KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ
Prof. Dr. Suat YILDIRIM
29.Cüz •Mülk Sûresi •Kalem Sûresi •Hakka Sûresi •Meâric Sûresi •Nûh Sûresi •Cin Sûresi •Müzzemmil Sûresi •Müddessir Sûresi •Kıyâme Sûresi •İnsan Sûresi •Mürselât Sûresi
➖MÜLK SÛRESİ➖
Mekke’de inmiştir. 30 âyettir. Adını başlangıç kısmında geçen ve Allah’ın kâinatı yaratıp yönetmesinde kendisini gösteren mülkünden, yani hakimiyetinden bahsetmesinden alır. Allah’ın dünyayı bütün imkânları ile insanlara âmade kıldığını, insanlara gözler, kulaklar, gönüller verdiğini, daha nice hikmetli eserlerinin O’nun tek Yaratıcı, tek Mâbud olduğunu ortaya koyduğunu bildirip âhirette O’na hesap verileceğine inanmayanların kendilerini mâruz bıraktıkları tehlike bildirilir. Allah’ı ve buyruklarını tanıyanların felaha ereceği bildirildikten sonra, ikinci kısımda kâfir ve nankörlerin kötü âkıbetleri anlatılır. Bu sûrenin fazileti hakkında Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ândan 30 âyet, bir sûre, bir adama şefaat etti, nihayet o affedildi. Bu sûre, Tebareke sûresidir.” (Tirmizî) Müfessir Âlusî der ki: Bu sûrenin faziletleri hakkında varid olan birçok haberden dolayı, bu sûreyi her gece okumanın mendup olduğu söylenmiştir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Hakimiyet elinde bulunan o yüce Allah mukaddestir, hayrı ve bereketi sınırsızdır ve O her şeye kadirdir.
2 – Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur (üstün kudret sahibidir, affı ve mağfireti boldur). [2,28; 18,7]
3-4 – Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.
5 – Biz yere en yakın göğü lambalarla donattık. Onları şeytanlara atılan mermiler yaptık. Hem onlara alevli ateş hazırladık. [37,5-6]
***
En yakın gök: Yıldız ve gezegenleri vasıtasız olarak görebildiğimiz gökyüzüdür. Onun ötesi ancak araçlar vasıtasıyla görülebilir. Daha ötesi, cihazlar vasıtasıyla bile görülemez. Cin şeytanları yüce gayb âlemini dinleyip, haber çalarak onları dünyadaki yoldaşları kâhin ve falcılara vermek isteyince onlar şihaplarla (alevlerle) kovalanırlar [37,8-10]. Şihaplar meteorlarla ilgili olabilir. Gayb âleminde cereyan eden hadiselere, görünen âlemde alâmet koymak Cenab-ı Allah’ın âdetinde bulunan bir şeydir.
***
6 – Rab’lerini inkâr edenlere de cehennem azabı var. Gidilecek ne kötü yerdir orası!
7 – Onlar oraya atılınca, cehennemin müthiş homurtusunu, kaynaya kaynaya çıkardığı uğultuyu işitirler.
8 – Cehennem, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir. Ne zaman oraya yeni bir kafile atılsa, oranın bekçileri: “Sizi uyaran bir peygamber dâveti size ulaşmadı mı?” diye sorarlar. [17,15; 39,71]
9 – Onlar şöyle cevap verirler: ‘Evet, bizi uyaran oldu, ama biz onu yalancı saydık ve Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz.” dedik.
10 – Ve ilave edecekler: “Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!”
11 – Böylece günahlarını itiraf ederler. Rahmetten uzak olsun o cehennemlikler!
12 – Fakat Rab’lerini görmedikleri halde, O’na karşı saygılı davrananlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
13 – Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah kalplerin kökünü dahi bilir.
14 – O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden, her şeyden haberi olan) latîf ve habîr O’dur.
15 – Yeryüzünü size hizmete hazır, uysal bir binek gibi kılan da O’dur. Haydi öyleyse siz de onun omuzları üstünde rahatça dolaşın. O’nun takdir ettiği rızıklardan yiyin, istifade edin. Ama ölümden sonra dirilip O’nun huzuruna çıkacağınızı da bilin!
***
Yer uysal bir binek gibi insana hizmet ediyor. Omuzlar atın en hassas azasıdır. Binicisinin omuzuna basmasına pek razı olmaz. Arzın, omuzları üzerinde yürünürse, bunun mânası, onda itaat etmeyen hiçbir tarafın kalmadığıdır. Cenab-ı Allah, barındırdığı milyonlarca tür mahlûkata göre küçücük olan bu dünyayı, onların sayılara sığmayan fertlerine hazırlanmış yüzbinlerce çeşit erzak ve ihtiyaç maddeleri ile doldurmuştur. Bu yerküreyi, bir gemi gibi uzay okyanusunda hızla hareket ettirip mevsimlere uğratarak, bahar ve yaz mevsimini, yüz binlerce yiyeceklerle doldurup, her kış erzakı tükenen canlıların imdadına, erzak gemisi halinde göndermektedir.
***
16 – Yüceler yücesi olan Allah’ın sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman bir de bakarsınız yer çalkalanıp duruyor.
***
Bu ifadeden, Allah’ın yukarıda bir cihette ve bir yerde olduğu mânası çıkarılamaz. İnsan, mekânlara sığmayan Rabbini, farkında olmadan hep yücelerde düşündüğünden böyle buyurulmuştur. Nasıl ki duada eller yukarıya kaldırılır. Vahiyler, kitaplar, melekler, emirler yukarıdan indirilir. Hâşa, bunlar Allah’ın yukarıda olduğunu anlatmak gayesini taşımazlar. Bu müteşabih âyetler insana bir tasavvur verirler. Bu gibi âyetler Allah’ın mutlak yüceliğini ifade ederler. Bunlar, “O’nun hiç benzeri yoktur!” (42,11) “Yüzünüzü nereye döndürürseniz Allah oradadır!” (2,115) gibi muhkem âyetlerin ışığında gerçek mânalarını bulurlar.
***
17 – Yahut O’nun size taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Fakat bu tehdidimin ne demek olduğunu yakında öğrenirsiniz!
18 – Onlardan öncekiler de (dini, peygamberleri) yalan saydılar. Ama Ben’im red ve inkâr edişim, intikamım nasıl olurmuş, anladılar!
19 – Üstlerinde kuşların saf saf dizilip kanatlarını açıp yumarak dolaşmalarını hiç görmüyorlar mı? Onları havada Rahman’dan başka tutan yoktur. O elbette her şeyi görür.
20 – Rahman’dan başka sizi kurtaracak askerleriniz kimmiş? Doğrusu kâfirler büyük bir aldanış içindedirler.
21 – Peki, Allah size ihsan ettiği nasibi alıkorsa, sizi başka rızıklandıracak kimmiş? Doğrusu, onlar azgınlık ve nefret içinde diretmektedirler.
22 – Düşünün bir: Yüzükoyun kapanıp yerde sürünen mi varılacak yere daha kolayca ulaşır, yoksa dümdüz yolda düzgün şekilde yürüyen mi?
***
Burada âhireti inkâr edenler, psikolojik bir delil ile ikna edilirler: İnsan yaratılışı gereği tehlikeden kaçar. Hatta onda bir, yirmide bir tehlike ihtimali olsa bile o yoldan gitmek istemez. Fayda ve menfaatini garantilemek ister. Cenab-ı Allah ona şunu hatırlatıyor: Âhirete inanırsan, dümdüz yolda güven içinde elini kolunu sallaya sallaya yolda ilerlersin. Ama âhireti inkâr edenin işi çok zordur; âdeta yüzüstü sürünerek yol almaya çalışan gibidir. Hiç insan böyle olmak ister mi? Her an yakalanma tehlikesi ve endişesi ile firarî duruma düşmek ister mi?
***
23 – De ki: Sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve gönüller veren O’dur. Sizin şükrünüz ne de az!
24 – Sizi yeryüzünde yaratıp zürriyet halinde yayan O’dur. Ölümden sonra da diriltilip yine O’nun huzurunda toplanacaksınız.
25 – Ama onlar yalnızca şunu soruyorlar: “Eğer iddianızda tutarlı iseniz, bu vaad yani inanmadığımız takdirde geleceğini bildirip tehdid ettiğin azap ne zaman?
26 – De ki: “Bunu yalnız Allah bilir. Ben ise sadece açık ve kesin bir tarzda uyarırım.”
27 – Onu yanıbaşlarında buldukları zaman inkâr edenlerin kederden yüzleri mosmor kesilir. Kendilerine: “İşte sizin isteyip durduğunuz şey!” denilir.
28 – De ki: “Söyler misiniz bana: Allah eğer beni ve beraberimdeki müminleri, ister helâk eder, ister merhamet eder, ne ederse eder, peki kâfirleri o acı azaptan kim kurtarır?”
29 – De ki: “Sizi imana dâvet ettiğimiz İlah, Rahman’dır. Biz O’na iman ettik. O’na dayandık. Kimin kesin bir yanlışlık içinde olduğunu yakında öğrenirsiniz.
