153-) Sadakat İmtihan ve Düşen Maskeler

Sadakat
➖Allah’a Karşı Sadakat
➖Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat
➖Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat
➖Milletine Karşı Sadakat
“İmtihan Ve Hakta Sebat”
➖Saldırılara Nasıl Karşılık Vermeliyiz?
➖İncinme İncitenden
Sağlam Duruş Ve Düşen Maskeler

SADAKAT

°°°Önsöz°°°

Bütün Peygamberlerin ortak sıfatı, Peygamber olmayanların da en yüksek payesi sıdk ve sadâkattir. Kur’an-ı Kerimde yer alan sıralamaya göre bu makam, nübüvvetin altında, şehitliğin üstünde bir makamdır. Bu makam, bu sıfattan nasipleri ölçüsünde insanların yüceldikleri bir özelliktir. Şöyle ki:

°°°°°°°°°°°

Sadakat, peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır. En büyük halife olan Hz. Ebû Bekir’e, sahip olduğu sadakatten ötürü “Sıddık-ı Ekber” denilmiştir. Sadakatin açmayacağı bir kapı yoktur. Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) a’lâ-yı illiyyin-i kemalâta (en yüksek makama) çıkaran sadakat olduğu gibi, Müseylimetü’l-Kezzab’ı esfel-i sâfiline (aşağıların en aşağısı) iten de kizbdir (yalandır). Bu ikisi arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.

Allah’a Karşı Sadakat

°°°Önsöz°°°  

Sadâkatin önemi, kendilerine sadâkat borcumuz olanların bize olan yakınlıklarıyla paralel olarak artar. Bu konuda tabii ki en başta Allah’a sadâkat akla gelir. Çünkü O bizim Sahibimiz ve Mâlikimizdir. Böyle olunca diğer bütün sadâkatler de Onun hesabına olmuş olur. Bu sadâkatın varlığının alâmetleri ve nasıl olması gerektiği konusunda şunları söylüyor Büyük Sâdık:

°°°°°°°°°°°

Hiç şüphesiz bir mü’min, öncelikle Allah’a karşı sadık olmaya çalışmalıdır. Allah’a karşı sadakat, O’nun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması, inhirafın (yoldan sapmanın) her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hıyanet mülâhazasına dahi girilmemesi demektir. Biraz daha açacak olursak, Allah’a karşı sadık olma, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir: “Gelse celâlinden cefa, Yahut cemalinden vefa, İkisi de cana safa, Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

Allah’a karşı sadakat içerisinde olan bir mü’min, sadece O’ndan gelen lütuf ve nimetler karşısında değil, her tür cefa durumunda da rıza ve hoşnutluktan ayrılmaz, hamd ve şükrünü devam ettirir. Zira o bilir ki Allah’a Mabud-u Mutlak ve Maksud-u Bi’l-İstihkak olduğu için kulluk yapılır; nimetlere gark olmak, hatta Cennet’e girmek için değil. Bir insanın O’nun hoşnutluğu dışında hiçbir şeye bağlamadan Zat-ı Ecell ü Âlâ’ya karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi sadakatinin gereğidir. Çünkü O’nun rıza ve hoşnutluğu, bırakalım dünyevî lezzetleri, Cennet nimetlerinin de Rü’yetullah’ın da (Allah’ın mü’minler tarafından görülmesi) üzerinde bir mazhariyettir. Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mü’min bir kere gözünün ağyara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur. O, hayal dünyasına gelip çarpan“Benim de güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım, villalarda rahat bir hayat süreyim…” şeklindeki mülâhazalardan fevkalâde rahatsız olur, bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah’a yönelir; tevbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır. Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi, dönüp yeniden sadakat ufkunu ihraz etmek de mukadderdir. Allah çok gafur ve rahimdir. Yeter ki biz himmetimizi âli tutabilelim, sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.

Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat

°°°Önsöz°°°  

Cenâb-ı Hakk’ın adının söz konusu olduğu her yerde,  Onun Habibinin hatırlanmaması mümkün değildir. Çünkü bizim Onu tanımamızın ve inanmamızın en büyük vesilesi Odur. Böyle olunca da sadâkat borcumuz noktasından ikinci sıranın Ona ait olması gerekiyor. İşte bu sadâkatin de, yine Hz. Ebûbekir örneği üzerinden değerlendirilmesi şöyle yapılıyor:

°°°°°°°°°°°

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz. Ebû Bekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan O’nun peşinden gidebilmeye, O’nun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır. Miraç olayından sonra müşrikler Hz. Ebû Bekir’e gelerek, “Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksâ’ya gittiğinden bahsediyor.” dediklerinde, o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, “Ben her gün onun gökler ötesi âlemlerden mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum. (O da ne oluyor ki!)” şeklinde cevap verir. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/245.) İşte sadakat budur. Hz. Ebû Bekir, –hâşâ– saf bir insan değildi. Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devâsa problemlere bakılacak olursa onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür. Fakat o, aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Efendimiz’e öyle inanmıştı ki canını istese tereddüt etmeden verirdi.

Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat

°°°Önsöz°°°

Yukarıda sayılanlardan sonra ve bir bakıma onların gereği olarak, kendilerine sadâkatla mükellef bulunduğumuz insanların en önemlileri, bu hizmet davasının mensuplarıdır. Onlara karşı taşımamız gereken sadâkat duygusu, hizmetin kendisine duyulması gereken ile eşdeğerdir. Fakat bu sadâkatın ve vefanın ne şekilde gösterilmesi gerektiği de çok önemlidir. Bunun en doğru şeklini şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

Allah’a ve Efendimiz’e sadakatin yanı sıra, dine, gönül verilen yüce mefkureye, beraber yol yürünen dostlara, kendi milletine karşı olmak üzere farklı sadakat çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunların her biri farklı sorumluluklar ister. Mesela dava arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü, onlara yüksek paye, mansıp ve makamlar vermek değildir. İnsan, sevdiği insanlara gavslık, kutupluk gibi haddi aşan ve mübalağa içeren payeler vereceğine her zaman onların yanında ve onlara destek olmayı bilmelidir. Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu kaldırabiliyor, üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da, “Aslında sen bunları yapacak insan değildin; demek ki Allah’ın ağır bir imtihanına maruz kaldın.” diyerek onun için Allah’tan af dileyebiliyorsa işte bu insan sadık bir dosttur. Tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı yüzüne kapatan ve sürgüleyen kimsenin vefasından da sadakatinden de bahsedilemez. Bilakis sadakate yakışan tavır, arkadaşının en zor hâlinde bile kapıyı arkasına kadar açık tutmak, o geldiğinde de, “Niye geç kaldın, ne zamandır seni bekliyorum!” diyerek ona sarılmasını, onu bağrına basmasını bilmek ve böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.

Sadakat ve vefanın gereği odur ki, insan öbür tarafta da “kardeşim” dediği insanı yalnız bırakmasın ve Allah müsaade ederse onun elinden tutabilsin. Burada şunu vurgulamak gerekir ki birbirleri hakkında negatif düşüncelere sahip olan, önyargılarla hareket eden insanların birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur. Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe (yokluğa) mahkûm etmemeliyiz. Hiçbir kardeşimizin bataklık içine düşmesine meydan vermemeli, bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına göz yummamalıyız. Aynı mefkûreyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan adanmışlar affedici olmalı, birbirlerine bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdır.

Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır. İnsanın, şahsî günahlarından ötürü arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakattir. Aynı zamanda arkadaşını gördüğü hata ve yanlışlardan usulünce ikaz ederek vazgeçirmeye çalışması da yine sadakatin gereğidir. İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda onun elinden tutarak buna mâni olması veya kendisine ne vaat edilirse edilsin onun aleyhinde davranmaması da ayrı birer sadakat örneğidir. Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir. İnsanın, gücü yettiği ve kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadakatin göstergesidir.

