《17》
“NİYETLERE GÖRE MUAMELE”
İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah bir kavme azap indirdi mi, o azab, kavmin içinde bulunan herkese isabet eder. Sonra, (kıyamet gününde) herkes niyetlerine [ve amellerine] göre diriltilirler.” [Buhârî, Fiten 19; Müslim, Sıfatu’l-Cenne 84]
-Resûlullah (aleyissalâtu vesselâm), bu hadislerinde yaptıkları kötülükler sebebiyle, bir kavme İlâhî ceza geldiği takdirde, iyilerin bu cezadan hariç kalmayacaklarını, dünyevî azaba, kötülerle birlikte aynen iştirak edeceklerini; ancak ahirette, iyilerin dünyadaki niyet ve amellerine uygun olarak hayır üzere diriltileceklerini, iyiliklerinin zayi olmayacağını belirtmektedir.
Bazı rivayetlerde “niyetleri üzere” denilirken, bazılarında “amelleri üzere” denmiştir. Keza “amelleri ve niyetleri üzere” şeklinde her ikisini zikreden rivayet de mevcuttur. İyilere isabet eden ceza, onların günahlarına bir keffaret, derecelerine bir yükselme vesilesi olacaktır.
- Beyhakî’nin Şuabu’l-İman’da kaydettiği bir rivayet bu bahsi biraz daha açmaktadır:
“Yeryüzünde kötülük zuhûr etti mi Allah içlerine belasını indirir.” “Ey Allah’ın Resûlü! İçlerinde ibadet ehli olduğu halde mi?” denildi de, “Evet! Ancak bilahere Allah’ın rahmetine göre diriltilirler” buyurdu.”
Zeyneb Bintu Cahş’tan gelen bir rivayet, cemiyette kötülüklerin galebe çalıp alenen işlenmeye başlanması durumunda İlahî cezanın geleceği belirtilir: “Ey Allah’ın Resûlü, aramızda sâlih kişiler olduğu halde helak mı olacağız?” diye sorunca: “Evet! Kötülükler çoğalınca!” cevabını alır. Bu hususu te’yîd eden bir diğer rivayet Sıddık radıyallahu anh’tan gelmiştir: Anlattığına göre Aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle buyurduğunu işitmiştir: “İnsanlar kötülüğü görünce müdahale edip düzeltmezlerse, Allah’ın, hepsini kuşatacak umumî bir ceza göndermesi yakındır.”
Müslim’de gelen bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm buyurmuştur ki: “Şaşılacak şey! Hakikaten ümmetimden bir kısım insanlar Kureyş’ten Beyt’e sığınmış bir adam için, Beyt’e doğru hareket ederler. Çöle vardıklarında bunlar yere batırılacaklardır.” Hz. Aişe der ki: “Ey Allah’ın Resûlü dedik, yol bazan farklı insanları biraraya getirir!” “Evet buyurdular, onların arasında kasıtlısı, mecbur edileni, yolcusu var. Hepsi de toptan helak olurlar, ancak muhtelif yerlerden çıkarlar, Allah herbirini niyetine göre diriltir.”
Alimler, bu hadislerden hareketle ölümde iştirakin sevap ve ikâbda da iştiraki gerektirmediği, Allah’ın gazabına uğramış milletler içerisinde sâlihlerin de bulunabileceği hükmünü çıkarmışlardır.
İbnu Ebî Cemre, iyilere de musibetin gelişini, “onların emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münkerden geri kalışlarına ceza” olarak yorumlar. Ve devamla: “Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münkerde bulunanlar hakiki mü’minlerdir. Allah onlara azab göndermez, bilakis onlar sebebiyle azabı defeder” der.
İbnu Ebî Cemre’nin bu görüşünü “Ahalisi zulme sapmadıkça hiçbir memleketi biz helâk etmeyiz” (Kasas 59) ve keza: “Halbuki sen içlerinde olduğun halde onlara azab edecek değildir. Onlar bağışlanmalarını ister oldukları halde de Allah onlara azab edecek değildir” (Enfâl 33) gibi âyetler te’yid eder.
Diğer taraftan, münkerden men etmeyenlere de azabın şâmil olacağını te’yîd eden âyetler de mevcuttur: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın” (Nisa 140).