***
Bu âyet Allah’ın varlığına dair ilzamî bir delil ihtiva eder. Bu öyle bir delildir ki inkârcıyı susturur, diyecek bir söz bırakmaz. “Biz O’na inandık. Farz-ı muhal, dediğimiz olmasa da hiçbir zararımız olmaz. Ama siz, olan bir gerçeği inkâr ettiyseniz, ebediyyen ceza çekeceksiniz!”
***
30 – De ki: “Söyleyin bana: Şayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size?”
➖KALEM SÛRESİ➖
Mekke’de inmiş olup 52 âyettir. Adını 1. ayette geçen el-Kalem’den almıştır. Bu sûre Hz. Peygamber aleyhinde müşriklerin ileri sürdükleri bazı iddiaları çürütüp onun nübüvvetini ispatlar. Bunun başlıca delilinin, onun mükemmel ahlâkı olduğunu vurgular. Gerçekten hayat boyunca güzel ahlâkın bütün dallarında mükemmel olmak, pek büyük bir mûcizedir. Ayrıca inkâr ve nankörlüğün sonucu, bahçe sahiplerinin kıssası ile bildirildikten sonra, Allah Teâlânın âhirette müminler ile kâfirlere hazırladığı âkıbet anlatılır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Nûn. Kalem ve ehl-i kalemin satırlara dizdikleri ve dizecekleri şeyler hakkı için ki:
***
Tabiin imamlarından Mücahid’e göre kalemden maksat “kendisiyle Kur’ân yazılan kalem”, onunla yazılan şey ise Kur’ân’dır. O böylece genel bir kavramı en mükemmel bir örneği ile tefsir etme yönteminin bir nümunesini göstermiştir. Yoksa gayesi, geniş anlamı sınırlandırmak değildir.
***
2 – Rabbinin lütfuyla, deli değilsin.
3 – Hem senin ecrin, mükâfatın hiç kesilmez! [11,108; 95,6; 41,8]
4 – Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin! [33,21]
***
Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a.) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.”
***
5 – Yakında göreceksin, onlar da görecekler.
6 – Hanginizde imiş o dertler, o delilikler.
7 – Senin Rabbin şüphesiz pek iyi bilir: Allah yolundan sapanlar kimdir ve O’nun yolunu tutanlar kimdir.
8 – O halde, hakkı yalan sayanların, sözlerine sakın uyma!
9 – İsterler ki sen gevşeyesin de, böylece kendileri de yumuşasınlar.
10-16 – Sakın uyma: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama! O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa! Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana! Kendisine âyetlerimiz okunduğunda -servet ve hanedan sahibi diye- gururlanıp: “Bu eski insanların masalları!” diyene! yakında onun burnunu dağlayıp damga basarız (İbn Âşur) [74,11-26; 6,25; 8,31; 46,17]
***
Hz. Peygamber (a.s.)’ın karşısına böyle azgınca çıkanların burunlarının sürtüleceğini bildiren bu âyetlerle yüce Allah onların istikbaldeki perişan hallerini haber vermektedir. Zahirî şartlarda beklenmeyen bu zafer, ancak kaderlere hükmeden Allah’ın bildirmesi ile olabilir.
***
17-18 – Biz tıpkı o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi, bunları da sınadık. Onlar sabah erken mahsulü devşireceklerini yeminle pekiştirip kesin söylemiş, (inşaallah dememiş), Allah’ın iznine bağlamamışlardı. Ayrıca fakirlerin payını düşünmemişlerdi.
19-20 – Fakat onlar henüz uykuda iken, Rabbin tarafından gönderilen bir afet bahçeyi kapladı. Bahçe sabahleyin siyah kül haline geliverdi.
21-22 – Onlar ise olup bitenden habersiz, sabahleyin neşeli neşeli birbirlerine seslendiler: “Haydi, mâdem devşireceksiniz, çabuk ekininizin başına!”
23-24 – Hemen yola koyuldular. Bir taraftan da aralarında şöyle fiskos ediyorlardı: “Sakın, bugün yanımıza fakir fukara gelmesin, onların bahçeye girmelerine hiç imkân vermeyin!”
25 – Yoksulları engelleme azmi içinde ilerlediler.
26 – Bahçeyi görünce: apışıp kaldılar. “Galiba yolu şaşırdık, yanlış yere geldik!” dediler.
27 – Çok geçmeden işi anlayınca: “Hayır! dediler, doğrusu felakete uğramışız!”
28 – En makul olanları ise: “Ben size Allah’ı zikretmenizi söylememiş miydim!” dedi.
29-30 – Bunun üzerine “Sübhansın Rabbenâ, her türlü noksandan uzaksın! Doğrusu biz kendimize zulmetmişiz!” deyip, birbirlerini kınamaya başladılar.
31 – “Yazıklar olsun bize, ne azgın kimselermişiz!”
32 – Olur ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimizin rahmetini arzu ediyor, O’na dönüyoruz.”
33 – Azap böyledir işte! Âhiretteki azap ise daha müthiştir. Keşke bunu bir bilselerdi!
34 – Allah’ı sayıp haramlardan sakınanlara ise Rab’leri nezdinde naîm cennetleri vardır.
35 – Biz hiç, Allah’a itaat edenleri suçlu kâfirlerle bir tutar mıyız?
36 – Neyiniz var, nasıl olur da böyle bir şey iddia edebilirsiniz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz öyle?
37 – Yoksa size ait bir kitap var da bu kabîl bilgileri oradan mı okuyorsunuz?
38 – Onda “Siz neyi tercih ederseniz size verilir.” diye bir bilgi mi buluyorsunuz?
39 – Yoksa “Neye hükmederseniz o yerine getirilir.” diye, kıyamete kadar geçerli olacak size yeminle verilmiş sözümüz mü var?
40 – Sor bakalım onlara: “Böylesi bir iddiayı savunacak kimse var mı aralarında?
41 – Yoksa güvendikleri şerikleri mi var?” iddialarında tutarlı iseler getirsinler de görelim o ortakları!
42 – O gün işler son derece güçleşir, paçalar tutuşur. Bütün insanlar secdeye dâvet edilir, fakat kâfirler secde edemezler.
43 – Gözleri yerde, kendilerini zillet kaplamıştır. Halbuki dünyada bedenleri sağlam, âzaları salim iken de secdeye dâvet edilirler, ama bunu yapmazlardı.
44-45 – O halde sen bu şerefli sözü, Kur’ân’ı yalan sayanı Bana bırak! Biz onları, bilmedikleri, farkına varmadıkları bir yerden, yavaş yavaş azaba yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veriyorum! Doğrusu Ben’im düzenim, pek sağlamdır. [23,55-56; 6,44; 3,196-197; 7,182-183]
***
Farkına vardırmadan azaba sürüklemenin bir şekli de şudur: Azgın, zalim birine dünyada sağlık, mal mülk, aile mutluluğu, çocuklar, başarı gibi nimetler verilir. Böylece kendisinde hiç bir eksiklik, hata ve yanılma olmaksızın zulüm ve isyanında devam eder. Bu nimetlerin kendisi için lütuf değil, imtihan ve felaket sebebi olduğunun farkına varmaz.
***
46 – Yoksa sen onlardan bu risalet hizmetinden ötürü bir ücret istiyorsun da onlar cereme ödemekten ezilmişler mi?
47 – Yoksa gayb kitabı yanlarında da, onlar oradan mı yazıp duruyorlar?
48 – Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve balığın yoldaşı olan zat gibi olma! Hani o dertli dertli Rabbine yalvarmıştı. [21,87-88; 37,143-144]
***
Hz. Yunus (a.s.) balığın içinde iken, bütün dünyevî kuvvetleri, bütün sebepleri terkedip, onların dizginlerini elinde tutan Allah’a yönelerek: “Senden başka İlah yok! Sen Yüceler Yücesisin, bütün eksiklerden münezzehsin. Ama ben gerçekten kendisine zulmedenlerden biri oldum.” zikrine devam etmişti.
***
49 – Şayet Rabbinden gelen bir lütuf onun imdadına yetişmeseydi, kınanmaya müstahak bir vaziyette, deniz tarafından karaya atılırdı!
50 – Ama Rabbi, kendisini seçti de onu en iyi, en has kullarından kıldı.
51 – O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Hâlâ da: “O, delinin teki!” derler.
52 – Delilik nerede, o nerede? Kur’ân’ın hiç delilikle ilgisi mi olur? Kur’ân, sadece bütün insanlara bir bildiridir.
➖HÂKKA SÛRESİ➖
Mekke’de inmiş olup 52 âyettir. Adını ilk âyetten almıştır. Hâkka: “Kesin gerçek, vuku bulması muhakkak olan kıyamet” anlamına gelir. Sûrenin birinci kısmında daha önce yaşamış ümmetlerden peygamberleri yalancı sayanların âkıbetleri, ikinci kısımda ise Kur’ân’ın Allah’ın sözü olup Hz. Peygamberin müşriklerin iddialarından berî olduğu ispatlanır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Kesin gerçekleşecek olan,
2 – Evet nedir o gerçekleşecek olan?
3 – Gerçekleşecek kıyameti sen nereden bileceksin?
4 – İşte Semûd ve Âd milletleri de o kafalara çarpan kıyamet dehşetini yalan saymışlardı.
5-6 – Bunlardan Semûd o korkunç zelzele ile yok edildi. Âd ise azgın bir kasırga ile imha edildi.
