Nasr sûresi (110)

NASR SÛRESİ -110-
“NASR SÛRESİ İLE İLGİLİ BAZI PIRLANTA NOTLAR”

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman,
2. Ve insanların kâfile kâfile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman,
3. Rabb’ini hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile. Çünkü O tevvâbdır, tevbeleri çok kabul eder.

***

Nasr sûresi, Medine döneminde inmiştir, âyet sayısı üçtür.
Nasr Sûresi’ne, “İzâ câe Sûresi” de denilir.

Hz. Âişe’den şöyle rivâyet edilmiştir:

إِذَا جَآءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ

sûresi nâzil olduktan sonra Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her kıldığı namazda سُبْحانَكَ رَبَّنَا و بِحَمْدِكَ اَللَّهُمَّ اغْفِرْلِى “Ey Rabbimiz! Seni hamdinle tesbih ederim. Allah’ım beni bağışla!” derdi, rükûunda, secdelerinde bunları çok söyler olmuştu. (Buhârî, Tefsîru Sûre 110, 1, 2; Müslim, Salât 218-220)

İbn-i Abbâs (radıyallahu anh) çocuk sayılacak yaşta olmasına rağmen Hz. Ömer (radıyallahu anh) onu istişâre meclisine çağırır, Bedir savaşına katılmış ashabın büyükleri bunu tuhaf bulurlardı. Bir gün mecliste Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Nasr sûresi hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Çeşitli cevaplar verildi. Sonra İbn-i Abbâs’a sordu. “Resûlullah’ın vazifesinin tamamlanıp ecelinin yaklaştığı bildiriliyor.” dedi. Hz. Ömer cevabı takdir edip: “Hâlâ bu gencin toplantımıza katılmasına itiraz eden var mı?”dedi. (Buhârî, Tefsîru Sûre 110, 3.)

  • Bu sûre nâzil olduğu zaman Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem)

نُعِيتُ إلَيَّ نَفْسِى “Bana vefatım haber verildi.” buyurduğu rivâyet olunmuştur. (Buhârî, Tefsîru Sûre 110, 3; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXX, 326) Bu sebeple bu sûreye اَلتَّوْدِيعُ “vedâlaşma” sûresi de denir.

  • Başka bir rivâyette:

“Bu sûre nâzil olduğunda Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Fâtıma’yı (radıyallahu anhâ) çağırıp نُعِيتُ إلَيَّ نَفْسِى “Bana vefatım haber verildi.” buyurmuş, o da ağlamış, sonra da gülmüş. Sorulduğunda Hz. Fâtıma demiştir ki: “Vefatını haber verdi, ağladım; sonra da bana ehlimden ilk gelecek olan sensin dedi, güldüm.” Bu sûrenin Veda Haccında, yani Mekke’de nâzil olduğuna dair bir rivâyet vardır.

Bazı müfessirlere göre bu sûre, âyet itibarıyla değil, fakat sûre itibarıyla Kur’ân’ın en son nâzil olan sûresidir.

TEFSÎR

إِذَا جَآءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ

1. “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman”,

نَصْرُ اللّٰهِِ Nasrullah, “Allah’ın yardımı” demektir.
Allah’ın, Peygamberini ve mü’minleri düşmanlarına karşı galip ve muzaffer kılacağına dair vaat edilen yardımı ve fethi. Bu yardım ve fetih, müfessirlerin bazılarına göre, Resûlullah’ın Araplara ve Kureyş’e zaferi ve Mekke’nin fethidir.

Bazı müfessirlere göre ise; Fetih’ten maksat yalnız memleket fethinden ibaret olmayıp, daha çok kalplerin iman ve İslâm’a fethi demek olur.

Bu sûrede işaret edilen fetihten maksat Mekke fethidir denilmesinin sebebi; Mekke’nin fethinden sonra, İslâm dininin derhal yayılıvermiş olması ve yirmi seneden beri Kureyş kâfirlerinin karşı koymalarından dolayı hakkın kabulüne kapalı duran kalplerin Mekke ve Tâif fethinden sonra akın akın İslâm’a açılıvermiş bulunmasındandır.

  • Buhârî, Amr ibn-i Seleme’den şöyle nakletmiştir:

Amr ibn-i Seleme demiş ki: Fetih olunca her kavim, Müslüman olarak Resûlullah’a koştu, bütün kabileler Müslüman olmak için Mekke’nin fethini gözetiyorlar ve: “O’nu kavmi ile bırakalım, eğer onlara üstün gelirse O peygamberdir.” diyorlardı.