Meşhur bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler misal âleminde şeyhlerinin “şakî” kaydedildiğini görürler. Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder. Şeyh, “Herkes gitti, sen niye duruyorsun.” dediğinde müridin cevabı şu olur: “Madem sizin sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemize ulaştık. Bence asıl mesele bundan sonra sizden ayrılmamaktır!” İşte sadakat budur! Bizim mesleğimiz de sadakat mesleğidir. Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize fevkalâde sadık olmalıyız. Hepimiz Allah’ın kullarıyız; ayaklarımız yerde sıradan insanlarız. En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan olabilmektir. Bu sebeple kimse hakkında mübalağalı ifadeler kullanmamalı, kimseye yüce payeler vermemeli, bununla beraber birbirimize karşı vefa ve sadakatte de kusur göstermemeliyiz.

Milletine Karşı Sadakat

°°°Önsöz°°°  

Sorumluluk sahibi olmak insan olmanın gereğidir. Öyle ki, en merkezde ve çoğu zaman fıtri olarak yerine getirdiğimiz ya da öyle sandığımız kendi şahsımıza karşı sorumluluğumuz noktasından başlayan bu vazife, dalga dalga genişleyerek yayılıyor. İşte bu dairelerden birisi de vatan ve millet dairesidir. Daha çok kendini aşmış idealist ve diğergam insanlar için söz konusu olan bu sorumluluğu da şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Kişinin, milletine karşı sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına dur durak bilmeden bir küheylan gibi koşması, bunun karşılığında da hiçbir beklentiye girmemesidir. Milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan, ona hizmet yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı, sahip olduğu imkânları şahsî hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez. Yoksa popülist bir tavırla, konum ve makamlarını şahsî kredileri adına değerlendirenler, millî mefkûreden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını düşünenler, millete hizmet ettiklerini iddia etseler de millete karşı büyük bir ihanet içerisindedirler. Bunların yapmış oldukları iş ve amellerde ihlâs ve samimiyet bulunmadığı için başarılı olmaları da çok zordur. Dışarıdan çalımlı yürüyor gibi görünseler de bunların işlerinin neticesi çoğu zaman falso ve fiyaskoyla neticelenir. Zira asıl önemli olan, yapılan işin kutsiyeti, niyetin yüceliği ve Allah’ın bu işe bakışıdır.

Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla dur durak bilmeden koşturabilmektir. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyeye gönül vermiş sadıklar, ücret ve mükafat peşinde koşmazlar. Onlar, Allah için başlar, Allah için işlerler. Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez, itibarlarını zedelemezler. Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.

Eser: Işık Karanlığı Boğarken

“İMTİHAN Ve HAKTA SEBAT”

°°°Önsöz°°°  

İnsanoğlunun arzu ve istekleri bitmez. Herkesin kendisince önemli olan pek çok emelleri ve hedefleri vardır. Fakat, bütün bu arzu, istek ve emelleri teke indirmek de mümkündür. Tabii çok büyük bir irade, azim ve gayretle. O zaman hayatın bir tek gayesi olmuş olur. İşte olması gereken bu gayenin ne olduğunu ve onu elde etmenin yollarını şöyle dile getiriyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Her hâlimiz ve tavrımızla iman, ihsan, ihlâs, yakîn ve rıza kahramanı olmaya çalışmalıyız. Bütün bir hayatımızı bu unsurlarla bir dantela gibi işlemeliyiz. Asıl derdimiz, hedefimiz, işimiz bu olmalı. Her bir davranışımızın Cenâb-ı Hakk’ın marziyât-ı sübhâniyesine muvafık olması için çok yalvarmalıyız. O’nun rızasına uygun düşmeyen hiçbir şeye razı olmamalıyız. Farz-ı muhal, şayet O, bizim insanları Cennet’e götürmemizden, Firdevs’in kapısını açmamızdan razı değil; bunu bile arzu etmemeliyiz. Gerçi bunlar bizim boyumuzu aşkın konulardır. Fakat bir hakikati dile getirme adına, “farz-ı muhal” şeklinde kayıt düşerek söylenince zannediyorum mahzuru olmayacaktır.

Evet, en önemli husus, yapıp ettiğimiz şeylerden Allah’ın razı ve hoşnut olması, bizim de sürekli O’nun rızasının peşinde koşmamızdır. Ancak her zaman bu talebimizde başarılı olamayabiliriz. İnsan olmamız ve nefis taşımamız itibarıyla yer yer hatalar yapabiliriz. Bununla birlikte, falsolarımız bizi böyle yüksek bir duygu ve düşünceyi sürekli vird-i zebân etmekten (tekrarlamaktan) alıkoymamalıdır. Düşsek, sürçsek bile, hemen ayağa kalkmalı ve yine “Allah’ım, iman, ihsan, ihlâs, rıza, aşk u iştiyak…” demeye devam etmeliyiz. Hayatımızı bu yüce gaye etrafında örgülemeli, Allah rızasını elde etmeyi biricik maksadımız hâline getirmeliyiz. Yatıp kalkıp sürekli, “Allah’ım, Seni görüyor gibi kulluk yapmaya, Senin tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yaşamaya, muradın istikametinde adım atmaya muvaffak eyle ve beni bu mülâhazalardan bir an dûr eyleme (uzaklaştırma)!” diye yalvarmalıyız.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde, her âdemoğlunun hata işleyeceğini, hata işleyenlerin en hayırlısının da tevbe edenler yani hatasından dönmesini bilenler olduğunu ifade buyuruyor. (Bkz.: Tirmizî, sıfatü’l-kıyame 49.) Herkesin tabiatında onu hataya sevk edecek bir kısım genler vardır. Ne var ki, düşüp kalkmalar, üst üste yapılan falso ve fiyaskolar, kemal-i ciddiyetle doğrunun arkasında olmaktan bizi alıkoymamalıdır. Zira kul olmanın gereği budur. İnsan, bir an için nefsine uyabilir, hata edebilir; fakat asla orada kalmamalı, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmelidir.. İnsan olma potansiyelinin inkişafı yani hakiki insanlığa yükselme, oradan da “insan-ı kâmil” zirvelerine çıkabilme, şart-ı âdi plânında irademize, ceht ve gayretimize, teyakkuz ve temkinimize emanet edilmiştir.

İnsanlık olarak çok kritik bir zaman diliminden geçmekteyiz. Kötülüğe ve fenalığa götüren kapılar ardına kadar açılmış durumdadır. Şeytan boş durmuyor; ayağımızı kaydırmak ve bizi Rabbimizden uzaklaştırmak için çırpınıyor. Hakka çağıran sesler ise çok cılız çıkıyor. Çokları, bâtılın bayraktarlığını yapıyor; hem de suret-i haktan görünerek. Kafalar karışık, himmetler sarsık. Kavga ve çatışmalar hiç bitmiyor. Dünya sevgisi kalbleri esir almış. Bunca keşmekeşlik içinde kalb-i selim, hiss-i selim ve akl-ı selim ile hareket edebilmek ve rıza yolundan ayrılmamak zorlardan zor.

Saldırılara Nasıl Karşılık Vermeliyiz?

°°°Önsöz°°°  

Bu hayat, buluğ çağından son nefese kadar bütünüyle imtihandan ibarettir. Buluğ öncesini de bir hazırlanma safhası olarak düşünürsek, tamamı imtihan olmuş oluyor. Bu imtihanın iki önemli yönü vardır. Birisi, herkesin imtihanı farklıdır ve seviyesine göredir, diğeri de kiminle ve hangi seviyede imtihan ediliyor olursak olalım biz kendimiz olarak kalmak zorundayız. İşte bu meselenin Pırlantaca açıklaması:

°°°°°°°°°°°

İ’lâ-yı kelimetullahı dert edinen adanmışların imtihanı çok büyüktür. Ne düşmanların imansız ve amansız saldırıları ne de dostların vefasızlık ve hazımsızlıkları biter. Türlü türlü zorluk ve sıkıntılarla imtihan olurlar. Şeytan da bunları asla boş bırakmaz. Bütün bunlar karşısında doğru yerde durabilmeleri, istikametlerini koruyabilmeleri çok önemlidir. Şeytan, böylelerini boş bırakmaz. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” (Bediüzzaman, Lem’alar, (20.Lem’a).) Mesela şeytan, yapılan hakaretleri ve saldırıları önlerine koyarak, “Haydi siz de benzer şeyler söyleyin, onların yaptıklarının aynısını yapın. Bunca haksızlık karşısında sükût mu edeceksiniz!” diyerek onları kışkırtır. Nefislerine uyup şeytanın bu dürtüleriyle hareket etmeye başlarlarsa kazanma kuşağında kaybederler.

Gerçekten bugüne kadar birileri, aynısıyla nakletmeye bile terbiyemizin müsaade etmeyeceği şeyler söylediler. Demedik şey, atmadık iftira, söylemedik yalan bırakmadılar. Türkçe sözlüklerde bile bulmakta zorluk çekeceğimiz hakaret ve küfürleri ettiler, lanetler okudular. Densizliğin her türlüsünü yaptılar. Sözle de kalmayıp türlü türlü zulümler, gadirler irtikâp ettiler. Gönüllüler hareketini “günah keçisi” ilan ettiler ve ne kadar suç ve günah varsa ona yüklemeye kalktılar. Karalama adına hiç olmayacak isnatlarda bulundular. Yakın zamanda işlenmiş ne kadar suç varsa, hedef tahtası hâline getirdikleri bir hareketin sırtına yüklemek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. Onların deyip ettikleri şeyler, Amnofis’in Hz. Musa’ya dediklerini çoktan geçmiştir. Kanaatimce, ne Lenin ne Stalin ne de başka diktatörler bu ölçüde ağız bozmuş, insanlara bu ölçüde hakaret ve küfürler etmişlerdi.

Ne diyelim, herkes karakterinin gereğini sergiler. Birileri hınçlarının gereğini yerine getirebilir, intikam hisleriyle hareket edebilir, zulüm ve gadirler işleyebilir. Ama başkalarının gırtlağına kadar günaha gömülmesi sizin de günah işlemenizi mübah kılmaz. Başkalarının size ağza alınmayacak şeyler söylemesi sizin ağzınızı bozmanızı gerektirmez. Kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın; biz kendimiz olarak düşünmeli, kendimiz olarak yazmalı, kendi karakterimizi muhafaza etmeliyiz. Kimsenin terbiyemizi ve üslubumuzu bozmasına müsaade etmemeliyiz. Namus ve haysiyetimizi korur gibi terbiye ve üslubumuzu da korumalıyız. Başkaları bu konuda hassas olmayabilir. Bu, bizi hiç alâkadar etmez. Zira Kur’ân’ın ifadesiyle, hiç kimse bir başkasının yükünü yüklenmez. (Bkz.: En’âm sûresi, 6/164; İsrâ sûresi, 17/15; Fâtır sûresi, 35/18; Zümer sûresi, 39/7) Herkes kendi vebali ile âhirete gider. Yine Kur’ân’ın ifadesiyle, bize düşen, kendimize bakmaktır; biz doğru yolda oldukça, yolunu şaşırmışlar bize zarar veremez. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/105)