Şu halde böylesi insanlarla oturmak nefsi tehlikeye atmak olacağından, küffârdan kaçmak meşru addedilmiştir. Bu emir, küffârın söz ve fiillerinden rahatsız olanlar içindir. Onlara yardımcı olan, onlardan razı olan, artık onlardan biri olmuştur.
Sadedinde olduğumuz hadiste, kötülüklere seyirci kalıp men etmeyenleri korkutma vardır. Seyirci kalmanın ötesinde, birkısım şahsi mütâlaalar, temelsiz yorumlar ve dünyevî menfaat hesaplarıyla zâlimlere ve kötülere müdâhanede bulunanların, kötülüklere kılıf uydurup razı ve hatta yardımcı olanların hali ne olur? Cenab-ı Hak mü’minleri böylesi fitnelerden siyânet buyursun! [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/116-117]
《18》
“MÜ’MİNİN YİTİĞİ OLAN HIKMETLİ SÖZ”
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hikmetli söz mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, onu hemen almaya ehaktır.” [Tirmizî, İlm 19]
– Hikmet, birçok ma’nâya gelen câmi bir sözdür.
Burada da farklı anlamalar mümkündür. Mesela İmam Mâlik “din ilmi” olarak anlar.
Âyet-i kerime’de Cenâb-ı Hakk: “Allah hikmeti dilediğine verir” (Bakara 269) buyurur.
Hikmeti: “Temelleri nakil ve akılla sağlam kılınmış, içerisinde dakik hakikatlar bulunan ve ma’nâları kargaşa, hata ve fesaddan korunmuş söz” diye de tarif etmişlerdir.
Bu hadisten şu ma’nâlar çıkarılmıştır:
* Hakîm, hikmeti arar, bulursa, hikmete ehaktır, başka bir deyişle onunla amel edip, ona uymaya ehaktır.
* Hikmetli sözü, bazan ona ehil olmayan bir kimse de söyleyebilir. Sonra bu kelime ehil olana rastlar, işte bu kimse, o kelimeye -yanında bulmuş olduğu kimsenin hasisliğine iltifat etmeksizin- söyleyenden ehaktır.
* İnsanlar, ma’nâları anlamada, gizli hakikatları ortaya çıkarmada, rümuzlarla ifade edilen esrarı açmada farklılıklar arzederler.
Öyleyse, âyetlerin hakikatlarını ve hadislerin inceliklerini anlamakta nâkıs kalanların, Allah’ın anlayış fehmettiği ve tahkik ilham ettiği kimseleri inkara kalkışmamaları gerekir. Tıpkı, kaybolan bir mal bulunacak olsa, kayıp sahibi ile o mal hususunda ihtilaf edilmediği gibi. Zira malı, sahibi alır, itiraz edilmez.
Veya bir kayıp mal bulunsa, bu terkedilmez, alınır, ancak sahibi araştırılır ve kendisine iade edilir. İşte dinleyici de böyledir. Ma’nâsını anlamadığı, künhüne vâkıf olamadığı bir söz işitse, o kimseye buna zayi etmemesi, bilakis kendinden daha anlayışlı olana ulaştırması gerekir, ola ki o bunu anlar, veya onun anlamadığı ma’nâlar istinbat eder. Veya nasıl ki, yitik sahibini yitiğini almaktan alıkoymak helal olmaz, zira o buna ehaktır.
Aynı şekilde âlime bir şeyin ma’nâsı sorulduğu zaman gizlemesi buna helal olmaz, yeter ki soranda bunu anlama kapasitesi görmüş olsun. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/496-497]
《19》
“DOKSANDOKUZ İNSANI ÖLDÜREN İNSANIN TEVBESİ”
Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu.
Râhib: “Hayır yoktur!” dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.
Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü , kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu.
Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?” dedi. Ve ilâve etti: “- Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.”
Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.
Rahmet melekleri: “Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi” dediler.
Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”
Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü sâlih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.” [Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2]
*Bir diğer rivayette (aynı hikaye ile ilgili olarak) şöyle denmiştir: “Allah Teâla beriki köye adamdan uzaklaşmayı, öbür köye de yaklaşmayı vahyetti, sonra da: “Adamın geldiği ve gitmekte olduğu köylere uzaklıklarını ölçüp kıyaslayın” dedi.” [Buharî, aynı bab.]
–Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bazı ulvî hakikatlerin iyice anlaşılması veya hatırda yerleşip kalması gibi, ta’limî (didaktik) ve başka çeşitli maksadlarla hikaye ve teşbihlerle anlatmıştır. Bu üsluba, hadislerde sıkça rastlarız. Yukarıdaki rivayette bunun en güzel örneklerinden birini görmekteyiz.
Resûlullah, İsrâilî diyebileceğimiz bu hikâyede pek çok yüce hakikatleri dile getirmektedir. Hemen belirtmek isteriz ki, bir hikâye için isrâiliyattan demek, onun ihtiva etiği hakikatleri, hikmetleri, incelikleri istiskal etmek, hafife almak demek değildir. Hele, bunların verdiği dersleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da beğenip, anlatmış, ibret nazarlarımıza sunmuş ise.
Nitekim “Benî İsrâil hikayelerinden anlatın, bunda bir zarar yok” buyurmuştur. Zaman zaman, ashab’a israiliyyat anlattığı rivayetlerde gelmiştir. Ancak, yine de muteber kitaplarımızda rastlanmayan; bir başka ifade ile, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın anlatımından geçerek nurlanmayan isrâiliyat karşısında ihtiyatlı olmak, hikmet dersi veriyor diye hemen benimsememek gerekir. Aksi takdirde bir kısım hurâfelere kapı açmak İslâm’ın nezâhetine, müsamahasına ters tüşmek ihtimalden uzak değildir. Yukarıdaki hikâyeye gelince, bu, gerçek bir vak’anın hikâyesi olabileceği gibi, hikâyede mündemiç olan hakikatlerin ders verilmesi için anlatılmış edebî bir parça da olabilir.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tebligatında, bir kısım lisânî ve örfî klişelerden, atasözlerinden istifade etmiş olması normaldir. Bu durumlarda hikâyede geçen hâdisenin gerçekten vukua gelmiş olup olmadığına bakılmaz, asıl mühim olan onun vermek istediği mesajdır. Mamafih bazı şârihlerimiz, bu vak’anın fiilen vukuunu kabul etmiş görünmekte ve hâdise kahramanının öldürdüğü yüzüncü kişinin “rahip” olmasından hareketle, vak’anın Hz. İsa (aleyhisselam)’dan sonra cereyan etmiş olacağını belirtmektedirler. “Zira, derler, ruhbanlık, nass-ı Kur’ân’la sabittir ki, Hz. İsa’dan sonra ihdas edilen bir müessesedir.” Burada atıfta bulunulan nass, Hadid sûresinin 27. âyetidir.
Hadiste mevcut olan hakikatlere gelince, bizce mühim olan birkaç tanesine dikkat çekeceğiz:
1- Tevbelerin makbuliyeti:
Bizzat Kur’ân ayetleriyle açık şekilde belirtilmiştir ki, tevbe edildikten sonra bütün günahlar affedilebilecektir. Dinimizin en büyük günah addettiği “şirk”ten tevbe edilip tevhide rücu edilmesi halinde, o da affedilecektir. 949’uncu hadiste belirtildiği üzere küfür ve şirkten tevbenin makbuliyetine kesinlikle iman gerekmektedir.
Şirkten sonra en büyük günah haksız yere cana kıymaktır. Kur’ân-ı Kerim böyle bir cinayeti “bütün insanların katline denk” bir cürüm ilân eder (Maide 32)
Bu rivayette, Resûlullah, bu çeşit cürümden yüz tane işleyene bile, sıdk ile tevbe ettiği takdirde, affedilme ümidi vermektedir. Hikâyede, râhibin öldürülüş sebebi, katilin diğer cinayetlerinin sebepleri ve vicdanî katılığı hakkında bir bilgi vermektedir. Böylesine haksız ve ucuz cinâyetlerine rağmen bir caninin affı ve hem de sırf tevbeye niyet ve azmetmiş olması sebebiyle affedilmiş olması, İslâm’ın tevbe telâkkisini ortaya koymakta, Cenab-ı Hakk’ın kulları karşısındaki rahmetinin derecesini ifade etmektedir. İslâm uleması, mutlaka affedildiğine, günahsızlığına inanmayı büyük günah addettiği gibi, ye’si de yani affedilmeyeceğine inanmış olmayı da büyük günah addeder. Mü’min, günahı ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun onun affedilebilir olacağına, aff-ı İlâhî’nin her şeyden büyük olduğuna inanmakla mükelleftir, bu inanç mü’minlik edebinin gereğidir. Ye’se yer yoktur.