Sûrede bahsedilen “Fetih”, çoğunluğun dediği gibi Mekke’nin fethi olduğundan, aynı zamanda kalplerin Allah’ın dinine, İslâm kapısının bütün insanlığa açılışıyla fetihlerin fethi olmuştur. Derhal bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihana yayılan İslâm’ın maddî ve manevî fetihleri Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır.

Kuşkusuz Mekke’nin fethi bir bakıma kesin zafer sayılabilir. Çünkü bu olaydan sonra Mekkeli müşriklerin cesareti kırılmıştır. Buna rağmen müşriklerde hâlâ yeterli güç ve kuvvet vardı. Nitekim bundan sonra vuku bulan Tâif ve Huneyn gazvelerinden sonra Arabistan üzerinde kesin galibiyet sağlanabildi ve bu da iki yıl aldı. Yani insanların birer ikişer İslâm’a girdikleri dönem geçmiş, kabilelerin, hiç karşı koymadan topluca İslâm’a girdikleri zaman gelmiştir. Bu durum Hicrî dokuzuncu yılın ilk zamanlarında başlamıştır. Onun için o seneye “heyetler senesi” denmiştir. Arabistan’ın her köşesinden Araplar, peş peşe heyetler halinde Resûlullah’ın huzuruna gelerek O’na biat ettiler ve İslâm’a girdiler. Resûlullah’ın Veda Haccı’na gittiği Hicrî onuncu yıla kadar bütün Arabistan tek bayrak altında birleşmiş ve ülkede hiç bir müşrik kalmamıştı.

Bazı muâsır müfessirlere göre ise; sûredeki Fetih’ten murat yalnızca memleket fethi olmayıp daha ziyade kalplerin iman ve İslâm’a fethi demektir. Belki en büyüğü de odur. Hatta ülkelerin fethi bile kalplerin fethinden geçer. Kalpler fethedilmeden ülkeler fethedilmiş olmaz. Olsa bile, işgal ve istila edilmiş olur.

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ أَفْوَاجًا

2. “Ve insanların kâfile kâfile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman”,

İnsanları Allah’ın dinine giriyor gördüğün zaman.
دَخَلُوا “Girdiler” buyurulmayıp
يَدْخُلُونَ “giriyorlar” buyurulması da hepsinin girmeleri tamam olmayıp, girmeye başladıklarına ve peyderpey gireceklerine işaret eder.

“Nâs” (insanlar) kelimesi, Araplar’dan başkasını da içine alır ve gelecek yıllar ve asırlardaki insanların da İslâm Dîni’ne gireceklerine işaret eder. Yani giriyorlar ve kıyâmete kadar girmeye devam edecekler. Öyle giriyorlar ki,
أَفْوَاجًا fevc fevc, kâfileler, gruplar halinde, alaylarıyla, toplum toplum.

Mekke’nin fethiyle onu takiben Huneyn Muharebesi ve Tâif Muhasarası’ndan başka bir harp olmaksızın, ondan sonra Resûlullah’ın vefatına kadar iki sene içerisinde bütün Arabistan’ın her tarafından akın akın, fevc fevc heyetler gelerek İslâm’a girmişler, İslâm’ı kabul etmemiş bulunanlar da İslâm zimmet ve vatandaşlığını kabul etmişler ve İslâm milleti içine girmişlerdi. Vaat edilen o yardım ve fetih geldiği ve sen insanların böyle fevc fevc Allah’ın dinine girmeye başladıklarını gördüğün zaman,

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

3. “Rabb’ini hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile. Çünkü O, tevvâbdır, tevbeleri çok kabul eder.”

Bu sûrede Yüce Allah, Resûlü’ne, Arabistan’da İslâm’ın zaferi kemâle erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde bunun anlamının, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi olduğunu bildirmiştir. Ondan sonra Resûlullah’a, hamd ve Allah’ı tesbih ile meşgul olması emredilmiştir. Çünkü O, Allah’ın lütfu ile büyük bir işi başarıyla tamamlamıştır.