7 – Allah o kasırgayı üzerlerine yedi gece, sekiz gün kesintisiz olarak salıverdi. Öyle ki sen, o halkı içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürdün.
8 – Şimdi onlardan geri kalan bir şey görebilir misin?
9 – Firavun da, ondan öncekiler de, altüst edilip yerin dibine geçirilen Lût milletine ait kasabaların ahalileri de hep o günaha (yani şirke) girdiler.
10 – Rab’lerinin elçisine isyan ettiler, Allah da onları şiddetle cezaya çarptırdı. [50,14]
11-12 – Unutmayın ki Nûh zamanında, sular taştığı vakit, sizi (varlığınıza vesile olan atalarınızı) emniyetli gemide Biz taşımıştık! Onu sizin için hem bir ibret vesilesi kılalım, hem de can kulağı ile dinleyip ders alanlar iyice bellesinler diye böyle yapmıştık. [36,41-42; 43,12-14; 16,14; 35,12]
13-14 – Artık sûra kuvvetle üflendiğinde, yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir tek darbe ile çarpılıp paramparça edildiğinde,
15 – İşte o gün olan olur, kıyamet o gün kopar!
16 – O gün gök yarılır, parçalanır, iyice kuvvetten düşer.
17 – Melekler de göğün etrafında bulunurlar. O gün Rabbinin Arş’ını, sekiz melek taşır. [40.7]
***
Bir hadis-i şerife göre kıyametten önce dört melek taşırken o gün sayıları, sekize çıkarılır. Arş, Allah’ın hükümranlığının tecelli yeridir. Arş’ı sekiz meleğin taşımasının hikmetini anlamak hayli zordur. Bu âyet müteşabih âyetlerdendir.
***
18 – O gün bütün yaptıklarınızla Allah’a arz olunursunuz; öyle ki sizden en ufak bir şey bile gizli kalmaz.
19 – Hesap defteri sağ tarafından verilen neşelenir ve: “İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin!” [84,9]
20 – “Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!” der.
21 – O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir.
22 – Çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir.
23 – Meyveleri hemen el ile koparılacak durumdadır.
24 – Kendilerine şöyle denilir: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!”
25 – Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse: “Eyvah! der, keşke verilmez olaydı bu defterim!
26 – Keşke hesabımı bilmez olaydım!
27 – N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı!
28 – Servetim, malım bana fayda etmedi!
29 – Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!”
30 – Allah cehennem bekçilerine emir verir: “Tutun bağlayın onu, kelepçeleyin!
31 – Sonra da cehenneme fırlatın!
32 – Sonra da onu, yetmiş arşınlık zincire vurun!”
33 – Çünkü o, büyükler büyüğü Allah’a inanmazdı.
34 – Çünkü o, fakiri doyurmayı teşvik etmezdi.
35 – Bugün artık burada onun bir dostu olmaz.
36 – Yiyecek olarak da cehennemliklerin irininden başka bir şey bulamaz.
37 – Onu, büyük şirk suçunu işleyenlerden başkası yemez.
38-39 – Yok, yok! gördüğünüz ve göremediğiniz âlemlere yemin olsun ki!
40 – Bu Kur’ân, pek değerli bir elçinin sözüdür.
***
“Elçi” (resul), den maksat, Cebrail (a.s.) olup, Kur’ân’ı nakletmesi sebebiyle söz kendisine izafe edilmiştir.
***
41 – O, bir şairin sözü değildir, inanmanız ne de az sizin!
42 – O bir kâhinin sözü de değil! Ne de az düşünüyorsunuz!
43 – O, Rabbülâlemin’den indirilen bir derstir.
44-46 – Eğer o resul bizim adımıza birtakım sözler uydursaydı, onu elimizle yakalar, sonra da onun şah damarını keserdik.
***
Maksat, Hz. Peygamberin (a.s.m.) vahyi değiştirmesinin imkânsızlığını belirtmektir. Bazıları bu âyeti yanlış anlayarak: “Sahte peygamberlerin mutlaka, boğazlarının kesileceği, şayet kesilmezse onların peygamberliklerinin geçerli olacağı” mânasını çıkarmak istemişlerdir. Halbuki bu âyet gerçek Peygambere hitab etmektedir, yoksa yalancı peygamberler hakkında değildir.
***
47 – Sizden kimse de buna mani olamazdı.
48 – Şüphesiz o, müttakiler için bir irşaddır. [41,44; 2,2]
49 – Elbette sizden bazılarının Peygamberi “yalancı” saydığını biliriz.
50-51 – Şüphesiz o, kâfirler için büyük bir pişmanlık ve karşılaşacakları kesin bir gerçektir. [26,200-201; 34,54]
52 – O halde, (ey şanlı Elçi)! Haydi sen de Rabbinin yüce adını zikret!
➖MEÂRİC SÛRESİ➖
Mekke’de inmiş olup 44 âyettir. Adını 3. âyetten almıştır. Zi’l-meâric: Yüceler yücesi, “dereceler ve makamlar sahibi” demektir. Sûre Mekke kâfirlerinin âhireti inkârları ve Hz. Peygamberi yalancı saymalarını reddetmeyi esas konu edinmiştir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Biri çıkıp, gelecek azabı sordu. [22,47; 38,16]
***
Bir kısım müfessirler “azabı sordu” anlamı verirken diğer bir kısmı ise, Seele fiilinin öteki mânasını esas alarak “Azabın gelmesini istedi” demişlerdir. [8,32; 67,24-27; 10,46-48] âyetleri de bu ikinci mânayı destekler. Zira kâfirler tehdit edildikleri azaba, daha doğrusu Peygambere inanmadıkları için “azap gelsin de görelim!” demek, kendilerine kolay geliyordu.
***
2 – O azap ki onu, kâfirlerden uzaklaştıracak hiçbir kuvvet yoktur.
3 – Çünkü bu azap, yüceler yücesi Allah’tan gelecektir.
4 – Melekler ve Rûh, O’nun arşına; miktarı ellibin sene olan bir günde yükselirler. [32,5; 22,47]
***
Ruh: Tefsirlerin çoğuna göre, Cebrail (a.s.) dır.
***
5 – O halde sen, müşriklerin eziyetlerine güzelce sabret! Çünkü azabın inmesi yaklaşmaktadır.
6-7 – Onlar, o günü çok uzakta zannediyorlar, ama Biz yakın olduğunu biliyoruz.
8 – O gün gök erimiş maden gibi olur,
9 – Dağlar ise atılmış rengârenk yüne döner. [101,5]
10-14 – Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada olanların tamamını verip de kurtulmak ister. [31,33; 40,18; 23,101; 80,34-37]
15 – Lâkin ne mümkün! O cehennem alev alev yanan bir ateştir.
16 – Eli, ayağı, bütün uzuvları söküp atar.
17-18 – İmana sırtını dönüp haktan yüz çevireni, bir de servet toplayıp yığan ve hayırda harcamayanı o ateş kendisine çağırır.
19 – Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır.
20 – Başı derde düştü mü sızlanır durur.
21 – Ama servet sahibi olunca da pinti kesilir.
22-23 – Ancak namazlarını devamlı kılanlar böyle değildir.
***
Çünkü bir insanın namaz kılması onun Allah’a, Resulüne, âhirete inanıp davranışlarını ona göre düzenlediğini gösterir.
***
24-25 – Onlar o kimselerdir ki mallarında isteyen ve yoksul olanların haklarını ayırırlar.
26 – Onlar hesap gününü tasdik ederler.
27 – Onlar Rab’lerinin cezasından korkarlar. [23,57]
28 – Çünkü Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz.
29-30 – Onlar edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Yalnız bunlarla münasebeti olanlar ayıplanamazlar.
31 – Ama bu sınırın ötesine geçenler haddi aşmış, zulüm işlemiş olurlar.
32 – Onlar üzerlerine aldıkları emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler.
***
Emanet: Allah’ın kullarına veya insanların birbirlerine güvenerek verdikleri şeylerdir.
Ahd ise: Allah’ın kulları ile veya insanların birbirleri ile sözleşmeleridir. Bunlara riayet, imanın ayrılmaz vasfıdır.
***
33 – Onlar şahitliklerini dürüstçe ifa ederler.
34 – Onlar namazlarına tam dikkat ederler.
***
Âyette geçen “namazı muhafaza” demek: Namazı tam vaktinde eda etmek, namazın şartları olan maddî ve manevî temizliğe riayet etmek; farzlara, vaciplere, sünnetlere riayet ederek tadil-i erkânla, huşû ile namaz kılmak, demektir.
***
35 – İşte bunlar cennetlerde ikrama nail olacaklar.
36-37 – O kâfirlere ne oluyor ki, seninle alay etmek maksadıyla sağdan soldan dağınık gruplar halinde, boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar.
38 – Onlardan her biri (iman etmeden) naîm cennetine yerleşmeye mi hevesleniyor?