İncinme İncitenden

°°°Önsöz°°°  

Yukarıda ele alınan bu zor konunun bir bizim iradelerimize ve ilkelerimize bakan tarafı, bir de duygularımıza ve vicdanınıza bakan tarafı var. Esasen zor olanı bu ikinci şeklidir. Kötülük karşısında intikam duygusuna kapılmamak, düşman olanlara karşı dostluk ve diyalog kapılarını açık tutmak, dahası incitenden incinmemek. Tabii ki bunun için herşeyden önce kişide, çok büyük bir yürek, çok geniş bir kalbin olması gerekiyor. İşte o yüreğin sahibi bize şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Her şeye rağmen bize centilmence ve civanmertçe davranmak düşüyor. Yapılan kötülük ve fenalıklar karşısında hislerimize hâkim olmak, marzî-i ilâhîye uygun düşmeyecek söz ve tavırlardan uzak durmak zorundayız. Aleyhimizde söylenen sözleri, Cenâb-ı Hakk’ın bizim ruh ve kalb dünyamıza yerleştirdiği manevî enzimlerle eritmek suretiyle ademe mahkûm etmeliyiz. Maruz kaldığımız bütün bu olumsuzluklar, bize çizgimizi terk ettirmemeli. İman, ihsan ve ihlâs mülâhazalarıyla telif edilemeyecek her tür davranışa karşı mesafeli durmalıyız. Biz durmamız gereken yerde durduğumuz, konumumuzun hakkını verdiğimiz sürece pespaye insanların her gün maşeri vicdan pazarlarına sürmeye çalıştıkları metaları rağbet görmeyecektir; zira bunların bir kıymet-i harbiyesi de yoktur. Alvar İmamı şöyle der:

“Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden”

Varsın başkaları inciten olsun. Biz incitmemeye, hatta elimizden geliyorsa incinmemeye bakmalıyız. Çünkü bizim dünya adına bir talebimiz yok. Dünya adına beklentisi olan, geldikleri makamları beğenmeyerek sürekli gözünü yukarılara diken insanlar, gözünü diktikleri makamları elde etme adına her melaneti işleyebilirler. Hatta yürüdükleri yolda kendileri için engel gördükleri insanlara yapmadık kötülük bırakmayabilirler. Lakin Allah rızasından başka bir şey düşünmeyen, i’lâ-yı kelimetullaha gözünü diken, nâm-ı celil-i Muhammedi’yi dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedefleyen adanmışlar asla onlar gibi olamazlar.

Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi, yıllardan beri aleyhimde yazı yazan insanlara şahsî haklarımı helal ettim ve yanımdakileri de buna şahit tuttum. Bize yapmadık kötülük bırakmayan zalimleri, âhirette, hakkına girdikleri insanların günahlarını yüklenmiş, ağır veballer altında iki büklüm olmuş, inim inim inler vaziyette görsem, ona da yüreğim dayanmaz ve kendi şahsımla alâkalı hakları helal ederim. Fakat Allah’a ait, başkalarına ait haklar varsa onları affetmek bizi aşar; bir hakkı ancak hak sahibi affedebilir.

Evet, bizim yegâne gaye-i hayalimiz, Gönüller Sultanı’nın sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönüller sultanı olarak yaratılmıştır. O’nu bütün gönüllerin sultanlığına taşımak bizim aslî vazifemizdir. Bunun dışında bir hedef peşindeysek, bir gün biz de bir yerlerde küçük bir idareci, vekil, iktidar sahibi olalım gibi basit mülâhazalar içindeysek hiç farkına varmadan Allah’tan uzaklaşmış oluruz. Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez. Fakat şuna katiyen inanmalıyız ki; Allah kendi yolunda yürüyenleri asla yüzüstü bırakmaz.  Elbette, bu kutsi yolun yolcuları da fırtınalara, tsunamilere maruz kalabilirler. Zira belalar ve felaketler bu yola revan olanların değişmez kaderi olmuştur. Eğer hususiyetlerini bilerek bu yola girmişseniz bunlara katlanacaksınız. Bazen Firavun ve Nemrutlardan çekeceksiniz, bazen din düşmanlarından, bazen münafıklardan, bazen de sizinle aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye baş koyan ya da öyle görünenlerden. Çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyları olacak. Allah’a ahd ü peymanımız var, yolumuzdan dönmeyeceğiz. Bir gün döneceksek Allah bizi daha fazla yaşatmasın. Bütün bunları bilerek bu yolda iseniz, neyle karşılaşırsanız karşılaşın, dişinizi sıkıp sabredeceksiniz. Çünkü sabır, kurtuluşun sırlı anahtarıdır.

