İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmış ve hiçbir şeyi mutlak hareketsizlikle mahkûm etmemiştir. Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amcaoğlu olan mutlak atalet ile kayıtlı bulunsun. Dolayısıyla güneş de hareketlidir ve mutlak ataletle bağlanmış değildir. (Muhakemât, “1. Makale, 12. Mukaddime, 8. Mesele”)
Cenab-ı Allah (c.c.) kâinatta hiçbir şeyi hareketsizliği mahkûm etmemiş, her şeyi hareketli kılmıştır. Dolayısıyla, yıllarca modern astronominin hareketsiz olduğunu iddia ettiği güneşin de kendine has hareketi vardır.
KUR’ÂN’IN ANA MAKSATLARI
Yerinde inceleneceği üzere, Kur’ân’ın dört ana maksadı vardır: Allah’ın varlığını ve Birliği’ni izah ve ispat, Âhiret, peygamberlik ve ibadet, adalet. Onun bütün açıklamaları, emir ve yasakları, önceki kavimlerden ve tarihî hadiselerden bahisler açması, öncelikle bu dört ana maksadı zihinlere nakşetmek, kalblere yerleştirmek ve günlük hayata esas yapmak içindir. Yine aynı gayeye yönelik olarak ve ‘tabiat’ Allah’ın İsimleri’nin tecelli sahası, hattâ tecellilerinin neticeleri ve dolayısıyla O’nun varlığının ve Birliği’nin âyetleri, yani apaçık işaretleri ve delilleri olduğundan Kur’ânı Kerim, sık sık yaratılış gerçeklerine, ‘tabiat’ hadiselerine ve bir açıdan ‘tabiat’ın bir parçası, bir diğer açıdan ise yaratılış ağacının meyvesi ve minyatür örneği olan insana atıflarda bulunur.
KUR’ÂN VE BİLİMLER; KUR’ÂNÎ YAKLAŞIM, BİLİMSEL YAKLAŞIM
Kur’ânı Kerim, bir bilimler kitabı değildir. Fakat bilimler ‘tabiat’ı ve insanı ele aldığı, bilim ve teknoloji insanın acz ve fakrına İlâhî bir yardım, bir başka noktadan insanî zekâ, gayret ve çalışmalara İlâhî bir lütuf ve dolayısıyla insan hayatının önemli bir boyutu olduğu için, “yaş, kuru her şey”i ya açıkça veya işareten ve sembol halinde, ya ayrıntılı veya öz olarak, ya da teşbih, temsil ve mecaz gibi sanatlar yoluyla ihtiva eden Kur’ân, bilimlere ve bilimsel gelişmelere aynı şekilde bazen açıkça, bazen işaret ve sembollerle parmak basar. Şu kadar ki, bilimler tabiatı ve eşyayı kendi adlarına, yani manâ–yı ismîleriyle ele almalarına ve ‘nasıl’ sorusu üzerinde yoğunlaşmalarına karşılık, Kur’ân–ı Kerim, bunlara Allah adına ve sözünü ettiğimiz ana maksatları çerçevesinde temas eder.
İkinci olarak, Kur’ân–ı Kerim, takip ettiği ana maksatlar temelinde insanları irşad etme, iman ve güzel ahlâk kaidelerini kalblerine yerleştirip hayatlarına hayat yapma gayesini güder. O, belli bir kesime, belli bir zaman ve mekâna ve belli seviyelere hitap etmez. Her dönem, her zaman ve mekân, her kavimden ve her seviyeden insanı karşısına aldığı ve insanların çok büyük çoğunluğu bilimlerden, bilimsel gelişme ve gerçeklerden, en azından tam ve ayrıntılı olarak haberdar bulunmadığı için Kur’ân, hiç şüphesiz bilimlere ve bilimsel gerçeklere bizzat bilimler gibi yaklaşmayacaktır. Ayrıca bilim, insan için her şey demek değildir; o, insan hayatında sadece şeylerden bir şeydir. Bilim, özellikle ona mevcut bakışı, onu mevcut değerlendirme ve ondan mevcut istifade yollarını nazara aldığımızda, insanı büyük ölçüde dünya hayatı açısından ilgilendirdiği ve faydasının daha çok kabre kadar olduğu neticesine varırız. Halbuki Kur’ân’ın nazarında dünya hayatı, bir hadisin ifadesiyle, uzun ve ebede uzanan bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın bir ağaç altında bir süre dinlenmesi gibidir; (Tirmizî, “Zühd” 44.) insanın ebed yolculuğunda bir safha, Âhiret, yani yolculuğun asıl bölümü için gerekli erzak ve malzemeyi toplama dönemidir ve bunda bilimlerin katkısı hiç de abartılacak ölçüde değildir.
