158-) Dine Ve İnsanlığa Hizmette Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Prensipler ve Adanmışlık Mefkûresinin Önündeki Engeller

  • Dine Ve İnsanlığa Hizmette Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Prensipler
    ➖Antipati Oluşturmadan Değerlerimizi Duyurma
    ➖Mesajlarımızı Nasıl Doğru İletebiliriz?
    Adanmışlık Mefkûresinin Önündeki Engeller
    ➖En Büyük Keramet: İstikamet
    ➖Manevî Hayatı Felce Uğratan Virüsler

DİNE VE İNSANLIĞA HİZMETTE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN BAZI PRENSİPLER

°°°Önsöz°°°  

Bir konu ne kadar önemli ise o kadar dikkat ister ve titizlik gerektirir. Dünyalık işlerde bile durum böyledir. Allaha imandan sonra bir mü’minin en mühim meselesi olan iman ve Kur’ân’a hizmet konusu, işte bu dikkat ve titizliğin en önemli olduğu yerlerden birisidir. Bir insan istediği kadar samimî ve ihlaslı olsun, eğer kendisinde bu dikkat ve hassasiyet yoksa yapacağım derken bozabilir ve yıkabilir. İşte bu konuyu herkesin anlayabileceği örneklerle şöyle açıklıyor Merhum Büyüğümüz:

°°°°°°°°°°°

İçtimaî problemlere çözüm getirmek kolay değildir. Doğru yaklaşım tarzı belirlenemediği takdirde bazen bir yanlışı düzeltmeye çalışırken düzeltilemeyecek daha büyük yanlışlara sebep olur, çok daha büyük problemlerle başa çıkmak zorunda kalırsınız. Halı üzerine dökülen bir şeyin lekesini çıkarmanın dahi bir usulü vardır. Onu nasıl temizleyeceğinizi bilmezseniz temizleme adına yapacağınız işlemlerle lekeyi daha da yaygınlaştırır, daha da derinleştirirsiniz. Toplum içindeki problemlerin çözümlenmesi de bunun gibidir. Başvurulan yanlış tedavi usulleri, altından kalkılamaz komplikasyonlara sebep olabilir. Aynı şekilde deformasyona uğrayan bir toplumu yeniden hüviyet-i asliyesine (özüne) döndürmenin, temel değerleri rayına oturtmanın ve toplumun tekrar ahenkli yürüyüşünü temin etmenin de kendine göre bir yöntemi vardır.

İhlâs ve samimiyet, pek çok hatayı affettiren çok önemli değerlerdir. Aynı şekilde azim ve kararlılık da başarıya giden yolda önde gelen dinamiklerdendir. Ne var ki, bunun yanında yapılacak işlerle ilgili alınacak kararlar fennî ve şer’î disiplinlerle test edilmiyor, mantık süzgecinden geçirilmiyor, basiret ve firasetle tetkike tabi tutulmuyorsa insan çok hataya düşer. Doğru ve güzel işler yapma adına yola çıkan niceleri, bu hususlara yeterince riayet etmedikleri için sürçmüş, tökezlemiş ve tepetaklak gitmiştir. Hatta bazen bunun farkına dahi varmamışlardır.

Bu yanlışlar, insanın şahsî ve ailevî hayatında, mesela aile siyasetinde veya çocuk yetiştirme tarzında olabileceği gibi içtimai, siyasi ve iktisadi hayatta yani daha geniş bir dairede de olabilir. Sözgelimi sosyal değişim, dönüşüm ve oluşumlar belli kural ve kaidelere göre şekillenmezse altından kalkılmaz komplikasyonlara sebebiyet verebilir. Mesela hâlis bir niyetle, toplumun gelişme ve ilerlemesi adına, onu “ibtidâ”dan (başlangıç seviyesinden) “intihâ”ya (sona) sıçratma mülâhazasıyla geniş tabanlı bir reform hareketi başlatmak istersiniz. Ne var ki burada göz önünde bulundurulması gereken çok hayatî esaslar vardır. Acaba toplumun bünyesi böylesine radikal bir değişime müsait midir? Toplum fertleri kendilerine teklif edilen veya dayatılan değişimleri sindirebilecek ve hazmedebilecek durumda mıdır? Konjonktür buna müsaade eder mi? Zaman ve şartlar yapılmak istenilen işlere uygun mudur? Sizin gücünüz bu iş için yeterli midir? Yapmak istediğiniz değişimlere evrensel insanî değerler açısından baktınız mı? Bütün bunları göz önünde bulundurmadan yola çıkarsanız falso ve fiyaskolar yaşamanız kuvvetle muhtemeldir. Hatta insanlığa hizmet etme mülâhazasıyla yola çıkarsınız da neticede onun başına yeni gaileler açarsınız. Burada ne samimiyetiniz ne de dinî kimliğiniz tek başına işe yarar. Bütün bu hususları hesaba katmadan burnunuzun doğrultusuna giderseniz kaş yapayım derken göz çıkarır, büyük yıkımlara sebep olursunuz.