***
Kâfirler mütevazı müminlerle alay ederlerdi. Onları önemli mevkilere lâyık görmezlerdi. “Eğer bir cennet varsa, bu adamlar kim, bizden önce cennete girmek kim? Bu işte de biz onları mutlaka geçeriz.” derlerdi. Bundan sonra gelen âyet demek istiyor ki: “Ey müşrikler, söyleyin bakalım bu üstünlük iddianız neye dayanıyor? Biz, siz dahil, bütün insanları bildiğiniz o nutfeden yaratmadık mı?” Yahut şöyle olabilir: “Biz bütün Âdemoğulları gibi bunları da yarattık. Yani bütün insanlar Bizim kullarımızdır. Bizim hükümlerimizden biri de “İman etmeyen hiç kimse cennete giremez.”dir. Öyleyse iman etmeden nasıl olur da, sizden biri cennete girmeye heveslenir.
***
39 – (Hiç heveslenmesin, hiç kimsenin öteki insanlar üzerinde böbürlenmeye hakkı olamaz.) Çünkü Biz onları da, öbür insanlar gibi, o bildikleri nesneden, meniden yarattık. [77,20; 86,5-10]
40-41 – Hayır, Allah’ın nizamı onların sandığı gibi değildir! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye kadiriz. Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur. [40,57; 75,3-4; 56,60-61]
42 – Artık sen onları kendi hallerine bırak da, kendilerine vaad edilen gün gelinceye kadar bâtıla dalsın, oynasınlar.
43 – O gün onlar kabirlerinden çıkıp sür’atle sanki bir hedefe varmak istercesine koşarlar.
***
Âyette geçen nusub, başlıca iki türlü tefsir edilir:
a- Put demek olup, müşrikler dünyada putlarına nasıl koşarak gidiyorlardı ise, o gün hesap meydanına da öyle sür’atle getirileceklerdir.
b- Yarış yapan koşucular, nasıl dikilmiş nişanları gözeterek koşarlarsa bunlar da hesap meydanına doğru hızla koşacaklardır.
***
44 – Gözleri yerde, kendilerini baştan aşağı bir zillet kaplamış durumdadır. İşte kendilerine vaad edilen gün, bugündür.
➖NÛH SÛRESİ➖
Mekke’de inmiştir, 28 âyettir. Adını konusu olan Hz. Nûh (a.s.)’ın tebliğinden almıştır. Hz. Nûh’un, halkını irşad etmesi, fakat onlardan çoğunun yüz çevirmesi neticesinde onların helâki, müminlerin felahı için yaptığı dua nakledilir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Biz Nûh’u kendi milletine peygamber olarak gönderip: “Gayet acı bir azap başlarına gelip çatmadan önce halkını uyar!” dedik.
2-4 – O da: “Ey benim milletim! Ben size gönderilen kesin bir uyarıcıyım. Şöyle ki: Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki: Sizin günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir vakte, yani ölüm anına kadar azap çektirmeksizin hayatta bıraksın. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vâde gelince, asla ertelenmez. Keşke bunu bir bilseniz!
5-6 – “Ya Rabbî, dedi Nûh, ben milletimi gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı.”
7 – Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Esvaplarıyla örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler.
***
Esvaplarıyla örtündüler: Onlar, Hz. Nûh (a.s.)’ın dâvetine kulak vermek şöyle dursun, yüzüne bile bakmak istemiyorlardı. Yahut Hz. Nûh, kendilerinin yanlarından geçerken kendilerini tanıyıp dâvet etmesin diye böyle gizleniyorlardı.
***
8 – Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım.
9 – Daha sonra onları gâh açıkça çağırdım, gâh iyice gizli bir dâvet yönelttim, her türlü yolu denedim.
10 – Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gaffardır.” (affı geniştir)
11 – Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin.
***
Hz. Ömer (r.a.) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etraftan: “Yağmur için dua etmediniz?” diye sorulunca: “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da bu âyeti okumuştu. Hasan el-Basrî’nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: “İstiğfar et!” dedi. Başka biri malî sıkıntılardan, bir diğeri çocuğunun olmadığından, birisi arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler bunu garipseyince o, bu âyeti okudu. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut ts.XXII, 277-278)
***
12 – “Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.”
13-14 – “Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?”
***
Annenin rahminde bir meni ile döllenmiş bir hücreden (zigottan) başlayıp, embriyonun tam bir insan hilkati kazanıncaya kadar geçirdiği tekâmül süreci, elbette onu Yaratanın sonsuz kudret, ilim ve iradesine şahitlik eder. Mekke müşrikleri de, Nûh kavminin gösterdiği muhalefetin benzerini Hz. Muhammed (a.s.m.)’a karşı gösteriyorlardı. [11,5-6])
***
15 – Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı?
16 – Gökte Ay’ı bir nûr, Güneş’i ise lâmba yaptı. [10,5]
17 – Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi.
18 – Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine oradan çıkaracaktır.
19-20 – Allah yeri size bir yaygı yaptı ki onun geniş yollarında yürüyesiniz.
21 – Nûh: “Ya Rabbî, dedi, Sen de biliyorsun ki onlar bana isyan ettiler; servet ve evlat çokluğunun kendi ziyanlarını artırdığı kimselere uydular.
***
Demek ki sırf maddî refah peşinde olup Peygamberlerin rehberliğine uymamak, git gide bütün manevî ahlâkî değerleri giderir ve toplumun temel dokusunu çürütür.
***
22 – Büyük hîle ve tuzaklar kurdular.
***
Hz. Nuh (a.s.) sabırsızlığından değil, uzun yıllar boyunca hakikati tebliğ ettikten sonra, o inatçı halkın artık inanmayacaklarını kesin olarak anladıktan sonra beddua etti. Nitekim Hz. Mûsâ ile Harun (a.s.) Firavun hakkında beddua etmişler ve bu dua makbul olmuştu. [10,88-89])
***
23 – “Sakın tanrılarınızdan vazgeçmeyin, Ved, Suva, Yegûs, Yeûk ve Nesr’i, bunlardan hiçbirini bırakmayın!” dediler.
***
Burada sayılan beş put, Nûh toplumundaki putlar olup müşriklerin içinde devam ede ede Cahiliye dönemi Araplarına da geçmişti.
***
24 – Böylece onlar birçok insanı şaşırttılar. Mademki öyle yaptılar, “Sen de bu zalimlerin şaşkınlığını artır ya Rabbî!”
25 – Hasılı, birçok suçları sebebiyle suda boğuldular ve cehenneme tıkıldılar! Allah’a karşı, kendilerine yardım edecek bir tek yardımcı bile bulamadılar.
26 – Nûh: “Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!”
27 – “Zira bırakırsan onlar Senin kullarını, Senin yolundan saptırırlar, ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlâksız çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.”
28 – “Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!”
➖CİN SÛRESİ➖
Mekke’de inmiştir, 28 âyettir. Adını, konusu olan cinlerden almıştır. Sûrenin baş tarafında cinlerden Kur’ân dinleyip iman edenlerin bazı açıklamaları, ikinci kısmında Kur’ân vahyinin kesinliği vurgulanır. Hz. Peygamber (a.s.) Mekke’de kendisini himaye eden amcası Ebû Talib’in ve bütün varlığı ile kendisine destek olan eşi Hz. Hatice’nin (r.a) vefatı sebebiyle epeyce üzgün iken, Kureyş’in red tavrı ve verdiği eziyetleri artırması karşısında Taif’e tebliğe gitmiş, orada da taşlanmıştı. Çok üzgün bir durumda iken, Taif’den dönüşünde inen bu sûre, Hz. Peygambere büyük bir destek ve teselli olmuş, cinlerin bile Kur’ân’ı dinleyip tâbi olduklarını bildirmiş, Kur’ân dâvetinin muvaffak olacağını müjdelemiştir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1-7 – De ki: Bana vahyolunduğuna göre bir cin cemaati Kur’ân’ı dinledikten sonra şöyle dediler: “Biz gerçekten, doğru yolu gösteren harikulade bir Kur’ân dinledik ve ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize asla bir şerik tanımayacağız. Rabbimizin şanı çok yücedir, O ne eş, ne de çocuk edinmiştir. Meğer içimizden birtakım cahiller, Allah hakkında gerçek olmayan sözler söylüyormuş! Biz de saf saf, insanları ve cinleri, Allah hakkında yalan söylemez sanmışız! Meğer bir kısım insanlar cinlerden bazılarına sığınıp, böylece onları daha da azgın hale getirmişler! Onlar da, sizin zannettiğiniz gibi, Allah’ın ölen hiçbir kimseyi diriltmeyeceğini zannetmişler. [46,29-33]
***
Hz. Peygamber (a.s.)’ın Kur’ân dinleyen cinleri görüp görmediği hakkında farklı rivayetler vardır. Hadisçiler cinlerin Kur’ân dinlemek için farklı zamanlarda altı ayrı defa geldiklerini kabul ederler. Hadiseye şahid olan Abdullah İbn Mes’ud (r.a)’ın Efendimizin onları gördüğü şeklindeki tesbiti, birçok müfessirce tercih edilmektedir. Cinlerin, insanların dillerini bildikleri anlaşılıyor. Bütün dilleri bilmeseler bile, yaşadıkları bölgenin dillerini öğrendikleri düşünülebilir. 6. âyetle ilgili olarak İbn Abbas (r.a) “Cahiliyede Araplardan biri ıssız bir vâdide konakladığında bir tehlikeden korktuğu zaman, o vâdinin büyüğü diye düşünülen cinne sığınırdı.” Allah’ın dünyaya halife kıldığı insanoğlu, Allah’tan gaflet edip cinlere sığınınca, onlar da gururlanmış, azmış ve onlara daha fazla eziyet etmeye başlamışlardı. 6. âyetten, bu anlaşılıyor.