Üçüncü olarak, Kur’ân her şeyden önce bir irşad kitabı olduğu ve ana maksatları temelinde bütün insanları irşad etmeği hedeflediği için, irşadda delilin tezden gizli olmaması, tam tersine, açık ve anlaşılır olması gerekir. Meselâ, Kur’ân–ı Kerim, ana maksatları çerçevesinde güneşten modern bilimlerin bahsettiği gibi bahsetseydi, sözgelimi, “Güneş, şu büyüklükte, iki trilyon kere trilyon ton ağırlığındaki şu gazlardan ve daha başka şu elementlerden oluşmuş ve her milyon hidrojen atomuna karşılık 85.000 helyum atomu ihtiva eden bir kütledir.” deseydi, güneş hakkında bu bilgilerin ortaya çıktığı döneme kadar yaşayıp gitmiş insanları, ayrıca bugün ve Kıyamet’e kadar bu gerçeklerden habersiz olan, haberdar olmaları da gerekmeyen, hattâ haberdar olmaları kendilerine hiçbir şey kazandırmayacak milyarlarca insanı şaşkınlığa sevk etmiş, zihinlerini faydasız malûmat yığını ile doldurmuş ve onlara müsbet manâda hiçbir şey vermemiş olurdu. Gerekli her şeyi ve gerektiği ölçüde ihtiva ve takdim eden kesin bir vahiy olarak Kur’ân–ı Kerim, her anlayış seviyesindeki insanı muhatap kabûl eder, gizli ve esrarengiz kalmayı değil, anlaşılır olmayı ve anlaşılmanın arkasından hayata hayat yapılmayı hedefler.
Diğer yandan, insanların çoğu, duyularıyla elde ettiklerine inanır ve onlara göre hükmeder, dolayısıyla Kur’ân, bu noktada düşülebilecek yanlışlara kapı aralamadan ve kimseyi yanlışa da sevk etmeden, buna da saygılı davranır.
KUR’ÂN’IN YARATILIŞ GERÇEKLERİNE YAKLAŞIMINA BİR ÖRNEK
Kur’ân, meselâ Hz. Zülkarneyn’in kıssasını anlatırken, “(Zülkarneyn), güneşin battığı yere vardı ve onu kızgın, kara ve çamurlu bir gözede batıyor buldu.” (Kehf Sûresi/18: 86.) der. Açıktır ki güneş, bir gözede batmaz, hattâ güneş, batmaz, fakat her iki yarımküredeki insanlar onu batıyor gördükleri için bugün de güneşin battığından söz ederiz ve bütün dünya dillerinde bu, böyle ifade edilir. Söz konusu âyet–i kerime de, asırlarca sonra ortaya çıkarılacak pek çok gerçeğe parmak basmanın yanısıra, insanların duyularıyla idraklerini de nazara almaktadır. Bu âyetten, her şeyden önce Hz. Zülkarneyn’in batıya sefer yaptığını ve etrafı, en azından batı ucu suyla çevrili bir kara parçasına ulaştığını anlıyoruz.
İkinci olarak, âyet, Hz. Zülkarneyn’in, batıda fethettiği bu kara parçasının sahillerine kadar gitmeyip, ulaştığı yerden bakıldığında, karayı batı tarafından çevreleyen suyun bir göze gibi göründüğü noktaya kadar ilerlediğini açıkça ifade etmektedir.
Üçüncü olarak, aynı âyetten, Hz. Zülkarneyn batı seferinde ulaştığı son noktaya vardığında mevsimin yaz ve havaların çok sıcak olduğu, dolayısıyla buharlaşma sebebiyle suyun uzaktan çamurlu gibi göründüğü sonucunu çıkarıyoruz. (Bazı müfessirler, “kızgın, kara ve çamurlu bir göze” ifadesinden, bir krater veya volkanik göl kastedildiği manâsını anlamış, Hz. Zülkarneyn’in böyle bir gölün bulunduğu noktaya kadar ilerlediğini ifade etmişlerdir.)
Dördüncü olarak, âyet, bir başka önemli ve ince noktaya daha temas eder. “Göze” olarak tercüme edilen “ayn” kelimesi, göz manâsına da gelir ve “göğün gözü” olması hasebiyle güneşe de işaret eder. Kur’ân, semavî olup, bakışının da semavî olması ve dünyayı semâdan gözleyen daha başka sayısız gözlerin bulunması hasebiyle, ne kadar büyük olursa olsun bir okyanus bile, yukarıda belli bir noktadan bakıldığında ancak bir göze, bir pınar kadar görünür.
Âyette (Kehf Sûresi/18: 86) iş’arî bir başka manâ vardır ki, Allah’a inananlar, bir gün dünyanın en azından büyük bir bölümünde hakim olacaklar ve göklere çıkarak, dünyayı yukarılardan seyredeceklerdir.