Bu âyetlerde Allah Resûlü’ne, Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların topluca Allah’ın dinine girdiklerini gördüğü zaman Rabbini hamd ile tesbîh edip O’ndan mağfiret dilemesi emrediliyor. Burada hitâp Peygamber’edir ama, O’nun davranışı bütün mü’minlere örnek olduğu için her mü’minin, Allah’ın nimet ve yardımını görünce O’na hamd ve şükretmesi, bu sûrenin hükmü gereğidir.

Burada önemli bir nokta da, bir Nebî ile dünyevî önder arasındaki farkın ne kadar büyük olduğudur. Bir dünyevî öndere, dünyada büyük bir inkılâp yapmak nasip olsa, o kişi törenler düzenleyerek önderliğinden gurur duyar. Ama burada Allah’ın peygamberi, 23 sene gibi kısa bir sürede bir kavmin akîde, düşünce, ahlâk, kültür, medeniyet, muâşeret, siyaset, iktisat ve savaş anlayışını değiştirerek; cahiliyeye boğulmuş bu kavmi bütün dünyaya hâkim olacak duruma getirmesine ve dünyanın bütün kavimlerine önder olmaya lâyık hâle kavuşturmasına rağmen, böyle büyük bir başarının sonunda törenler düzenleyip gururlanmak yerine, Allah’a hamd edip mağfiret dilemesi ve O’nu tesbih etmesi emredilmiştir.

Tesbih, Yüce Allah’ı bütün eksik ve kusurlardan tenzihtir. Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) tesbihten sorulduğunda şöyle buyurmuştur: تَنْزِيهُ اللّٰهِ مِنْ كُلِّ سُوءٍ “Yüce Allah’ı her ârızadan, şâibeden tenzihtir.” (İbn-i Mâce, İkâmet 179; Müsned, V, 384; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXX, 326)

Şu halde tesbih, Yüce Allah’ın zatında, sıfatında, fiillerinde, isimlerinde, hiçbir eksik ve kusurun olmadığını, tam tersine O’nun en mükemmel sıfatlara sahip olduğunu ifade eder.

Bu âyette tesbih’in bir diğer anlamı ise şöyledir:

“Allah, dininin yücelmesi için sizin çabanıza muhtaç olmaktan münezzehtir. Bunu itiraf edin. Çabanızın başarıya ulaşmasının, ancak Allah’ın te’yid ve yardımı ile olabileceğine de kesinlikle inanmalısınız. Allah bir işi istediği kuluna yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında ona Allah’ın bir ihsanıdır. Allah’ın sizin üzerinizdeki ihsanı da O’nun dinine hizmet etme şerefini size vermesidir.”

“Hamd”in mânâsı: 

“Bu büyük başarının, senin bilgi ve becerin sonucu gerçekleştiği aklına bile gelmemelidir. Bu tamamen Allah’ın lütfu ile olmuştur. Bunun için Allah’a şükret, kalp ve lisan ile bunu itiraf et. Çünkü böyle büyük bir işi gerçekleştiren ve bu başarının yaratıcısı ancak Allah’tır, hamde ancak O müstehaktır” şeklindedir.

Ve وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا “O’na istiğfar et. Çünkü O, muhakkak tevbeleri çok kabul edicidir.” Tevbe ile kendine dönenleri kabul ile affedegelmiştir.

Tevbe; günaha pişmanlık ve bir daha yapmamak üzere ciddî karar ile dönüştür.
İstiğfar ise; Allah’tan mağfiret/bağışlanma dilemektir. Kimse başkasının adına tevbe edemez; fakat başkalarının günahları için de istiğfarda bulunabilir, yani Allah’ın onları affetmesini isteyebilir. Kur’ân’da

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

“Rabbimiz, hesabın görüleceği gün, beni, anamı-babamı ve mü’minleri bağışla.” (İbrahim, 14/41) âyetinde olduğu gibi bunun pek güzel misalleri vardır. Onun için burada da وَاسْتَغْفِرْهُ “O’ndan mağfiret dile.” emri, Peygamberimizin sadece kendisi için olması lazım gelmeyip ümmeti için de olur. Ve hatta daha çok ümmeti için denilmiştir. Çünkü Yüce Allah, Peygamberimizi günahtan korumuştur.

Öyleyse O’nun istiğfar etmesi; insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu bizzat kendisi yaparak ders vermesi, ümmetinin günahları için Allah’tan af dilemesi ve devamlı manevî terakkî halinde olması itibariyle, son durumuna göre bir önceki makamını eksik bulması ve nâdiren, daha güzel olanı terk edip, güzel olanı yapmasından dolayı olmuştur.