Antipati Oluşturmadan Değerlerimizi Duyurma

°°°Önsöz°°°  

Çoğu zaman, bizim insanlarla buluşturmak istediğimiz hedefler, onlarla tanıştırmak istediğimiz değerlerin doğru olması bu arzumuzun gerçekleşmesi için yeterli olmaz. Hattâ bazen bu davet ve gayret ters bile tepebilir. Bu değerler kadar önemli olan ikinci bir husus da, bunların nasıl takdim edileceğinin bilinmesi, toplumun yapısını, insanların özel durumlarını dikkate almanın ne kadar kaçınılmaz sebepler, vesileler olduğunun anlaşılmasıdır. İşte bu konuda, kendilerinin en güzel örneklerden biri olduğundan şüphe etmediğimiz HOCAMIZ şöyle diyor:

°°°°°°°°°°°

Bizler, Cenab-ı Hakk’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği hakikatleri muhtaç sinelere duyurma adına yola çıkmış olabiliriz. Fakat doğru usul ve üslubu yakalayamadığımız takdirde, niyetimizin güzelliği, mefkuremizi gerçekleştirme adına yeterli olmayabilir. Önce muhataplarımızın, işittikleri hakikatleri kabul etmeye müsait olup olmadıklarına bakmamız, anlatılanları nasıl algılayacaklarını mutlaka hesaba katmamız gerekir. Aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarırız ve istemeden de olsa insanlarda inandığımız değerlere karşı antipati oluşmasına sebep olabiliriz.

Sadece muhatapların durumu değil; problemlere neşter vurma niyetindeki bizim tavrımız da önemlidir. Durduğumuz yer itibarıyla, hedeflediğimiz projeleri gerçekleştirebilecek ilim, irade, tecrübe ve iktidara sahip olmamız şarttır. Yeterli donanım ve imkâna sahip olmadan, iyi bir plânlama yapmadan ve sebeplere riayet etmeden acelecilikle yola çıkılırsa maksadın aksiyle tokat yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri hırsın, kayıp ve hüsran sebebi olduğunu ifade eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.152 (On Yedinci Lem’a, Yedinci Nota).) Bu, sadece dünyevî kazançlar için geçerli değildir; manevî ve uhrevî işlerde de yerine göre hırs, hasaret (zarar) sebebi olabilir. Mesela sizler, irşat ve tebliğ, talim ve terbiye, sevgi ve hoşgörü adına güzel düşüncelere sahip olabilir ve bu düşüncelerinizi gerçekleştirme adına dünyaya açılabilirsiniz. Sadece samimiyetinize, ihlâs ve heyecanınıza güvenerek hedeflerinize koşmaya kalkarsanız yerin çekim gücüne takılırsınız. Bunun yerine, acele etmeden, tedbir ve temkini elden bırakmadan, sebepleri ihmal etmeden adımlarınızı atmalısınız.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: اَلْأَنَاةُ مِنَ اللّٰهِ وَالعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teenni (temkin) ile hareket etmek Rahman’dan, acele ise şeytandandır.” (Tirmizî, birr 66; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/122.) Halk arasında da “Acele şeytandandır.” sözü meşhur olmuştur. Evet, ciddi hesap ve fizibilite isteyen işlerde acele etmek insana çok hata yaptırır. İşte böyle bir hataya düşmemek için, yapacağınız işlerde temkini elden bırakmamalı, aceleciliğe düşmekten sakınmalısınız. Bir mesaj sunacaksanız, insanları bu mesaja ısındıra ısındıra sunmalısınız. İnsanlık sizin sunacağınız mesajı natürel hâliyle kabul etmeye müsait değilse onu rafine edecek ve onların hazmedebileceği şekle sokacaksınız. Onların idrak seviyelerini göz önünde bulundurarak mesajlarınızı ileteceksiniz.