KUR’ÂN VE GÜNEŞİN HAREKETLERİ
Burada bilhassa konumuz çerçevesinde vermek istediğimiz bir diğer ve aslı dört kelimeden oluşan misal de şudur: “Güneş, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir.” (Yâ-Sîn Sûresi/36: 38.) Aslı dört kelimeden oluşan bu Kur’ânî ifadenin daha başka manâ ve çağrışımlarına geçmeden önce şu hususu belirtmek gerekmektedir: Eskiden insanlar, yine duyularına dayanarak yerin hareketsiz ve güneşin hareketli olduğuna inanıyorlardı. Daha sonra bilimlerde görülen gelişmeler ve yapılan gözlemler, yerin kendi ekseni etrafında ve bir de güneşin etrafında döndüğünü ortaya koyarken, güneşin ise sâbit olduğu iddiası ortaya atıldı. Kur’ân, güneş için “akıp gitmektedir” derken, her şeyden önce, halkın duyularla algıladığına saygı göstermekte ve takdim buyurduğu tez, yani imanî esas adına, bu algının aksine ve asırlarca tezden daha gizli kalacak ve bilimsel gelişmelerle ispatlanması gereken bir delili kullanmaya gitmemektedir. Kur’ân, burada güneşi kâinatta Allah’ın izzet, kudret ve ilminin bir alâmeti, bir delili olarak hüküm süren muhteşem sistem, düzen ve ahenge misal ve delil olarak takdim buyurmaktadır:
KUR’ÂN VE GÜNEŞİN HAREKETİ KONUSUNDA SON ASTRONOMİ KEŞFİ
Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler. Güneş ise, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir. Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir. Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; (bu menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner. Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur. (Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur. (Yâ-Sîn Sûresi/36: 37–40)
Yukarıdaki metinden ilk anladığımız, güneşin kâinatın düzeninde, evrensel sistemde hayatî bir fonksiyonu olduğudur. Kur’ân’ın bu fonksiyonu ifade için kullandığı kelime ‘müstekar’dır. ‘Müstekar’, istikrar, istikrarın sağlanma yeri, yani yörünge ve hareketten sonra varıp durulacak nokta manâlarına gelir. Buradan, güneşin kâinatın düzeninde merkezî bir mevkii olduğunu anlıyoruz. Ayrıca, müstekar kelimesinin başında kullanılan li- edatının üç manâsı vardır: için, –e doğru, içinde. Bu durumda, yukarıdaki âyetlerde geçen ve “Güneş ise” ile başlayıp, “…akıp gitmektedir” ile biten ve aslında dört kelimeden oluşan ifadenin manâsı şu olur: “Güneş ise, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir.”
Son yıllarda, güneşle ilgilenen astronomlar, güneşin modern bilimin daha önce zannettiği gibi, hareketsiz olmadığı sorucuna varmışlardır. M. Bartusiac imzasıyla, American Scientist dergisinin Ocak–Şubat 1994 sayısının 61–68’inci sayfalarında ‘Sounds of the Sun (Güneşin Sesleri)’ başlığı altında çıkan yazıda, güneşin kendisine dokunulmuş bir gong gibi yerinde sarsılarak, silkinerek hareket ettiği ve sürekli sesler çıkardığı ifade edilmektedir. Güneşin bu silkinme veya titremelerinin onun iç yapısı ve katmanları hakkında ve ayrıca kâinatın yaşı konusunda yapılan hesapları etkileyici bilgiler verdiği ve vereceği de belirtilen yazıda, güneşin kendi içinde tam olarak nasıl dönüp durduğunun Einstein’in genel izafiyet teorisini test etmede de çok önemli olduğu kaydedilmektedir. Yazıda şu önemli yorumları da okuyoruz: Astronominin başka pek çok önemli keşfi gibi güneşle ilgili bu keşif de hiç mi hiç beklenmiyordu. Güneşin sarsılarak, silkinerek ve ses çıkararak hareket ettiğini keşfeden astronomlar, bu hareketin bütün aletleri aynı anda çalan bir senfoni orkestrasını andırdığını belirtmektedirler. Güneşin titremeleri onun yüzeyinde zaman zaman öyle toplu bir titreme meydana getirmektedir ki, bu, diğer titremelerinden binlerce defa daha güçlüdür.
