180-) Nasıl bulunduğu yerde kamu malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile bunu hazmedebilir..

Nasıl bulunduğu yerde kamu malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile bunu hazmedebilir; öyle de “Kendime mâlikim” diyen adam, “Her şey kendine mâliktir.” demeye ve itikad etmeye mecburdur. Bunun gibi, tabiatın perdesi ile Allah’ın nûrunu görmeyen insan, her şeye ulûhiyet verip, kendi başına musallat eder. (Sözler, “30. Söz, 1. Maksat”)

İÇTİMAÎ HAYATTAN ÇOK ÖNEMLİ BİR GERÇEK

İnsan, bencilliğiyle şahsına ait gördüğü ve şahsına malettiği şeyleri paylaşmaya çok yanaşmasa da, bilhassa suçlarını, günahlarını ve hatalarını paylaşmak, paylaştırmak ve böylece hafifletmek ister; vicdanı onu buna zorlar. Meselâ, çalıştığı yerde hırsızlık yapan, kamu veya devlet malından çalan bir insan, birlikte çalıştığı insanların da çalmasını arzu, hattâ, imkân bulsa onları da çalmaya teşvik eder. Çünkü böylece hem suç ve günahına ortak arayarak kendini suçlu görmekten ve başkaları tarafından suçlu görünmekten kurtulmaya, hem de kendini vicdanında aklamaya çalışır. Bu şekilde çalma veya yolsuzluklarla kirlenen insan, yanında temiz ve dürüst insanların bulunmasını, onlarla beraber çalışmayı arzu etmez.

Bunun gibi, günah işlemesine mâni olamayan, nefsinin arzularına mağlûp olmaktan kurtulamayan bir insan, üzerinde kendini sürekli gören ve sorguya çekecek bir otoritenin varlığını kabûl etmek de istemez. Dolayısıyla lâik bir tavırla ya Din’i ve Cenab-ı Allah’ı (c.c.) günlük hayata karıştırmaz ve bu konuda kendisini ikna etmek için bunu bir ideoloji haline getirir; ya Din’i yaptıklarını bilhassa vicdanında meşrû göstermek için kendisine göre yorumlar ve böyle yorumlara destek verir; ya da –Allah muhafaza– daha da öte giderek, Din’i de, Allah’ı da, Âhiret’i de inkâra yeltenir. Böylece, kendi kendisinin hâkimi olduğunu, hayatını yönlendirmede dilediği gibi davranma hak ve selâhiyeti bulunduğunu iddia eder.

İnsan, her şeye kendi açısından, kendi penceresinden bakma temayülünde de olduğu için, herkesi de aynı görür veya görmek ister. Kendisi gibi düşünen, inanan ve davranan insanların varlığı onu rahatlatır. Ayrıca, “Madam ben kendime mâlikim, başka herkes de kendine mâliktir, mâlik olmalıdır!” der. Sebeplere veya tabiata, hattâ tesadüflere yaratılıcık vermeye varıncaya kadar şirke, hattâ ateizm ve materyalizme açılan kapılardan biri, belki de en önde geleni budur. Bu bataklığa saplanan ve Allah’ın nûrunu göremeyen insan, nihayet her bir şeye Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in sıfatlarını vermekten kurtulamaz.

Kendisinin mâliki olmadığı, hayatını çevrelelen şartlar kendi elinde ve tasarrufu dâhilinde bulunmadığı, herkesin kendine mâlik bulunduğu bir toplum hayatı sürdürülemeyeceği için de insan, güce, sermayeye, kurnazlığa, bilgiye, önceden dünyaya gelmiş olma gibi hususlara dayanarak iktidar sahibi olanların veya aslında nefislerinin kulu olan pek çok iktidar sahiplerinin, dolayısıyla yalnızca kendi nefsi ve nefsaniyetinin değil, daha başka yüzlerce nefsin ve nefsaniyetin kulu–kölesi haline gelir; gerçek şerefi ve ancak Allah’a gerçek iman ve teslimiyetle elde edilebilecek ve korunabilecek olan hürriyetini feda eder.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 4 kez okundu