35-] İsrâ Sûresi [9-64]

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا كَبِيرًاۙ (٩)

9. Gerçekten bu Kur’ân, (her meselede) en doğru yola, en sağlam ve isabetli tutuma yöneltir ve yerinde, doğru, sağlam ve ıslaha yönelik işlerde bulunan mü’minlere onlar için çok büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler;

وَاَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا۟ (١٠)

10. Âhiret’e inanmayanlar için ise çok acı bir azap hazırlamış olduğumuzu bildirir.

وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولًا (١١)

11. Böyle iken insan,şerri tıpkı hayrı istercesine ister.Doğrusu insan, çok acelecidir. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetin manâsı çok geniştir. İnsan, neyin hayrına neyin şerrine olduğunu çok defa ve Allah bildirmedikçe bilemez. Bundandır ki Kur’ân, hoşlanmadığımız bir şeyin hakkımızda hayır, hoşlandığımız bir şeyin de şer olabileceğini, hakkımızda neyin gerçekte hayır neyin gerçekten şer olduğunu ancak Allah’ın bilip bizim bilemeyeceğimizi bildirir (Bakara Sûresi/216). Çünkü biz,dünü bütünüyle ve doğru olarak bilemediğimiz gibi, yarını hiç bilemeyiz.Oysa Allah (c.c.),bütün zamana tek bir nokta olarak bakar. Bilgisizliğimiz sebebiyle biz,çok defa sanki hayırmış gibi hakkımızda şer olanı ister ve şerrin meydana gelmesi için didiniriz.

İkinci olarak, insan peşincidir; yaptığı işin hemen karşılığını görmek istediği gibi, peşinci olması sebebiyle dünyayı da Âhiret’e tercih eder. Oysa Âhiret’e nisbetle dünya saadeti pek az bir değer ifade eder. Dünyanın çilesi ise sayılamayacak kadar çoktur. Böyle iken insan, dünyaya perestiş eder, Âhiret’i unutur. Kur’ân-ı Kerim sık sık, dünyayı Âhiret’e tercih etmeyi küfrün, şirkin sebeplerinden biri olarak anar ve buna karşı ikazlarda bulunur (meselâ İbrahim Sûresi/3;Nahl Sûresi/107). İnsan, sabırsızdır, bir şeyin hemen oluvermesini ister.Oysa her neticenin ona ulaşmak için geçilmesi gereken pek çok merhaleleri, mertebeleri vardır. Acele ederek bu merhalelere, mertebelere riayet etmeden sonuca ulaşmaya çalışmanın sonu hüsrandır. Mekkeli müşrikler, âkıbetleri konusunda Kur’ân-ı Kerim’in tehditlerine inanmıyor ve Peygamber Efendimiz’den (s.a.s.) bu tehditler gerçek ise, kendisiyle tehdit edildikleri azabı veya cezayı hemen getirmesini istiyorlardı. Âyet, buna da cevap vermektedir.

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلًا (١٢)

12. (İnsanların hayatında olduğu gibi, dünyanın hayatında da ‘gece’ ile ‘gündüz’ birbirini takip eder.) Biz, gece ile gündüzü (kâinattaki tasarruflarımıza, ayrıca kudret, ilim, hakimiyet ve üzerinizdeki nimetlerimize) iki işaret, iki delil kıldık;onların her biri için de bir âlamet var ettik. Gecenin alâmeti olan ayın ışığını sildik ve gündüzün alâmeti olan güneşi bizatihî ışıklı ve aydınlatıcı yaptık ki, (*) Rabbinizin lütfedeceği nimetleri araştırıp elde edesiniz ve yılların sayısıyla birlikte zamanı hesaplamayı bilesiniz.Her bir şeyi bu şekilde yerli yerine koyduk ve ayrıntılarıyla açıkladık.

~Açıklama~

(*) İbn Abbas’a göre, mealde de tercih edildiği üzere, gecenin alâmeti ay, gündüzün alâmeti ise güneştir. Âyet, bir zaman ayın da güneş gibi ışıklı olduğu ve bu ışığının giderildiğini veya güneşin bütün sistemiyle birlikte tek bir kütle iken, sonra ayrı ayrı kütleler haline getirildiğini ima etmektedir. Böylece âyet, ayın ve güneşin geçmişini nazara verdiği gibi, gelecekte ne hale geleceklerine, yani başa dönüş ve yeniden kurma demek olan Kıyamet’te dürüleceklerine de işarette bulunmaktadır.

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ فِي عُنُقِهِ۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا (١٣)

13. Her insanın yazılmış ve yaşanmış kaderini boynuna doladık.Kıyamet Günü onunla ilgili bir kitap çıkarırız da, onu önünde açılmış bulur.

اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًاۜ (١٤)

14. “Oku kitabını! Bugün sen, bizzat kendin hakkında hesap görücü olarak yetersin!” (*)

~Açıklama~

(*) 13’üncü ayette geçen kaderden maksat, kişinin hem Levh-i Mahfuz’daki kaderi, alın yazısı, hem de onunla aynı olan hayatı, amelleridir. Her şey, İlm-i İlâhî’de kayıtlıdır; bu kayda Levh-i Mahfuz denmektedir (Bürûc Sûresi/22;Ra’d Sûresi/13, not:13). Kur’ân, hakkımızda Allah’ın takdir buyurmadığı hiçbir şeyin başımıza gelmeyeceğini apaçık beyan buyurur (Tevbe Sûresi/51).

Yine Kur’ân’a göre, yeryüzünde hareket eden bütün canlılar, havada uçan her türden kuşlar, bizim gibi birer toplum (ümmet) oluşturur ve Cenab-ı Allah (cc),Kitap’ta (Kur’ân ve Levh-i Mahfuz) hiçbir şeyi eksik bırakmamış, yazmış, kaydetmiştir. (En’âm Sûresi/38) Bu ilmî varlıkların her birine kendine göre bir hüviyet ve mahiyet verilir ki bu, onların kaderî varlığıdır. Cenab-ı Allah (c.c.), yaratma sürecinde bu Levh-i Mahfuz’u çoğaltır, yani onun nüshalarını çıkarır; bir diğer ifadeyle yaratma süreci, Levh-i Mahfuz’un teksir süreci gibidir.Bu süreçte varlıklar, dallarını gayb ve şehadet âlemlerine uzatmış bir yaratılış ağacı şeklinde ortaya çıkarlar. Zaman ve mekân, bu ortaya çıkışın iki şeridi gibidir.Levh-i Mahfuz’un ilk nüshası olan bu iki şerit veya yaratılış boyutu,bir bakıma Levh-i Mahv ve İsbat’ın vücudunu teşkil eder.

Levh-i Mahfuz veya Kur’ân’ın İmam-ı Mübîn dediği ilk defter ya da kitap, varlıkların menşe’lerine, asıllarına, ilmî varlıklarına bakar ve kendisine Nazarî (Teorik) Kader demek mümkün iken, Cenab-ı Hakk’ın bir yazar-bozar defteri şeklindeki Levh-i Mahv ve İsbat ise, varlıkların bizzat hayatlarına bakar ve dolayısıyla ona Amelî (Pratik) Kader diyebiliriz.Bir başka ifadeyle, Kader, İlim’deki varlıkları giydirir, onlara mahiyet ve hüviyet (kimlik) verir ve Kudret de onları zaman-mekân şeridine asar.