Sağduyu sahibi hiçbir kimse bu hadisten hareketle, “insan hayatının ucuzluğu” veya “nasıl olsa af var” telakkisiyle günaha teşvik gibi mugalatalara düşmez. Çünkü hadisin vürud gayesi tevbeye teşviktir, günaha değil. “Günaha düşmekten, üzerine dağ düşecekmiş gibi korkmak.” Yine aynı rivayette Allah’ın tevbe edenlere karşı affetme durumu belirtilmiştir: Issız çölde herşeyinin yüklü olduğu kaybolmuş bineğini bulan insanın sevinciyle sevinmek. Ve de bir atlının yetmiş yıl yürümekle katedebileceği genişlikte, kıyamet anına kadar kapanmamak üzere açılan bir tevbe kapısı.
Evet buraya kadarki hadislerle ifade edilmek istenen Cenab-ı Hakk’ın tevbeler karşısındaki affetme durumuyla ilgili hakikati, bu sonuncu hadis bir başka yönden bir başka belâgatla ifade buyurmaktadır.
Rabbimiz! Günahlarımızdan tevbe ediyor, af ve rahmetine iltica ediyoruz, kabul eyle, bir daha dönmemekte güç ve kuvvet ver!
2- Mü’min için niyet ve azmin amelden üstün olduğu:
Mücrimin affına sebep olan iki şey gözükmektedir:
a) Tevbe,
b) Azim, yani tevbenin gereği olan amele tevessül.
Rivayette, mücrim, affedilme imkânının olduğunu, ancak iyilerin arasında yaşayarak ibadette bulunmak gereğini öğreniyor. Hikâyenin, tevbe meselesini açıklama nokta-i nazarından en beliğ yanı bizce burasıdır: Yüz kişiyi öldüren kimse, henüz ibadet etmiş, hayır işlerde bulunmuş bile değil; sadece azmini ortaya koymuş, tevbe ve hayır yoluna girmiş, fakat daha hedefe varmadan, yarı yolda hayatını kaybetmiş. Ancak, affı için bu azim kâfi gelmiş. Ya hedefe ulaşsaydı!
Resûlullah نِيَّةُ الْمَُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Mü’minin niyyeti amelinden üstündür” buyurmaktadır.
3-Tevbe ve hayır amelde acele etmek:
Rahmet ve azab meleklerinin mesâfe ölçmeleri çok manidar bir husustur. Rivayette, hedefe, iyiler diyarına bir karış daha yakınlığın adamcağızı kurtardığı ifade edilmektedir. Ya birazcık daha gecikseydi? Ölüm habersizce geldiğine göre tevbe ve hayra tevessülde yarını ve hatta “az sonra”yı beklememelidir!
4-Çevrenin insan üzerindeki etkisi:
Bu rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hususa da dikkat çekmektedir. Alim kişinin ağzına koyduğu şu cümle, içtimâî muhitin insanın iyi veya kötü davranışlarındaki rolünü ifade etmede mühimdir: “Falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var… Bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin, zîra orası kötü bir yer.”
Hadisin bir başka vechinde: “Yaşamakta olduğun kötü köyden çıkacaksın” demiştir. Alimler, bu hadisten hareketle, bir kısım kötü fiiller işleyen kimsenin, bundan kurtulmak isteyince bir başka yere gitmesinin, günahı işleme sırasındaki ahvâlini tevbekâr olunca değiştirmesinin gereğine dikkat çekerler. Böylece kötülüğe iten hâtıralar, alışkanlıklar, kötülükte yardımcı olan kimseler, içtimâî bağlar koparılmış, terkedilmiş olur.
