16-] Mâide Sûresi [01-45]

Medine’de Hicret’in 6’ncı yılından sonra inen sûrelerdendir. 120 âyettir. Hz. İsa’nın havarilerinin Cenab-ı Allah’tan indirmesini istediği sofra (mâide) sebebiyle Mâide adını almıştır. Daha çok hukukî mevzuları ihtiva eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١)

1. Ey iman edenler! (Gerek Allah ile gerekse insanlarla sözleşip) yaptığınız anlaşmaları yerine getirin. (Genelde ve hangi şartlarda) haram kılındıkları size bildirilen ve bildirilecekler dışında (sığır, deve, koyun ve keçi gibi) ehlî ve bir de ot yiyen dört ayaklı hayvanların etleri size helâl kılınmıştır. Şu kadar ki, ihramlı iken (başkasının kestiğini yemenizde beis olmamakla birlikte) bizzat avlanmanız helâl değildir. Şüphesiz ki Allah, nasıl dilerse öyle hükmeder.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًاۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَدٍيدُ الْعِقَابِ (٢)

2. Ey iman edenler! Allah’ın, (O’nun tarafından muhterem ve mukaddes ilan edilen Cuma ve Bayram namazları, cemaatle namaz, ezan, kurban, Hacc ve menâsiki gibi İslâm’ın ve Müslümanlığın sembolleri demek olan) şiarlarına ve bu arada, (bizzat o aylarda size saldırılmamış olması dışında savaşmanın yasaklandığı) Haram Aylar’a, Hacc mevsiminde kurban edilmek üzere Beytullah’a getirilen hayvanlarla, yine kurban edilmek üzere işaretlenmiş kurbanlıklara ve Rabbilerinin lûtfedeceği kazancı ve O’nun rızasını arzulayarak Beyt-i Haram’a yönelenlere sakın saygısızlıkta bulunmayın. İHRAMDAN (ve haram bölgeden) çıktığınızda, dilerseniz avlanın. Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi engellediler diye bir topluluğa karşı duyduğunuz öfke (veya onların size besledikleri kin), sakın sizi (Allah’ın şiarlarını tanımama ve haramı helâl etme manâsına gelecek) bir tecavüze sevkedip de günaha sokmasın. Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (takva) hususunda birbirinizle yardımlaşın. BUNA KARŞILIK, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣)

3. Şunlar ise size haram kılındı: Kendiliğinden ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen ve –henüz canı çıkmadan yetişip şartına uygun tarzda kestikleriniz müstesna– herhangi bir şekilde boğularak ölen, herhangi türde bir darbe ile öldürülmüş, yukarıdan veya kuyuya düşerek ölmüş, yine, boynuzlanarak veya yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanarak ölmüş ve bir de put manâsı taşıyan her türlü şekil, yapı ve anıtlara hürmeten kesilen hayvanların etleriyle, fal, zar atma, kumar, piyango gibi yollarla taksim ve elde ettiğiniz etler (ve sâir yiyecekler). Haram edilen bütün bu yiyecekleri yemek, Allah’a itaatten ve O’nun yolundan çıkmak demektir. –Artık bugün küfredenler, dininizin yerleşip hakim hale gelmesine mani olmaktan ümitlerini kesmiş bulunuyorlar. O halde, onlardan korkup karşılarında ürperti duymayın; yalnızca Ben’den korkup Benim karşımda ürperin (ve neye hükmetmişsem onu yerine getirin). İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. (*)–Şu kadar ki, kim açlıktan bunalıp çaresiz kalır da, (haram kılınan bu yiyeceklerden zaruret miktarını aşmak veya bir başka aç insanın payına tecavüz etmek gibi yollarla) günaha meyletmeksizin yerse, hiç şüphesiz Allah, pek bağışlayıcıdır, rahmet ve merhameti pek bol olandır.

-Açıklama-

(*) Hz. Ömer’in hilâfet günlerinde bir yahudi, “Sizin kitabınızda öyle bir âyet var ki, o âyet bize inmiş olsa idi, onun indiği günü bayram yapardık.” der ve bu âyetin İşte bugün sizin için, (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım kısmını okur. Gerçekten de, âyetin diğer kısımlarıyla birinci derecede ve doğrudan bağlantısı görülmeyen ve iki durak arası gelen bu kısım, İslâm’ın hakimiyetini ve Kıyamet’e kadar geleceğini garanti altına alan bir âyettir. Dolayısıyla, önemi ve işaret ettiği gerçek, Peygamber Efendimiz’in “Bugün size çok kıymetli iki şey bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız. Onlar, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Ehl-i Beyti’dir.” sözünde yatıyor olsa gerektir. Bu hadis, Müslim, Tirmizî ve Nesâî gibi, Kütüb-ü Sitte olarak bilinen 6 sahih hadis kitabına dahil kaynaklar, ayrıca Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’i gibi daha başka güvenilir Hadis kaynaklarında bu şekilde yer alırken, İmam Malik’in Muvattaında senetsiz bir rivayetle ve Hakim’in Müstedrek’inde, “Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti (veya Sünnetim)” şeklindedir. Fakat, Bediüzzaman hazretlerinin buyurdukları üzere, Ehl-i Beyt’ten kasıt da, birinci derecede Sünnet’tir. Ayrıca, İslâm tarihi boyunca, çok az istisna dışında, büyük mücedditler ve İslâm’ı birinci derecede koruyup tebliğ eden âlimler ve mürşidler, hep Ehl-i Beyt mensubu olarak gelmişlerdir. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu hadisleriyle ümmetini Ehl-i Beyt etrafında toplanmaya teşvik etmiş ve Kur’ân’la bilhassa Sünnet’i temsil eden Ehl-i Beyt’in birbirlerinden ayrılmayacaklarını beyan buyurmuştur. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri (r.a.), Mesnevi-i Nuriye’de, misyonlarının zaman, mekân ve belirli şartlarla, hattâ belirli topluluklarla sınırlı olması sebebiyle bütün önceki peygamberlerin nihaî bütünlüğü içinde temsil ve tebliğ etmek mevkiinde olmadıları Hak Din’in Peygamber Efendimiz (s.a.s.) tarafından en son hudutlarına kadar genişletildiğini beyan eder. Din’in kemale erdirilmiş ve Allah’ın nimetinin tamamlanmış olması, bu çok önemli noktaya da bakmaktadır.

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (٤)

4. (Ey Rasûlüm!) Sana nelerin (ve bu arada av hayvanlarının hangi şekilde yakalayıp getirdikleri avların) helâl olduğunu soruyorlar. De ki: “Size pak, sağlığa zararsız ve haram şüphesi bulunmayan bütün yiyecekler ve bu arada, Allah’ın size öğrettiğinden öğrenip de eğittiğiniz avcı hayvanların (boğma veya çarpma yollarıyla olmayıp, bizzat av organlarıyla yaralayarak) yaptıkları avlar helâl kılındı. Bu av hayvanlarının, (kendileri yemek için değil de) sizin için tutup, (herhangi bir parçasını yemeden ölü veya diri olarak) getirdiklerinin temiz kısımlarını yiyin ve (av hayvanını salarken) Allah’ın adını anın (Besmele çekin). Allah’a karşı saygıyla dopdolu bulunun ve O’na itaatsizlikten sakının. Hiç şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.

اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْاِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ۟ (٥)

5. Bugün size pak, sağlığa zararsız ve haram şüphesi taşımayan yiyecekler helâl kılınmış bulunuyor. Kendilerine (daha önceden) Kitap verilmiş olanların (temiz ve hakkında haram şüphesi olmayan yiyecekleri gibi, üzerlerine Allah’tan başkasının adını anmadan) kestikleri de size helâldır; nitekim sizin (aynı tür yiyecekleriniz ve) kestikleriniz onlara helâl olduğu gibi. Ayrıca, iffet ve meşruiyet çerçevesinde hareket eden, evliliğin hikmet ve sebeplerine uygun bir hayat süren ve zina gibi sefahat yollarına sapmayan, gizli dost da edinmeyen insanlar olarak farz olan mehirlerini verip nikâhladığınızda, iffetli ve evliliğin hikmet ve sorumluluklarının şuurunda mü’min kadınlarla, sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan aynı şekilde iffetli ve evliliğin hikmet ve sorumluluklarının şuurunda olan kadınlar da size (helâldır). (Dünyada Ehl-i Kitap’la ilgili bu hüküm var ise de, herkes için aslî ve geçerli gerçek şudur:) Kim imanın gereği olarak İslâm’ın hükümlerini bırakıp aykırı uygulamaları hayat tarzı haline getirirse, bütün yaptığı işler hiç şüphesiz boşa gider (Allah katında kabul görmez) ve böylesi, Âhiret’te de kaybedenlerden olur.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدِيكُمْ مِنْهُۜ مَا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٦)

6. Ey iman edenler! Namaz kılacağınız zaman, (eğer abdestsiz iseniz) yüzlerinizi ve dirsekleriniz dahil ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip, ayaklarınızı da topuklarıyla beraber (yıkayın). Cünüp iseniz, (boy abdesti alarak) tastamam temizlenin. Eğer hasta olup da (su kullanmak size zarar verecekse) veya seferde iseniz yahut sizden biri tuvaletten gelmiş ise ya da hanımlarınıza temas etmiş de (abdest alacak veya gusledecek) su bulamadı iseniz, bu takdirde temiz toprağa yönelip teyemmüm edin: (avuç içlerinizi toprağa vurarak) yüzlerinizi ve ellerinizle birlikte dirseklerinize kadar kollarınızı o toprakla meshedin. Allah, herhangi bir şekilde size güçlük çıkarmak dilemiyor; fakat sizi maddî-manevî bütün kirlerden tertemiz yapmak ve üzerinizdeki (İslâm) nimetini tamamlamak diliyor, ki sürekli şükredesiniz.

وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَم۪يثَاقَهُ الَّذ۪ي وَاثَقَكُمْ بِهِ۪ٓۙ اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧)

7. Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “İşittik, itaat ettik, baş üstüne!” diyerek yerine getirmeyi üzerinize aldığınız ve böylece sizi onunla bağlı hale getirdiği ahdini hiç hatırınızdan çıkarmayın. Allah’a karşı saygıyla dopdolu olun ve O’na itaatsizlikten sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (٨)

8. Ey iman edenler! Var gücünüzle hakkı ayakta tutanlar olun (ve bunun gereklerinden olarak) şahitlikte kılı kırk yarar derecede dikkatli davranın, adaleti tam temsil edin. Bir topluluğa karşı duyduğunuz öfke (veya onların size besledikleri kin), sakın sizi adaletsizlikte bulunma günahını işlemeye itmesin. Daima âdil davranın; takvaya en uygunu, en yakışanı budur. Allah’a karşı saygıyla dopdolu olun ve O’na itaatsizlikten sakının. Şüphesiz Allah, her ne yapıyorsanız hepsinden hakkıyla haberdardır.

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظِيمٌ (٩)

9. Allah, iman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara va’detti ki, onlar için (sürpriz neticelerle yüklü) bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ (١٠)

10. Buna karşılık, (iman yerine) küfredip de, (dış dünyada ve bizzat kendi yaratılış, vücut ve mahiyetlerinde bulunan ve bütün iman esaslarını ispatlayan) delilleri (ve Kitap’taki) âyetlerimizi yalanlayanlar ise, öyleleri o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟ (١١)

11. Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: hani bir topluluk size el uzatmaya, sizi öldürüp yok etmeye teşebbüs etmişti de O, bunların ellerini üzerinizden çekip geri çevirmişti. Allah’a karşı saygıyla dopdolu olun ve O’na itaatsizlikten sakınarak, daima O’nun koruması altında bulunun. Ve, Allah’a güvenip dayansın mü’minler.

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ مِيثَاقَ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًاۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنِّي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّبِيلِ (١٢)

12. Şurası bir gerçek ki Allah, İsrail Oğulları’ndan da sağlam söz almıştı. İçlerinde (oniki boyun her birinden bir tane olmak üzere) oniki vekil ve temsilci tayın etmiştik. Allah buyurdu ki: “Hiç şüphesiz Ben, sizinle beraberim. Eğer namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılar, zekâtı tastamam verir ve istisnasız bütün rasûllerime iman eder, onlara sahip çıkar ve Allah rızası için, karşılığını sadece O’ndan bekleyerek malınızdan O’nun yolunda harcamak suretiyle Allah’a en güzel tarzda ödünç verirseniz elbette kusurlarınızı örter, günahlarınızı siler ve sizi (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizde kim de nankörlük edip küfre saparsa, hiç şüphesiz o, düz yolun ortasında sapıp gitmiş olur.”

فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ۪ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (١٣)

13. Buna rağmen, verdikleri o sağlam sözden döndükleri içindir ki, onları lânetledik (rahmetimizden uzaklaştırdık, pek çok felâketlere maruz bıraktık) ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri, kendileriyle kastedilen manâ ve muhtevayı değiştirecek biçimde ele alıp maksatlarından saptırmak ve böylece Allah’ın Kelâmı’nı tahrif etmekle meşguller; kendilerine tebliğ edilip özellikle hatırlatılan hususların en mühim bir kısmını ve onlardan faydalanmayı da unuttular. İçlerinde pek azı müstesna olmak üzere onlardan hep bir ihanetle karşılaşırsın. Yine de sen, (imkân dahilinde) onların yaptıklarından geçiver ve müsamaha yolunu seç. Hiç şüphesiz Allah, O’nu görürcesine, hiç olmazsa O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde daima iyilik düşünüp iyilikte bulunanları sever.

وَمِنَ الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ (١٤)

14. “Biz Nasranîyiz” (*) diyenlerden de sağlam söz almıştık; fakat onlar da kendilerine tebliğ edilip özellikle hatırlatılan hususların en mühim bir kısmını ve onlardan faydalanmayı unuttular. Bu yüzden Biz de, aralarına Kıyamet Günü’ne kadar sürecek düşmanlık ve buğz bıraktık. Gün gelecek ve Allah, âdeta meslek ve sanat haline getirdikleri kötülükleri bir bir yüzlerine çarpacaktır.

-Açıklama-

(*) Nasranî kelimesi, Kur’ân’da kullanılış tarzıyla, bazılarına göre Hz. İsa’nın (a.s.) doğum yerine nisbetle Nasıra’dan gelme ve Nasıralılar, Nasıralı İsa’ya inananlar manâsınadır. Bu ismi, onlara ilk defa Romalılar vermiştir. Bununla birlikte, bu kelime, Âl-i İmran Sûresi’nde geçtiği üzere (âyet: 52), “(Hz. İsa’nın) yardımcıları” anlamına da gelmekte olup, “nusret” kelimesinden türemedir. Kur’ân da burada bu kelimeyi, bu anlamda ya Hıristiyanların bir iddiası olarak, ya da sûrenin sonunda anlatılacak hadiseye telmih, dolayısıyla onlar için bir iltifat, fakat asıl sorumluluklarını, yani Allah’ın Dini’nin, Allah’a giden yolda Hz. İsa’nın yardımcıları olma mes’uliyetlerini hatırlatma noktasında bir ikaz olarak kullanıyor olsa gerektir. Hz. İsa, getirdiği dine hiçbir zaman “Hıristiyanlık” adını vermediği gibi, takipçileri için de “hıristiyan” kelimesini kullanmamıştır. O, ihtiva ettiği bazı haramları helâl kılmış olması dışında, Hz. Musa’nın (a.s.) şeriatını ihtiva eden İncil’le Hz. Musa’nın dinini diriltmek için (Matta, 5: 17), yani bütün peygamberler gibi, Cenab-ı Allah’ın insan için tayin buyurduğu İslâm ile, fakat onun kendi dönem, zemin ve kavmine bakan boyutlarıyla gelmiştir. Ayrıca, Son Peygamber’i müjdelemek, O’nun için bir ön haberci olmak da misyonuna dahildi (Kur’ân, 61: 6; Yuhanna İncili, 14: 25–27, 30; 15: 26; 16: 7–8, 12–15). İlk takipçileri, kendilerini İsrail Oğulları toplumundan ayrı görmez, hattâ onlarla beraber Kudüs’te Ma’bet’te ibadet ederler ve kendilerini Musa’nın şeriatının takipçileri gibi telâkki ederlerdi (Rasûllerin İşleri, 3: 1–10; 21: 14–15). Daha sonra Pavlos, Şeriat’a uymanın gerekmediğini ve kurtulmak için İsa’ya inanmanın yeterli olduğunu ileri sürdü (Romalılara, 3: 21–24, 27; 5: 1; 6: 14…). Yine de, Hz. İsa’nın takipçileri, kendilerini bir süre “iman edenler”, “şakirtler (talebeler)”, “kardeşler” olarak anıyorlardı (Rasûllerin İşleri, 2: 44; 4: 32; 9: 26; 11: 29; 13: 52; 15: 1, 4; 23: 1). Yahudiler ise, onları “Galileliler”, “Nasıra mezhebinde olanlar” (Luka, 13: 2; Rasullerin İşleri, 24: 5) gibi isimlerle anarlardı. Düşmanları, Hz. İsa’nın takipçilerine ilk defa Antakya’da onları küçümsemek ve onlarla alay etmek için, “Şu Nasıralı Mesih’e inananlar” manâsında “Mesihîler (Hıristiyanlar)” dediler (Rasûllerin İşleri, 11: 26) ve bu isim, zamanla yerleşti. (Kısmen Mevdûdî’den 2, not 36)

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌۙ (١٥)

15. Ey Kitap Ehli! Hiç şüphesiz size, (en üstün niteliklerle donatılmış ve bu nitelikleriyle birlikte geleceğini de çok iyi bildiğiniz) Rasûlümüz (Muhammed) gelmiş bulunuyor: Kitap’tan (Tevrat ve İncil’den) gizleyegeldiğiniz pek çok şeyi size açıklıyor ve pek çoğunu da yüzünüze vurmayarak, öylece bırakıyor. Evet, hiç şüphesiz size Allah’tan, (parlaklığı göz kamaştırıcı ve zihninizi, kalbinizi ve yolunuzu aydınlatan) bir Nur ve kendisi (gibi, Hakk katından indirildiği de) apaçık olan ve gerçeği açıklayan bir Kitap (Kur’ân) gelmiş bulunuyor.

يَهْدِي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (١٦)

16. Allah, o Nur ve Kitap vasıtasıyla, rızasını talep eden ve rızası istikametinde davrananları huzur, kurtuluş ve emniyet yollarına iletir; onları, sadece Kendi izni ve lütfuyla karanlıklardan nûra çıkarır ve onları (düşünce, söz ve davranışlarında) doğru bir yola hidayet eder.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًاۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧)

17. “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir!” diyenler, kesinlikle kâfir olmuşlardır. De ki: “Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde bulunan herkesi helâk etmek dilese, O’na karşı kimin elinden bir şey gelebilir; O’nu kim engelleyebilir?” Doğrusu, Allah’a aittir göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin mutlak mülkiyeti ve hakimiyeti. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٨)

18. Hem Yahudiler, hem Hıristiyanlar, “Biz, Allah’ın çocukları ve O’nun sevgilileriyiz.” derler. De ki: “Eğer böyle ise, günahlarınızdan dolayı Allah sizi neden cezalandırıyor?” Hayır, siz de O’nun yarattığı insan topluluklarından birer topluluksunuz. O, kimi dilerse onu bağışlar; kimi dilerse onu da cezalandırır. Allah’ındır göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin mutlak mülkiyeti ve hakimiyeti. Ve, nihaî varış da yine O’nadır.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ۟ (١٩)

19. Ey Kitap Ehli! Rasûllerin gelmesinin kesintiye uğrayıp Hak Din’in nisyana gömüldüğü bir sırada, ileride “Bize ne bir müjdeleyici geldi, ne de bir uyarıcı.” demeyesiniz diye, size (bütün iman, ibadet ve davranış esaslarını, insanlığın saadet ve selâmeti a-dına gerekli bütün hakikatleri) hakkıyla açıklayan Rasûlümüz (Muhammed) gelmiş bulunuyor. Evet, size hiç şüphesiz bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiş bulunuyor. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ فِيكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًاۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ (٢٠)

20. Hani bir zaman Musa, halkına şöyle demişti: “Ey halkım! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: (*) ki O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi (Mısır’da) idareciler yaptı ve kendi şahsî, içtimaî ve siyasî hukukunuza sahip ve işlerinizi idareye kadir hür insanlar kıldı. Ayrıca, dünyada hiçbir topluluğa vermediği (birtakım nimetleri) size bahşetti.

-Açıklama-

(*) Bir insanın gerçek insanlığı iki önemli haslette yatar ve denebilir ki bu iki haslet, ona hidayetin bahşedilmesine de vesiledir. Bunlardan biri, insanın aczini, kusurunu ve hatalarını kabul edip sürekli istiğfar hali içinde bulunması; diğeri ise, kendisine yapılan en küçük bir iyiliği bile takdir edip teşekkürle mukabele etmesidir. Nankörlük, kibir, enaniyet ve zulüm, bunların zıddı olup, küfre de sebeptir. Denebilir ki, istiğfar ve teşekkür bilmeyen insan, sureta insan da olsa, gerçekte insanlıktan çıkmış biridir. Bu bakımdan, vicdanı bütün bütün kararmamış bir kişi, hatasını kabulden kaçınmayacağı gibi, kendisine yapılan iyilikleri de takdir eder. Bu sebeple Kur’ân, insanlara bir yandan Allah’ın onlara olan nimetlerini hatırlatır ve onlardaki şükür, teşekkür duygusunu harekete geçirirken, bir yandan da bu nimetlere karşılık, düşmemeleri gerektiği halde düştükleri çukurları hatırlatarak, onları istiğfara çağırmaktadır. Bu iki husus, hem gerçek insanlık, hem de tebliğ adına çok önemlidir.

يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ (٢١)

21. “Ey halkım! Haydi, Allah’ın sizin için takdir ve girmenizi emir buyurduğu şu mukaddes ülkeye (*) girin ve sakın gerisin geriye dönüp kaçmayın ve dininizden irtidatla eski halinize dönmeyin. Yoksa, her bakımdan kaybedenlerden olursunuz.”

-Açıklama-

(*) Bugünkü Filistin ve İsrail toprakları, Hz. İbrahim’in ve oğulları Hz. İshak ve Yakub’un (Allah’ın selâmı onların ve diğer bütün peygamberlerin üzerine olsun!) yaşadıkları topraklardı. O dönemde İlâhî emanet, İslâm’ın temsili İsrail Oğulları üzerinde olduğundan, o toprakları Cenab-ı Allah onlar için takdir buyurmuş ve oraya girip orada her dönem hak din olan İslâm’ı hakim kılmalarını istemişti. Dolayısıyla bu topraklar, İsrail Oğulları’na bir ırk olmaları hasebiyle değil, İslâm’ın temsilini yüklenip, bayraktarlığını yapmaları adına va’dedilmiş topraklardı.

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ (٢٢)

22. (Ona) şöyle cevap verdiler: “Ey Musa! Orada çok güçlü ve zorba bir kavim var. Bu bakımdan, onlar oradan çıkıncaya kadar biz oraya asla giremeyiz. Ne zaman onlar oradan çıkarsa, işte o zaman biz de oraya gireriz.”

قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٢٣)

23. Allah’ın cezalandırmasından, O’nun buyruklarına uymamaktan korkan ve Allah’ın kendilerine iman, sıdk ve yakîn bahşettiği iki yiğit ortaya atılıp dediler ki: “Şehrin kapısını zaptedip, üzerlerine varın. Bir kere içeri girip de üzerlerine vardınız mı, galip taraf muhakkak sizsiniz demektir. Ve, Allah’a güvenip dayanın eğer gerçekten mü’min iseniz.”

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَٓا اَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ (٢٤)

24. Diğerleri, sözlerinde ısrar ettiler: “Ey Musa! O topluluk orada oldukça, biz oraya ebediyen giremeyiz. (Mutlaka gireceğiz diyorsan,) haydi sen ve Rabbin gidin savaşın; bize gelince, işte tam burada oturup bekleriz.”

قَالَ رَبِّ اِنِّي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْسِي وَاَخِي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ (٢٥)

25. (Musa döndü ve Allah’a şöyle) yalvardı: “Rabbim! Ben, ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Ne olur, bizimle bu yoldan çıkmış âsî topluluk arasındaki hükmü Sen ver!”

قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَعِينَ سَنَةًۚ يَتِيهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ۟ (٢٦)

26. (Allah,) şöyle hükmetti: “O (mukaddes ülke), bundan böyle onlara kırk sene haramdır. Artık orada burada şaşkın şaşkın dolaşıp dursunlar. Sen, o yoldan çıkmış âsî kavim için hiç gam çekme!”

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ (٢٧)

27. (Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), “Öldüreceğim seni!” dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: “Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.

لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (٢٨)

28. “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.

اِنّ۪ٓي اُرِيدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْمِي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِمِينَۚ (٢٩)

29. “Ben, (seni öldürmek için) elimi uzatıp da asla günaha girmek, böylece hem kendi günahımı, hem de senin günahını yüklenmek istemem; bu bakımdan dikkat et, bütün günahı sen yükleneceksin ve sonunda Ateş’in ehlinden olacaksın. (*) Çünkü budur zalimlerin cezası.”

~Açıklama~

(*) Âyetin buraya kadar olan kısmının kelime kelime manâsı, “Ben dilerim ki, benim günahımı da kendi günahını da yüklenesin ve Ateş’in ehlinden olasın!” şeklindedir. Aslında bu, bir dileğin değil, tekvinî bir realitenin ve ciddî bir ikazın ifadesidir. Bu realite ve ikazı, şu iki hadis-i şerifte görebiliyoruz: İki Müslüman birbirini öldürmeye teşebbüs etse, ölen de öldüren de Cehennem’dedir. Çünkü, ölen de, gücü yetseydi diğerini öldürecekti.” (Müslim, “Fiten”, 14; İbn Mâce, “Feraiz”, 8). İki insan birbirine karşı SÖZLÜ TECAVÜZE giriştiğinde, mazlum taraf tecavüzde ileri gitmedikçe, tevacüzü ilk başlatan, hem kendisinin hem de sebep olduğu için diğerinin günahını yüklenir.(Müslim, “Birr”, 68; Tirmizî, “Birr”, 51). Âyetteki ifade, bu gerçeğe bakmaktadır. Yani Habil, “Ben, tecavüz ederek, iki günahı, yani hem tecavüz hem de tecavüze sevketme günahını birden yüklenmek istemem.” demekte ve esasen kardeşine, “Dikkat et, iki günahı, yani hem beni öldürme hem de meşrû savunma adına benim sana yapacaklarımın günahını birden yükleneceksin!” diyerek beliğ bir hatırlatma ve ikazda bulunmaktadır. Yoksa, onun iki kişinin günahını birden yüklenip Cehennem’e gitmesini arzuluyor değildir.

فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٣٠)

30. (Bu sözler, diğerinin ders almak yerine hırsını kamçıladı da,) nefsi onu kardeşini öldürmeye sevketti ve nihayet o da kalktı kardeşini öldürdü; böyle yapmakla kaybedip gidenlerden oldu.

فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْاَةَ اَخِيهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخِيۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَۚۛ (٣١)

31. Allah, (ona, ne yapacağını bilemediği) kardeşinin cesedini nasıl ortadan kaldıracağını göstermek için bir karga gönderdi: onun yeri eşip de (oraya bir şey gömüp üstünü örttüğünü görünce), “Vah bana, ben şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki, kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim?!” diye dövündü; hüsran ve haybete düştü. (*)

-Açıklama-

(*) Bazı ferdî görünen hadiseler, küllî gerçekleri ortaya koyar ve küllî kanunlara sebep olurlar. Meselâ, bir defasında Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu keşfe çalıştığı bir zamanda iki Müslüman’ın şiddetle münakaşa ettiklerini görür ve o iş, kendisine unutturulur. Bu hadise, ferdî bir hadise olmakla birlikte, ümmet içinde maalesef âdeta yerleşik bir hâl olan cedel, ihtilâf ve fitnenin sembolü gibi bir fonksiyon gördüğünden, büyük bir hayırdan ümmeti mahrum bırakmıştır denebilir. Bunun gibi, Kitab-ı Mukaddes’te (Tekvîn: 4) adları Abel (Habil) ve Kain (Kabil) olarak anılan iki kardeşin başından geçen bu hadise de, bir insanlık gerçeğini ortaya koymaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Kabil çiftçi, Habil ise çobandır. İhtimal bir münasebetle Allah’a yakınlık için birer kurban, Habil iyi bir koyun, Kabil ise, yetiştirdiği ekinden birkaç tutam takdimde bulunur. Kurban, “yaklaşma” manâsınadır ve ondan kasıt, Allah’a yaklaşmaktır. Kurban, terim ve uygulama olarak İslâm’da artık küçük veya büyükbaş hayvanlar cinsinden bir hayvan kesme şeklinde yerleşmişse de, yine de onun altında yatan asıl gaye Allah’a yaklaşmak olup, Kur’ân-ı Kerim’de, Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; sizden O’na ulaşacak tek şey, takvadır (Hacc Sûresi/22: 37) buyurulmaktadır. Kabil, takvadan yoksun bulunduğu, ihtimal bunun için de kurban veya takdimesinde başka gaye güttüğü veya bunu istemeye istemeye yaptığı, kısaca ibadete ters bir niyet, tutum ve davranış içinde bulunduğu için, Allah onun kurban veya takdimesini kabul buyurmamıştır. Bu ise onda, bir başka çok önemli insanlık gerçeği olan kıskançlık damarını harekete geçirmiş ve bu kıskançlık da insanlık tarihinde ilk bağy, yani haksız tecavüz ve kanın dökülmesine yol açmıştır. Tarih boyu ilk insan topluluğu gibi, insan toplulukları, özellikle peygamberler veya peygamber vârisleriyle sağlanan sulh ve nizamın daha sonra tefrika ve ihtilaflarla bozulmasına da sebep hep bağy, yani kişinin hakkına rıza göstermeyip başkalarının haklarına tecavüz olmuştur (Bakara Sûresi/2: 213; Âl-i İmran Sûresi/3: 19). Hayat, bilhassa insan hayatı, Allah katında son derece kıymetli ve önemlidir. O kadar ki, “Hak haktır; hakkın büyüğü küçüğü olmaz; bir ferdin hakkı toplum için feda edilemez.” hükmünü veren İslâm, bir insanı (maddî veya manevî açıdan) öldürmeyi veya diriltmeyi bütün insanlığı öldürme veya diriltme gibi telâkki etmiş ve hakların ve değerlerin mütekabiliyeti, yani karşılıklı oluşundan hareketle de kısası koymuştur.

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًاۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًاۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ (٣٢)

32. İşte bundan dolayıdır ki, (bütün insanlığı kapsamına alan umumî bir kaide olarak) İsrail Oğulları için şu hükmü koyduk: “Kim, meşrû çerçevede (meşrû otorite eliyle) bir başka can karşılığı (kısas) veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarma cezası olmaksızın bir cana kıyarsa, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayatı kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir. Onlara (böylesi hüküm ve ölçüleri tebliğ etmeleri için) rasûllerimiz, apaçık gerçekler (ve rasûl olduklarını gösteren) gün gibi aşikâr deliller ve mucizelerle geldiler. Ne var ki, bütün bunlardan sonra içlerinden pek çoğu halâ yeryüzünde taşkınlık yapıp durmaktadır.

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْدِيهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌۙ (٣٣)

33. Allah’a ve Rasûlü’ne karşı fiilî savaş açan ve (Allah ve Rasûlü’nün ahkâmına fiilî muhalefet ile terör estirme, adam öldürme, can ve mal güvenliğini yok etme, soygunculukta bulunma gibi) eylemlerle yeryüzünde bozgunculuk yapanların cezası: (suçlarının durumuna ve şartlara göre) öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya sürgüne ya da hapse gönderilmeleridir. Bu ceza, onların dünyadaki rüsvaylığıdır; Âhiret’te ise onlar için çok büyük bir azap vardır.

اِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (٣٤)

34. Ancak, kendilerini ele geçirmenizden önce yaptıklarından vazgeçip tevbe edenler hakkında, (kişiler aleyhine işledikleri şahsî suçlarla ilgili karar o kişilere veya vârislerine ait olmak üzere, kamu hukuku hükümleri olarak) bu hadler uygulanmaz. Bilin ki Allah, (günah ve hataları) çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı hususî) merhameti pek bol olandır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٣٥)

35. Ey iman edenler! (Hem dininizi, düzeninizi ve huzurunuzu korumak, hem de dünyada ve Âhiret’te gerçek saadete ulaşmak diliyorsanız) Allah’a karşı saygılı olun, O’na itaatsizlikten sakının ve O’nun koruması altına girin; O’na yaklaşıp ulaşmaya bir vesile arayın ve O’nun yolunda (mallarınız ve canlarınızla) cihad edin ki, (dünyada ve Âhiret’te) gerçek kurtuluşa, mazhariyete ve muradınıza erebilesiniz.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٣٦)

36. Buna karşılık, küfürde diretenler, yerde ne var ne yok hepsi onların olsa, bir de bunun bir katına daha sahip bulunsalar ve Kıyamet Günü’nün azabından kurtulmak için bunların hepsini feda etseler, yine de bu, (Allah katında) kabule mazhar olmaz. Onların hakkı, ancak pek acı bir azaptır.

يُرِيدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ (٣٧)

37. O Ateş’ten çıkmak dilerler, fakat asla oradan çıkacak değillerdir. Onlar için kalıcı bir azap vardır.

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٣٨)

38. Erkek olsun kadın olsun, hırsızlık yapana gelince: kazandıkları (bu cürmün) karşılığında Allah’tan ibret verici bir ceza olarak onların ellerini kesin. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣٩)

39. Fakat her kim de yaptığı bu haksızlık ve kendi kendine zulümden sonra pişman olup tevbe eder ve halini düzeltirse, hiç şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, (hata ve günahları) pek çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Daha önce de arz edildiği üzere, ceza hukuku, üzerine bir sistemin bina edileceği temel bir hukuk sistemi değil, sağlıklı bir yapıyı korumaya yönelik müeyyideler, tedbirler ve tedaviler bütünüdür. Bu bakımdan, cezaların caydırıcılığı çok önemlidir. Dolayısıyla, herhangi bir ceza hukuku hükümlerini değerlendirirken, o hükümlerin suçlara ne ölçüde mani olduğuna, o hükümlerin geçerli olduğu toplumlarda suçların işlenme derecesine ve suçluları ne derece ıslah ettiğine bakmak gerekir. Bir diğer önemli husus da, cezaların ağırlığı veya hafifliğinin, cezalarla korumaya alınmış değerlere atfedilen kıymetin göstergesi olmasıdır. İslâm Ceza Hukuku’nun adam öldürme, can ve mal emniyetine kasdetme, terör estirme, toplumda huzuru, güvenliği ve sağlıklı toplum yapısını bozma; ırza, aileye, inanç, iffet ve namus gibi kişilerin en üstün değerlerine saldırmaya ve aklı ifsada karşı getirdiği cezalar, İslâm’ın bunlara ve bunların korunmasına verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır. Bunlar kadar bir diğer önemli nokta, bu cezaların bütün itikad, ibadet, ahlâk, içtimaî kaideler, hukuk, iktisat ve siyaset birimleriyle İslâm’ın hakim olduğu bir sistemde söz konusu olduğudur. Ayrıca İslâm, pişmanlığa, tevbeye ve ıslah-ı hâl etmeye de özel önem atfetmekle, asıl maksadın kişilerin insanî kemalâta ulaşmak olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu maksatla o, sadece dünyevî yaptırımlarla yetinmemekte, meseleyi bir eğitim meselesi olarak değerlendirip, Allah’a imanı, saygıyı ve Âhiret endişesini ön plana almaktadır.

İslâm Ceza Hukuku’nda hırsızlık, akıllı ve bülûğ çağına ermiş, yani cezaî ehliyeti haiz bir kişinin, üzerinde en küçük bir hakkı olmayan belirli miktarın üstünde ve İslâm Hukuku’nun mal kabul ettiği herhangi bir şeyi veya parayı, konulup korunduğu, yani saklı bulunduğu yerden hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendi iradesiyle çalıp zimmetine geçirmesidir. Bu genel tarif çerçevesinde, mal kabul edilmeyen nesneleri çalma, kişinin hakkı bulunan herhangi bir maldan çalması, dışarıda bırakılan mal veya eşyayı alma, tarladan çalma ve belli bir miktarın altında çalma, ayrıca meyve, sebze ve ambara konmamış tahıl gibi gıda maddelerini çalma türü fiillerde duruma göre belli bir tazir (idarî veya kamu hukuku cezası) verilebilirse de, el kesme cezası (had) uygulanmaz. Bunun yanısıra, Hz. Ömer efendimiz (r.a.), umumî kıtlığın olduğu bir zamanda yapılan hırsızlık suçlarını da el kesme ile cezalandırmamıştır ki, bu da, suçlarda o suçu işlemezse ölecek derecede aç kalma gibi ıztırar halinin olmaması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤٠)

40. Bilmez misin ki, hiç şüphesiz Allah, evet O’nun içindir göklerin ve yerin mutlak mülkiyeti ve hakimiyeti; O, kimi dilerse ona azap eder, kimi de dilerse bağışlar. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (*)

-Açıklama-

(*) Kur’ân’da bu türden ifadeler son derecede dikkat çekicidir. Bunlarla anlatılmak istenen, özetle şudur:

Allah, her şeyin Yaratıcısı olarak her şey üzerinde mutlak mülkiyet ve hakimiyet sahibidir. Dolayısıyla mülkünde dilediği gibi hükmeder ve hiçbir zaman icraatından sorumlu tutulamaz. Bununla birlikte Cenab-ı Allah (c.c.), çok bağışlayıcıdır, merhametlidir, her hükmünde ve yaptığında bizim bilebileceğimiz ve bilemeyeceğimiz çok hikmetler, çok faydalar vardır. Dolayısıyla bize düşen, önce O’nun hükümlerini, O’nun mülkünde dilediği gibi hükmedeceğini, buna mutlak yetkisinin olduğu gibi, biz istesek de istemesek de buna gücünün de yettiğini baştan kabul etmek ve sonra O’nun hükümlerindeki hikmetleri araştırmaktır. O’nun Meşieti, bir bakıma İlmiyle özdeş gibidir. Şu halde O, her şeyi bütünüyle ve hakkıyla bildiği gibi, kimin nasıl davranacağını da Ezelî İlmi’yle bilir; hakkımızda neyin hayırlı, neyin şerli olduğunu da bilir; ona göre hükmeder ve O ne dilemiş, yani neyi biliyorsa, neye hükmetmişse ancak o olur. Her şey O’nun İlmi dahilindedir. Fakat O, İlmi’yle her şeyi tesbit, yani takdir buyururken, bize tanıdığı iradeyi de şüphesiz nazara alır ve öyle takdir buyurur. Biz, yaptığımız kötülükler ve işlediğimiz günahların karşılığını görürüz. Bununla birlikte, hangi fiilin karşılığında ne ile karşılaşacağımızı, hangi sebebin hangi neticeyi doğuracağını, sebep-sonuç münasebet ve kanunu da O takdir buyurduğu için, yine her hadisede, başımıza gelen her şeyde O’nun Meşieti esastır.

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذِينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَرِينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫تِيتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ (٤١)

41. Ey (şanı çok yüce o en büyük) rasûl! Ağızlarıyla “inandık” deseler de, kalbleri asla iman etmemiş bulunan (münafık)lardan ve yahudi olanlardan küfürde birbirleriyle yarışırcasına koşturup duranlar seni mahzun etmesin. Onlar, (doğrudan hiç hoşlanmaz ve bilhassa hakkınızda) hep yalan, iftira ve propagandaya kulak verirler; (iman ve aydınlanma adına olsun, mesajının özünü öğrenme adına olsun) sana hiç gelmemiş bulunan, (yalanın ve iftiranın asıl kaynağı) başka bir topluluğu dinlerler (ve onlar adına casusluk yapıp, daima sizin açığınızı ararlar). (Allah’ın) Kelâmı’nı ve söylenen sözleri manâsı değişecek biçimde sürekli aslî şeklinden saptırır, gizler, değiştirir (ve böylece) tahrif ederler. (Hakkında senin hükmüne başvurdukları meselelerde,) “Size şöyle fetva verilirse kabul edin; o şekilde verilmezse aman, onu kabulden geri durun!” derler. (Böyledir onlar:) Allah, bir kimseyi özü ortaya çıksın diye bir imtihana tâbi tutmayı murat buyurmuş (ve o kimse de bu imtihanda kaybetmişse), artık Allah katında onun lehine olarak senin yapabileceğin bir şey yoktur. Onlar öyle kimselerdir ki, (küfürde koşuşturmaları ve fasıklıkları sebebiyle) Allah onların kalblerini arındırmayı dilememiştir. Onların hakkı, dünyada zillettir; Âhiret’te de onlar için çok büyük bir azap vardır.

سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٤٢)

42. Yalan, iftira ve reklâmlarını yapan boş sözleri dinlemeye pek meraklı, haram yemeğe pek düşkündürler. (Aralarında çıkan meselelerin çözümü için) sana müracaat ederlerse, nasıl uygun görürsen öyle davran: ister aralarında hükmet, istersen müracaatlarını geri çevir. Müracaatlarını geri çevirdiğin takdirde sana asla zarar verebilecek değillerdir. Şayet aralarında hükmedecek olursan, doğru ve âdil olan ne ise tam onunla hükmet. Şüphesiz Allah, kılı kırk yararcasına âdil olanları sever.

وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ فِيهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ (٤٣)

43. Hem, (hakkında sana başvurdukları insan öldürme konusunda) Allah’ın hükmünü ihtiva eden (ve kendisine inanma iddiasında bulundukları) Tevrat ellerinde iken, aralarında hüküm vermek üzere neden sana müracaat ediyorlar ki? Ediyorlar, hemen arkasından ne diye senin verdiğin hükme razı olmayıp da dönüp gidiyorlar? Hayır, hayır; bunlar aslında mü’min değillerdir: (ne gerektiği gibi Allah’a inanmaktadırlar, ne de kitaplarına!)

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ اَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًاۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ (٤٤)

44. İçinde safî hidayet ve (insanların zihnini, kalbini ve yollarını aydınlatan) bir nur bulunan o Tevrat’ı Biz indirdik. Her bakımdan Allah’a teslimiyet içinde olan nebîler, yahudi olanlara onunla hükmederlerdi; aynı şekilde, kendilerini Allah’a ve insanların terbiyesine adamış bulunan mürşidler ve fakih hakimler de, Allah’ın Kitabı’ndan (vahyedilmiş bulunan kısmı (*) yazarak veya ezberleyerek ve onunla amel ederek) koruyup gözetmekle görevlendirilmiş olmaları sebebiyle, (yine onunla hükmederlerdi); ayrıca, onun Allah’tan ve hak kitap olduğuna da şahittiler. (Onlara, “Allah’ın Kitabı’yla hükmetme konusunda) hiç kimseden korkup çekinmeyin; yalnız Ben’den korkup ürperin ve âyetlerimi az bir fiyat karşılığı satmayın!” (diye ikazda bulunmuştuk). Kim, Allah’ın indirdiğini (tasdik etmeyip onunla) hükmetmezse, böyleleri kâfirlerin ta kendileridir.

~Açıklama~

(*) Bu ifade ile, Tevrat’ın Allah’ın Kitabı’nın tamamını kapsamadığı kastedilmiş olabileceği gibi, Kitab-ı Mukaddes içinde yer alan ve belli dönemlerde İsrailî peygamberlere vahyedilen kitaplara da atıfta bulunulmuş olabilir. Bu vahyedilme hadisesi İsrail Oğulları tarihi boyunca devam ettiği için, her rabbi ve hakimin Allah’ın Kitabı’nın son şekline sahip bulunması düşünülemez.

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٤٥)

45. O Tevrat’ta onlara: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve bunun gibi, (aynen mukabele mümkün olan) bütün yaralamalarda da kısas emretmiştik. Bununla birlikte, (kısastan maksat telef değil, bir hakkın aynen yerini bulması olduğundan,) her kim kısas hakkından feragatta bulunup bağışlarsa, bu bağışlama, (feragati ölçüsünde) kendi günahlarının affına vesiledir. (Bağışlamazsa, Allah’ın indirdiği ilgili hüküm dairesinde hareket etmelidir.) Her kim ki Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, böyleleri zalimlerin ta kendileridir. (*)

~Açıklama~

(*) Kısas, mütekabiliyet (aynen karşılık) demek olup, ister devlet başkanıyla sıradan bir vatandaş, isterse en zengin ve ‘soylu’ biriyle en fakir ve sıradan bir ailenin ferdi olsun, kanun karşısında şahısların ve hakların eşitliğine dayanır; dolayısıyla mutlak adalettir, mutlak eşitliktir. Kanun karşısında kimsenin hayatı, gözü, kulağı, eli vb. bir başkasınınkinden daha değerli değildir. Dolayısıyla, adalet ve eşitliğe kısastan daha öte bir misal gösterilemez. Bu sebeple Kur’ân, kısasta hayat bulunduğunu ihtar buyurur (Bakara Sûresi/2: 179; ayrıca bkn. not 131). Kısas adalet, eşitlik ve mütekabiliyet demek olduğundan, ancak aynen mukabele mümkün olan organlarda kısas yapılır; meselâ, deriyi parçalama, bir kemiği kırma gibi yaralamalarda aynen mukabele riskli olduğu için kısas uygulanmaz, bunun yerine, tazminat gibi başka cezalara gidilir. Kısas, tam bir adalet ve eşitlik olmakla birlikte, bizatihî ve mutlak hayır bir hüküm değildir. İzafî hayırdır ve temelinde fertlerin haklarını koruma ve bir hakka tam tecavüzün karşılığını verme prensibi yatar. Bu bakımdan, hakkı telef edilen kişi, bu cinayetin karşılığını isteyebileceği gibi, ondan vazgeçebilir de. Kur’ân-ı Kerim, vazgeçmeyi, yani affı teşvik etmekte ve, diyelim ki karşılığında bir hayatın bağışlanması söz konusu ise, bir insanın hayatını bağışlayan, bütün insanların hayatını bağışlamış gibi olacağından, affeden için, yaptığı fedakârlık nisbetinde kendi günahlarının bağışlanacağı müjdesini vermektedir. Demek oluyor ki, Allah’ın hükümleri, mutlak adaletle birlikte affediciliği, toplumda karşılıklı fedakârlığı, sevgiyi ve saygıyı da esas almaktadır.

Ayrıca Allah (c.c.), kullarını (insanları), onların hallerini ve onlar için neyin iyi ve faydalı, neyin kötü ve zararlı olduğunu herkesten çok daha iyi bilir. Bu sebepledir ki, hiç kimse, hiçbir sistem, Allah’ın hükümlerinden daha gerçekçi ve güzel bir hüküm koyamaz ve Allah’ın koyduğu hükümlerle hükmetmemek, eğer bu hükümleri beğenmeme ve reddetmeye dayanıyorsa hem küfür, hem fısk, hem zulüm; beğenip kabul etmekle birlikte, onları uygulamak mümkünken başka sebeplerle uygulanmıyorsa, bu defa hem fısk, hem de zulümdür. Elimizde bulunan Kitab-ı Mukaddes’te kısas hakkında şu âyetleri görüyoruz: “Can yerine can, göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak, yara yerine yara, bere yerine bere vereceksin” (Çıkış, 21: 23–24). “Ve bir kimse, bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödeyecek. Ve bir kimse, komşusunu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise kendisine de öyle edilecektir… Sizin için hüküm bir olacak; garip için nasılsa, yerli için de öyle olacak.” (Levililer, 25: 17–22)

Önceki (44.) âyette Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfir olarak nitelenirken, bu âyette zalim olarak nitelendirilmektedir. 44. âyetteki kâfir hükmü, açıktır ki, 43. âyetteki Kitaba iman etmeme üzerine bina edilmektedir. Dolayısıyla, Allah’ın indirdiğini, Kitab’ın hükmünü tasdik etmeyip, ona inanmayarak onunla hükmetmeme kişiyi kâfir yapar. İnanmakla birlikte, nefsanî sebeplerle onun ahkâmıyla hükmetmeme ize açık bir zulümdür. Şu husus da belirtilmelidir ki, Kitaba inanmayarak onunla hükmetmeme, yani küfür, elbette zulmü de içine almaktadır; hem de iki kat zulümdür. En büyük zulüm olan küfür zulmünün yanısıra, Kitap’la hükmetmeme zulmünü de içine alır.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 66 kez okundu