ızdırap çeker ve yüzünde öyle takallüsler oluşur ki, Hazreti Alkame yanına gelir ve ona: “Günahlarından mı korkuyorsun?” diye sorar. Esved İbn Yezid’in cevabı oldukça dikkat çekicidir. O: “Nasıl korkmayayım! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenâb-ı Hak yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir. (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 4/52.) Bu ölçüde bir endişeyle kıvrım kıvrım kıvranan Esved İbn Yezid Hazretleri, Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde yaşasaydı, ihtimal, peygamberlik mazhariyetiyle şereflendirilirdi.
Bu yücelikte olduğu hâlde, görüldüğü üzere o, çok ciddî bir havf u haşyet duygusu içindedir. Bu açıdan diyebiliriz ki, bir insanın akıbetinden tir tir titreyecek ölçüde endişe etmesi, onun imanının kemaline delâlet eder. İman öyle bir cevherdir ki, hakikî mü’min onun gerçek ve zatî değerini çok iyi bildiğinden, sürçerek, düşerek veya kapaklanarak, sırtında taşıdığı bu kıymetli cevheri kaybetmekten korkar. Üstad Hazretleri: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.” (Bediüzzaman, Lem’alar s.169-170 (On Yedinci Lem’a).) diyerek bu önemli hususa dikkat çeker. Yani sayılan bu hususlardan bir tanesi bile, insanı sel gibi alıp götürebileceğinden, inanan bir insan, imanını kaybetmeme adına her zaman böyle bir korku ve endişe içinde olmalıdır.
“Korkma, Tir Tir Titre!”
°°°Önsöz°°°
Âkıbetinden endişe edilmesi gerekenler sadece fertler değildir. Aynı durum toplumlar için de geçerlidir. Kişiler gibi onların da gelecekleri adına garantileri yoktur. Ayrıca, âkıbet endişesinde ölçü nedir? Burada da bir ifrat ve tefrit durumu var mıdır? Kendisi de bu korkuyu sürekli olarak taşıyanlardan ve bunu yeri geldikçe ifade edenlerden birisi olan Hocaefendi, Selef-i sâlihinden günümüze, bu korkuyu yaşayanlardan bazı örneklerle bu soruların cevaplarını şöyle veriyor:
°°°°°°°°°°°
Bildiğiniz üzere Devlet-i Âliye bir dönem koskocaman bir coğrafyada İslâm’ın müdafii ve son karakolu olmuştur. Evet, o, çok uzun bir dönem, İslâm dünyasının namus, şeref ve haysiyetini koruma vazifesi görmüştür. Fakat daha sonra ne olmuşsa olmuş ve öyle bir dönem gelmiştir ki, onun bulunduğu coğrafyada, Kur’ân’la, Peygamber’le ve Kâbe’yle alay edildiği hâlde kulaklar küfrü netice veren bu hakaretleri duymazlıktan gelmiştir. Evet, öyle bir dönem yaşanmıştır ki, insanı imanından edecek bu tür mülâhazalara tepki bile verilmemiş; verilmemiş ve bu dönemde nice insan iman dairesinden çıkıp dinini kaybetmiştir. Demek ki hiçbir insan ve hiçbir toplum için mutlak emniyet yoktur.
Havf u recâ mevzuunda Hazreti Ömer Efendimiz’e nispet edilen güzel bir söz vardır: “Bana deseler ki, bütün insanlar Cennet’e, tek bir insan Cehennem’e gidecek. ‘Acaba o ben miyim?’ diye endişe ederim. Ve yine bana deseler ki, peygamberlerin dışında bütün insanlar Cehennem’e, tek bir insan Cennet’e gidecek. Allah’ın rahmetinin enginliğinden ‘Acaba o insan ben miyim?’ diye ümit ederim.” İşte böyle bir havf u recâ dengesi çok önemlidir. Burada istidradi olarak Hazreti Gazzâlî’nin mülâhazasını da arz edeyim: İmam Gazzâlî, ihtiyarlıktan önce, ölümün keşif kolları henüz vücudu istilâ etmemişken daha ziyade havfın; ihtiyarlık döneminde ise recânın ağır basması gerektiğini ifade eder. Yani insan sağlığı, sıhhati yerindeyken Allah’tan çok korkmalı ve tir tir titremelidir. Ölümün soluklarını hissettiği günlerde ise, ümitsizliğe düşmemek için recâ duygusu ağır basmalıdır. (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/142.)
Bir gün Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretleri’ne: “Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum!” deyince aldığı cevap şu olur: “Korkma! Tir tir titre!” Yani o kadar endişe içinde ol ki, âdeta yiyeceğin yemekler boğazında düğümlensin kalsın. Buna karşılık insan vefat edeceği esnada: “Allah’ım ben Sana geliyorum. Sen şimdiye kadar Sana ümitle gelen insanların hiç birini o kapıdan boş çevirmedin. Sen, kapının tokmağına dokunan hiç kimseye ‘hayır’ demedin. Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmadın. Çok küçük sermayelerle bile Sana teveccüh eden insanları, çok âlî sermayelerle gelmiş ziyaretçiler gibi kabul buyurdun ve onlara iltifat ettin.” mülâhazalarıyla dolup taşmalıdır. Üstad Hazretleri’nin Lem’alar isimli eserinde, yaşlılıkla alâkalı bahislere “recâ” ismini vermesi de böyle bir mülâhazayla alâkalı olabilir.
Büyük Sermaye ve Gasp Endişesi
°°°Önsöz°°°
Kaybedilme ihtimali bulunan bir değer ne kadar önemli ve gerekli ise, onu kaybetme korkusu ve endişesi o kadar büyük olur. Düşme ihtimali bulunan bir yükseklik ne kadar fazla, veya bir çukur ne kadar derin ise, düşme korkusu ona göre olur. Herşeyini kaybetme korkusu da ona göre olur. İnanmış bir insan için her şey demek olan âhiretini kaybetme korkusunun işte o ölçüde olması gerekir. Aşağıda, her mü’minde bulunması gereken bu korkunun gerekçesi herkesin kolayca anlayabileceği örneklerle şöyle anlatılıyor:
°°°°°°°°°°°
Evet, imanın mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıdığı doğrudur. Bununla birlikte bir insanın “bu büyük sermayeyi kaybedebilirim” endişesini taşıması da çok önemlidir. Bunu bir misalle şöyle izah edebiliriz: Beş-on görevlinin, Merkez Bankası’nın bir trilyon lirasını arabayla bir yerden bir yere götürdüklerini düşünelim. Bu insanlar, “Aman bir başkası bu ölçüde para taşıdığımızı duymasın!”, “Ya bir yerde önümüz kesilirse!”, “Ya bir yerde trafik probleminden dolayı bizi durdurup bu paraları alıp kaçırırlarsa?” endişe ve mülâhazalarıyla vazifelerini nasıl yürekleri ağızlarında yerine getirirler! Ebedî saadetin vesilesi olması dolayısıyla iman sermayesinin yanında trilyonların, katrilyonların ne ehemmiyeti olabilir ki! Evet, iman ebedî saadeti peyleyeceğimiz eşsiz bir sermayedir. Bu yönüyle o bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır. Yani Cennet, o iman çekirdeğinden neşv ü nema bulacak, bir ağaç hâline gelecek, sonsuzluğa doğru ser çekip sizin ferih ve fahur bir şekilde ebediyetlere kadar gölgesinde yaşamanıza imkân sağlayacak. Şimdi insan bu kadar büyük bir sermayeye sahipse ve o insanın şeytan, şeytanın avenesi, nefs-i emmare ve cismaniyet gibi düşmanları varsa ve aynı zamanda bu düşmanlar tarafından her an bir çelmeye maruz kalıp o sermayeyi kaybetme tehlikesi bulunuyorsa, böyle bir insan korkmalı mıdır, korkmamalı mıdır? İşte akıbet endişesi dediğimiz korku böyle bir korkudur. Burada misal olması kabilinden zikrettiğimiz Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi sahabe efendilerimizin, İbrahim İbn Ethem, Esved İbn Yezid Hazretleri gibi Allah dostlarının korkusu budur.
Eser: Kırık Testi-11 Yaşatma İdeali
ÖLÜM KORKUSU MU, AKIBET ENDİŞESİ Mİ?
°°°Önsöz°°°
Daha sade bir ifade ile “gelecek korkusu” diyebileceğimiz bu âkıbet endişesi, insanın yapısına bağlı olarak iki yönlü ortaya çıkar ve iki çeşittir. Birisi, henüz bu dünyada yaşayan birer varlık olmamız itibariyle dünya hayatına ait, diğeri de yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan ahiret endişesi şeklinde. Bu her iki korkunun da hayatımızda bir yeri vardır ve olmalıdır da. Fakat bu korkuları tamamen aşmak imkânsız değildir. Doğrudan doğruya hayata bakışımızla ilgili bulunan bu kurtulma çaresinin açıklaması da şöyle:
°°°°°°°°°°°
İnsan, iki ayrı derinliği olan bir varlıktır. Onun bir cismanî bir de ruhanî yönü vardır. Cismaniyeti itibarıyla insan, hayatın tadını acılaştıran, yaşam arzusunu bitiren ölümden korkabilir; maddî varlığı itibarıyla çürüyüp yok olmayı ifade eden kabre girmekten ürkebilir. Zira nefis, alışageldiği zevk ve lezzetleri kaybetmek istemez. Ölüm; nefse, bedene ve dünyaya bağlı ele alındığı takdirde az ya da çok bir korkunun duyulması kaçınılmaz olur. Ben, kendini dine vermiş, tamamen dinin i’lâ edilmesi istikametinde çırpınıp duran bazı insanlarda bile ciddi ölüm korkusu gördüm. İnsan, ölüm hakikatini çok iyi anlasa, onun mahiyeti hakkında yazıp çizse, ölümün arka plânını başkalarına anlatmaya çalışsa bile ölümden korkabilir. Cismaniyetin ve bedenî hislerin ağır basmasına, nefsin kuruntularının her şeyin önüne geçmesine göre bu korkunun şiddeti artar.
Ahirete yürümeyi tatlı bir rüyaya açılma gibi görenler, dar ve bunaltıcı bir âlemden geniş ve ferah feza âlemlere yürüyeceklerine, dostlara kavuşacaklarına, Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edeceklerine iz’an ölçüsünde inanlardır ki bu korkudan kurtulabilirler. Onlar, ölümü içlerine öyle sindirmişlerdir ki onu, bu odadan öbür odaya gitme, bir mekândan başka bir mekâna intikal etme gibi görürler. Ölüme, his ve şuurlarıyla, vicdan enginliğiyle, latife-i Rabbaniyeleriyle baktıklarından onu çok farklı algılarlar. Bu yüzden ölümden bahsederken, çok rahat konuşurlar. Ses tonlarında ve vurgulamalarında bu rahatlığı görebilirsiniz.
Ölüm korkusunu aşabilmek, Allah’a kavuşma iştiyakıyla yaşayabilmek herkes için kolay değildir. Bu açıdan mü’min, dualarında her zaman Allah’tan ilim, iman, ihlâs, yakin, tevekkül ve teslimiyet istemenin yanında Allah’a kavuşma iştiyakı da istemelidir. Hatta biz dualarımızda “ve’ştiyakan ilâ likâik” (Sana kavuşma iştiyakı ver bize Allahım!) dedikten sonra bir de “ve likâi habîbik” (Habib-i Edib’ine kavuşma iştiyakı da ver bizlere Allahım!) diyor ve Allah’tan, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kavuşma iştiyakını da içimizde yaratmasını talep ediyoruz. Bazıları, şirk olabileceği düşüncesiyle bunu söylemeyi mahzurlu bulabilir. Bazen benim de bu konuda hafif tereddüt yaşadığım oluyor. Ne var ki Efendimiz’e kavuşmayı arzu etme meselesi, bana kulak ardı edilecek bir şey gibi gelmiyor. Bu yüzden dualarımda bunu da zikretmeye devam ediyor ve bunun, Cenâb-ı Hakk’ın Vahidiyet ve Ehadiyetine münafi olmadığını, Vahidiyet ve Ehadiyet hakikatlerinin bunu da kapsayacağını düşünüyorum.
Dünyada Kerhen Kalanlar
°°°Önsöz°°°
İmanın sayısız denilebilecek kadar, neredeyse insanlar sayısınca dereceleri ve mertebeleri vardır. Kimisi bütün benliğiyle iman ederken, kimileri kerhen! iman eder, mecbur olduğu için kulluk yapmaya çalışır. İmandaki bu farklılık durumu onların bu hayata bakışlarını da belirler. Kimileri bu dünyada kerhen yaşar, kimileri ondan ayrılmayı kerih görür. O zaman, sadedinde olduğumuz korkunun şekli de değişir. Fakat olması gereken, nefsimize ve duygularımıza bakan yönleriyle bunun “bizcesi” değil, aşağıda açıklandığı şeklidir:
°°°°°°°°°°°
Yaşama tutkusundan sıyrılamayanlar için ölüm korkusu kaçınılmazdır. Bu korkuyu kimileri çok, kimileri orta ölçekte, kimileri daha az hissederler. Dünya hayatına çok bağlananlar, burada uzun yaşamayı arzu edebilirler. Ne var ki neticesi ölüm olan bin senenin on seneden bir farkı yoktur. Fakat hayatlarını kalb ve ruhun hayat seviyesinde yaşayan insanlar, ölümün mahiyetini farklı algılamaya başlayacaklarından bu korku da zail olur. Fani dünya kendine mahsus çehresiyle ona görüneceği gibi baki dünya da kendine has rengârenk güzellikleriyle onun nazarına akseder. O da iştiyak-ı İlâhî ile iştiyak-ı Nebevî ile oturur kalkar. Dünyayı bir askerlik gibi görür ve terhisini alıncaya kadar burada kalmayı Allah’ın emrine saygılı olmanın bir gereği sayar.