Hz. Âişe’den rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ömrünün son zamanlarında

سُبْحانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِهِ أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ وَ أَتُوبُ إلَيْهِ

sözünü çok söyler olmuştu ve sebebi sorulduğunda: “Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber verdi ve onu gördüğüm zaman hamd ile tesbih ve istiğfar etmemi emir buyurdu.” (Müslim, Salât 221; Nesâî, Sârık 3; İbn-i Mâce, Hudûd 29; Dârimî, Rikak 15; Müsned, II, 282, 341, 450; VI, 35, 77, 184.) demiştir.

Farz namazı kılan kimsenin namazdan hemen sonra üç defa istiğfar etmesi, teheccüt kılanın seher vakitleri dilediği kadar istiğfar etmesi ve hacının hacdan sonra istiğfar etmesi tavsiye edilmiştir. Aynı şekilde abdestin sonunda ve her toplantının bitiminde istiğfarda bulunmak gerektiği rivâyetlerde bildirilmiştir.

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir toplantıdan kalkarken de 

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وبِحَمْدِكَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إلَيْكَ 

dermiş. (Müslim, Salât 218-220, Müsafirîn 201; Ebû Dâvûd, Salât 119, Edeb 27; Tirmizî, Daavât 32; Nesâî, İftitah 17, Sehv 87; Dârimî, Salât 33, İsti’zan 29; Müsned, I, 95,102; II, 450; IV, 420, 425.)

Rivâyet olunmuştur ki bu sûre nâzil olduğunda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hutbe okuyup şöyle buyurmuştur: “Allah, bir kulu, dünya ile kendine kavuşması arasında muhayyer (seçmeli) kıldı, O, Allah’a kavuşmayı seçti.” (Buhârî, Menâkibü’l-Ensar 45, Salât 80, Fezâilü’s-Sahabe 3, Menâkibü’l-Ensar 45; Müslim, Fezâilü’s-Sahabe 2.)

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sözünde bahsettiği kul, kendisidir. Bu sözün mânâsını ve Peygamberimizin ölümü tercih ettiğini anlayan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh): “Canlarımız ve mallarımız, atalarımız ve evlatlarımızla sana feda olalım.” demiştir.

  • Yine rivâyet olunmuştur ki:

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sûreyi ashabına okuduğu zaman sevinmişler, fakat amcası Hz. Abbas (radıyallahu anh) ağlamış. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Neye ağlıyorsun amca?” buyurmuş. O da: “Sana vefatın haber veriliyor.” demiş. Peygamberimiz de: “Evet dediğin gibi.” diye cevap vermiş. (Buhârî, Tefsîru Sûre 110, 3; Dârimî, Mukaddime 14; Müsned, I, 217, 344, 356, 449.)

Kaynak: Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları

***

“NASR SÛRESİ İLE İLGİLİ BAZI PIRLANTA NOTLAR”

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuşturNasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir. (Bkz.: Nasr sûresi, 110/2. ) Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse bugün de, yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir. Hazreti Pîr’in ifade ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir. (Bkz.Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı).

| KırıkTesti-15 Yolun Kaderi |

Öyle ümit ediyoruz ki –tabiî Allah’la vefa münasebetimizi bozmazsak– çok yakın bir gelecekte, Nasr sûresinin muhtevası bütün ihtişamıyla bir kere daha yaşanacak.. ve Amerika’dan Avustralya’ya, Balkanlar’dan Çin Seddi’ne ve Avrupa’dan Afrika’nın derinliklerine kadar her yerde, İslâm şemsiyesi altında iman, ümit, emniyet, dolayısıyla da huzur ve itminan son bir kere daha dalgalanacak.. ve beş milyar insanlık, hayal edilebilenin çok üstünde yepyeni bir cihan düzeniyle tanışacak ve hemen herkes, fıtrat ve düşünce dünyasının müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir. (1991)