***
8 – “Biz göğe çıkmak istedik: Bir de ne görelim: orası sert ve kuvvetli bekçiler, şihablar, alevler, (roket gibi mermiler)le dolu!
9 – “Önceleri biz göğün bazı yerlerinde oturup dinleme merkezleri edinirdik. Ama şimdi kim dinlemeye kalkışırsa, derhal kendisini gözetleyip izleyen bir alevle karşılaşıyor.”301 [37,7-9]
10 – “Doğrusu, iyi anlayamadık: Yerde oturanlara fenalık mı irade edildi, yoksa Rab’leri onlar hakkında hayır ve hidâyet mi diledi, bilemiyoruz.”
11 – “Bizden iyi kimseler olduğu gibi, iyi olmayanlar da var. Biz türlü türlü yollar tutmuşuz.
12 – Şunu da anladık ki, biz yerde Allah’ın iradesine karşı koyamayacağımız gibi, kaçmaya teşebbüs etmekle de O’nun elinden yakamızı kurtaramayız.
13 – Biz hidâyet Rehberini dinleyince onu tasdik ettik. Kim Rabbine iman ederse, ne hakkının eksik verilmesinden, ne de gadre uğramaktan asla endişesi kalmaz.”
14 – “Bizden Allah’a itaat edenlerin yanında, hak yoldan sapan kâfirler de var. Allah’a itaat ve teslimiyet gösterenler, doğru yolu arayanlardır.”
15 – “Hak yoldan sapanlar ise, cehennem odunu olurlar.”
***
Cinler ateşten yaratıldığı için ateş onlara zarar vermez, diye bir düşünce hatıra gelmemelidir. Nitekim insan topraktan, kuru balçıktan yaratıldığı halde ona böyle kuru bir balçık atılsa elbette canı yanar. Aslımız topraktan olsa da et, kemik, sinir ihtiva eden organizma tamamen farklı bir varlık olmuştur. Cinlerde de benzeri bir durum olmalıdır.
***
16 – Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer insanlar ve cinler, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık. [5,66; 7,96; 6,44; 23,55-56]
17 – Bu nimetimiz onları imtihan etmek içindir. Kim Rabbini hatırlamaktan yüz çevirirse Allah onu git gide artan çetin bir azaba sokar.
18 – Şüphesiz ki mescidler Allah’ındır (secdeler O’na mahsustur). Öyleyse sakın Allah’tan başka hiçbir tanrıya dua ve ibadet etmeyin!”
19 – Ne tuhaftır ki, işi tam tersine çevirip, Allah’ın has kulu, bir olan Allah’a ibadete kalkınca, başına öyle bir üşüştüler ki nerdeyse birbirlerini çiğneyeceklerdi.
***
Bir önceki âyetin buyurduğunun tam aksine müşrikler, dünyanın ilk mescidi olan Kâbe-i Muazzamayı putlarla doldurmuş ve orada Allah’ı tek İlah tanıyarak ibadete yönelen Hz. Peygamber (a.s.)’ı engellemeye çalışmışlardı.
***
20 – Sen de ki: “Ben yalnız Rabbime yalvarır, O’na kulluk ederim. Hiçbir şeyi O’na ortak saymam.”
21 – De ki: “Benim size ne zarar vermeye ve ne de (en büyük fayda olan) hidâyete ulaştırmaya gücüm yeter.
22 – De ki: “Allah’ın cezasından beni hiçbir kimse kurtaramaz. Benim O’nun dışında sığınacak yerim de yoktur.
23 – Benim vazifem sadece Allah’ın mesajlarını tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve Elçisine isyan ederse, ona cehennem ateşi vardır, hem de ebedî kalmak üzere oraya girecektir. [5,67]
24 – Kendilerine vaad olunan azabı veya kıyamet saatini gördüklerinde, kimin yardımcılarının daha zayıf, kimin askerlerinin daha az olduğunu, işte o zaman anlayacaklardır.
25 – Ey Resulüm! De ki: “O sizin tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için bir süre mi belirler, kesin bilmiyorum.”
26-28 – O bütün gaybı bilir. Fakat gayplarını kimseye açmaz. Ancak, bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir. Bu durumda (mesajı korumak için) o elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler yerleştirir. Böylece (Allah) elçilerinin, Rab’lerinin mesajlarını gereğince tebliğ ettiklerini bilmek (yani fiilen görmek) ister. Doğrusu Allah, kullarının nezdinde ne var, ne yoksa her şeyi ilmiyle ihata etmiş, her şeyi bir bir kaydetmiştir. [2,255]
***
Allah’ın gaybı Resulüne bildirmesi, gaybı O’ndan başkasının bildiğini göstermez. Aksine gaybın Allah’a has olduğunu teyid eder. Gözetleyicilerden maksat meleklerdir. Allah Resulüne gönderdiği gaybı, meleklerince koruma altına alınmış olarak gönderir. Hz. Peygamberin risaletinden sonra, gök kapıları cinlere büsbütün kapanınca, onlar, melekler tarafından sıkı bir korumanın olduğunu anlamışlardı. Âyetin meali, muhtemel üç tefsir arasından, bizce en kuvvetlisine göre verilmiştir.
***
➖MÜZZEMMİL SÛRESİ➖
Kur’ân-ı Kerîm’in ilk inen sûrelerindendir. 20 âyettir. Adını birinci âyetteki hitaptan almıştır. Müzzemmil: “elbisesine bürünmüş” demek olup genellikle bununla Hz. Peygamber (a.s.)’a hitap edildiği şeklinde tefsir edilir. Bu sûrede Hz. Peygamberin ve ona tâbi olarak müminlerin gece ibadetleri ile feyizlenmeleri, tevhid, tevekkül, teslimiyet sırrı ve bu dini yalan sayanların fecî âkıbetleri bildirilir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Ey örtüsüne bürünen Resulüm!
***
Hitaptaki bu vasıf, Hz. Peygamberdeki yoğun şuura ve derin ruhî aydınlanmaya işaret etmektedir. Bundan şu anlaşılabilir: Hz. Peygamber (a.s.) uyumaya hazırlanırken üstüne örtü çekince Cenab-ı Allah ona tatlı bir üslup ile: “Artık rahat yatma zamanı geride kaldı. Ağır bir yük yüklendin, sorumluluğun büyüktür” demek istemiş olabilir. Hz. Peygamberin müzzemmil lakabı yoktu, anlaşılan o anda yaptığı iş göz önünde bulundurularak böyle nitelendirilmiştir.
***
2 – Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir! [32,16; 17,79; 76,26]
***
Bu âyet, gecenin büyük bir kısmını ibadetle geçirmeyi emretmektedir. Gelen 3. âyet, normal olarak gece müddetinin yarısını esas almak gerektiğini ifade etmektedir.
***
3-4 – Duruma göre gecenin yarısında, veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile, düşünerek oku.
***
Maksat şudur: “Kur’ân okurken hızlı değil, harflerin ve kelimelerin hakkını vererek, tane tane okuyun, ta ki Allah kelamının mânası iyice zihninize yerleşsin ve muhtevası size tesir etsin.” Efendimiz (a.s.m.)’ın bu şekilde okuduğuna dair sünnet-i seniyyede çok örnekler vardır. Üzerinde tefekkür etmeden, kelimelerini telaffuz etmek, matlub olan kıraat değildir.
***
5 – Biz sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz.
6 – Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur’ân okuyuşu bakımından daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar.
***
Önceki âyetlerde emredilen uzun ibadetler, bu ağır yüke tahammül gücünü geliştirmek içindir. İlahî vahyi Hz. Peygamberin alması ağır olduğu gibi, o emaneti taşımak ve insanlığa tebliğ etmek, hele hele onun gereklerini yaşayarak temsil etmek, özümsemek, bu sebeple dünyevî sıkıntılara mâruz kalmak, ağır – ama sevap ve mükafâtta da ağır – bir yüktür. Bu âyet, teheccüd vaktinde kalb ile dil arasındaki uyumu sağlamanın daha kolay olduğuna işaret ediyor.
***
7 – Çünkü gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır.
8 – Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.
9 – O doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka İlah yoktur. O halde sen de yalnız O’nun himayesine sığın, yalnız O’na güven!
10 – Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!
11 – Nimet ve devlet içinde yüzen, hak dini yalan sayanları, sen Bana bırak ve onlara biraz mühlet ver!
12-13 – Muhakkak ki Bizim nezdimizde bukağılar, alevli ateşler, dikenli, boğazı tırmalayan yiyecekler ve gâyet acı azap var.
14 – Gün gelecek; yer, dağlar şiddetle sarsılacak ve dağlar dağılan kum yığınları haline gelecek!
15 – Bakın (ey Mekkeliler, ey bütün insanlar) Biz vaktiyle Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şahitlik edecek bir elçi gönderdik.
16 – Firavun o Resule isyan etti. Biz de onu şiddetle cezaya çarptırdık.
17 – Kâfirliğinizde devam ederseniz, dehşetinden çocukları birden ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabilirsiniz?
18 – O günün dehşetinden gök bile çatlar. Allah’ın vâdi mutlaka gerçekleşir.