Mesajlarımızı Nasıl Doğru İletebiliriz?

°°°Önsöz°°°  

Kendisi doğru olanın vesilesi yanlış ise o doğru doğru olmaktan çıkar, meşruiyetini kaybeder. Tam bir insan uzmanı ve toplum analisti olan HOCAEFENDİ, konunun insani, kişisel, sosyal, kültürel, konjonktürel, pedagojik, mahallî, evrensel, maddî vs. boyutlarına ilaveten manevî şartlarını da ekleyerek, bir ömür boyu pratiğini yapmış olmanın da verdiği derin bir vukufiyetle tesbit ve tavsiyelerine şöyle devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

Ortaya koyduğunuz plân ve projelerin başarıya ulaşmasını istiyorsanız pek çok faktörü aynı anda göz önünde bulundurmak ve birlikte değerlendirmek zorundasınız. İlk olarak kendi seviyenizi, bilginizi, gücünüzü, aşk u şevkinizi, vefa ve sadakatinizi gözden geçirecek, ikinci olarak muhataplarınızın durumunu anlamaya çalışacak, üçüncü olarak içinde yaşadığınız atmosferi, zamanın şartlarını ve konjonktürü göz önünde bulunduracak ve son olarak da düşmanlığa kilitlenmiş kesimlerin hamle ve saldırılarını hesaba katacaksınız.

Dolayısıyla şu gibi soruları sormadan yola çıkmamalısınız: Acaba bizim tarafımızdan sergilenecek bir açılım ve görüntü umumun kabulüne mazhar olur mu? Ortaya çıkacak gelişme ve inkişafın kamuoyundaki yansıması nasıl olur? İçinde yaşadığımız toplum veya dünya efkârı yapacağımız işlere ne ölçüde müsait? Hedef ve ideallerimizle güç ve iktidarımız arasında bir uyum var mı? Elde edeceğimiz muhtemel başarı ve muvaffakiyetler ölçüsünde Cenab-ı Hakk’a hamd, sena ve şükür ile mukabelede bulunabilecek miyiz? Son cümledeki maksadı tamamlama adına şu soruyu mutlaka sormalıyız: Acaba ciddi bir oluşuma vesile olacak kahramanların, elde ettikleri başarılar karşısında ‘ucb ve fahr’e kapılmayacak ölçüde kıvamları tam mıdır? Zira ne tür bir değişim ve dönüşüme vesile olunursa olunsun, insanlar neticede parmakla gösterilme hissine kapılmamalı ve en küçük bir deformasyona maruz kalınmamalıdır. Ortaya çıkan güzellikler karşısında kendimizi putlaştıracak, bir narsist hâline gelecek ve böylece Allah’ı ve Resûlullah’ı kaybedecek, dinimiz adına durduğumuz zemini yitireceksek hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Bu sebeple, geleceği yeniden inşa ve imar edecek şahısların, “ehlullah” olma yolunda bulunmaları gerekir.

Evet, ihlâs ve samimiyet, vefa ve sadakat gibi, kendimizle yüzleşerek kendimizi tanımamız, gerçek kıvamımızı elde etmemiz, toplum ve dünya hakkında detaylı bilgiye sahip olmamız, önümüze çıkabilecek potansiyel düşmanlardan haberdar olmamız da projelerimizin başarıya ulaşması adına çok önemlidir. Bunların hepsini birden düşünme mecburiyetindeyiz. Bazen Cenab-ı Hak çok ekstradan lütuflarda bulunabilir. Bütün eksik ve kusurlarınıza rağmen sizi alır ve birinci basamaktan onuncu basamağa sıçratır. Şartları ve zemini yapacağınız işlere müsait hâle getirir. Gönülleri size yönlendirir. Minnacık gayretlerinize karşılık çok büyük muvaffakiyetler ihsan eder. Evet, bütün bunlar, Allah’ın merhametinin eseri, O’nun bir lütfu olarak gerçekleşebilir ama biz plân ve projelerimizi böyle ekstradan teveccühlere bina edemeyiz. Çünkü sebepler dairesi içinde yaşıyoruz, onlara riayet etmekle mükellefiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın kendisini koruma vaadi olmasına rağmen rehberliğinin bir gereği olarak Uhud’a giderken miğferini takıyor, üst üste iki zırh birden giyiyordu.