5- Bu rivayette âlim kimsenin âbid kimseye üstünlüğünü de görmekteyiz. Zira caninin müracaat ettiği birinci şahıs bir rahiptir, menfi cevap vermiştir, bu da onun hayatına mal olmuştur. İkinci kişinin “alim” olduğu belirtilir, o hakimane cevap vermiştir ve caniyi kurtarmıştır.
6- Bizden öncekilerin şeriatıyla amel:
Bu rivayet vesilesiyle Kadı İyaz’ın sunduğu bir açıklama, bizden öncekilerin şeriatıyla amel meselesine açıklık getirdiği için kaydetmede fayda görüyoruz: “Bu hadise göre, tevbe, katl günahına karşı da fayda vermektedir, diğer günahlara karşı fayda verdiği gibi. Gerçi bu rivayet, bizden öncekilerin şeriatını aksettirmektedir ve bizden önceki şeriatle amel, ihtilaflı bir konudur. Ancak bu mesele ihtilâflı hususlara girmez.
Zira, ihtilâf, önceki şeriatte yer aldığı halde bizim şeriatımızda onun te’yidine dair beyan gelmemiş ahkâmlarla ilgilidir: (Öyle bir hükme bizim de uymamız gerekir mi, gerekmez mi?) Şayet onu teyid edici bir hüküm bizde gelmiş ise o, bizim de şeriatımız olur, bu hususta hiçbir ihtilâf mevcut değildir.
Tevbe meselesinde birçok âyet ve hadisler varid olmuştur: “Allah kendisine şirk koşulmasını elbette affetmez, bunun dışındaki günahları dilediğinden affeder” (Nisa, 48).
Keza bu hususta hadis de çoktur. Ubâde İbnu’s-Sâmit’in müttefekun aleyh olan ve: “…Bu günahlardan birini işleyenin durumu Allah’a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır” şeklinde biten hadisi bunlardan biridir.”
- İbnu Hacer ilave eder:
“Bu hükme eski ümmetlere nisbetle Muhammed ümmetinden “yüklerin hafifletildiği” prensibinden de ulaşılır. Kâtilin tevbesinin makbul olması onların şeriatında yer alan bir esas olursa, bunun bizde de bitariki’l-evlâ (hayda hayda) yer alması gerekir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/499-504]
《20》
“KULUN ZANNI ALLAH’IN MUKABELESİ”
Hz. Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâla hazretleri diyor ki: “Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse ben öyleyimdir. O, beni zikredince ben onunla beraberim. O beni içinden geçirirse, ben de onu içimden geçiririm. O, beni bir cemaat içerisinde anarsa, ben de onu, onunkinden daha hayırlı bir cemaatte anarım. O, bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” [Buhârî, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2; Tirmizî, Daavât 142]
Bu hadis müteşâbih hadislerdendir. Yâni, bunu kelimelerin lügat mânasını esas alarak anlamak mümkün değildir. Aksi takdirde İslâm’ın tevhid akidesine ve ilah telakkisine uymayan durumlar ortaya çıkar.
- İbnu Battâl der ki:
“Burada Cenâb-ı Hakk, kendisini kuluna yaklaşmakla tavsif etti, kulu da kendisine yaklaşmakla tavsif etti, ayrıca kendisini, “gelmek” “koşmak”la tavsif etti. Bütün bu vasıfların hakikat olması da, mecaz olması da muhtemeldir. Hakikate hamli mesafelerin katedilmesini ve cisimlerin bir birine yaklaşmasını gerektirir. Bu ise, Allah Teâla hakkında muhaldir.
Arap edebiyatında meşhur olduğu üzere ifâdenin hakikate hamli muhal olunca, mecaz kastedildiği ortaya çıkar. Öyleyse kulun Allah’a bir karış, bir zira’ yaklaşma, yürüme, gelme gibi vasıflarının mânası, onun itaatiyle farzlarını ve nâfilelerini yapmalarıyla Allah’a yaklaşmasıdır. Allah’ın kuluna yaklaşması, gelmesi, yürümesi de kulun taatine karşı sevap vermesi, rahmetini ona yakın kılmasıdır. Böylece “Ona koşarak gelirim” sözünün mânası “Kuluma sevabım sür’atle gelir” demektir.”