Bu karmaşık meseleyi, daha görünür bir misalle şöyle açıklayabiliriz: Bitkilerin ve ağaçların çekirdekleri, bir bakıma onların Levh-i Mahfuz’u veya Teorik Kader’i gibidir; çünkü bu çekirdeklerde onların bütün gelecek hayatları kayıtlıdır. Çekirdeklerinin çimlenmesi ile başlayan hayatları ise, bu çekirdeğin açılması, yani Levh-i Mahfuz’un nüshasının çıkartılması gibidir ve hayatlarının tamamı, onların pratik kaderlerini oluşturur. İşte insan, dünya hayatında Levh-i Mahfuz’da yazılı teorik kaderi istikametinde hareket eder. Ama bu kader, onu böyle hareket etmeye zorlamaz; çünkü o, bir tür ilimdir, önceden bilmedir. İlim malûma tâbi olduğundan ve Cenab-ı Allah için dün–bugün–yarın şeklinde bölünmüş bir zaman söz konusu olmayıp, O bütün zamanlara bir nokta gibi baktığı için,insanın iradesiyle nasıl davranacağını yazmıştır ki, kader veya alın yazısı dediğimiz şey budur.Allah,her insanla ilgili bu yazıyı onun boynuna asmıştır. İnsan, hayatıyla bu yazıyı uygulamaya koyar.Nasıl bir ağacın hayatı, onun çekirdeğindeki bütün bilgi ve programların uygulanmasından, pratiğe dökülmesinden ibaretse ve bu pratik yeniden çekirdekte âdeta yoğun bir birikim halinde bir defa daha tesbit ediliyorsa, aynen bunun gibi, insanın boynuna asılan kaderi ile hayatının kaydedildiği amel defteri birbirinin aynıdır.İnsan, Âhiret’te bunları görecek ve kendisi hakkındaki hükmü bizzat kendisi verebilecek şekilde kendi yaptıklarına şahit olacaktır.

13’üncü âyette “yazılmış ve yaşanmış kader” manâsında tâir (kuş) kelimesinin kullanılması şundandır: Cahiliye Arapları, kuşların uçuşlarına bakarak geleceği kestirmeye, gelecekten haber vermeye çalışırlardı. Kur’ân,hem bunu,hem de yine Cahiliye döneminde yaygın olan uğur–uğursuzluk anlayışını reddetmekte, herkesin tâirinin,kaderinin kendisine,kendi iradî tercihine bağlı olduğunu belirtmektedir.

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا (١٥)

15. Kim doğru yolu seçerse ancak kendi lehine seçmiş olur; kim de sapar giderse, ancak kendi aleyhine olarak sapıp gitmiştir. Kimse bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz. Biz, önceden (uyarıcı olarak) bir rasûl göndermeden (günahları sebebiyle hiçbir kimseye ve hiçbir topluma) azap etmeyiz.

وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا (١٦)

16. Herhangi bir memleketi (hak ettikleri bir ceza olarak) helâk etmek dilediğimizde, (bir rasûl vasıtasıyla) emrimizi (Din) gönderir ve oranın halkı arasında zevk u safa içinde dilediklerince yaşamayı gaye edinenleri (toplumların hayatıyla ilgili kanunlarımız çerçevesinde sıkıntının ardından) artık daha çok nimete boğarız da, orada büsbütün kural tanımaz hale gelir ve günahlara daldıkça dalarlar. Nihayet, hak ettikleri helâk hükmü uygulamaya konur da, o memleketi yerle bir ederiz.

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا (١٧)

17. Nuh’tan sonra bu şekilde nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarını senin Rabbinin görüp bilmesi yeter.

مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُرِيدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُومًا مَدْحُورًا (١٨)

18. Kim Âhiret’i bırakıp sadece şu peşin dünya zevkini ister ve onun peşine düşerse, dilediğimiz kimseye takdir ettiğimiz miktarda o zevki tattırır,sonra da Cehennem’i ona mekân kılarız. Artık onun yüzüne bakılmaz ve o reddedilmiş biri olarak,kızarıp pişmek üzere Cehennem’e girer.

وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا (١٩)

19. Kim de hedef olarak Âhiret’i seçer ve bir mü’min olarak gereken gayreti gösterirse, işte böylesi seçkin kişilerin gayretleri karşılığını muhakkak bulur.

كُلًّا نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُورًا (٢٠)

20. Herkese, (dünyayı dileyenlere de Âhiret’i isteyenlere de dünyada) Rabbinin lütf u ihsanından veririz. Senin Rabbinin lütf u ihsanı, asla kısıtlanmış değildir.

اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْضِيلًا (٢١)

21. Dünyada nasıl ve niçin bazısına bazısından daha çok veriyoruz, bak ve üzerinde düşün. Âhiret ise, elbette hem sahip olunacak mertebeler bakımından dünyadan çok daha büyüktür, hem de sahip olunacak faziletler ve derece farklılıkları açısından çok daha büyüktür. (*)

~Açıklama~

(*) Allah, kullarını neden bir yaratmamıştır? Neden bazısını kör, sağır veya bir başka şekilde sakat yaratmakta ve neden bazısına bazısından daha çok dünyalık vermektedir? Önce hemen belirtelim ki, Hz. Allah (cc),ndilediğini dilediği şekilde yapar; O, hiçbir zaman yaptıklarından sorumlu tutulmaz; kimse O’nu sorguya çekemez.

İkinci olarak, bütün varlık Allah’ındır; Allah (cc),her şeyin yaratıcısıdır,bizler O’nun mülküyüz ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Sahip bulunduğumuz özel mülkümüzü de bize O verdiği ve onu elde etmedeki payımız çok az olduğu halde,biz o çok sınırlı mülkümüzde dilediğimiz gibi tasarruf etmek isterken,O’nun mutlak mülkiyetine sahip bulunduğu mülkünde dilediği gibi tasarrufuna herhalde söz etme hakkımız asla olamaz.

  • Bu iki temel düsturdan sonra, Allah’ın neden kullarını bir yaratmadığı ve dünyalık açısından bazısını bazısına üstün kıldığının hikmetlerine geçebiliriz:

Yaratan da, veren de Allah’tır (cc). O vermediği takdirde, biz hiçbir şeye sahip olamayız. Ayrıca O, her verdiğini karşılıksız vermektedir. O, bizi yaratır, bize bütün organlarımızı verir; ayrıca, sahip bulunduğumuz bütün kabiliyetleri de O’na borçluyuz. Öte yandan, emeğimizle elde ettiğimiz şeylerde de bizim payımız ancak sonsuzda birdir. Daha önce de birkaç defa parmak bastığımız gibi, meselâ ekmek elde etmek için buğdaya ihtiyacımız vardır. Bir buğday tanesini, bütün insanlar bir araya gelse yaratamaz. Bir defa, bu taneyi O var etmiştir. Ondan yemeklik buğday elde etmek için toprağa, havaya, suya, ısıya, ışığa ve bunlar arasında ölçülü işbirliğine ihtiyaç vardır. Bütün insanlar servetlerini bir araya getirseler, bunlardan hiç birini satın alamazlar ve söz konusu unsurlara söz geçiremezler. O, bunları da bedava vermektedir. Şu halde, O’nun verdiği her şey, bizim hakkımız değil, sadece bir ihsan, bir lütuftur, bir hediyedir. Lütf u ihsanda, hediyede bazılarını diğerlerine tercih etmek, asla sorgulanacak bir şey olamaz; çünkü herkese karşılıksız iyilik yapılmakta, kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmamaktadır.

Diğer taraftan biz, hakkımızda neyin hayır neyin şer olduğunu bilemeyiz. Hakkımızda zenginlik mi hayırdır fakirlik mi, beyaz olmak mı hayırlıdır siyah olmak mı, kör olmak mı hayırlıdır gören olmak mı, uzun boylu olmak mı hayırlıdır kısa boylu olmak mı, bunları bilemeyiz. Dolayısıyla nasıl yaratılmışsak ve bize ne takdir buyurulmuşsa, hakkımızda mutlak manâda hayırlı olan odur. Ve herkes, sahip kılındığı nimet ölçüsünce sorumluluk sahibidir. Bu bakımdan, sağlıklı, servet ve makam sahibi olmanın sorumluluğu, bunlara sahip olmayan ve daha az ölçülerde sahip bulunandan elbette çok daha fazla olacaktır. Ayrıca, dünya hayatı geçicidir, aslolan Âhiret’tir; bu bakımdan, hakkımızda neyin hayır neyin şer olduğunu Âhiret’e göre değerlendirmeliyiz. Verilen her bir nimet, karşılığında kendi ölçüsünde şükür gerektirir; dolayısıyla, şükrü yerine getirilen az nimet, şükrü yerine getirilmeyen çok nimetten elbette daha hayırlıdır. Sonra, dünyada herkesin talebi, tercihi birbirinden farklıdır. Birisi için iyi, güzel olan, başkası için kötü ve çirkin olabilir. Dolayısıyla, Cenab-ı Allah’ın takdirlerinde, sadece bu takdirlerde değil, hattâ dünyada olup bitenler hakkında nihaî karar vermede insanların aklı asla yeterli değildir. Çünkü her bir insan, kendi kapasitesine göre, kendi açısından ve çevrili bulunduğu şartlar içinde düşünür ve değerlendirir. Oysa dünyada ve kâinatta her bir şey her şeyle her bakımdan münasebettardır; değerlendirmede dün, bugün, yarın bir arada mütalâa edilmelidir. Buna ise insanın gücü ve kapasitesi yetmez. Şu halde biz, aklımızı hakem yaparak bilhassa Cenab-ı Allah’ın icraatlarını sorgulayamayız, ancak onlardaki hikmetleri araştırabiliriz. Bütün bunlardan ayrı olarak, insanın elde ettiklerinde, başına gelenlerde, sorumluluk sahasında şüphesiz kendisinin, iradî tercihlerinin de payı vardır. Kısaca, insana düşen, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri gibi düşünmek ve demektir: Deme neden bu böyle, Yerindedir o öyle. Sen sonunu seyreyle! Mevlâ görelim ne’yler Ne’ylerse güzel eyler.

لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَخْذُولًا۟ (٢٢)

22. Sakın Allah ile beraber başka bir ilâh edinme; yoksa yüzüne bakılmaz bir halde bir kenara itilir kalırsın.

وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا (٢٣)

23. Rabbin, sadece Kendisine ibadet etmenize ve anne-babaya, Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en iyi şekilde davranıp, onlara daima iyilikte bulunmanıza hükmetti. Şayet onlardan biri veya her ikisi yaşlanmış olarak yanında bulunursa, sakın (varlıklarını ve onlara hizmeti yüksünerek) kendilerine “öff!” diyecek ölçüde bile olsa kötü söz söyleme; onları azarlama ve daima onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.

وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًاۜ (٢٤)

24. Şefkat ve merhametle onlara kol kanat ger; karşılarında alabildiğine alçakgönüllü ol ve haklarında, “Rabbim, nasıl onlar beni çocukluğumda şefkat ve ihtimamla büyütüp yetiştirdilerse, Sen de onlara öyle merhamet buyur!” diye dua et.

رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِحِينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُورًا (٢٥)

25. Rabbiniz, (anne-babalarınız hakkında olsun, başka meselelerde olsun,) içinizden geçenleri, (neler düşünüp neler tasarladığınızı ve neler hissettiğinizi) çok iyi bilmektedir. Eğer siz, gerçekten (duygu, düşünce ve niyetlerinizde) samimî iyi kişiler iseniz, şüphesiz Allah, (anne-babaya karşı elde olmadan yapılmış görev ihmali dahil,) günahlarından dolayı içten tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı çok bağışlayıcıdır. (*)

~Açıklama~

(*) Dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarfediyorlar. Öyle ise, insaniyetten çıkmamış ve canavara dönüşmemiş her bir çocuğa düşen, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara halisane hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, anne hükmündedir. İşte o mübarek ihtiyarların vücutlarını katlanılmaz görüp ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin hayatının bitmesini arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla! Ey geçim derdine dalmış insan! Bil ki, senin hanendeki bereketin direği, rahmete vesile ve gelecek musibetlere engel, hanendeki varlığına tahammül edemediğin ihtiyar, hasta veya sakat yakınındır. Sakın deme: “Maişetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dar maişetin daha da dar olacaktı. Bu hakikatı benden duy ve inan. Bunun çok katî delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Yemin ederim, şu hakikat gayet katîdir,hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli. Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahman, Rahîm, Latîf ve Kerim olan Hâlık-ı Zülcelâli ve’l-ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latif bir surette gönderip annelerin göğüs musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi bereket suretinde gönderir. Onların geçimlerini tamahkâr ve cimri insanlara yüklemez. Değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi bereket suretinde geliyor. Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan bile insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete sebep oluyor, öyle ise, yaratılmışların en şereflisi olan insan ve insanların en mükemmeli olan mü’minler, mü’minler içinde en ziyade hürmet ve merhamete lâyık zayıf, güçsüz ve hasta ihtiyarlar, bu ihtiyarların içinde şefkat, hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstahak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakikî dost ve en sadık muhip olan peder ve valide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa, ne derece berekete vesile ve rahmete vasıta ve, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” hadisinde ifade edildiği üzere, ne derece musibetlere engel olduklarını sen kıyas eyle. İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer ölmezsen, bir gün sen de ihtiyar olacaksın. Ceza, yapılan işin türünden olur sırrıyla, sen anne–babana hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define;onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki,onların yüzünden hayatın rahat ve rızkın bereketli geçsin. Aksine, onların varlığına tahammül göstermez, ölümlerini temenni eder ve onların nazik ve çabuk kırılan kalblerini kırarsan, bu defa “Dünyasını da, âhiretini de kaybetti!” tehdidine maruz olursun. Eğer Rahmân’ın rahmetini istersen, o Rahmân’ın hediyelerine ve senin hanendeki emanetlerine merhamet et. (Mektubat, “21’inci Mektup”tan)

وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا (٢٦)

26. Akrabaya üzerindeki haklarını ver, yoksula ve yolda kalmışa da;ve sakın saçıp savurma.

اِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاطِينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا (٢٧)

27. Savurganlar, hiç şüphesiz şeytanlara kardeş olmuşlardır;şeytan ise,Rabbisine karşı çok nankördür.

وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلًا مَيْسُورًا (٢٨)

28. Bizzat kendin muhtaç, dolayısıyla Rabbinden rızık ve imkân peşinde ve beklentisinde, bu sebeple de üzerinde hakları bulunanlarla ilgilenemeyecek durumda isen, bu takdirde onlara gönül alıcı sözler söyle.

وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا (٢٩)

29. Harcamalarında ve başkalarına yardım hususunda ne eli sıkı ol, ne de ölçüsüzce açık. Aksi halde herkes tarafından kınanır, dostsuz, kaybettiklerine de hasret çeker bir hale düşersin.

اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا۟ (٣٠)

30. Doğrusu Rabbin, dilediği kimseye bol rızık verir, dilediği kimseye de kısar ve ölçülü verir. Hiç şüphesiz O, kullarının (her halinden) hakkıyla haberdardır ve onları (her halleriyle) hakkıyla görmektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Allah (cc), her bir canlının hayatı boyunca tüketeceği rızkı önceden belirlediği gibi, her bir canlının –bu canlı şuur ve irade sahibi ise O’na mutlak manâda tevekkül etmek kaydıyla– hayatını devam ettirmesi için gerekli temel rızka da kefildir. Hiç bir canlı,kendisi için tayin ve takdir buyurulan rızkı, yani nasibini tüketmeden ölmez.Bu temel rızık dışındaki fazladan talepler ise çalışmaya bağlıdır. Allah, kulları temel rızıkla yetinsin ve çalışmasınlar diye emretmez. Aksine, insan için ancak emeğinin karşılığı vardır (Necm Sûresi/39) buyurarak, kullarını helâlinden kazanmaya ve hem kendileri, hem sorumlulukları altındaki kimseler için, ayrıca İslâm yolunda harcamaya ve başkalarına yardım etmeye çağırır. O, insanı yeryüzünün halifesi olarak onu imar etsin, Allah’ın orada yarattığı rızıkları çıkarsın, onları başkalarıyla adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre paylaşsın, paylaştırsın, böylece şükür duygularını da coşturup, Kendisi’ne şükretsin diye yaratmıştır. O’nun nazarında helâlinden kazanıp, hem kendi hem de sorumluluğu altındakilerin geçimini sağlayan, başkalarına yardım eden, rızası istikametinde harcayan ve şükreden bir kul, fazla çalışmayıp en azla yetinen bir kuldan çok daha hayırlıdır. Hattâ kişinin şehvetlerini kontrol etme ve manen yol alma, ruhen olgunlaşma adına riyazet övülmüş ve tavsiye edilmişse de,–lükse girmeme,tüketimde aşırı gitmeme ve şehvetleri azdırmama kaydıyla– çalışıp helâlinden kazanmak,kendisinin ve sorumluluğu altındakilerin geçimini sağlamak, Allah yolunda harcamak, başkalarına yardım etmek ve şükretmek, riyazetten daha hayırlıdır. Allah’ın men ettiği hırs ve tama’,haramdan kazanma, bencillik, biriktirme, şehvetleri kamçılama ve tüketimde aşırı gitmedir.O,dünya hayatının gaye haline getirilmesini istemez.

Kazanmada hırs, çok defa ve bilhassa mü’min için kaybetme sebebidir. Çünkü hırs, dünya hayatını gaye haline getirme ve Allah’a tevekkülsüzlük demektir. Ayrıca hırs, bencilliği de kamçılar.

  • Bediüzzaman (r.a.), şu çok önemli tesbitte bulunur:

Beşerin içtimaî hayatında ortaya çıkan bütün ahlâksızlığın ve bütün karışıklıkların kaynağı şu iki düşüncedir: Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne?” İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.” Bu iki düşünceyi de sürdüren, faiz alıp vermek ve zekâtı vermemektir. Bu iki müthiş içtimaî hastalığı tedavi edecek tek çare ise, zekâtın umumî bir düstur suretinde icrasıyla, faizin yasaklanmasıdır. Hem değil yalnız fertlerde ve tek tek toplumlarda, belki bütün insanlığın saadeti için en mühim bir rükün, belki insan hayatının devamı için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde havas (seçkinler, zenginler) ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsanı, avamdan da havassa karşı hürmet ve itaati temin edecek zekâttır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. Bu iki sınıf, daimî bir mücadele içinde büyük karışıklıklara sebep olur. (Bir zaman) Rusyada olduğu gibi, emek ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar. Ey kerem ve vicdan sahipleri! Ve ey cömert ve iyilik ehli insanlar! Yapılan iyilikler zekât için olmazsa, üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah adına vermediğin için, manen minnet ediyorsun (başa kakıyorsun), biçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hak’kın malını kullarına vermek için bir dağıtım memuru olduğun halde, kendini malın asıl sahibi zannedip nimete nankörlük ediyorsun. Eğer zekât olarak versen, Cenâb-ı Hak adına verdiğin için bir sevap kazanıyor, nimete şükürde bulunmuş oluyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet, zekât gibi, (Allah adına yapılan) daha başka nafile yardım ve iyilik nerede, başka şekillerde verip riya ve şöhret gibi, başa kakma ve utandırma gibi zararları kazanmak nerede? (Mektubat,“22.Mektup”tan)

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَبِيرًا (٣١)

31. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onların rızkını Biz veriyoruz, elbette sizinkini de. Onları öldürmek, hiç şüphesiz büyük bir suçtur. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm, ekonomik gaye veya endişelerle ister doğumundan sonra, isterse anne karnında olsun, çocukların öldürülmesini kesinlikle yasaklamaktadır. Bugün dünyada, özellikle fakir ve Müslüman ülkelerde görünüşte ekonomik sebeplerle, aslında ise bu ülke nüfuslarının en azından artmasını önlemek için doğum kontrolü teşvik edilmektedir. Oysa nüfus artışı, ne ekonomik kalkınmaya engeldir, ne de fakirliğe sebep olur. Tam tersine nüfus, bir ülke için çalışma gücü demektir. Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya, hattâ ABD gibi dünyanın zengin ülkeleri, büyük nüfus yoğunluğuna sahip ülkeler olup, fazladan, diğer ülkelerden işgücü ihtiyacı duymaktadırlar. Yapılması gereken, Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin parmak bastığı gibi (c:5,s.39,not 31), toplum enerjisini, beslenmesi gereken ağızların sayısını azaltmak gibi tahrip işine harcamak değil, bu enerjiyi üretimi ve refahı artırmaya dönük yapıcı işlere yönlendirmektir.

وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَبِيلًا (٣٢)

32. Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, çirkinliği apaçık ortada bir hayasızlıktır; hem ne kötü bir yoldur! (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, bizatihî gayr-ı meşrû münasebetleri yasaklamakla kalmaz, bunlar için yaklaşmayın tabirini kullanarak, onları işlemeye varacak yolları da kapatır. Bu sebeple, bir Müslüman toplum veya devlet, zina gibi yasaklanmış fiillere götürecek yolları kapatmakla yükümlüdür. Bu, hem kanunla, hem toplumun ıslahıyla, hem de fertleri eğitmekle sağlanır. İslâm, bütün büyük günahların önünü % 95 oranında kapatır, kalan % 5’i de iradelere bırakır; çünkü insan, sorumlu ve yaptığının karşılığını görecek bir varlıktır.

وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا (٣٣)

33. Allah’ın muhterem kıldığı cana haklı bir gerekçe olmaksızın kıymayın. Kim zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına) gereken meşrû işlemin yapılması konusunda yetki vermişizdir. Şu kadar ki,mirasçı eğer kısas talep edecek olursa,bu konuda aşırı gitmemeli, (hukukun kendisine verdiği yetkiyi aşmamalıdır).(Hukuken) ona gereken yardım yapılmıştır. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm’ın hayata verdiği değer, ona haksızca kıyma ve karşılığı için bkn: Bakara Sûresi/178, not 131;179,194,not 140;Mâide Sûresi/31 ,32 , 45, not 10.

İslâm, nasıl başkalarını öldürmeyi yasaklamışsa, intiharı da yasaklamıştır. Kimse, kendisinin yaratanı ve maliki değildir ve dolayısıyla kendi vücuduna, hayatına karşı dilediği gibi davranamaz. Hepimiz ve hayatımız Allah’a aitiz ve belli bir kutsallığa sahiptir. Bazıları, ötönaziyi gerekçelendirmeye çalışmaktadır. Fakat bir gerçek var ki, Allah bizi dünyaya onu imar etmek ve orasını Âhiret adına bir tarla gibi ekmek için göndermiştir. Burada bazı hastalıklar, musibetler başımıza gelebilir, fakat bunlar, bir mü’min için günahlarının affına sebeptir ve dünyada bile birtakım gelecek mutluluklara kapı aralar. Ölüm acıları da, yine Âhiret adına pek çok günahlarımızı temizler. Allah, her insana acılara dayanma gücü vermiştir ve bu güç son noktaya geldiğinde insan bayılır veya onları duymaz olur. Dolayısıyla Müslüman âlimler, ötonazi meselesine büyük bir ihtiyatla ve İslâm’ın ışığında yaklaşmalıdırlar. Kısasta aşırı gitmenin, meşruiyet sınırlarını aşmanın pek çok şekli vardır. Meselâ, katilden başkasını öldürmek, onun yakınlarından da intikam almaya kalkışmak, katile işkence yapmak, cesedine müsle uygulamak (kulak, burun, el, kol gibi uzuvlarını kesmek), bunlardan bazılarıdır. Bütün diğer cezalar gibi, kısası da kanunî merci uygular; dolayısıyla kimse, şahsen hak almaya, hukukun öngördüğü cezayı uygulamaya kalkamaz.

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ اِلَّا بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لًا (٣٤)

34. Yetimin malına o yetim malını kullanabilecek çağa ulaşıncaya kadar onun hakkında en hayırlı olabilecek tasarruf tarzı dışında yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin; bilin ki verilen söz, sorumluluk gerektirir.

وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْوِيلًا (٣٥)

35. Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve (tarttığınız zaman da) doğru ‘terazi’yle tartın. Böyle yapmanız, hem her bakımdan hayırlı, hem de âkıbet yönünden güzel olandır.

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا (٣٦)

36. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeye dayanıp karar verme. Çünkü kulak, göz ve kalb, evet bunların hepsi (verdiğin karar, vardığın sonuçtan) sorumludur ve sorguya çekilecektir. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm, ilme dayanmayı ve zanla, tahminle hareket etmemeyi emreder.İlim ise, zan ve tahmin olmadığı gibi, kesinleşmemiş bilgiye de ilim denmez.İlim, hazmedilmiş süt gibidir. İslâm’da ilmin sebepleri ve kaynağı üçtür: Vahiy (Kur’ân ve sahih Sünnet), akıl ve sağlam duyular. Yani ilim, bu üç kaynaktan elde edilir. Şu kadar ki bu, bu üçünün de her sahada ilmin kaynağı olduğu manâsına gelmez. Her birinin kendine ait sahaları da vardır. Vahiy yoluyla gelen bilgi mutlaka kesindir, fakat bazen yorum ve üzerinde çalışma gerektirebilir. Tahkik gerektirmeyen aklî doğrular (bedîhiyât) bulunmasının yanısıra, aklın sahası sınırlıdır ve akıl, her konuda doğruyu bulabilecek bir alet değildir. Sağlam duyuların elde ettiği veriler doğru da olabilir, durum ve konuma göre yanıltıcı da olabilir ve bunlar, araştırma ister. İlmin kaynağı olarak vahyi kabul etmemek ve ilmîliği (bilimsellik) akıl, duyu ve deneyle ulaşılan neticelerle sınırlamak, her şeyden önce ilmin ve doğruların sahasını olabildiğince daraltmak ve kendimizi görülen âleme hapsetmek demektir. Oysa duyularımızla idrak edilemeyen, aklın da ulaşamadığı o kadar çok varlık sahası, varlık ve bunlarla ilgili o kadar çok hakikat vardır ki, ilmîliği sadece akla, hattâ modern bilim anlayışının yaptığı gibi, sadece duyu ve deneye hasretmek, bu sahalar ve hakikatlarla ilgili ya inkârcı veya agnostik (bilmezci) olmayı gerektirecektir.

Ayrıca, modern bilimin bu sahaları ve hakikatleri ilmî kabul etmemesi kendi cehaletini ortaya koymak manâsına geldiği gibi, onun bu tavrı da, asla ispattan kaynaklanan bir tavır değildir. Dolayısıyla, bizzat kendi savunduğu ilmîliğe (bilimselliğe) aykırıdır; çünkü ilmî olan, ispatlanmış (müsbet, pozitif) olandır. İnkâr veya ret, bir hükümdür ve hüküm kesin delile dayanmalıdır. Öyleyse modern bilim, bu sahaların ve hakikatlerin yokluğunu ispat etmelidir ki, onları inkâr edebilsin. Bu sebeple, ateizm de, manevî âlemleri ve varlıkları kabul etmeme de, asla ilmî (bilimsel) bir tavır değildir. Sadece bir zandır, bir saplantıdır, yani dogmatizmdir. Modern bilim, duyu ve deney sahasının dışında kalan hakikatleri inanmaya havale etmekle de işin içinden çıkamaz. Bu, batılı bilim ve iman anlayışından kaynaklanan bir tutumdur. İslâm, imanın ilme oturmasını, en azından ilimle desteklenmesini istediği gibi, bilmekle inanmayı da asla ayırmaz ve birbirine zıt görmez. Şu halde, akıl, beş duyu ve deneyin dışında kalan varlık alanlarını ve hakikatleri kabul etmek, ilmî tavrın ta kendisidir. Kaldı ki, bunları beş duyumuzla algılayamıyor isek de, Allah insana bunları da görüp kavrayacak başka duyular vermiştir. Tarih boyunca sayıları 124.000’i bulan ve hayatları soyunca hiç yalan söylememiş ve birinci özellikleri doğruluk olmuş bulunan peygamberler, bu duyularını çalıştırabilen insanlardır ve bu hakikatleri görmektedirler. Ayrıca, milyonlarca evliya da aynı hakikatleri kendi derecelerine göre idrak etmiştir ve etmektedir. Bunların haber verdikleri hakikatleri reddetmek veya dogmatik bir inanca havale etmek, hiç bir delile dayanmadan bu zatları yalancı kabul etmek gibi, ilmîliğe en ters bir tavırdır. Kaldı ki, bu zatların doğruluklarına sadece bir delil olarak, onlar kendilerinden sonra olacaklarla ilgili o kadar çok haber vermişlerdir ki, bunlar ya aynen gerçekleşmiştir veya zamanı gelince gerçekleşecektir.

وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحًاۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا (٣٧)

37. Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. (Kendini ne kadar büyük görürsen gör gücün, bilgin, kabiliyetlerin sınırlıdır;) ne yeri yarabilir, ne de dağların boyuna erişebilirsin.

كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا (٣٨)

38. Bütün bu (yasaklanan tutum ve davranışların hepsi) kötü olup, Rabbinin nazarında asla hoş görülmeyen şeylerdir.

ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتُلْقٰى فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا (٣٩)

39. Bu hakikat, Rabbinin sana vahyettiği hikmetten bir bölümdür. (Hepsinin başı olarak bir defa daha hatırlatmak gerekirse,) sakın Allah’ın yanısıra başka bir ilâh edinme. Yoksa yerilmiş, kınanmış, reddedilmiş ve yüzüne bakılmaz bir halde Cehennem’e fırlatılırsın. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm, insanı potansiyel insan olmaktan gerçek ve kâmil insan olmaya çıkarmayı hedef alır. O, en güzel insanî karakter inşa eden bir dindir. Kur’ân’ın 22–39’uncu âyetlerde zikrettiği hikmet incileri, bu karakter inşasının ve insanı kemale ulaştıran merdivenin basamakları arasındadır. Bunların başında da, hem başta hem sonda zikredilen Allah’tan başka ilâh kabûl etmeme gelir ki, buradan şirkin hem en büyük, insanı çürüten, onu varlıklar hiyerarşisinde en alta düşüren bir günah, hem de arada anılan kötülüklerin en önemli bir sebebi olduğunu anlıyoruz. İnsanî karakter inşasının bu çok önemli basamaklarını özetleyecek olursak:

  • Allah’ın yanısıra başka bir ilâh edinme!
  • Yalnız Allah’a ibadet et ve anne-babaya en güzel şekilde davran!
  • Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver!
  • Saçıp savurma!
  • Harcamalarında ne eli sıkı ol, ne de büsbütün açık!
  • Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin!
  • Zinaya yaklaşmayın!
  • Haklı bir sebep olmadıkça sakın bir cana kıymayın!
  • Kendisi hakkında en güzel tasarruf şekli dışında, yetimin malına yaklaşmayın!
  • Ölçü ve tartıda asla hile yapmayın, tam tartın, tam ölçün!
  • Kesin bilgi sahibi olmadığın bir meseleyi öne sürme, onun peşinden gitme, onun üzerine bir netice bina etme!
  • Yeryüzünde kibirlenerek yürüme!
  • Allah’ın yanısıra başka bir ilâh edinme; yoksa kınanmış ve yüzüne bakılmaz halde Cehennem’e fırlatılırsın.

Kur’ân, burada birer ahlâkî tavsiye gibi zikrettiği hikmet incilerinin pek çoğunu Medine’de ayrıca birer hukukî prensip ve kanun haline getirmiş, ihlâlleri karşısında ağır cezalar koymuştur. Zekât müessesesini, öldürmeye karşı kısas veya diyet cezasını, zina cezasını ve başkasının malına tecavüze karşı cezayı misal olarak zikredebiliriz. Müslümanların karakterleri bu prensipler çerçevesinde inşa edilince, artık bizzat kendileri Peygamber Efendimiz’e başvuruyor ve meselâ O’ndan kadınlara örtünmeyi emretmesini istemek gibi, İslâm’ın emir ve yasaklarını daha onlar konmadan talep ediyorlardı. Demek oluyor ki İslâm, hukuktan önce onu uygulayacak insanları yetiştirmekte, böylece hukuk kaidelerini daha çok pekiştirici düsturlar, cezaî prensipleri ise öncelikle caydırıcı birer müeyyide, birer tamir unsuru olarak koymaktadır. Aslolan, kişinin eğitimi ve yetiştirilmesidir. Farklı yol ve davranış, insanların pek çoklarını münafık olmaya itecek ve İslâm’ın olduğundan başka türlü görülmesine sebep olacaktır.

اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثًاۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا۟ (٤٠)

40. Gerçek bu iken, (Allah’a çocuk isnat ediyorlar). Demek Rabbiniz sizi erkek çocuklarla onurlandırdı da, meleklerden Kendisine kızlar edindi öyle mi? Gerçekten siz çok büyük, vebali çok ağır bir söz söylüyorsunuz. (*)

~Açıklama~

(*) Tarihte Cenab-ı Allah’a (c) çocuklar isnat edenler, yalnızca Cahiliye dönemi Mekkeli putperestler olmamıştır. Onların Allah’a kızlar isnat etmeleri, şüphesiz sözden ibaret değildi; fakat böyle bir şeyin sözü, şakası, iması bile çok büyük günahtır ve şirk olur. Günümüzde bu ve benzeri şekilde hiç düşünülmeden söylenen çok sözler vardır. Evet, Allah’ın yolundan sapanlar, tarih boyu hep aynı bataklıklarda çırpınıp durmuşlardır.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا يَزِيدُهُمْ اِلَّا نُفُورًا (٤١)

41. Biz, insanlar düşünüp ders alsınlar diye bu çok şerefli Kur’ân’da gerçekleri bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan anlatıp duruyoruz. Ama (o müşriklerin haline bakın ki,) bütün bu gerçekler onları daha da kaçırmakta, doğrudan daha da uzaklaştırmaktadır.

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلًا (٤٢)

42. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Faraza, onların iddia ettikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar bulunsa idi, bu takdirde o ilâhların hepsi (kâinat üzerinde hakimiyet kurmak için) Arş’a çıkmaya yol ararlardı.” (*)

~Açıklama~

(*) Her şeyin her bir şeyle içten bağlantılı olduğu ve sayısız denebilecek ferdîliğe ve çeşitliliğe rağmen tam bir bütünlük, âhenk ve denge arz eden kâinatın mutlak İlim, İrade ve Kudret sahibi bir Yaratıcı ve İdarecisi’nin bulunduğu, her gerçekten daha açık bir gerçektir. Dolayısıyla ateizm, en saçma, en gerçeksiz ve aslında en muhal bir dogmadan ibarettir. Allah’a şirk koşma, O’nun İlim, Kudret, Yaratıcılık ve Hakimiyet gibi aslî sıfatlarını O’nunla daha başka sözde ‘ilâh’lar arasında taksim etme, maksatlı bazı sebepler dışında Allah’ı tanımamaktan kaynaklanır. Kâinattaki kusursuz âhenk, bütünlük ve sarsılmaz denge ve düzen, aynı sıfatlara sahip ikinci bir Yaratıcı ve Rabb olamayacağını açıkça göstermektedir. Çünkü her şeyden önce başlangıcı ve sonu olmama, zaman ve mekân sınırlarının bütünüyle dışında bulunma, yani Evvel, Âhir, Zahir ve Bâtın olma, Cenab-ı Hakk’a has sıfatlardandır.

Evvel, Âhir, Zahir ve Bâtın olmak, Yaratıcı olmanın, böyle olmamak ise yaratılmış olmanın gereğidir. Açıktır ki, bu aynı sıfatlara sahip, yani her bakımdan sonsuz iki varlık olamaz. Bu çok açık gerçeğe rağmen, farz-ı muhal birden fazla ilâhın varlığını kabul etsek bile, bu defa da yine karşımıza çok muhaller çıkacaktır. Ya bu ilâhların birbirlerinden bağımsız olması, ya da ortada bir büyük ilâh bulunup diğerlerinin ona yardımcı olmaları gerekir. Birinci durumda her bakımdan ve her meselede birbirinden bağımsız ilâhların varlığı tam bir karmaşa ve kaos demektir ki, kâinattaki mükemmel düzen ve âhenk, bunu reddetmektedir. Kaldı ki, aynı sıfatlara sahip ve aynı derecede birbirinden bağımsız ilâhlar düşünmek, saçmalıktan başka bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, bütünüyle gereksizdir. İkinci durumda, her bakımdan mutlak, yani mutlak İlim, İrade ve Kudret sahibi bir İlâh kabûl ettikten sonra, O’na yardımcılar düşünmek, ayrı bir saçmalıktır. Çünkü yardımcı, eksiği ve kusuru bulunan âciz varlıklar için söz konusudur. Bütün bu açık gerçeklere rağmen, ateizm ve şirkin insanlar arasında taraftar bulmasının önemli sebeplerinden biri, nefsin kontrolündeki insan aklının insana oynadığı ve birer saçmadan ibaret sayısız imkân-ı vehmî oyunlarıdır. Yani, olmayan ve olması mümkün bulunmayan şeyleri insan, varmış ve olması mümkünmüş gibi düşünür, “Niye olmasın?” der ve böylece vehimleriyle aklına ihanet eder.

سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا (٤٣)

43. Münezzehtir O ve sonsuz yücelikte ve büyüklükte aşkındır onların bu tür iddialarından.

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (٤٤)

44. Yedi gök, yer ve onların içinde bulunan herkes ve her şey, O’nu (şirkin dayandığı ve ifade ettiği her türlü eksiklik, kusur ve noksanlıktan) tenzih eder. Hiç bir şey yoktur ki, O’nu hamd ile beraber tesbih (tenzih) ediyor bulunmasın; ne var ki siz, onların tesbihlerini, tenzihlerini anlamıyor (ve O’na şirk koşuyorsunuz). (*) O, (bunca izzet ve azametiyle beraber, kullarının en ağır günahları karşısında bile yine de) çok sabırlı, çok müsamahalıdır ve çok bağışlayandır.

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, önceki notta açıklamaya çalıştığımız gerçekleri en veciz şekilde ifade buyurmaktadır. Ulûhiyet, ortak kabul etmekten nihaî derecede uzaktır, münezzehtir. Esasen, içindeki canlı-cansız, mü’min-kâfir bütün varlıklarla kâinat, bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. İrade sahibi olan insanların ve cinlerin iradelerinin tesirine bırakılan saha hariç –ki bu sahada da, daha önce yer yer ifade edildiği gibi nasıl davranılırsa nelerle karşılaşılacağını, sebepleri, sonuçları ve sebep–sonuç münasebetlerini yine Cenab-ı Allah tayin etmiştir ve kimse bunun dışına çıkamaz– her varlık, hayata gelişi, yaşayışı, hayattan gidişi, vücudu ve vücudunun hayatıyla bu gerçeği ilân ettiği gibi, farkında olarak veya olmayarak, yani O’nun koyduğu sebep-sonuç kanunları içinde kalarak, ayrıca görme, tatma, koklama, doyma, kanma vb. duyularının, fakültelerinin tatminiyle de Cenab-ı Allah’a hamd eder.

وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًاۙ (٤٥)

45. (Ey Rasûlüm!) Biz, sen Kur’ân okur ve bu gerçekleri Kur’ân’la ilan ederken, seninle küfürde şartlanmış olup Âhiret’e inanma niyeti taşımayanların arasına görünmez bir perde çekeriz.

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِ۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرًاۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا (٤٦)

46. Ve kalblerinin üzerine (kötü niyetleri, zulümleri, şartlanmışlıkları ve kibirlerinden oluşan ve) Kur’ân’ı anlamalarına mani kılıflar geçirir, kulaklarının içine de ağırlıklar yerleştiririz. Sen, Kur’ân’da (ilâh ve rabb olarak) sadece Rabbini zikreden âyetleri okuduğunda onlar nefretle arkalarını dönüp gidiyorlar.

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا (٤٧)

47. Senin okuyuşunu dinlerlerken gerçekte neyi duymak istediklerini ve gizli yerlerde ise, Allah’a şirk koşmada önü çeken o zalimlerin diğerlerine, “Siz, başka değil, ancak büyüye tutulmuş bir adamın arkasından gidiyorsunuz!” dediklerini Biz çok iyi biliyoruz. (*)

~Açıklama~

(*) Önceki iki âyette ifade olunan gerçeği, yani Allah’ın neden bazıları ile Allah Rasûlü’nün Kur’ân okuyuşunun arasına perdeler çektiğini, neden onların kalblerine kılıflar geçirip, kulaklarına onları duymaktan alıkoyacak ağırlıklar yerleştirdiğini bu âyetten anlıyoruz. O kişiler, Allah Rasûlü’nü, O neyi anlatıyor, ne demek istiyor diye dinlemiyorlardı. Onlar, küfre, şirke, inanmamaya şartlanmışlardı ve Allah Rasûlü’nü inkârlarına kendilerince bir gerekçe bulabilir miyiz diye dinliyorlardı. Sonra, İslâm’ın yayılmasının önüne nasıl geçebileceklerini görüşmek üzere bir araya geliyor ve halkı Rasûlüllah’a inanmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Kısaca onlar, Rasûlüllah ile aralarındaki perdenin de, kalblerindeki kılıfın da, kulaklarındaki engellerin de malzemesini kendileri üretiyordu.

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا (٤٨)

48. Bak (Rasûlüm), hakkında ne tuhaf benzetmeler uyduruyor (ve sana bazen büyücü, bazen şair, bazen büyülenmiş, bazen mecnun, bazen kâhin diyorlar); böyle diye diye tamamen sapıp gittiler de, artık kendilerini hidayete ulaştıracak yolu bulabilecek durumda değildirler.

وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا (٤٩)

49. (Âhiret’i inkârlarına güya gerekçe olarak da,) “Kupkuru kemik yığını ve toz zerrecikleri haline geldiğimiz zaman mı, yani biz o halde iken mi diriltilip yeniden yaratılacağız?” diyorlar.

قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَدِيدًاۙ (٥٠)

50. De ki: “İster taş olun, ister demir;

اَوْ خَلْقًا مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي صُدُورِكُمْۚ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُعِيدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَرِيبًا (٥١)

51. “İsterse, yeniden yaratılmanız aklınızca imkânsız gibi görünen bir başka madde: (her ne olur ve neye dönüşürseniz dönüşün yine diriltileceksiniz.)” Bu defa, “İyi de,” diyeceklerdir, “bizi yeniden hayata iade edecek kimmiş?” De ki: “Sizi ta baştan belli hususiyetlerle kim yaratmışsa O!” Bu sefer, güya hayret etmiş gibi alaylı alaylı başlarını sana doğru sallayacak ve “Pekiyi, ne zaman?” diye soracaklardır. De ki: “Belki de pek yakında!” (*)

~Açıklama~

(*) Haşir ve Âhiret’in mutlaka meydana geleceği hakkında bkn. Ek 12.

يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا۟ (٥٢)

52. O sizi (kabirlerinizden) çağırdığı gün, O’nun bu çağrısına hiç itiraz etmeden, karşı koyamadan, hem de Çağıran’a hamd ederek, artık O’nunla ilgili gerçekleri tam kabullenmiş olarak ve tam bir teslimiyetle icabette bulunacaksınız; (o gün, kabirlerinizde) pek az bir süre kaldığınızı sanırsınız.

وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّتِي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوًّا مُبِينًا (٥٣)

53. (Ey Rasûlüm,) kullarıma de ki, (kendi aralarında olsun, muarızlarıyla tartışırken olsun,) daima sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan, sürekli olarak aralarını açmaya çalışır. Gerçekten şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْۜ اِنْ يَشَأْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَأْ يُعَذِّبْكُمْۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَكِيلًا (٥٤)

54. Rabbiniz, (niyetleriniz, söyledikleriniz, işledikleriniz ve kazandıklarınızla) sizi çok iyi bilmektedir. (Bu sebeple, O’na karşı herhangi bir iddiada bulunmayın ve başkaları hakkında hükmetmekten kaçının.) O, dilerse size merhamet buyurur (ki bu, O’nun lütfudur); dilerse sizi cezalandırır, (bu da adalettir). (Bunun içindir ki Rasûlüm, bazıları kendileri veya haklarında hüsnüzan besledikleri başkaları için kurtuluşu garanti görüp, daha başkalarını azaba mahkûm da etse, gerçek şu ki,) Biz seni, insanları gözetleyici, yaptıklarından sorumlu ve haklarında hükmedici olarak göndermedik. (*)

~Açıklama~

(*) Peygamberler dahil hiç kimse, insanların Cennet’e mi yoksa Cehennem’e mi gideceğine karar veremez. Biz, ancak İslâm’ın ortaya koyduğu düsturlara bakarak, yapılan işlerin zahiren doğru mu yanlış mı, rahmeti mi hak eder yoksa cezayı mı, bu konuda bazı şeyler söyleyebiliriz. Ancak Allah’tır ki, kimin neyi hak ettiğini tam olarak bilir ve dilerse onlara hak ettiklerine göre davranır, dilerse merhamet eder ve kendilerini bağışlar. O’nun cezalandırması adalet, bağışlayıp kullarını Cennet’e koyması ise serapa rahmettir. Mesele, hiç bir zaman Mutezile ve Şia’nın iddia ettiği gibi, yani Allah, iman edip salih amelde bulunanları Cennet’e, kâfirleri de Cehennem’e koymaya mecbur değildir. İbadet, Bediüzzaman hazretlerinin ifade buyurdukları gibi, gelecek bir mükâfatın öncüsü değil, peşin verilmiş nimetlerin gerektirdiği şükürdür.

Dolayısıyla, Allah’ın iman ve salih amel sahiplerini Cennet’e koyması sadece rahmet, kâfirleri cezalandırması ise adalettir. (Rasûlüm,) Biz seni, (rasûl olarak gönderirken,) insanları gözetleyici, yaptıklarından sorumlu ve haklarında hükmedici olarak göndermedik ifadesi, Rasûllah’a –haşa– görevini hatırlatma değil, O’nun böyle görülmemesi konusunda başkalarını ikaz ve O’nu teselli içindir. Yani, “Sen vazifeni hakkıyla yapıyorsun. Dolayısıyla, onların mutlaka iman etmelerini arzu etsen bile, bu Allah’a ait bir şeydir.” denmektedir.

وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّنَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًا (٥٥)

55. Rabbin, göklerde ve yerde kim varsa, bunların hepsini de çok iyi bilmektedir. Şurası bir gerçek ki Biz, peygamberlerden bazısını, (kimisi itibariyle mutlak manâda, kimisi itibariyle bazı hususî sahalarda olmak üzere) bazısından üstün kıldık; bu arada Davud’a da Zebur’u verdik.(*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü’nü tanımak ve O’nun büyüklğü için bkn. Ek 6.

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا (٥٦)

56. (O müşriklere) de ki: “Allah’tan başka zannınızca ilâh deyip ibadette O’na ortak kıldığınız (meleklere, bir takım insanlara, cinlere) yalvarın yalvarabildiğiniz kadar; onlar ne sizden bir sıkıntıyı giderebilir, ne onu daha gelmeden başka tarafa çevirebilir, ne de geldikten sonra yararınıza olacak şekilde değiştirebilirler.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا (٥٧)

57. Ilâh yerine koyarak kendilerine yalvarıp yakardıkları o kimseler, “Ne yapsam da O’na daha yakın olabilsem!” diye Rabbilerine yaklaşmak için vesile arar, O’nun rahmetinin beklentisi içinde yaşar ve O’nun azabından korkarlar. (*) Rabbinin azabı, gerçekten kaçınılması gereken dehşetli bir azaptır.

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, peygamberler, melekler, azizler ve velîler dahil hiçbir yaratılmışın ilâh olamayacağını, onlara dua ve ibadet edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, –haşa– bırakın ilâhlık iddiasında bulunmayı, Allah’ı en iyi tanıyanlar olarak, O’na en fazla ve en iyi kul olma gayreti içinde bulunanlardır. Ayrıca, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) izin vermesi dışında, kendi adlarına hiçbir güçleri yoktur. Şeytan, şeytanlar, inanmayan cinler ve insanlar gibi, bazılarının ilâhlık atfettiği varlıklar da, yine varlıkları, hayatları ve vücutları itibariyle Allah’a boyun eğmektedir ve Âhiret’te de ister istemez O’na tam bir teslimiyet arz edeceklerdir.

وَاِنْ مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (٥٨)

58. Kıyamet Günü’ne kadar (halkının yaşayışı ve zulümleri sebebiyle) hangi memleketi helâk etmiş veya (iç savaş, içtimaî yozlaşma ve yabancı işgali türünden herhangi bir yolla) çetin bir azaba uğratmış olmayalım ki, mutlaka Kitap’ta yazılı bulunmasın. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette geçen Kitap ve yazma için bkn:En’âm Sûresi/59, not 13; Ra’d Sûresi/39, not 13; İsrâ Sûresi/14, not 10. Âyette sözü edilen Kitap’ta yazılı olma vakıası, hem olacak her şeyi Cenab-ı Allah’ın bildiği ve yazdığı gerçeğini, hem de aynı anda hem sebebe hem neticeye birlikte bakan, yani insanların hangi davranışları karşısında hangi netice ile karşılaşacaklarını tesbit buyuran Kader’i nazara vermektedir. Bununla birlikte, insanların hangi davranışlarının hangi neticeyi vereceği Kur’ân-ı Kerim’de ifade buyurulduğu için, âyette geçen Kitap, Levh-i Mahfuz’un bir açıdan nüshası konumunda olması hasebiyle Kur’ân-ı Kerim’e de işaret etmektedir.

وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَۜ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَاۜ وَمَا نُرْسِلُ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْوِيفًا (٥٩)

59. (O kâfirlerin Rasûl’den güya risaletine delil olarak istedikleri) mucizeleri göndermekten Bizi alıkoyan, onlardan önceki kâfirlerin (imana olan kabiliyetlerini büsbütün yitirmiş olup, nihayet) kendilerine gönderilen mucizeleri de yalanlamış (ve dolayısıyla helâki hak etmiş) olmalarıdır. (Mekke’deki o kâfirlerin içinde ise ileride iman edecek çok kişi vardır.) Semud Kavmi’ne gözlerini açacak apaçık bir mucize olarak o dişi deveyi vermiştik de, onu öldürmekle zulüm işlemiş, kendilerine yazık etmişlerdi. Biz, âyetlerimizi ancak (muhtemel dünya ve Âhiret azabından) korkutmak için gönderiyoruz (ve onların istediği türde âyetlerimizi, yani mucizeleri ise gönderdiğimizde artık korku ve helâk kapıda demektir.)

وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتِ۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا يَزِيدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرًا۟ (٦٠)

60. Hani sana, “Hiç şüphesiz Rabbin insanları (İlim ve Kudreti’yle) kuşatmıştır (onları ve ne yaptıklarını hakkıyla bilmektedir ve onlara yetecek güçtedir)” demiştik. Gerek sana gösterdiğimiz o manzarayı, gerekse Kur’ân’da lânetlenmiş olan ağacı, ders alırlar mı diye insanlar için bir imtihan vesilesi kıldık. Onları korkutuyor ve uyarıyoruz; ne var ki bu da, ancak azgınlıklarını arttırmakta, onları daha daha azgınlığa sürüklemektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Çoğu müfessire göre, Allah Rasûlü aleyhis-salâtü vesselâm Miraç dönüşü bu mucizevî yolculukta gördüklerini Mekkelilere anlattı. O, maddî âlemin boyutlarını aşmış, manevî âlemlere girmiş ve insanların inanç, niyet, söz ve davranışlarının Âhiret adına aldıkları şekilleri ve onların âhiretlerini nasıl şekillendirdiğini müşahede etmişti. Cennet ve Cehennem yaratılmış ve ‘çekirdek’ halinde var olmakla birlikte, henüz Âhiret’te alacakları şekilde değildir. O iki çekirdeği Âhiret’teki şekillerine getirecek olan, bizim bu dünyadaki amellerimizdir. Meselâ, bir hamd sözü Cennet’te bir elma olur. Rüyalarımızda da bazen, amellerimizin Âhiret’e ait şekillerini görürüz. İşte Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bunları Miraç’ta gördü. Bunları gördüğü gibi, inanç ve amellerine göre insanların Âhiret’te bulunacakları durumları da müşahede etti. O’nun bu müşahedelerinden biri de, Cehennem’de biten ve Cehennem ehlinin ondan yiyeceği Zakkum ağacıdır (Sâffât Sûresi/62–67; Duhan Sûresi/42–46; Vâkıa Sûresi/51–54). Bu ağaç, kâfirlerin bazı davranışlarının meydana getirdiği bir ağaç ve Cehennem’deki azap şekillerinden biri olsa gerektir. Allah Rasûlü (c.c.), bütün bunları Mekkelilere anlatıp da onları gittikleri yolun neticesi konusunda uyarınca, onlar inkârlarında daha da azgınlaştılar. Diğer mucizeler gibi, Miraç da bir imtihan vesilesi oldu. Mucizelerin imtihan vesilesi olması, elbette inanmayanların tavrı açısındandır; yoksa insanlar sapıtsın, daha da azgınlaşsın diye Allah mucize yaratmaz, herhangi bir şey yapmaz.

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًاۚ (٦١)

61. (İnsanların kibir ve nefislerine mağlûbiyetleri yüzünden nasıl inkâra gittiklerini görmek için) hatırlayın ki, meleklere “Â-dem’e secde edin!” diye emretmiştik de, hepsi secde etmiş, fakat (cinlerden olan) İblis, (ona da emredilmiş olmasına rağmen) secde etmemişti. (Güya mazeret olarak,) “Çamurdan yarattığın kimseye mi secde edeceğim?” dedi.

قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَلِيلًا (٦٢)

62. Ve ekledi: “Şuna bak! Benden üstün ve şerefli kıldığın bu mu? Eğer Kıyamet Günü’ne kadar bana mühlet verecek olursan, gör bak onun soyunu pek azı dışında nasıl da kumandam altına alacağım!”

قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُورًا (٦٣)

63. Allah buyurdu: “Çık git (oradan)! Artık onlardan kim sana tâbi olursa,bilin ki Cehennem sizin cezanızdır, hem de ne ceza!

وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُورًا (٦٤)

64. “Dilediğini yap: gücünün yettiğini o kandırıcı sesinle yerinden oynat ve kötülüklere sürükle; süvari ve yaya birliklerinle üzerlerine yürü; mallarına ve çocuklarına ortak ol ve bol bol va’dlerde bulun onlara!” Şeytan bu! Onlara aldanıştan başka ne va’deder ki! (*)

~Açıklama~

(*) İnsanların kalblerine fısıldama ve kendisi gibi şeytanlaşmış elemanlarının duyabileceği şekilde seslenmenin dışında şeytan insanları müstehcen ve kötülüğe sevkeden müzik ve Allah’a isyan çağrısı gibi seslerle de kandırır, saptırır. Şeytan’ın kendi zürriyeti dışında cinlerden ve insanlardan da orduları vardır ve o, haramdan kazanılıp harama harcanan mallarda ve İslâm’a göre yetiştirilmemiş çocuklarda da insanlara ortaktır. İnsanlara daima sonu sadece aldanma olan va’dlerde bulunur; tûl-i emel denilen uzun vadeli emeller, dünyevî gayeler ve boşuna beklentilerle de insanı aldatır. (Şeytanın aldatma yolları için, ayrıca bkn: A’râf Sûresi/17, not 2.)

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 59 kez okundu