Hiçbir hümanist düşünce, bizim düşünce dünyamızda insana ve insanî değerlere verdiğimiz yüksek seviyeyi yakalayamaz. Hiçbir feminist düşünce, kadın hakları konusunda bizim düşünce sistemimiz kadar hassas olamaz ve kadını mualla mevkiine oturtamaz. Biz, günümüzde evrensel insanî değerler olarak kabul edilen her ne varsa bunların çok daha ötesinin hayallerini kurarız. Kimliğine bakmaksızın bütün insanları sever; insana insanlığından dolayı saygı gösteririz. Hiç kimseye zulmetmeme, kılı kırk yararcasına adil ve hakperest olma bizim kültürel değerlerimizin en temel dinamiklerindendir. Biz, insanlığın da bu değerlere uyanmasını arzu ederiz. Elbette herkes bizim gibi düşünmeyecek, bize benzemeyecektir. Bu, hayatın realitesidir. Kimseyi bize benzemeye zorlayamayız; fakat en azından kendimizi doğru anlatabilir, doğru tanıtabilir, dünya çapında bir barış ve sevgi atmosferinin oluşmasına katkı sunabiliriz.

 Önemli olan; bunun, her tür dayatmadan, şovenlikten, hamasetten uzak durularak, rahatsızlığa ve tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde, doğru yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir. Bu da olabildiğince makul ve rasyonel olmayı, temkin ve teyakkuz içerisinde yol almayı gerektirir. Bunları sağlama adına müşterek akla müracaat etmek çok önemlidir. Çünkü bunlar tek kişinin altından kalkacağı işler değildir. İnsanlar baş başa vermeli ve kimseyi küstürmeden, kırmadan, hazımsızlık ve çekememezliğe sevk etmeden nasıl hareket edeceklerinin hesabını yapmalıdırlar. Herkes, zihnini çatlatırcasına bu mevzuya kafa yormalı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer hâline gelmesi adına uygun yol ve vesileler araştırmalıdır. Sevgi şölenlerini dünyanın dört bir yanına yaymalı, insanlığı kucaklamalı, bu dünyanın kavga edilecek bir yer olmadığını herkese göstermelidir. Sahip oldukları duygu ve düşünceleri çok iyi sistemleştirmeli, bunlar etrafında stratejiler oluşturmalı, sürekli yeni yollar bulmalı; his, heyecan ve ümitlerinin yanında katiyen akıl, mantık ve muhakemenin payını ihmal etmemeli ve bütün açılımları buna göre gerçekleştirmelidir.

Son olarak bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Yaptığınız işlerin selim akla, realitelere, konjonktüre ve hepsinden önemlisi dinin temel kıstaslarına uygun olduğunu düşünüyorsanız orada sabitkadem olmasını bilmelisiniz. Temel disiplinlerimize ve dinin muhkematına bağlı olarak yolumuzu, yönümüzü ve yörüngemizi belirlemişsek bundan sonra geri adım atmamalı, zikzak çizmemeliyiz. Değişmeden, başkalaşmadan üstlendiğimiz sorumlulukları ileriye taşıyabilmeliyiz. Yaşadığımız her başarısızlık, felaket, imtihan karşısında, “Bu tutmadı, hadi başka bir şey deneyelim.” dememeliyiz. Bunların belirli hikmetlere binaen Allah tarafından geldiğini unutmamalıyız. Biz vazifemizi yapar, neticeyi Allah’a bırakırız. Temel disiplinlere göre plânlanan işlerde “tutmadı”, “olmadı” diyerek her seferinde farklı yollara sülûk edersek (yönelirsek) maksuda ulaşamaz, menzile varamayız. Formatlarla oynama, detaya ait meselelerde zamanın ruhuna uygun değişiklikler yapma bunların haricinde tutulmalıdır. Aynı şekilde yaşanan sıkıntılar eğer bizim hatalarımıza terettüp etmişse hatada ısrar etmez, yanlışımızı düzeltmesini biliriz. Yapılan makul teklifler karşısında temerrüde girmeyiz. Yani bir taraftan hakta sabitkadem (kararlı) olmasını, diğer yandan da hatalarımızdan geri dönmeyi biliriz. Çünkü doğru yolda ısrar etmek kadar hatasında ısrarcı olmamak da bu yolun erkanındandır.