19 – Bu, bir öğüt ve uyarıdır. Artık isteyen, Rabbine varan yolu tutar. [76,29]
20 – Senin Rabbin, gecenin bazen üçte ikisine yakın bir kısmını, bazen yarısını, bazen üçte birini ibadetle geçirdiğini, senin yanında yer alan müminlerden bir cemaatin da böyle yaptığını elbette biliyor. Gece ve gündüzü yaratıp sürelerini belirleyen Allah’tır. O sizin bu gece ibadetini gözetemeyeceğinizi bildiği için, lütuf ve merhametiyle size yeniden bakıp muaf tuttu. Artık Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktarı okuyun. Allah bilmektedir ki aranızda hastalananlar olacaktır. Kimileri Allah’ın lütfundan nasiplerini aramak için yol tepecek, dünyanın çeşitli yerlerinde dolaşacaklardır. Bazıları Allah yolunda muharebe için sefere çıkacaklardır. Haydi artık Kur’ân’dan, kolayınıza gelen miktarı okuyun! Namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin ve bir de Allah’a güzel ödünç takdim edin! Unutmayın ki kendi iyiliğiniz için âhirete hazırlık olarak her ne gönderirseniz mutlaka onu Allah’ın nezdinde bulursunuz. Hem daha üstün ve daha hayırlı, mükâfatı kat kat artmış olarak! Allah’tan af dileyin! Muhakkak ki Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur). [2,245]
***
Bu âyet, sûrenin başındaki gece kıyamını tekrar ele alıp, daha önce farz olan gece namazını, hafifletip sünnet yani nafile ibadete dönüştürmektedir. Dolayısıyla bu âyetin, ilk hükmü neshettiği söylenir. Nesheden bu 20. âyetin Medine’de mi, Mekke’de mi nâzil olduğu konusunda farklı görüşler varsa da, kuvvetli ihtimale göre Medine’de inmiştir. Savaşma izni ve zekât emri, bu ihtimalin karinelerindendir. Bu âyetin hepsi değilse de en azından bir iki cümlesi Medine’de inmiş olmalıdır. Hicretten az önce Mekke’de beş vakit namaz farz kılındıktan sonra, akşam ve yatsı namazları, gece ibadetinin bir parçası olarak kalmış ve teheccüd namazının vaciplik hükmü nâfileye çevrilmiştir.
➖MÜDDESSİR SÛRESİ➖
Mekke’de risaletin başlangıcında inen sûrelerden olup 56 âyettir. Sûre adını ilk âyetinde geçen kelimeden almıştır. Müddessir: “örtüsüne bürünmüş” demek olup bununla birinci derecede Hz. Peygamber (a.s.) kasd edilmektedir. Bu sûre nübüvvet yolunun tebliğ ve irşad görevinden, hak dinin karşısına çıkan bazı kişilerin vasıflarından, bunların âhirette çekecekleri azaptan bahseder.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1-10 – Ey örtüye bürünen! (İnziva arzu eden!)
Ayağa kalk ve insanları uyar!
Rabbinin büyüklüğünü an!
Elbiseni tertemiz tut, maddî manevî kirlerden arın,
Putlardan ve murdar olan her şeyden uzak dur!
Verdiğini çok bularak minnet etme!
Rabbinin yolunda sabret!
Sûr’a üflendiği gün,
Doğrusu o, çok çetin bir gün!
Kâfirlere hiç kolay olmayan bir gün!
***
Müddessir kelimesi (aslı mütedessir) “örtüye bürünen”den başka, ayrıca “yalnızlık ve inziva arzu eden” mânasına da gelir. Allah Teâlâ, nebîsine “Artık inzivayı bırak, bütün dünyanın önüne öğretici ve uyarıcı olarak çık!” “Çevrende gaflet içinde bulunan insanları uyar! Kendilerini yaratıp bunca nimetlerle donatan o Yüce Rabbin onları görüp işittiğini ve sonunda hesaba çekeceğini hatırlat!” demektedir.
“Allah’ın büyüklüğünü anmak, “Allahu ekber!” demek İslâm’ın özetidir, başta gelen emridir ve bir zikirdir. Risaletin başlangıcında öğretilen bu zikir, ezanda, namazlarda, hacda, kurbanda, hayatın her tarafında devam eder.
4. âyette beden temizliği ile ruh temizliği arasındaki sıkı ilişki hatırlatılıyor. Bu âyet, “Cinsel zaaftan uzak dur!” mânasına kinaî anlam ile de tefsir edilmiştir. Böylece müminlerin kalplerini, ruhlarını, bedenlerini, elbiselerini, ırzlarını tertemiz yapmaları emredilmektedir. Mânaları çok özlü olan ilk 7 âyeti iyi düşünen bir insan, risaletin başında bu buyrukların, verilmesi gereken en hikmetli, tam yerli yerinde emirler olduğunu anlar, risaletin önemli bir delilini bulur.
***
11-14 – Mal ve ailesiz, tek olarak yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkânı önüne serdiğim, o adamın hakkından gelmeyi sen Bana bırak!
***
Bu âyetler, Hz. Peygamber (a.s.) aleyhinde “büyücü” diye propaganda yapan, Kureyş’in liderlerinden Velîd İbn Muğîre ve benzerleri hakkında indirilmiştir. Onun on oğlu vardı ki Halid b. Velîd (r.a.) onlardan biridir.
***
15 – Hâlâ da açgözlülükle imkânlarını daha da artırmama hevesleniyor.
16 – Hiç heveslenmesin! Çünkü o Bizim âyetlerimize karşı inatçı kesildi.
17 – Ben de onu sarp mı sarp bir yokuşa sardıracağım.18 – O düşündü, ölçtü, biçti…
19 – Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti!
20 – Hay kahrolası! Nasıl, nasıl da ölçtü biçti!
21 – Sonra baktı…
22 – Derken suratını astı, kaşlarını çattı…
23 – Sonra da sırtını döndü, kibirinden kabardı, arkasına bakmadan çekip gitti!
24 – “Bu, büyücülerden nakledilen büyüden ibarettir!’
25 – Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir.” dedi.
***
Velîd, aslında Kur’ân’dan çok etkilenen, meşhur bir edip idi. Kur’ân’ın, beşer üstü bir taraftan geldiğini de vicdanında hissediyordu. Fakat toplumdaki itibarını kaybetmemek için, Kur’ân hakkında ne diyeceğini şaşırmış, sonunda onun olağanüstü etkisini “büyü” diye nitelendirmişti.
***
26 – (“Beşer” desin bakalım) “Ben de onu sekar’a atacağım.
27 – Sekar nedir bilir misin?
28 – O, içine atılanı yer, bitirir. Yine de bırakmaz, eski haline çevirip bu işi tekrar eder.
29 – Sürekli olarak derileri kavurur.
30 – Üzerinde on dokuz görevli vardır.
31 – Biz cehennem görevlilerini sadece melaikelerden kıldık. Onların sayısını da kâfirler için imtihan ve sıkıntı sebebi yaptık ki Ehl-i kitaptan olanlar Peygambere imanda yakîn sahibi olup, daha kesin inansınlar. Mü’minlerin imanlarındaki yakinleri artsın. Ehl-i kitap ve müminler tereddüde düşmesinler. Kalplerinde hastalık olan münafıklar ile kâfirler de neticede: “Allah, bu misal ile ne anlatmak istemiş olabilir?” desinler. Böylece Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını Kendisinden başka kimse bilemez. Bu, (yani cehennem veya ondan bahseden âyetler) beşere bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir. [2,26]
***
Kâfirler, iyi zan içinde olmadıklarından, hemen itiraz edecek bir taraf arayıp ona takılır. Mesela sayı doğru olmakla birlikte işin özü değildir. Ama kâfir sayıya takılarak kendi kendisini tökezletir. Yürüyüşüne devam edemez. Kur’ân’da bildirilir ki bir imtihandan sonra mümin imanında sebat gösterir, din hususunda cayıp geri dönmezse, o zaman imanı kökleşir.
“Allah’ın orduları”: O’nun yarattığı mahlûklar, onlara verdiği kuvvetler, görevlerdir.
***
32 – Hayır! İş kâfirlerin dediği gibi değil. Ay’a,
33 – Ve dönüp giden geceye,
34 – Ağardığı dem sabaha kasem edip şahit tutarım ki:
35 – O sekar belâların en müthişidir.
36 – Beşer için en büyük uyarıdır.
37 – İleri veya geri gitmek durumunda olanlar için en büyük uyarıdır.
38-39 – Ashab-ı yeminden, hesap defterini sağ tarafından alan cennetlikler dışında herkes, yaptığı işlerin rehîni olacaktır.
40-42 – Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin durumu hakkında, kendi aralarında konuşurlar. O suçlulara: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?” diye sorulur.
43 – Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.
44 – Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.
45 – Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık.
46 – Bu hesap gününü yalan sayardık.
47 – Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.”
48 – Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda etmez.
49-51 – Ne oluyor onlara ki bu öğütten, bu irşaddan arslandan ürküp kaçan yaban eşeği gibi kaçıyorlar?
52 – Bu beyler, bu öğütle yetinmeyip üstelik her biri kendisine mahsus özel kitap, özel ferman isterler!
53 – Hayır! onlar aslında âhiret endişesi taşımazlar.