İbnu Battâl, Taberî’den şu yorumu nakleder: “Cenâb-ı Hak, kulun azıcık taatini “bir karış”a benzetirken, ona mukabil vereceği ikrâm ve sevabı “arşın”a benzetmiştir. Bunu, taatine yönelen kimselere karşı ikramının bolluğunu göstermede bir delil kılmıştır…”
İbnu’t-Tîn de şunu söylemiştir: “Buradaki kurb (yakınlık) فََكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أوْ أدْنى âyetinde geçen yakınlığın bir benzeridir. Çünkü buradaki yakınlıktan maksad rütbe (mertebe) yakınlığıdır ve ikrâmın (kerâmet) bolluğudur; koşma da bir kinâyedir, bununla kula rahmetin sür’atle geldiği, kuldan Allah’ın râzı olduğu ve kula olan ücretinin çokluğu kastedilmiştir…”
Bu hadiste gelen teşbihten maksad “Allah’ın kulun tevbesini sür’atla kabûl ettiğini, itaati kolaylaştırıp bu hususta kula takviye ve güç verdiğini, kulun hidâyetini tamamlayıp muvaffak ettiğini ifâdedir” diye açıklayan da olmuştur.
Hadisin anlaşılmasında Râgıb (rahimehullah)’ın getirdiği derinliği de burada kaydetmede fayda var. Der ki: “Kulun Allah’a yakınlığı, kendileriyle Allah’ın tavsif edilmesi sahih olan bazı sıfatları kula tahsis etmek, kulu da o sıfatlarla -Allah’ın tavsif edildiği derecede olmasa bile- tavsif etmek demektir.
Söz gelimi hikmet, ilim, hilm, rahmet vs. bu meyânda zikredilebilir. Kulun bunlarla ittisâfı (bu vasıfları kazanması) cehâlet, hafiflik, gadap… gibi mânevî kirlerden, beşerî tâkat ölçüsünde temizlenmesiyle hâsıl olur. Bu ise, ruhânî bir yakınlıktır, bedenî değil. İşte “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım” hadisinden maksad budur.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/201-202]
《21》
“İYİLİKLER İYİLİĞİ NETİCE VERİR”
Hakîm İbnu Hizâm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, cahiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Dua, köle âzad etme, sadaka vermek gibi, bana bunlardan bir sevab gelecek mi?” “Sen dedi, zaten, daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına Müslüman olmuşsun.”
Bir diğer rivayette der ki: Dedim ki: “Allah’a kasem olsun İslâm’da yaptıklarımdan hiçbirini eksik bırakmadan, câhiliye devrinde hepsini yapmıştım.”
Diğer bir rivayette Hâkim’in câhiliye devrinde yüz köle âzad ettiği, yüz deve yükü mal tasadduk ettiği, Müslüman olunca da aynı miktarda hayır yaptığını belirtir. [Buhârî, Zekat: 24, Büyû: 100, İtk: 12, Edeb: 16; Müslim, İman: 194-196]
–Hadis şârihlerinin üzerinde durdukları hadislerden biridir.
Görüldüğü üzere, Hakîm İbnu Hizâm Müslüman olmazdan önce yaptığı hayırlardan bir sevab ve ücret alıp alamayacağı hususunda sormakta; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de “Daha önce yaptığın iyiliklerin hayrına Müslüman oldun” cevabını vermektedir.
Burada karşımıza çıkan en mühim soru Allah rızası için yapılmayan hayırların bir değer taşıyıp taşımayacağıdır. Zîra temel prensibe göre, Allah rızası için yapılmayan hayırların bir değeri yoktur. Bu yüzden yukarıdaki hadis, âlimlerin ihtilaf etmelerine ve hadisi çeşitli te’villere tâbi tutmalarına sebep olmuştur. Şöyle ki:
1- “Daha önce yaptığn iyi amellerin hayrına Müslüman oldun”, sözü evvelce güzel alışkanlıklar kazanmışsın, bu alışkanlıklar Müslüman olmana, İslâm’da hayırlı işlere devam etmene fıtrî bir hazırlık olmuş mânâsına gelebilir.