| Döl Yatağındaki Dünya | Ruhumuzun Heykelini Dikerken |

 İnsanlar hâle ve temsile bakarlar. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün güzel sıfatları, amelleri, ahlakı derindir. Yerde durup gökler ötesi âlemle irtibatı, mesaj alması ve sizlere mesaj sunması -ki buna irsal ve tebliğ denir- derinlerden derindir. Fakat zannediyorum, O’nun temsilini tebliğinin yanına koysanız, o temsili kendi anatomisiyle tahlil etseniz, o zaman diyeceksiniz ki, “tebliğden daha derin bu!” Neyi söylemişse, ölesiye onu yaşamıştır. Neyi söylemişse… Mesela “Namaz kılın!..” demiştir ama kendisi on kat kılmıştır, ayakları şişinceye kadar yatmamıştır. Dilinden Allah’ın nâm-ı celîli hiç düşmemiştir, onu hep vird-i zeban etmiştir. Senelerce O’nu bu istikamet içinde gören insanlar “Yahu bu meselenin içinde binde bir taklit olsaydı, herhalde bir inhiraf görürdük. Bu istikamet gösteriyor ki, bu adam müstakim bir insan, sâdık bir insan!.. Bu istikamet gösteriyor ki bu adamın Allah’la irtibatı fevkalade kavî. Öyle bir hablülmetine sarılmış ki kopması mümkün değil!..” demişlerdir. Onun için gözlerindeki o aba u ecdadı taklidin, o gururun, o inhiraf bakışının perdeleri yırtılınca, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, İslamiyet’e fevc fevc dehalet etmişlerdir.

| 488. HerkulNağme |

Kur’ân’da Gaybî Haberler

İleride Topluluklar Hâlinde İslâm’a Girmeler Olacaktır Kur’ân’ın gaybî haberlerinden biri de, insanların bir gün fevç fevç İslâmiyet’e dehalet edeceklerinin onun tarafından müjdelenmesidir. Evet, Kur’ân-ı Kerim:

إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ۝وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ أَفْوَاجًا۝فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

“Allah’ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların fevç fevç Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbini hamd içinde tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul eden biricik Tevvabdır.” (Nasr sûresi, /1-3. ) sûre-i celilesi ile yakın bir gelecekte, insanların fevç fevç İslâmiyet’e dehalet edeceklerini müjdelemişti ki, mü’minlerin gönüllerine inşirah salan bu bişaretin verildiği gün onlara bu konuda ümit verecek herhangi bir emare de söz konusu değildi. Gün geldi bu müjde Mekke’nin fethi ile aynen zuhur etti:

Evet Huneyn halkı, Hevâzin kabilesi, Taif ve Necid ahalisi fevç fevç İslâmiyet’e girerek bu bişareti doğruladılar. Mekke, Ümmü’l-Kurâ (Beldelerin Anası) idi. Fetih öncesinde her taraftan insanlar bölük bölük Kâbe’ye gelir ve orada putlara tazimde bulunurlardı. Fetihle Müslüman olan Ümmü’l-Kurâ halkı, kabile kabile Müslüman olmak üzere Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) meclis-i saadetlerine gelmeye başladı ki, bu fetih ile âdeta bütün gönüller fetholmuştu. Öyleki Veda Haccına gidilen yolda Hz. Ruh-i Seyyidi’l-Enâm binlerce sadık dostu ile muhat bulunuyordu ki, bu da, senelerce önce haber verilen büyük müjdenin tahakkuku demekti. Ayrıca bu âyetler anlayanlar için İslâm’ın intişarı ve inkişafı ile beraber Resûl-i Ekrem’in vefatını da haber veriyordu.

  • Konu ile alâkalı İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh) şöyle bir vak’a nakledilmektedir:

İbn Abbas diyor ki; Hz. Ömer beni, Bedir büyükleri ile birlikte (sohbet ve istişare meclislerine) alıyordu. Bu hâli bazı kimseler hazmedememiş olacak ki, “Bizim onun kadar çocuklarımız var; sen ise onu bizimle aynı meclise kabul ediyorsun!” demiş ve Hz. Ömer’e itirazda bulunmuşlardı. Hz. Ömer de onlara: “Onun kim olduğunu biliyorsunuz!” diye cevap verip meselenin üzerine gitmemişti. Bir gün yine onlarla beraber beni de çağırıp hepimizi aynı meclise kabul etmişti. Bu sefer sırf bu konudaki tercih sebebini onlara göstermek için beni çağırdığını anlamıştım. Hz. Ömer oradakilere: “Cenâb-ı Hakk’ın إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ kavl-i şerifi hakkında ne dersiniz?” diye sormuştu, onlardan bazıları: “Yardıma ve fethe mazhar olduğumuz zaman Allah’a hamd etmek ve istiğfarda bulunmakla emrolunduğumuzu anlıyoruz.” demişlerdi. Bazıları da hiçbir şey söylememişti. Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallâhu anh) bana dönerek: “Ey İbn Abbas, sen de aynı mı düşünüyorsun?” dedi. Ben de: “Hayır!” dedim ve sustum. Hz. Ömer: “Öyle ise ne düşündüğünü söyle.” dedi ve bana söz hakkı verdi.

Ben de şu açıklamayı yaptım: “Bu sûre, Resûlullah’ın ecelini haber vermektedir. Evet, bu sûrede Cenâb-ı Hak, Resûlü’ne şöyle demektedir: ‘Allah’ın nusreti ve fethi geldiği zaman, bil ki bu senin vazifenin bitmesi demektir. Öyle ise hamdederek Rabbini tesbih et ve O’na istiğfarda bulun. O tevbeleri kabul edendir.’” Bu yorumum üzerine Hz. Ömer: “Bu sûreden ben de senin söylediğini anlıyorum.” der. (Buhârî, meğâzî 51, tefsîru sûre (110) 4; Tirmizî, tefsîru sûre (110))

İşte bu cevaptan sonradır ki mecliste bulunanlar Hz. Ömer’in niye İbn Abbas’a bu kadar değer verdiğini anlar ve susarlar. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın verdiği bu gaybî haber de aynen zuhur etmiş; afv u mağfirete giden yolları açmak için gelen Nebiler Serveri dilinde afv u mağfiret dilekleri yükselip ruhunun ufkuna ulaşmıştır.

| Kur’an’ın Altın İkliminde |

Ömer İbn Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. 

Mektup çok edebî yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara: “İçimde bir gurur hissettim, onun için mektubu yırttım” der. Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş, paklaşmış bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için olacağından, semereli olur. Hâlbuki kendi iç meselelerini halledememiş, riyadan, ucuptan, gurur ve kibirden kendini kurtaramamış, sağda solda çalım satmak için iş gören insanların cihad adına yaptıkları şeyler ise büyük ölçüde yıkım olacaktır. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar ulaşmaları mümkündür; ancak neticeye varmaları, –üzerine basa basa ifade ediyorum– mümkün değildir.

Büyük ve küçük cihadı bir arada mütalâa eden âyet ve hadisler vardır. Bunlardan biri de “en-Nasr” sûresidir. 

Bu kısa sûrede mealen şöyle denmektedir: “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamdederek O’nu tesbih eyle ve O’ndan mağfiret dile, çünkü O, tevbeleri fazlaca kabul edendir.” (Nasr sûresi, 110/1-3. )

Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman mü’minler fevc fevc, bölük bölük İslâm’a girecek ve dehalet edecekler. Öyle de oldu. Maddî cihad (cihad-ı asgar), emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker, Hakk’ın anlatılması sayesinde engeller bertaraf edildi ve insanlar İslâm dinine girmeye başladılar. Bu duruma gelindiğinde, Cenâb-ı Hakk’ın emri şu oluyor: “Rabbini tesbih ve takdis et.” (Nasr sûresi, 110/3. )

Çünkü bütün bu olanlar bir taraftan Rabbinin sana bir ihsanıdır, diğer taraftan da bütün bunları yapan ve yaratan Allah’tır. İşte bunları düşün ve Rabbini tesbih ve takdis et! Debdebe ve ihtişam içinde kazanılan bu muzafferiyetlerin yanında insan kendi iç dünyasında nefsine karşı da bir zafer kazanmalı ki, cihad tamamlanmış ve cihad hakikati bütünleşmiş olsun.

Bu çizgide Hz. Âişe Validemiz bize şunu naklediyor: Bu sûre nazil olduktan sonra Allah Resûlü durmadan سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ duasını okurdu. (Müslim, salât 218, 220; Ebû Dâvûd, salât 119; Tirmizî, daavat 32. )

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde yine bu iki cihadı bir arada zikreder: “İki göz vardır ki Cehennem ateşi görmez: Harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü ve bir de Allah korkusundan ağlayan göz.” (Tirmizî, cihâd 12) Sınır boylarında veya harp meydanlarında, en tehlikeli anlarda nöbet tutarak uykuyu terk eden insanın cihadı maddî cihaddır. Bu cihadı yapan insanın gözü Cehennem ateşine maruz kalmayacaktır.

Bir de mânevî ve büyük cihadı yerine getiren göz vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdürEvet, bu iki göz de Cehennem’i ve onun azabını görmeyecektir. Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl muhal ise, Allah korkusundan ağlayan gözün Cehennem’e girmesi o derece muhaldir. Allah yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah Resûlü, bu toz ve toprağın Cehennem ateşiyle asla bir araya gelmeyeceği mevzuunda birçok beyanda bulunmuşlardır. (Tirmizî, fezâilü’l-cihad 8; Nesâî, cihad 8)

| Cihad nedir? | Asrın Getirdiği Tereddütler-3 |

Nasr sûresinin ilk âyeti إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ  (Nasr sûresi, 110/1.) nahiv kuralları açısından mâtufta muzâfun ileyh hazf edilir ve ondan bedel, kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm‑ı tarif gelir. Dolayısıyla وَالْفَتْحُ burada وَفَتْحُ اللهِ demektir.

Buradaki nükteye gelince; Allah’ın bizi yaratması, hizmet yoluna sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi.. hepsi Allah’ın yardımı ve inayetiyledir. Çok insan bunların böyle olduğunu müşahede eder ve her fırsatta tevhidî düşüncenin gereği olarak da anar, anlatır.

Fethe gelince; orada sebepler bir ölçüde orta yere çıkar ve Müsebbibü’l‑Esbap unutulabilir. Bunun lazımı olarak da “Ben yaptım, ben ettim…” diyenler olur. Aslında bu bir yanlışlığın ifadesidir. Fetih öncesi, onun mukaddimatı sayılan yardımlar nasıl Allah’a ait ise, fetih de O’na aittir. Ama, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, insan fetih sarhoşluğu ile kendinden geçip zaferi kendinden bilebilir.

İşte tam bu aşamada böylesi düşüncelerin insanı sarıp‑sarmalayıp bir çarpıklığa atması ihtimaline binaen Kur’ân böyle bir noktada tesbihi ve istiğfarı emreder. [Bkz.: Nasr sûresi, 110/3.] Öyleyse böyle anlarda insan, normal zamanlardan daha fazla سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ ، سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ  (“Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamdederim. Azîm olan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” (Buhârî, daavât 65, eymân 19, tevhîd 58; Müslim, zikir 31).) demelidir.

Aslında bu, hangi seviyede ve nerede olursa olsun davayı temsil eden her fert ve cemaat için geçerlidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) için de, sahabe için de, bizler için de. Bu açıdan da, İslâmiyet’e fevç fevç dehaletlerin olduğu, hizmetin alabildiğine inkişaf ettiği zamanlarda tesbih ve istiğfar daha farklı bir önem arz eder ve etmelidir de. Evet, artık o safhada insanın hayatı sürekli tesbih ve istiğfar olmalıdır. O insan, güç ve kuvvetini tesbih ve istiğfardan almalı ve her zaman kendi güç ve kudretini nefyedip “sübhanallah” diyerek Allah’a dayanmalı ve “estağfirullah” diyerek de günahlarına istiğfar etmelidir. Keşke bu düşünce hepimizin içine kök salmış olsaydı!

Ayrıca fetih esnasında veya sonrasında gücü, kuvveti elinde bulunduranlar çeşitli haksızlıklar yapabilirler. Hem de bunu hak namına yaparlar.

Şöyleki; mantık ve muhakeme ile aşılabilecek, değişik alternatifler ile çözülebilecek nice meseleler vardır ki, fethin köpük köpük gürültüleri içinde ve gücün, kuvvetin önünde çözümsüzlüğe itilebilir.. hatta kangren hâline getirilebilir. Buna kuvvetin dehayı alt etmesi nazarıyla da bakılabilir. Onun için fetihlerden veya fethin mukaddimatı sayılan Allah’ın yardımlarından sonra istiğfar emri, kuvvetin ceberut ve azgınlığını kırma ve tâdil etmek için çok önemlidir. Kaldı ki bazı olumsuz şeyler kuvvetin tabiatında var. Hatta siz, Müslümanlığı kılı kırk yararcasına yaşasanız dahi, zikredilen durumun bahis mevzuu olduğu yerde her zaman hak duygusu zedelenebilir, ihmale uğrayabilir. Tabi ki böyle bir durumda istiğfarın yeri kat’iyen tartışılmaz.

| Fasıldan Fasula-2 |

Bu yazı 50 kez okundu