ADANMIŞLIK MEFKÛRESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

°°°Önsöz°°°  

Müslümanlığı yaşamanın değişik seviyeleri var. Bunları kısaca, ‘amelsiz müslümanlık’, ‘gönülsüz müslümanlık’, ‘idare eder’ci müslümanlık, ‘mükemmelci müslümanlık’ ve ‘adanmış müslümanlık’ olarak ifâde edebiliriz. Tabii bir de “dadanmış müslüman”lar var. Adanmışlık inanmışlığın zirvesidir. Kendisinin bizzat inandığı ve yaşadığı gerçekleri, bunları yaşamaktan aldığı hazları başkalarına da yaşatma sevdasına düşmektir. Fakat yükseklere çıktıkça düşme riski de o nisbette artar. Yerde yürüyen düşse de çok zarar görmez ve isteyince hemen kalkabilir. İşte Muhterem Hocaefendi, bu seviyenin müslümanları için söz konusu olan tehlikelere şöyle dikkat çekiyor:

°°°°°°°°°°°

Hizmetin temel dinamiği olan adanmışlık mefkûresi açısından tehlike arz eden hususlar ve bunlardan korunma yolları: Cenab-ı Hakk’ın şimdiye kadar fedakâr ruhlara ihsan ettiği başarı ve muvaffakiyetleri, tahdis-i nimet (nimetleri şükürle yâd etme) hisleriyle karşılamak ve bunun şükrünü eda etmeye çalışmak gerekir. Çünkü bugüne kadar dünyanın dört bir yanına açılan hizmet gönüllülerinin ortaya koyduğu güzellikler bizim güç ve iradelerimizi aşmıştır. Bunların ortaya çıkması için sebepler plânında, tebliğ heyecanı, fedakârlık duygusu, yetişmiş öğretmen, civanmert iş adamı, yeterli kaynak, makul plân ve proje, gidilen yerlerde hüsn-ü kabulle karşılanma gibi pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekir. Bu ise ihtimal hesaplarına göre gerçekleşmesi çok zor bir durumdur.

Yapılan hizmetleri belirli şahıslara, kadrolara, ekiplere mâl etmekten kaçınmalı; Allah’ın yardım ve inayetine bağlamalıyız. Böyle bir tavır, hakikatin ifadesidir. Ortaya çıkan başarıları birilerinin dehasına, tedbirine, yeteneğine vermek, hadisin ifadesiyle, onların boynunu kırmak demektir. (Bkz.: Buhârî, şehâdât 16, edeb 54, 95; Müslim, zühd 65.) Herkes böyle bir yükü kaldıramayabilir. İnsan, kolaylıkla Allah’ın inayet ve rahmetini unutarak neticeleri gerçekten kendinden bilme küstahlığına düşebilir. Özellikle gafletin çok ilerlediği, enaniyetin azgın bir firavun gibi hüküm sürdüğü böyle bir dönemde kimseyi putlaştırmamalı, mitleştirmemeliyiz. Bu ifadelerimizden insanların bin bir emek ve cehtle ortaya koydukları güzel işlerin görmezden gelinmesi gerektiği gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bilakis, yerine göre onları alkışlamasını, takdir ve teşvik etmesini, ödüllendirmesini ve hepsinden önemlisi dualarımızla onlara destek olmasını bilmeliyiz. Dualarımızda sürekli, “Allah’ım, kardeşlerimizi hizmette sabitkadem eyle, istikametten ayırma, her tür inhiraf (sapma) düşüncesinden muhafaza eyle, iman ve marifetle serfiraz kıl, onların aşk u iştiyaklarını artır!” şeklinde Allah’a yalvarıp yakarmamız, kardeşlerimize göstereceğimiz vefa ve sadakatin bir gereğidir.

En Büyük Keramet: İstikamet

°°°Önsöz°°°  

Halk arasında bilinen şekliyle keramet, Allah’a yakınlığın ve kulun Onun katında makbuliyetinin bir göstergesi olarak ikram ettiği olağanüstü haller ve mazhariyetlere denir. İstikamet ise, kitap ve sünnet çerçevesinde yaşanan düz ve sade müslümanlığın ifadesidir. Öteden beri istikametin kerametten üstün olduğu hep bilinir ve söylenir. Çünkü keramet birçok açıdan sübjektif, istikamet ise objektif bir değer ifade eder. İstikametin, bir açıdan da bu düz çizgiyi sürekli koruyabilmek olduğunun açıklaması da şu şekilde yapılıyor.

°°°°°°°°°°°

Allah’a binlerce şükür olsun ki maddî kılıcın kınına girdiği bir dönemde irşat ve tebliğ faaliyeti adına göz doldurucu hizmetler yapıldı. Fedakâr gönüller Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönülleri yeniden O’nunla buluşturma adına ciddi sıkıntılara katlandı. Aylarca maaş alamayanlar oldu. Amele gibi Hizmet müesseselerinin inşaatlarında çalıştılar. Emsallerine nispeten oldukça düşük ücretler aldılar. Yıllarca memleketine gidemeyenler oldu. Samimi bir şekilde ortaya konulan bütün bu ceht ve gayretleri görmezden gelemeyiz. Bununla beraber Allah’ın sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflarına karşı nankörlük yapamayız. O, bize böyle bir adanmışlık ruhu ve fedakârlık hissi vermeseydi muhataplarımızın gönüllerine bize karşı bir sevgi koymasaydı o güzel işler yapılamazdı. Şükür O’na, minnet O’na.

Ne var ki asıl önemli olan, hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhunu ölünceye kadar devam ettirebilmektir. İşin başında ortaya konulan fedakârlık ve diğerkâmlığı sonuna kadar götürebilmektir. Diğer bir tabirle, istikameti koruyabilmektir. Ve bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Beşer olmamız hasebiyle farklı farklı imtihanlar bizi beklemektedir. Hepimiz etten, kemikten yaratılmış insanlarız. Nefis taşıyoruz. Dünyaya karşı meylimiz, istek ve arzularımız var. İnsanı bekleyen imtihanlar bir âyet-i kerimede şöyle ifade edilir: 

زُيِّـنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّـسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَـنْـطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَـيْـلِ الْمُسَوَّمَـةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَـرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَـيٰوةِ الدُّنْـيَاۚ وَاللّٰهُ عِـنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ 

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, çoluk çocuğa, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük, insanlara çekici kılındı. (Oysaki) bunlar, dünya hayatının geçici metalarıdır. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/14)

İnsan, gayrimeşru daireye girmese bile fıtraten meylettiği, bazı çekici dünya malından istifade etmek isteyebilir. Evlad ü ıyal sevgisi onu hizmetlerinden alıkoyabilir. Para kazanma, zengin olma düşüncesi zihninde yer edebilir. Rahat yaşama, dünya nimetlerinden keyfince istifade etme arzusuna kapılabilir. Sahillerde veya ormanlarda tatil yapmak, eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek isteyebilir. Ne var ki bütün bunlar, zamanla insanı gayrimeşru zeminlere çekebileceği veya en azından onun ayağına vurulan bir pranga, boynuna takılan bir tasmaya dönüşebileceği için onu yürüdüğü yoldan alıkoyabilir. Zincirlerini kıramayan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında duruşunu koruyamayan birinin, fedakârlık ve adanmışlık duygularını muhafaza etmesi çok zordur.

Evet, niceleri vardır ki işin başlangıcında ortaya koydukları fedakârlığı sonuna kadar götüremedikleri için kaybetmişlerdir. Mesela baş koydukları yolda uzun süre yürümüş, nice zorluklara göğüs germiş fakat bir yerde nefsanî arzularına takılıp kalmışlardır. Kimileri, hicret adına farklı diyarlara açılsa ve oralarda çok güzel hizmetler yapsa da bir süre sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştır. Zamanla kıvamlarını kaybetmeye ve değişmeye başlamışlardır. Kimilerini makam, kimilerini imkânlar değiştirmiştir. Kimileri çıkar mülâhazalarına takılmıştır, kimileri şöhrete. Neticede bu insanlar, korumaları gereken vefa ve sadakati koruyamamış, adanmışlık ruhunu dipdiri tutamamışlardır. Bu tür zikzak yapanların sayısı gerçi olabildiğince azdır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde dahi nice kayma yaşayan insan olmuştur. Fakat yine de temkin ve teyakkuz içerisinde yaşamak adına, bunlar, ibret alınması gereken olaylardır.

Manevî Hayatı Felce Uğratan Virüsler

°°°Önsöz°°°  

Hayat bir yönüyle belli kurallar, ölçüler ve prensipler çerçevesinde yaşanması gereken bir sorumluluk, bir yönüyle de her an, her türlü sürprize açık bilinmez bir muammadır. O bakımdan, insanın ilkeleri olmalı ama hayatın bir imtihan olduğunu, her an bize bir sürpriz yapabileceğini, her seviyede yeni imtihan şekilleriyle karşılaşabileceğimizi de unutmamak gerekiyor. Özellikle adanmışlar için söz konusu olan bu sürprizler çok değişik şekillerde ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkabilir. Bunların en yaygın olan altı tanesini beyan ederek Üstad Hazretleri bizleri uyarırken, onlar dışındaki muhtemel riskler hakkında da Hocaefendi şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Hz. Pîr, hizmet erlerini bekleyen muhtemel tehlikeleri hücümat-ı sitte (altı saldırı) sözüyle ifade etmiş ve bu başlık altında insana musallat olabilecek altı virüs üzerinde durmuştur. O, kendi dönemi itibarıyla en tehlikeli gördüğü virüslere dikkat çekmiştir. Ancak potansiyel olarak kötülüklere açık yaratılan insanı bekleyen tehlikeler bunlarla sınırlı değildir. Onu olumsuzluklara sevk edebilecek, manevi hayatını felce uğratabilecek daha pek çok virüsten bahsedilebilir. Bu açıdan, taşıdıkları emanetin önem ve ağırlığının farkında olan adanmışlara düşen vazife, onları yürüdükleri yoldan saptırabilecek bütün olumsuzluklar karşısında dişlerini sıkıp sabretmektir. Emanete sahip çıkma buna bağlıdır. Hz. Pîr bu sebeple dualarında, “Allah’ım, emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl!” diyor. (Bediüzzaman, Sözler, s.29 (Altıncı Söz))

Biz öyle inanıyoruz ki ciddi bir fedakârlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan adanmışları, ruhaniler bile alkışlayacaktır. Gelecek nesiller, bir yâd-ı cemil olarak onlardan bahsedeceklerdir. Bununla beraber dökülüp yollarda kalanlar da olacaktır. Kâbe’yi ziyarete azmeden bir insanın hedefine ulaşmasına çok az bir mesafe kalmışken yön değiştirmesi veya gerisin geriye dönmesi gibi, bu yoldan dönenler de olacaktır. Bazısını çoluk çocuk sevgisi, bazısını rahat düşkünlüğü, bazısını korku, bazısını da haset ve rekabet hissi yoldan çıkaracaktır. Yüce bir mefkûreyi gerçekleştirmeye azmetmiş niceleri, çok küçük şeylere takıldıklarından ötürü son anda gemiyi kaçıracaklardır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur:

 أَلَا إِنَّ بَنِي آدَمَ خُلِقُوا عَلَى طَبَقَاتٍ شَتَّى، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ مُؤْمِنًا وَيَحْيَا مُؤْمِنًا وَيَمُوتُ كَافِرًا، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ كَافِرًا وَيَحْيَا كَافِرًا وَيَمُوتُ مُؤْمِنًا 

“Haberiniz olsun! İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar hâlinde yaratılmıştır: Kimisi vardır, mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi de vardır, kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, mü’min olarak ölür.” (Tirmizî, fiten 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/19.) Demek ki hiç kimse akıbetinden emin olmamalıdır. Ulema da bir insanın akıbetinden emin olmasını küfürle irtibatlandırmıştır. Yeis (ümitsizlik) de mutlak emniyet hissi de insanı küfre götürebilir. Bir mü’min ne Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeli ne de endişe ve korkuyu elden bırakmalıdır. Allah dostlarının hayatlarına bakılacak olursa onların ömürlerini havf ve recâ dengesi içerisinde geçirdikleri görülür.

İstikamet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorsak Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazlarına kulak vermeliyiz: “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin (hayırlı işlerin) çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle (hizmetkârlarıyla) çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerekir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s.200 (Yirmi Birinci Lem’a).) Bir şey yapmayanla şeytan niye uğraşsın ki! O, zaten emir almadan da şeytanın çizdiği plân ve projeye göre hareket etmektedir. Fakat siz, kendi ruhunuzun heykelini dikme, insanlığa faydalı olma istikametinde bir şeyler yapıyorsanız, insî ve cinnî şeytanlar sizin peşinizi bırakmayacaktır. Sizi, yürüdüğünüz yoldan alıkoymak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Tenbihü’l-Gâfilîn’de yer alan bir rivayette –sıhhatli bir tarikle gelmese de– Allah Resûlü’nün (aleyhisselâtu ve’s-selâm) şeytana dünyada en çok kimden nefret ettiğini sorduğunda şeytanın “Sen” diye cevap verdiği aktarılır. Niçin? Çünkü O, bütün insanlığın ruh abidesini ikame edecek bir Zat’tır. Bu sebeple O, cinnî ve insî şeytanların en büyük hedefi olmuştur. Efendimiz, Mekke gibi çok önemli bir şehirde neşet etmesine ve güçlü bir aileye mensup olmasına rağmen, O’nu Medine’ye göç etmek zorunda bırakmışlardır. Peygamberler tarihine baktığımızda Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Lût gibi daha başka peygamberlerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını görürüz. Onları, genellikle neşet ettikleri yerde yaşatmamışlardır. Peygamberlerin sadık takipçileri olan büyük zatların başlarına gelen de tarih boyunca farklı olmamıştır. Bize en yakın olanlardan Hz. Pîr’i, kendi ifadeleriyle ‘memleket memleket’ sürgüne göndermişlerdir. (Bediüzzaman, Tarihçe–i Hayat, s.616 (Tahliller))

Bütün bunları göz önüne aldığımızda, fedakârlık ve adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmış olan insanların nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduklarını anlayabiliriz. Onlar ihlâsın zirvesine çıkmış olsalar dahi, şeytan bulundukları yerlerde onlara çelme takabilir. Türlü türlü oyunlarıyla karşılarına çıkar da bir an olsun onları rahat bırakmaz. Elindeki tüm argümanları kullanarak onların ayaklarını kaydırmaya çalışır. Unutmamak gerekir ki bir şeyin menfaat ve kazancı ne kadar büyükse risk ve ceremesi de o kadar büyüktür. Allah muhafaza, ihlâs kulesinin başından düşen kimse derin bir çukura yuvarlanabilir. Allah’ı, Efendimiz’i, dinini, diyanetini bilen bir insan, ruhunun abidesini ikame edeceğine, beşerî ve cismanî arzularının arkasından koşmaya başlarsa kazanma kuşağında kaybedebilir.

Sonuç olarak, adanmışlar şeytan ve nefsin oyunlarına karşı bütün kapıları kararlı bir şekilde sürgülemeli, hizmetin ismet, iffet ve itibarına leke sürdürmemelidir. Cenab-ı Hakk’ın güzel bir zemin hazırladığı ve dünyanın kirlenmiş çehresini temizleme adına önemli hizmetler görme imkânını bahşettiği insanlar, yanlış bir yola saptıklarında sadece kendileri dalalete düşmekle kalmaz, aynı yolda yürüyen bütün insanların hukukuna da tecavüz etmiş sayılırlar. Binlerce, belki milyonlarca insanın çaba ve gayretleriyle meydana gelen güzellikleri kirletmiş olurlar. Böyle büyük bir yıkıma sebep olmak istemiyorsak kubbedeki taşlar gibi baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı, herhangi bir sürçme ve düşmeye maruz kalmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam etmeliyiz.

Eser: Kırık Testi-19  Işık Karanlığı Boğarken

Bu yazı 28 kez okundu