Eser: Işık Karanlığı Boğarken

SAĞLAM DURUŞ VE DÜŞEN MASKELER

°°°Önsöz°°°  

İnsanların gerçek kişilikleri ve karakterleri ağır ve zor imtihanlarla ortaya çıkıyor. Büyük ideallerin tahakkuk etmesi ve hedeflerin gerçekleşmesi de hep büyük imtihanlardan sonra oluyor. Bu yollarda dökülüp kalmamanın en büyük sermayesi, elbette ki ihlâs, samimiyet, sabır ve metanettir. Bu meziyetlere sahip olanlar, sadece kendilerine düşen sorumluluğun gereklerini yapar ve sonuna kadar devam ederler. Olmayanlar ise, ya en başta zoru görünce vazgeçerler, ya da yollarda dökülürler. Son olarak, kendilerini davalarına adamış bulunan bu hakikat erlerine Pırlanta tavsiyeler şunlar:

°°°°°°°°°°°

Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir ferahlığa gebedir. Ne var ki haml (gebelik) müddetine tahammül etmeniz gerekir. Nur topu gibi bir evlada sahip olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız, öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz. Bu, elbette kolay değildir. Ama sonrasında öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemişsinizdir. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, yaşanan sıkıntılar geçtikten sonra, acıları gider lezzetleri kalır. Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta çekilen sıkıntılar da böyledir.

Bi kadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” sözünde de ifade edildiği gibi, çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce makamlar, güzellikler elde edilir. Kur’ân-ı Kerim, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.” (İnşirâh sûresi, 94/6.) âyetiyle bu hakikati ifade eder. Hatta musibetler ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse onlardan sonra gelen kolaylık, ferahlık ve rahatlamalar da o ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur. Size öyle bir inşirah yaşatır ki çocuğunu dünyaya getiren anne misali, çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir; Allah’tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla kendinizden geçersiniz.

Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri, sırf kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve işkencelere maruz kaldılar. Mesela Hz. Mesih’in dava ve misyonunu devam ettiren insanlar için çarmıhlar kuruldu, içi ateş dolu hendekler kazıldı. Hem de sırf kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimle aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları için. Fakat onlar, kendilerine reva görülen her türlü kötülük karşısında dişlerini sıkıp sabrettiler, yürüdükleri yoldan dönmediler. Üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirdiler. Ciddi bir ihlâs ve samimiyet şuuruyla, bakir topraklara saçabildikleri kadar tohum saçtılar. Yaşatma felsefesini esas almış bu adanmışlar kendilerini düşünmediler. Her türlü zorluğu ve sıkıntıyı göğüslediler. Bunun neticesinde, arkalarındakilere çok büyük güzellikler emanet ederek bu fani âlemden göçtüler.

Her dönemin Firavunları, Nemrutları, Dakyanusları olacaktır. Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehl-i nifak, inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak, onları musibetler sarmalı içine çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır. Biz, başımıza gelen belalara ve musibetlere aldırmadan, gönül verdiğimiz hakikatleri ihlâs ve samimiyetle tüm insanlığa duyurmak için gayret etmeyi sürdürürsek, Allah bizi buna muvaffak kılacaktır. Zira O, kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır. Bununla beraber attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine girmemeliyiz. Biz tohum atalım, attığımız tohumların tımarını yapalım ama onları kim hasat ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın.

Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta, yürüdüğümüz yolun, Kur’ân’ın ruhuna, Efendimiz’in sünnetine uygun olup olmamasıdır. Yaptığımız işler Allah’ın rızasına uygunsa, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bunlardan hoşnutsa, zalim, fasık ve münafıklar tarafından göreceğimiz baskılara aldırmamalıyız. Olduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız. Dahası, bütün hayatlarını dünyevî çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete, eziyete ve zulme uğramayı Allah’ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli, onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz. Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ “İnsan, dininin gücü nispetinde belalara maruz kalır.” buyuruyor. Hadisin başında, belaların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağı ifade ediliyor. Devamında ise insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı belirtiliyor. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)

Evet, kötülük yapmayı tabiat hâline getiren bir kısım zalimler ve zorbalar, yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır. Bazen itibarınızla oynayacak, bazen sizi ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve işkencelerle korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler, küçük bir tazyik karşısında cephe değiştirecektir. Bir kısım geçici dünyalıklara peylenen, makam ve payelere aldanan kimseler olacaktır. Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik dönemlerde sizi yalnız bırakacaktır. Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz. Ne var ki, bütün bunlar size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkânı verecek. Vefalıyla vefasız, mü’minle münafık birbirinden ayrılacak. İnsanların gerçek değerini anlamış olacaksınız.

Allah’ın, insanları iç dünyalarıyla, gerçek mahiyetleriyle size göstermesi size büyük bir lütfudur. Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek karakterleriyle tanıyamazsınız. Oysaki iman ve Kur’ân davası ancak fedakâr, samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür. Zayıf karakterlere büyük davalar emanet edilemez. Yunus’un ifadesiyle, bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var. İşte Cenab-ı Hak bu tür zor dönemlerde, girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat edemeyecek insanları, kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla, resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir. İbn Selülleri deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder. Siz de normal zamanlarda kucak dolusu paralar dökseniz tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış; dolayısıyla da çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyüp yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.

Gerçi biz, herkes hakkında hüsnüzan etmekle yükümlüyüz. Bize yönelen herkese bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak, bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak bizim temel karakterimizdir. Dolayısıyla gelecekte bu insanlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan onları da mahrum etmeyiz. Zira mü’min, civanmert, centilmen ve âlicenap insandır. Aldansa da kimseyi aldatmaz. Kin, intikam ve rövanş duygularıyla hareket etmez. Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı, tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmaz. Onların, yürünen uzun yolda güzergâh emniyetini ihlal etmelerine (yol güvenliğini bozmalarına) bir daha fırsat vermez. Zira inanmış bir insan, bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz. Aynı kişiler tarafından tekrar aldatılmama adına alınması gereken bütün önlemleri alır. Suret-i haktan görünen münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.

Hülâsa, herkes karakterinin gereğini sergiler. Kin ve nefretlerine yenik düşmüş, haset ve iğbirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar plânlayacaklardır. Onların bu saldırıları karşısında bize düşen, “bünyân-ı mersus” (sağlam ve birbirine kenetlenmiş bir vücut) gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vifak ve ittifak içerisinde hareket etmektir. Öyle ki, elli tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da başarılı olamamalıdır..

Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntılar ve meşakkatler karşısında asla sarsılmamalı, paniklememeliyiz. Şurası iyi bilinmelidir ki; dünyanın bütün şeytanları toplansa dahi Allah’ın izni olmadan hiçbiri bize zarar veremez, bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz. O hâlde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye ve korkmaya gerek yoktur. Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi canlı tutmalı, hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız. Bunun yanı sıra Allah’ın önümüze açtığı imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız. Gerekirse çarşıda pazarda demircilik yapmalı, ayakkabı boyamalı, örgü örmeli ve tüm kalbimizle doğruluğuna inandığımız iman ve Kur’ân davasını devam ettirmeliyiz. Yürüdüğümüz yol yanlış ise zaten şimdiye kadar yaptıklarımızın hesabını Allah’a veremeyiz. Ama yol doğru da biz inhiraf içindeysek, Allah’ın bir lütfu olarak sevk edildiğimiz bu yoldan sağa sola savruluyor veya gerisin geriye dönüyorsak, bu takdirde bunun da hesabını veremez, üstelik –Allah korusun– “dönekler” olarak tarihe geçeriz.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

Bu yazı 7 kez okundu