Heva ve hevese bakan yönü itibarıyla onun nazarında dünyanın bir kıymeti yoktur. Bu yüzden onun dünyada kerhen kaldığını söylesek herhalde yalan söylemiş olmayız. Sırf Allah onu burada tuttuğu, ondan bir kısım mükellefiyetler talep ettiği için burada kalmaya razı olur. Bu itibarladır ki aslında insan, dünyada Allah’ı hoşnut edecek bir şeyler yapabiliyor, insanlığın gurbetine bir iksir sunabiliyorsa dünyada kalmaya katlanmalı, onun çirkinliklerine sabretmelidir. Yoksa dünya, dünyevî yanı itibarıyla çok da arzu edilecek bir şey değildir. Dünyayı yaşanmaya değer kılan şey, esma-i ilâhiyenin tecelligâhı ve ahiretin bir koridoru olmasıdır. Ne var ki herkes dünyanın bu yüzünü göremeyebilir.
Ahirete imansız gitme korkusuna gelince o, tamamıyla farklı bir şeydir. Enbiya-i izamın dışında bütün Allah dostları böyle bir korkuyla yaşamışlardır. Hatta peygamberler bile Allah’ın itabıyla karşılaşmaktan endişe duymuş olabilirler. Fakat onlar hakkında Allah’ın teminatı bulunduğu için imansız gitme korkusu mevzubahis değildir. Fakat Sahabe efendilerimiz de, Abdülkadir Geylânî de, Hasan Şâzilî de, Muhammed Bahauddin Nakşibend de akıbetlerinden endişe duymuşlardır. Zira akıbetinden endişe duymayanın akıbetinden endişe edilir. Kimsenin nasıl gideceği belli değildir. İnsanın ayağını kaydırma adına şeytanın o kadar çok yolları vardır ki, bunlardan bir tanesiyle onun ahiret sermayesini elinden alabilir. Allah muhafaza, vefat ederken insana kelime-i tevhidi söyletmeyebilir. Kötü bir hâldeyken ölümün gelip çatmasına ve ahirete bu kötü hâliyle yürümesine sebep olabilir.
Bu sebepledir ki sahabe-i kiram ve tâbiin-i fiham arasında dahi akıbet endişesini dillendiren dünya kadar insan olmuştur. Daha sonraki büyük zatlar da aynı şekilde yaşamışlardır. Onların dualarında, Allah’a yakarışlarında bu endişelerini görmek mümkündür. Onlar kılı kırk yaşarcasına dinlerine bağlı yaşamış; dinî esasları tahkim etme, sağlam blokajlar üzerine oturtma adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte ölürken kâfir olarak yuvarlanıp gidebilecekleri endişesiyle yaşamışlardır. Hâşâ ki onlar böyle bir akıbete düçar olmuş olsunlar. Fakat hayatlarında bir kerecik olsun böyle bir endişe ve korku duymayan insanların imansız gitmelerinden endişe edilir. Biz hiç kimsenin akıbeti hakkında kesin bir hüküm veremeyeceğimiz için bu tür kimselerin kâfir olarak ölmesi “mukadderdir” diyemeyiz. Kaldı ki Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Bu tür kimseler de bu rahmetten istifade edebilirler. Fakat böyle bir endişe ve korku her mü’minde olmalıdır. Hatta İmam Gazzâlî Hazretleri, mü’minin hayatı boyunca korku ağırlıklı yaşaması, ölürken ise recayı öne çıkarması, Allah’ın rahmetine sığınması gerektiği üzerinde durur. Onun bu yaklaşımı havf-reca dengesi adına önemli bir ölçüdür.