2- Aynı söz, “Bu yaptıklarınla güzel bir nam kazandın. Bu nâmın Müslümanken dahi devam edecektir” mânasını taşıyabilir.
3- Geçmiş iyiliklerin, Müslüman olduktan sonraki hayır amellerinin sevabını artıracağı da ihtimalden uzak değildir.
4- Bazı âlimler “Bu sözün mânası, Müslüman olan her müşrike İslâm’a girmezden önceki hayırlı ameli yazılır, fakat kötü ameli yazılmaz demektir” demişlerdir.
5- Fakihler: “Kâfirin ibadeti sahîh değildir. Müslüman olsa bile eski ibadetleri nazar-ı itibara alınmaz” demişlerdir. Ancak bu hüküm Nevevî tarafından şöyle tefsir edilmiştir: “Fukahanın bundan muradı küfür hâlinde işlenen hayırların dünyevî ahkâm hakkında nazar-ı itibara alınmayacağıdır. Bu sözde âhiret sevabına dair birşey yoktur.”
Hülasa hayır ve imanın müsbet yönde mertebe ve dereceleri bulunduğu gibi, şer ve küfrün de kendi aralarında menfî istikâmette derekeleri, mertebeleri vardır.
Sıradan bir kâfirle zâlim, fâcir, fâsık ve sefih bir kâfir, bir olmamalıdır. Binâenaleyh hayırsever kâfirlerin, zâlim kâfirlere nazaran uhrevî hayatta farklı muameleye maruz kalması, mertebesinin farklı olması makuldür.
Bu yüzdendir ki, cehennemin de, cennet gibi farklı tabakaları mevcuttur. Kur’ân-ı Kerîm’de cehennemliklerin maruz kalacağı farklı azablardan bahsedilmektedir. [Daha ziyade bilgi için Ahmed Davudoğlu’nun Müslim Şerhi’ne bakılabilir I, 460-463] [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/545-546]
《22》
MUSÎBETE UĞRAYANI TESELLİ
قَالَ رَسُولُ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم): مَنْ عَزَّى مُصَاباً فَلَهُ مِثلُ أجْرِهِ[. أخرجه الترمذي .
Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Kim (bir belaya) maruz olana taziyede bulunursa, ona öbürünün sevabının bir misli verilir.” [Tirmizi, Cenaiz 71]
–Taziye, umumiyetle ölü sahibine başsağlığı için yapılan ziyarete denir.
–Lügat olarak sabır tavsiye etmek, teselli etmek manasını ifade eder.
–Dinimiz musibete düşenlere ilgi göstermeyi emreder, ilgiye büyük sevap vaadeder.
Nitekim hadiste, musibet sahibine teselli vermenin, musibeti çekenin sabır ve tevekkül göstererek kazanacağı sevap kadar sevaplı bir amel olduğu belirtilmektedir.
Taziye vermenin, alimlerimiz, bizzat giderek (telefon ederek), mektup yazarak gerçekleşebileceğini belirtir ve taziyenin musibeti azaltıcı bir ifade olduğunu söyler.
Sabır tavsiye etmek, musibetin ecrini, sevabını hatırlatmak, “Allah ecrini artırsın”, “Sabr-ı cemil versin”, “Şükretmeyi nasip etsin” gibi dualarda bulunmak, “hayra sebep olan, yapan gibidir” düsturuna bianen, taziye ile musibet sahibini teskin ve teselli eden onun ecrine biiznillah iştirak edecektir. [Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi/Ölüm/Taziye]
Tefsir Usûlünde şöyle ifade edilir: “İtibar, sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğinedir.” (Süyûti, İtkan, I, 95; Zerkanı, I, 25; Sâbuni, Tibyan, s. 40.) Yani, sebeb-i nüzûlün hususiliği, hükmün umumiliğine engel değildir. Buradan hareketle Efendimizin söylediği “Esbâbü’l-hadîs,vürûdü’l-hadîs” açısından bakıldığında yakını vefat edene de olsa, musibete uğrayan herkese TESELLİ vermeyide kapsar.. yani sebeb hususi olsada, lafız umumi olarak musibete uğrayanı teselli eden derdine ortak olan herkesi kapsar…
《23》
“ALLAH YERİNE KARAR VERMEYE ÇALIŞANLARI BEKLEYEN AKIBET”
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu ahn) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benî İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu.
