35-) Manâ-yı harfî, manâ-yı ismî, niyet ve nazar

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsil hayatımda yalnız dört kelime ile dört kelâm (söz) öğrendim. Kelimeler: Manâ-yı harfî, manâ-yı ismî, niyet ve nazardır. [Mesnevî-i Nûriye, “Katre, Mukaddime”.]

MANÂ-YI HARFÎ, MANÂ-YI İSMÎ, NİYET VE NAZAR

Harflerin kendi başlarına manâları yoktur; onlar, ancak başka harflerle bir araya gelip bir kelime oluşturdukları zaman manâ ifade ederler. Dolayısıyla, harfler, kendilerinden başka bir manâya, içinde bulundukları kelimenin manâsına hizmet ederler. Manâ-yı ismî ise, kelimelerin kendi adlarına bir manâ ifade etmesidir. İşte, dünyaya manâ-yı ismîsiyle bakan tabiatperestliğe düşebilir; dünyayı kendi için ve kendinden dolayı, hattâ kendi kendine var görebilir. Oysa dünya, kâinat, Cenab-ı Allah’ın varlığına aynadır; O’nu tanıtmak için vardır ve O’nu gösterir. Bu bakımdan, dünyaya manâ-yı harfîsiyle, yani Allah hesabına bakmak gerekir. O zaman dünya, ma’rifet ve iman adına baştan başa parlak bir ayna, muhteşem bir kitap olur. İşte, bakış açısı, bu bakımdan çok önemlidir. Aynı şey, bakış açısına göre, insanı hem materyalizme, ateizme, küfre, hem de imana götürebilir.

Hz. Bediüzzaman’ın sözünü ettiği diğer iki kelime, niyet ve nazardır. Niyet de, nazar da, hem âdeti ibadet, ibadeti bir yalan yapar; hem de, arzedildiği gibi, insanı küfre de götürebilir, imana da. İnsan, günlük işlerinde bile Sünnet-i Seniyye’yi takip ederse, yani yatmada, uyumada, kalkmada, yemede, içmede, konuşmada Cenab-ı Peygamber Efendimiz’i (s.a.s.) takip ederse, bütün bu âdetleri, günlük işleri, birer ibadet haline gelir. Çünkü niyeti, Allah Rasûlü gibi yaşamaktır. Aynı şekilde, meselâ yatarken Teheccüd, en azından Sabah Namazı’na rahat kalkabilme niyeti taşımak, Allah’a ibadet ve O’nun yolunda hizmet için gerekli güç ve sıhhate sahip olma niyetiyle yiyip içmek, dinimizi iyi yaşayıp başkalarına hem misal teşkil etmek, hem de onu tebliğ etmek için okuyup öğrenmek, evet bu niyetler de, yaptığımız işlere yine ibadet sevabı kazandırır.

Yine, insan, Allah (c.c.) ile ilgili ma’rifetini arttırmak, imanını güçlendirmek, yakîninde Hz. İbrahim (a.s.) gibi mesafeler almak niyetiyle kâinat ilimlerini, yani fizik, kimya, astronomi vb. okur, eşyayı, kâinatı bu maksatla incelerse, bu okuma ve incelemesi ibadet olur. Buna karşılık, niyeti riya ve başkalarını kandırmak olan münafıkın ibadeti, bir yalandır; ona sevap değil, günah kazandırır. Bir ibadet Allah rızası için yapılırsa ibadet olur; gösteriş için yapılırsa riya olur.

Bakış açısı da, aynen niyet gibidir. Meselâ, dünya hayatına zahiriyle ve dünya adına bakmak, hem cahilliğe, hem ümitsizliğe, hem de Hakk-tan ve Kader’den şikâyetlere sebep olabilir. Ama ona Allah adına, O’nun hikmetleri açısından bakmak ise, bu defa dünyayı okunacak bir kitap, bir ilim ve ma’rifet hazinesi haline getirir. Bir çiçeğe, çiçek adına bakan insan, “Ne güzel, ne de güzel kokuyor!” der. Bunu derken, hem gafletini, hem de inkârını seslendiriyor olabilir. Çünkü, çiçeğin güzelliği de, kokusu da, kendinden ve kendisi için değildir. Çünkü, çiçeği var eden çiçek olmadığı gibi, çiçek, varlığından da, kokusundan da, güzelliğinden de habersizdir. Ama, çiçeğe “Yaratan ne güzel yaratmış; Sanatkârı nasıl da güzel bir sanat eseri ortaya koymuş; ne güzel renk, ne güzel desen, ne güzel şekil, ne güzel koku vermiş!” derse, bu takdirde Ĥâliq (Yaratan), Sani‘ (Sanatkâr, Sanatlı Yapan), Adl (Tam Dengeli Yapan, Yerli Yerinde Yapan), Mukaddir (Takdir Buyuran), Mülevvin (Renk Veren), Musavvir (Şekil Veren) gibi İsimleri’yle Hz. Allah’ı zikretmiş ve çiçek ona bir ma’rifet kaynağı olmuş olur.

Kısaca, güneşe, aya, yıldızlara, çiçeklere, her varlığa, her güzelliğe sanat-ı İlâhî olarak bakmak, onlardaki temelde Allah’a ait olan güzellikleri Allah’a verip, onlarda tecelli eden İlâhî İsimler’i okumaya çalışmak, hadiselerin çehresindeki İlâhî İsimler’i, icraatı ve kanunları okumak, her bir hadiseyi İlâhî Hikmet’in bir kelimesi olarak görebilmek… evet, bu bakış açısı da, hem bakışımızı, düşüncemizi, duyularımızın idraklerini, kısaca hayatımızı ibadete çevirir; hem de, kâinatı baştan sona mescid ve onu inceleyen ilimleri ma’rifet petekleri haline getirir. Her varlığa kendi cisminin, cirminin üzerinde çok yüce bir mevki kazandırır; yani, her varlığın gerçek değer ve mahiyetini görüp itiraf etmiş, her varlık gibi her hadisenin aslında Cenab-ı Allah’tan bir mektup, bir mesaj olduğunun idrakine varmış oluruz. Aksi halde, her varlık sıradanlaşır; ancak cismi veya cirmi kadar olur; her hadise manâsızlaşır, hattâ abes olur. İnsanlar, ne yazık ki, çok defa eşyaya, hadiselere, kâinata, dünyaya aldıkları kültürün, eğitimin, şartlanmışlıkların tesirinde bakmaktadırlar. Allah Rasûlü (s.a.s.), çok anlamlı ve çok gerçeğe ışık tutan, çok müşkile çözüm ihtiva eden bir hadisiyle buna şöyle işarette bulunurlar: “Her çocuk, fıtrat üzerine doğar. Şu âyete bakın: Allah’ın bütün insanları onun üzerinde yarattığı aslî model (fıtrat)… (Rûm Sûresi/30: 30.) Çocuğu, anne ve babası Yahu-dileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın, yavrusunu azaları tam olarak doğurması gibi. Siz kesmezden önce, hiç kulağı kesik doğmuş bir hayvan gördünüz mü?” (Buharî, “Cenâiz” 80, 93; Müslim, “Kader” 22; Tirmizî, “Kader” 5; Ebu Davud, “Sünnet” 18.)

Hadisin bazı rivayetlerinde, bu fıtratın hadiste geçen âyet-i kerimede zaten buyurulduğu üzere, İslâm olduğu belirtilir. İslâm, insanlığın “tabiî” dinidir; kâinatla, ondaki gerçeklerle birebir örtüşen dindir İslâm. Ne var ki insan, zamanla anne–babasının, ailesinin, çevresinin ve aldığı eğitim–öğretimin tesirinde bir bakış açısı geliştirir. Bakış açısı, onun için ayrı bir renk, ayrı bir şekil, ayrı bir model olur. Dolayısıyla, eşya, hadiseler, kâinat, okudukları, duydukları, hep bu rengi, şekli ve modeli alır ve dolayısıyla tek bir hakikat, âdeta insanlar sayısınca farklılığa bürünür. Şu halde, iman ve inkâr adına bakış açısı son derece önemlidir ve öncelikle insana düşen, farklı tesirlerde oluşmuş bulunan bakış açısını düzeltmek, onu Kur’ân ve Sünnet’e göre yeniden şekillendirmek, bir diğer deyişle, aslî haline irca etmektir. Hidayetin, doğrunun, gerçeğin kapısı buradan açılır.

Hz. Bediüzzaman’ın sözünü ettiği dört önemli söz ise şunlardır:

Ben, kendime mâlik değilim. Mâlik, kâinatın Mâliki’dir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, (İsimleri’nin önüne mevhum bir hat çekerek beni yaratan, bende İsimleri’ni ve Sıfatları’nı yansıtan, dolayısıyla beni Kendisi’ni tanımada kapsamlı bir kitap, bir ayna yapan) Mâlik’imin Sıfatları’nı bir derece bileyim. Mevhum ve sonlu, sınırlı hududumla sonsuz ve sınırsız olan Mâlik’im’i ve Sıfatları’nı kısmen tanıyabileyim.
Ölüm, haktır. Evet, bu hayat ve şu vücut, bu büyük dünyaya direk olacak kabiliyette değildir.
Rabbim, birdir. Herkesin bütün saadeti bir Rabb-i Rahîm’e teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde insan, pek çok sahte rabbe muhtaç ve kul olur, köle olur.
‘Ene’ (yani insan benliği, insan olma, insanî mahiyet), Cenab-ı Allah’ın Sıfatları’nı, Allah oluşunun temel hususiyetlerini bilmek için bir kıyas birimidir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 29 kez okundu