Dolayısıyla ahiret korkusu sebebiyle hakiki bir mü’minin yüzü solmalı, rengi kaçmalı, kasıkları ağrımalı, ayakları titremelidir. Çünkü insan, şeytanın nerede nasıl bir çelme takacağından emin olamaz. Fakat bu korku onu hiçbir zaman ye’se (ümitsizliğe) düşürmemelidir. Yeis duyguları ağır basmaya başladığı an hemen reca (ümit) ipine sarılmalı ve “Rabbim, Senin rahmetin o kadar geniş ki benim gibi mücrimleri bile kurtarır. Benim gibi nice derbeder ve zavallı kulların Senin kapına gelmiş ve eli boş dönmemişlerdir.” demelidir.
Akıbetimden Çok Korkuyorum!
°°°Önsöz°°°
Âkıbet endişesinin bu dünyadaki en olumlu tezahürlerinden birisi, korumaya çalıştığı değerler ile ilgili olarak insanı tedbir almaya yönlendirme şeklinde ortaya çıkar. Taşıdığı değerin önemini bilenin tedbiri ona göre olur. Kendisi de onlardan birisi olan Zât-ı Muhterem, Üstad Bediüzzaman, Alvarlı Efe ve Kırkıncı Hoca Hazretleri örnekleriyle bu fasılda konuyu şöyle bağlıyor:
°°°°°°°°°°°
Bugüne kadar büyükler kendilerine hep bir “mücrim” nazarıyla bakmış ve hayatlarını da ahiret endişesiyle geçirmişlerdir. Hazreti Pîr-i Mugân’ın “On İkinci Nota”daki sözlerine bakacak olursanız ne demek istediğimi anlarsınız. O, kendisini, efendisinden kaçmış günahkâr bir köle olarak görmüş ve kendisiyle ciddi bir şekilde yüzleşmiştir. Alvar İmamı, devasa bir insandı, abide bir şahsiyetti. Binlerce insan, onun etrafında pervane gibi dönerdi. Fakat o, sürekli; “Herkes yahşi men yaman, herkes buğday men saman!” der, akıbet endişesiyle kıvrım kıvrım kıvranırdı. Kırkıncı Hoca, gençliğinde bile elini dizine vurur, “Fethullah Efendi, akıbetimden çok korkuyorum.” derdi. Küçükler ise böyle bir ufka vâkıf olamadıklarından dolayı ahiretleri hakkında bir endişe duymamışlardır.
Maalesef günümüzün çoğu mü’mininde ölüm korkusu olsa da akıbet endişesi yok. İnsanların büyük bir kısmı kabre girmekten, orada çürümüş kemikler hâline gelmekten korkuyor. Fakat tertemiz bir fıtratla dünyaya gönderilen insanların pek azı bu fıtratlarını kirletmeden Allah’ın huzuruna çıkabilmenin derdinde. Allah dostları, Allah haşyetiyle tir tir titreseler de bizim gibi bu dostluğun âdâb u erkânını bilemeyenler hayatlarını oldukça laubali ve gayr-i ciddi geçiriyorlar. Aslında imanın vaat ettiği güzelliklere, Cennet’e girmenin sırlı anahtarının iman olduğuna, ebediyet arzusunun ancak onunla gerçekleşeceğine hakiki mânâda inanan bir insanın onu kaybetmekten tir tir titrememesi düşünülemez. Fakat imanın nasıl kıymetler üstü bir kıymeti haiz olduğunun farkında değilse onu koruma adına da gerekli tedbirleri almaz, onu kaybetmekten korkmaz. Bu sebeple insanın imansız olarak ahirete gitme korkusunun imanının derinliği ölçüsünde olduğu söylenebilir. Yani bir kişinin imanı ne kadar güçlü ise onun ahiret endişesi de o kadar derin olacaktır. İmanda sığ olanların ise Allah korkusundan nasipleri ya hiç yok ya da yetersizdir.
Züğürt biri, haramilerin kol gezdiği yerlerde gezerken dahi endişe duymaz. Fakat çok değerli bir hazine taşıyan kimse, değil haramilerin kol gezdiği yerlerde, belki en masum insanların içinde gezerken bile hazinesine zarar gelebileceğinden endişe duyar. Onun gasp edilmemesi, çalınmaması adına her türlü tedbiri alır. Bankaların, paralarını bir yerden başka bir yere naklederken nasıl zırhlı arabalar kullandıklarını, onu nasıl eskortlarla götürdüklerini görmüşsünüzdür. Hele bu hazine, insanın sadece dünyada işine yaramıyor, ona ebedî bir huzurun da teminatını sunuyorsa, bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve korkunun ölçüsünü varın siz hesap edin!
Eser: Kırık Testi–18 İmtihanlar Kuşağı