Âbid olan diğerine günah işerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi.
Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı.
Yine, “vazgeç” dedi.
Öbürü:
“Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi.
Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisininde ruhlarını kabzetti.
Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi.
Günahkâra da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.”
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti.” [Ebu Dâvud, Edeb 51]
–Bu hadis, amele güvenmemek gereğinde canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir.
–Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde “Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira’lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlininin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer.”
Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümid, gadabından da korku üzere olmak esastır.
–Âlimler, kesinlikle “cennetliğim” veya kesinlikle “cehennemliğim” demeyü büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle “cennetliktir”, “cehennemliktir” gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddası olur.
Dinimizde kesinlikle cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır, onlara Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) denir. Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, bu islâmî prensibi tesbit ve takrir etmektedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/539-540.]
《24》
“AÇ KURTTAN BETER ZARAR VERENLER”
Ka’b İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” [Tirmizî, Zühd, 43]
Mânası şudur: Kişinin mal ve şeref için gösterdiği hırs veya bu iki şeye olan sevgisi dine fesad ve zarar getirir, tıpkı aç iki kurdun hiçbir engelleme olmadan sürüye salındığı zaman hâsıl edecekleri zarar gibi…
– Hadiste geçen şereften murad mevki ve makam gibi insana şeref getiren vesilelerdir.
–Hadis, mevki ve mala karşı gösterilen hırs sebebiyle kişinin dine karşı pek büyük zarar getirebileceğini ifade etmekte ve bunu hiç bir koruyucu techizâta sahip olmayan müdâfaasız koyun sürüsüne salınan bir çift aç kurdun sürüye vereceği zararla kıyaslamaktadır.
-Teşbihteki inceliği anlamak için kurtların şu tabiatını bilmek gerek: Müdâfaasız bir sürüye musallat olan kurt, karnını doyurmak üzere bir koyunu kapıp kaçırmaz. Sürüdeki bütün hayvanları kırımdan geçirir.
- Bediüzzaman, bilhassa günümüzde, insanlardaki bu mal hırsını kullanarak ehl-i dünyanın mü’minleri ciddi tehlikelere attıklarını belirterek der ki:
“Madem rızık mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenâb-ı Hakk’tır. O, hem Rahîm, hem Kerîm’dir. O’nun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfâf eder bir sûrette gayr-i meşru bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdanı, belki bazı mukaddesatını rüşvet verip, menhûs, bereketsiz bir mal-ı haramı kabûl eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir dîvâneliktir. Evet ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez; pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrîb etmeye bâzan vesîle olur. O pis hırs ile gazab-ı İlâhî’yi kendine celbeder ve ehl-i dalâletin rızasını celbe çalışır.”
-Şârihler, malın hâsıl edeceği zarar ve fesadı açıklama sadedinde, malın şehevî arzuları tahrîk eden bir güç olduğunu, önce mübah olan lezzetlere alışarak daha çok lezzet peşine düşebileceğini, zamanla ihtiyacı karşılayacak helâl kazançtan âciz kalabileceğini, derken şüpheli kazançlara tevessül edeceğini, bunun da onu zikrullahtan alıkoyacağını, mal meselesinin insanları hep bu safhaya getirdiğini belirtirler.
Kezâ, mevki meselesi de böyle bir ifsad sebebi olmaktadır. Üstelik mevki için mal da harcanabilmekte ve mal için makam harcanmamaktadır. Bu sebeple mevki, maldan daha çok ifsad vesîlesi olabilmekte, onun uğruna bir kısım müraîliklere, müdâhenelere, nifaklara, yalan, rüşvet ve sâir kötü ahlâksızlıklara düşülebilmektedir. El-iyâzu billah.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) insandaki mal ve makam hırsının dine vereceği zararın, iki aç kurdun koyun sürüsüne vereceği zarardan büyük olacağına dikkat çekmekle bütün bu söylenenleri ifâde etmiş olmaktadır. [ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/329-330]