54 – Hayır! Gerçekten bu bir öğüttür, bir uyarıdır.
55 – Dileyen onu okur, düşünür ve ders alır.
56 – Ama Allah dilemedikçe onlar ders alamazlar. Saygı duyulup cezasından sakınmaya lâyık olan da, günahkârların günahlarını bağışlama şanına yaraşan da yalnız O’dur.
***
Hidâyete gelmek, kişinin kendi elinde değildir. İradesini hidâyet yönünde kullanması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın ona hidâyeti nasib etmesi, hidayeti kalbinde yaratması ile kul doğru yolu bulur. Bu, ince kader sırrıdır. Eğer Allah Teâlâ, insanları kendi hallerine bıraksaydı, mukadderatlarını Kendisi tayin etmeseydi, dünyanın nizamı altüst olurdu. En büyük zararı insanlar çekerdi. “Bir Kadir-i mutlak eylemişken tanzim, Devran görünür her kula bin türlü sakîm, Her kul verebilseydi meramınca nizam, Her devrini eylerdi cahîm içre cahîm.” (Yahya Kemal). Bir insan ne kadar günahkâr olursa olsun bunlardan vazgeçerek Allah’ın rahmetine sığınırsa, Allah onu bağışlar. Suçluları mutlaka cezalandırma, günahkârları affetmeme, kin tutma gibi eksikliklerden Allah münezzehtir.
***
➖KIYÂMET SÛRESİ➖
Mekke’de inmiştir, 40 âyettir. Bu sûre adını, ilk âyetinde adı geçip bütün sûrenin konusunu teşkil eden kıyamet kavramından almıştır. Aklî, hissî ve psikolojik yollarla kıyamet gerçeği ispatlanır ve buna inanmayanların sorumlulukları vurgulanır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Hayır, gerçek öyle değil! Kıyamet günü hakkı için,
2 – Kendisini eleştirip kusurlarından pişmanlık duyan ruhlar hakkı için (ki siz mutlaka diriltileceksiniz).
***
Burada en-nefs kelimesinin başındaki tarif, cins için olduğundan “müminlerin ruhları” anlamına gelmektedir (İbn Âşur).
***
3 – İnsan zanneder mi ki ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp onu diriltmeyeceğiz?
4 – Evet, toplarız, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar eski halinde düzenleriz!
***
Bu ayet, her insanın parmak izinin, kendisine mahsus kişilik şifresi, gerçek imzası olduğuna işaret sayılabilir. Bu özellik 19. asrın sonlarında keşf edilmiştir.
***
5 – Fakat insan suç işleyip durmak için önündeki kıyameti inkâr etmek ister de,
6 – “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye alay eder.
7 – Gözler kamaşıp karardığı,
8 – Ay’ın ışığının büsbütün gittiği,
9 – Güneş ile Ay yan yana getirildiği zaman…
10 – İşte o gün insan der: “Var mı kaçacak mekân?”
11 – Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur.
12 – O gün varılacak yer, ancak Rabbinin huzurudur!
13 – O gün insana yaptığı her türlü iyilik ve fenalık ile; yapmadığı her türlü iyilik ve fenalık tek tek bildirilir. Ona göre karşılığını alır.
14-15 – Türlü türlü mazeretler öne sürse de, Artık insan, kendisi hakkında şahit olur. [36,65; 58,18]
16 – Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma! [20,114]
17 – Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir.
18 – O halde Biz Kur’ân’ı okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu izle!
19 – Ayrıca onu açıklamak da bize ait bir iştir. (Bu önemli gerçeği, arada belirttikten sonra gelelim esas konumuza).
20 – Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz.
21 – Onun için âhireti terk edip durursunuz.
22 – Yüzler vardır o gün pırıl pırıl…
23 – (O güzel ve Yüce) Rab’lerine bakakalır… [6,103]
***
Ehl-i sünnet, âyetlere ve bilhassa mütevatir derecesine varan hadîslere dayanarak, cennette Allah’ın görüleceği hususunda ittifak etmişlerdir.
***
24 – Ve nice suratlar vardır o gün asılır.
25 – Belini kıran darbeyi yediğini hisseder. [3,106; 80,37-42; 88,2-10]
26 – Hayır, hayır! Ne zaman ki can boğaza gelir, işte o zaman can çekişenin yanındakiler:
27 – “Bunu iyileştiren, kurtaran yok mu?” der.
28 – Artık ayrılık vakti geldiğini kendisi de anlar.
29 – Bacağı bacağına dolaşır, ölüm acısıyla kıvranır.
30 – O gün sevkiyat, doğru Rabbinin divanına olur! [6,61-62]
31 – Ne dini tasdik eder, ne namaz kılardı.
32 – Hep hakkı yalan sayıp ona sırtını dönerdi.
33 – Bir de yaptığından memnun olarak, çalımlı çalımlı kendi taraftarlarının yanına varırdı.
34 – Yazık sana yazık!
35 – Yazık ki sana ne yazık!
36 – İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?
37 – Onun aslı, atılan bir meniden meydana gelen bir nutfe değil miydi?
38 – Sonra (rahim cidarına) yapışan bir hücre oldu da, Rabbi onu yaratıp düzenledi.
39 – Ondan erkek ve dişi olarak her iki cinsi yarattı.
40 – Bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye kadir olmaz olur mu?
***
Bu âyetten sonra “Belâ (elbette!)” denilmesi sünnettir. (Ebu Davud, İmam Ahmed).
***
➖İNSÂN (DEHR) SÛRESİ➖
Medine’de nâzil olduğuna dair rivayet bulunmakla birlikte çoğunluğun tercihine göre Mekke’de inmiştir, 31 âyettir. Sûrenin ilk âyetinde insan kelimesi geçmekte olup, sûrenin temel konusu, insanın kemâle ermesi, faziletli insanın başlıca vasıfları ve âhirette göreceği mükâfatlardır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Dehrin akışı içinde öyle zaman geçti ki, o dönemde, insanın adı bile anılmazdı.
***
Dehr: “Kâinatın başlangıcından son bulmasına kadar sürecek müddet, yani zamanın tamamı” demektir.
***
2 – Biz insanı katışık bir nutfeden yarattık. Onu denemek istiyoruz; bu sebeple de kendisini işiten ve gören bir varlık yaptık. [67,2; 18,7]
***
“Nutfe” su görünümünde sıvı tenasül özüdür. Kur’an’ın kullanışında nutfe, meni (sperm) tarafından döllenmiş yumurtanın teşkil ettiği tek hücredir. Embriyolojide buna zigot denir. İnsanın zigottan yaratıldığı, 18. asrın sonlarında anlaşılmıştır. Oysa Kur’an bu ve daha birçok ayette bunu açıkça bildirir: 53,45-46; 80,19; 75,37.
“Katışık”, yani spermin dişi yumurtayı döllemesiyle erkek ve dişi unsurların katıştığı hücreden. İnsan; imtihan, yani deneme gayesiyle dünyada bulunmaktadır. Yoksa gayeleri bu dünyada tamamlanan ve sonunda yok olan hayvanlar ve bitkiler gibi bir varlık değildir. Bazı rahiplerin sandığı gibi, dünya, nefse işkence yeri de değildir. Tenasühe inananların düşündüğü gibi, yaptıklarının hemen karşılığını göreceği bir ceza yeri de değildir. Dünya, materyalistlerin zannettikleri gibi eğlence yeri, Marksçı ve Darwincilerin sandıkları gibi bir savaş yeri de değildir. Âyet idrâk sahibi olan insanın, bilgi edinmesinin başlıca yollarının, görme ve işitme olduğuna dikkat çekmektedir.
***
3 – Ona yolu da gösterdik: Artık ister şükreder, ister nankör ve kâfir olur.
***
Yol gösterme: akıl ve fikir verme, ahlâk duygusu verme, kötülük yaptığında kendisini uyaran vicdan verme, Allah’a iman etme duygusu verme, hayatını devam ettirecek vesile ve imkânları verme mânasınadır.
***
4 – Biz kâfirlere zincirler, kelepçeler, alevli ateşler hazırladık.
5 – İyi insanlar ise, kâfur suyu ile hazırlanmış içecek kâselerini yudumlarlar.
6 – Bu, Allah’ın has kullarının içip, istedikleri yere akıttıkları bir kaynaktır.
7 – Bu kullar, dünya hayatında iken sözlerinde durur, adadıkları şeyi yerine getirir ve felaketi bütün ufukları tutan kıyamet gününden endişe ederlerdi.
***
Adağı yerine getirme kişinin: a- Kendisine farz olan şeyleri yapması b- Söz verdiği şeyleri yapması c- Kendi üzerine vacip kıldığı şeyleri yapması mânalarına gelebilir.
***
8 – Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler.
***
Borçlu, köle, mahpus olanlar da esirler kapsamındadırlar.
***
9 – Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.”
10 – Biz, yüzleri ekşiten, asık suratlı o günde Rabbimizin gazabından korkarız.”
11 – Allah da onları o günün felaketinden korur, onların yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr verir.
12 – Sabretmelerine karşılık onlara cennet ve ipekli giysiler ihsan eder.
***
İman edip imanına göre yaşayanların bütün hayatları sabırdır: Allah’a taat konusunda sabır, O’nun haram kıldığı şeyleri yapmamak için sabır ve O’nun çok hikmetlere binaen gönderdiği musîbetlere sabır… Bu sabırlar, müminin bütün hayatını doldurur, onu pişirip olgunlaştırır, şahsiyetini güçlendirir ve onun hayatına anlam kazandırır. Bu ilahî ferman, ebedî cennet ödülünün bu sabırlarla kazanılacağını bildiriyor.
***
13 – Koltuklarında diledikleri gibi dinlenir, orada ne Güneş sıcağı görürler, ne de dondurucu soğuklara uğrarlar.
14 – Cennet ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar, meyveleri devşirmeleri pek kolay olur.
15-16 – Etraflarında hizmet edenler gümüş kaplar, billur kâseler, gümüşî parlaklıkta billur kupalarla dolaşır, onlara ikram ederler. Cennetlikler içeceklerini kendi iştahları ölçüsünce tayin ederler.
17 – Onlara karışımında zencefil bulunan kadehler ikram edilir.
18 – Bu içecekler, adı Selsebil olan pınardandır.
19 – Etraflarında ebedî cennet çocukları dolaşır durur ki, onları gördüğünde parlaklıklarından ötürü etrafa saçılan inciler sanırsın.
20 – Hangi tarafa baksan hep nimet, servet, ihtişam, büyük bir saltanat görürsün.
21-22 – Elbiseleri ince veya kalın yeşil renkli ipeklerden, atlaslardandır. Gümüş bilezikler takınırlar. Onların Rabbi, kendilerine tertemiz bir içki ikram edip şöyle demiştir: “İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır! Gayretleriniz makbul oldu.”
23 – Ey Resulüm! Kur’ân’ı sana parça parça Biz indiriyoruz.
24 – O halde Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret, sakın günaha ve küfre dadananlara itaat etme!
25-26 – Sabah akşam Rabbinin adını zikret! Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibadet et!
***
Kâfirlere karşı sabır ve sebat istenen yerlerin hemen yanı başında zikir ve ibadet emri yer alır. Demek bu kuvvetin kaynağı, bu işleri gerçekleştirmektir. Bu bölümde birinci cümle sabah, öğle ve ikindi namazlarına; ikinci cümle akşam ve yatsı namazlarına, üçüncü cümle ise teheccüd namazına işaret etmektedir.
***
27 – Şu insanlar bu peşin dünya hayatını arzulayıp, önlerinde kendilerini bekleyen o ağır günü ihmal ediyorlar.
28 – Onları yaratan, organlarını birbirine bağlayan ve onlara bu sağlam bünyeyi veren Biz’iz. Dilediğimiz vakit elbette onların yerine başkalarını getirebiliriz.
29 – İşte bu, bir öğüttür, bir uyarıdır. Artık dileyen Rabbine varan yolu tutar.
30 – Ama Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. Çünkü her şeyi bilen, tam hüküm ve hikmet sahibi olan, Allah’tır. Her şeyi bildiği gibi, rahmet ve hidâyete lâyık olanları da pek iyi bilir.
***
Bir önceki âyet, dileyenin, Kur’ân’ın rehberliğinde Rabbine varan yolu tutacağını bildirirken, 30. âyet yüce Allah’ın dilediği kimseleri rahmetiyle kucaklayacağını bildiriyor. Demek ki samimi müminler, kendilerini bütün varlıklarıyla Allah’ın iradesine teslim ederler. Onların diledikleri, Allah’ın meşîetine, yani dilemesine uygundur.
***
31 – Böylece dilediğini rahmetine alır. Zalimler için ise, gayet acı bir ceza hazırlamıştır.
➖MÜRSELÂT SÛRESİ➖
Mekke’de inmiş olup 50 âyettir. Sûre, adını ilk âyetinden alır. Sûrenin ilk âyetlerinde, kâinattaki birtakım önemli işlere ve onları yerine getiren melâikeye dikkat çekilir. Allah’ın üstün kudretine deliller getirilir. Bu üstün kudret sahibinin, insanları diriltmeye de kadir olduğu vurgulanır. Dini ve âhireti yalan sayanların fecî âkıbetleri tekrar tekrar ihtar edilir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – İyilik için birbirinin peşinden gönderilenler,
2 – Esip savuranlar,
3 – Tohumlarını yaydıkça yayanlar,
4 – Hakla batılı, doğru ile eğriyi ayırt edenler,
5-6 – Hak sahiplerine özür, yahut haksızlara tehdit olarak vahyi getiren melekler hakkı için:
7 – Size vaad edilen mutlaka gerçekleşecektir.
***
İlk beş âyet, müfessirlerin çoğu tarafından rüzgârların sıfatları olarak açıklanır. İnsanlar, rüzgâr gelmediğinde, kıtlık korkusu ile kalpleri yumuşayıp Allah’tan af dilerler. Rüzgârlar vasıtasıyla yağmur gönderdiği için O’na şükrederler. Bazen da fırtına şeklinde geldiğinde helâk olma korkusu ile Allah’a dönerler. Bazı müfessirler, bu beş âyetin meleklerden bahsettiğini söylerler. Bazıları ise, ilk üç âyetin rüzgârların, müteakip iki âyetin ise meleklerin sıfatlarından söz ettiğini kabul ederler.
***
8 – Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,
9 – Gök yarıldığı zaman,
10 – Dağlar parçalanıp savrulduğu zaman,
11 – Resullere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri belirlendiği zaman; (İşte o zaman) beklenen kıyamet kopmuştur!
12 – Bunlar hangi güne ertelendiler?
13 – “Hüküm gününe!”
14 – “Hüküm günü” nedir bilir misin?
15 – Hakkı yalan sayanların o gün vay hallerine!
16 – Biz o peygamberleri reddedenlerden öncekileri yok etmedik mi?
17 – Sonra gidenleri de onların ardına takarız.
18 – İşte suçlu kâfirlere Biz böyle davranırız.
19 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
20 – Biz sizi basit bir sudan yaratmadık mı?
21-22 – Sonra da o meni nutfesini belirli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. [23,13]
***
Allah’ın nizamı, döllenen yumurtayı rahim cidarına öylesine yapıştırır ve korur, bütün imkânlarla onun gelişmesi için öyle tedbirler alır ki, o cenin, annenin hareketlerinden kolay kolay etkilenip tehlikeye girmez. Böyle “sağlam bir yer” verilmeseydi, her hamilelik, anne için, dayanılması neredeyse imkânsız bir yük olurdu.
***
23 – Biz işte böyle takdir ettik. Ne güzel takdir ederiz Biz!
24 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
25-26 – Gerek diriler ve gerek ölüler için Biz dünyayı toplanma yeri kılmadık mı?
27 – Orada, sağlam yüksek dağlar yarattık ve size tatlı bir su ihsan ettik.
***
Dünya hayatının mezkûr âyetlerde bildirildiği tarzda düzenlenmesi, kesin olarak hikmetli bir Yaratıcı tarafından tanzim edildiğini ispatlar. Bu da âhiretin aklen mümkün olduğunun bir delilidir. Sayısız yaratıklar, milyonlarca tür bitki, yüz binlerce tür hayvan ve bunlardan bir nevi olarak insanlar, onbinlerce yıldan beri dünyanın bağrında beslenmektedirler. Bunların, milyonlarca çeşit ihtiyaçları hep dünyada yerleştirilmiştir. Bunların hepsini yerli yerinde yaratan üstün kudret, hikmet, irade ve adalet sahibi Allah, elbette yeni bir ülke kurmaya kadirdir.
***
28 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
29 – Nankörlere ise şöyle denir: “Haydi, durmayın yalan dediğiniz o azaba girin bakalım!”
30 – Üç kola ayrılmış gölgeye gidin.
31 – Gidin ama o, ateşten sizi korumaz, gölgelik olmaz.
32 – O, kütükler gibi kıvılcımlar atar.
33 – O kıvılcımlardan her biri, sanki birer deve yavrusudur!
34 – Hakkı yalan sayanların o gün vay hallerine!
35 – Bugün, kâfirlerin konuşamayacakları bir gündür.
36 – Kendilerine konuşma izni verilmez ki özür dilesinler.
37 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
38 – Bugün, karar ve hüküm günüdür. Sizi de, önce gelip geçmiş olanları da bir araya topladık.
39 – İşte hepiniz bir aradasınız. Kurtulmak için, bir düzeniniz, bir hileniz varsa, hiç durmayın, derhal uygulayın!
40 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
41 – Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise o gün gölgeliklerde, pınar başlarındadırlar.
42 – Arzu ettikleri her türlü meyveyi bulurlar.
43 – “Dünyada yaptıklarınızdan ötürü âfiyetle yiyin, için!”
44 – Biz iyi hareket edenleri işte böyle ödüllendiririz.
45 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
46 – Ey kâfirler! Yiyin, azıcık zevkedin bakalım. Gerçek şu ki siz mücrimsiniz.
47 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
48 – Onlara: “Haydin Allah’a boyun eğin “denildiğinde, boyun eğmezler.
49 – Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
50 – Artık bu Kur’ân’a da inanmazlarsa, hangi söze inanırlar acaba?
***
Bu âyetten sonra “Âmenna billâh (Allah Teâlâyı tasdik ederim)” demek sünnettir. (Ebu Davud, İmam Ahmed).
***
《29.Cüz Sonu》