BEDİÜZZAMAN’IN 1910’DA GÜNEŞİN HAREKETİ KONUSUNDA YAZDIKLARI
Bilim, ne yazık ki, materyalist ve ideolojik saplantıları adına kendi kendisini sınırlamakta ve insanları bazen asırlarca yanlışlarla meşgul ettikten sonra tek tek doğrulara varabilmektedir. Oysa bilim, önce iman edip, sonra Allah adına ve imanî sorumluluğun çizdiği çerçevede yaratılış gerçeklerine yaklaşsa, ne insanların başına faydadan çok zarar getirecek, ne sürekli yanlışlardan yola çıkma zorunda kalacak, ne de insanları manâsız bilim–Din çatışmalarıyla meşgul edecektir. Fakat bugün bilimi kullananlar, onu maddî menfaatleri ve siyasî hakimiyetleri adına en büyük bir silah olarak telâkki ettikleri ve bu sebeple de onu materyalist ideolojinin kurbanı haline getirdikleri için bilim, yoluna gözü kapalı ve el yordamıyla devam etmekte ve neticede insanlığın başına saadetten çok felâket getirmektedir. Bir de, Bediüzzaman’ın güneşin hareketi konusunda, yukarda sözünü ettiğimiz astronomik keşiften yaklaşık 90 sene önce yazdıklarına kulak verdiğimizde söylemeğe çalıştığımız hususların doğruluğu daha bir belirgin hale gelecektir.
Tecrî (akıp gitmekte) kelimesi bir üslûba işaret eder; müstekarrında ifadesi ise, bir gerçeğe parmak basar. Evet, tecrî lâfzında şöyle bir üslûba işaret vardır: Güneş, demiri altından, süslü, altın kaplamalı, zırhlı bir gemi gibi, esirden olan ve hadiste “gerilmiş dalga” tabir edilen sema okyanusunda seyahat edip, yüzmektedir. Her ne kadar istikrar bulduğu yörüngede demir atmış gibi ise de, sema denizinde o erimiş altın kütlesi cereyan etmekte (akıp gitmekte)dir. Fakat bu cereyan, gözün gördüğüne saygılı kalınarak, âyetteki ana meseleyle ilgili ikinci, üçüncü dereceden bir husus olarak zikredilmiştir.
İkinci olarak, güneş, yörüngesinde, mihverinde hareket halinde olduğundan, erimiş altın gibi olan parçaları (gezegenler) dahi cereyan etmektedir. Bu gerçek hareket, yukarıda ifade olunan mecazî hareketin kaynağı, belki zembereğidir.
Üçüncü olarak, güneş, yörüngesi denilen tahterevanıyla ve gezegenler denilen hareketli askerleriyle göçüp, âlem sahrasında seyr ü sefer etmesi, hikmetin gereğidir. Zira İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmıştır ve hiçbir şeyi mutlak sükûn ile mahkûm etmemiştir. Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amcaoğlu olan mutlak atalet ile kayıtlı bulunsun.
Öyle ise, güneş de hürdür. İlâhî kanuna itaat etmek şartıyla serbesttir. Gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet güneş, İlâhî emre itaat içinde ve her bir hareketi Allah’ın dilemesine uygunluk içinde olan bir çöl paşasıdır. Cereyanı, hakiki ve bizzat olduğu gibi, ona ilâve bir özellik ve hissî bir algılama da olabilir. (Muhakemât, “12. Mukaddime, 8. Mesele”)
Hz. Bediüzzaman (r.a.), eserlerinin bir başka yerinde, güneşin hareketi konusunda daha nettir ve kullandığı ifadeler, aynen astronominin yukarda ifade ettiğimiz son keşfiyle tıpatıp uygunluk içindedir: Güneş, nûranî bir ağaçtır, gezegenler ise onun hareketli meyveleridir. Ağaçların aksine güneş silkinir, ta ki meyveleri düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar. Hem hayalde canlandırılabilir ki güneş, bir zikir halkasının meczup idarecisidir. Bu halkanın merkezinde cezbeli zikreder ve ettirir. Evet, güneşin meyveleri vardır, silkinir, ta ki hareketli olan meyveleri düşmesin. Eğer hareket etmeyip dursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları. (Sözler, “25. Söz, 2. Şua, 1. Lem’a”.)
Yukarıdaki ifadeleriyle Bediüzzaman, güneşin hareketi konusundaki gerçeği şairane ve çok yönlü olarak ifade etmektedir. Yeterince dikkat çekicidir ki, güneşin hareketi konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz son astronomik keşif, bu hareketle ilgili olarak Bediüzzaman’ın kullandığı aynı kelimeyi kullanmaktadır: silkinme, sarsılma (shake). Güneş, bu son keşfin de ortaya koyduğu üzere, kendi içindeki müthiş hareketiyle, aynı şekilde sistemi de, Bediüzzaman’ın ‘cezbe’ dediği bir çekim gücü oluşturmakta ve bu karşılıklı çekim güçleriyle gezegenler, güneşin onun dönmektedirler. Eğer güneş dursa, hareketsiz olsa, etrafındaki gezegenler bir anda boşlukta kalır ve dağılırlar.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |