43-] Mü’minûn Sûresi [1-118]

23. Mü’minûn Sûresi : İsmini daha ilk âyetlerinde bazı açılardan övdüğü ‘mü’minler’den alan sûre 118 âyet olup, Mekke’de müşriklerin mü’minlere karşı işkencelerini arttırdıkları dönemde inmiştir. Sûre, sahip bulundukları bazı güzel sıfatlardan ve yerine getirdikleri amellerden dolayı mü’minleri övmekle başlar. Ardından, Allah’ın varlığı ve birliğiyle ilgili olarak kâinatın ve insanın yaratılışındaki âyetlere, delillere temas eder. Daha sonra, önceki peygamberlerin hayatlarından konu çerçevesinde kesitler sunar ve bir yandan, Allah Rasûlü’nün bir bid’at ortaya koymadığını, diğer yandan, mü’minlerin başlarına gelenlerin tarihte bütün inananların başına geldiğini vurgular. Ayrıca, zulme maruz mü’minleri teselli eder ve nihaî zaferin daima onlara ait olduğuna dikkat çeker. Sûre, inanmamakta ve zulümde diretenlere Âhiret’te şiddetli bir ceza ile karşılaşacakları uyarısıyla son bulur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ (١)

1. Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar.

اَلَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ (٢)

2. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ (٣)

3. Onlar, her türlü boş, faydasız ve manâsız sözlerden ve davranışlardan daima yüz çevirir ve uzak dururlar.

وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَۙ (٤)

4. Onlar, infakta bulunarak (hem servetlerini, hem de kalblerini) arındırmak için sürekli faaliyet halindedirler.

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ (٥)

5. Onlar, ırzlarını ve (harama karşı) mahrem yerlerini titizlikle korurlar.

اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَۚ (٦)

6. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ (٧)

7. Kim de bunun ötesine geçmeye yeltenirse, öyleleridir sınır tanımazlar. (*)

~Açıklama~

(*) Son üç âyet, aile hayatı adına önemli düsturlar vazetmektedir:

İslâm haya, namus ve iffete oldukça önem verir; bununla birlikte, bekâr kalmayı ve ruhbanlığı tavsiye etmez. O, nefsî arzu ve ihtiyaçların meşrû yoldan giderilmesini emreder ve bu meşrû yolu da tayin etmiştir. Erkek, avret yerlerini hanımından ve cariyesinden başkasına, kadın ise kocasından başkasına gösteremez, isterse bu başkaları aynı cinsten olsun. Kim de, bundan ötesine geçmeye yeltenirse, öyleleridir sınır tanımazlar âyeti, önceki iki âyette belirtilen eşlerle olanın dışındaki bütün mübaşeretleri yasaklar; buna aynı cinsler arasındaki ve hayvanlarla olan münasebetler de dahildir.

İmam Malik, İmam Şafi’ ve Şiî ulema, istimnanın da bu yasaklar içine dahil olduğu görüşündedir. Bazı müfessirler, mut’anın da bu âyetin yasak kapsamı içinde bulunduğu fikrindedirler. Sünnî ulema, mut’ayı ne kendisiyle nikâh meşrû olan bir kadınla evlilik, ne de cariye ile olan münasebet çerçevesinde mütalâa ederler. Meşrû evlilikle ilgili boşanma, iddet bekleme ve nafaka gibi kanunların hiçbiri mut’ada yoktur. Mut’a için belirlenen süre dolduğunda nafaka, miras gibi hiçbir ek yükümlülük gerekmeden evlilik biter. Sadece şu kadar ki, kadının yeni bir mut’a için 45 gün beklemesi gerekirken, erkek, evli de olsa, bir başka kadınla mut’a içinde de olsa, hemen yeni bir mut’a daha yapabilir. Mut’anın burada üzerinde durduğumuz âyetlerin yasak kapsamına girdiği konusundaki deliller dikkate değer olmakla birlikte, mut’anın Peygamber Efendimiz tarafından kesin olarak Mekke fethinde yasaklandığı kabul edilmektedir (Müslim, “Nikâh”, 22). Bu sûre ise Mekkîdir. Bu kesin yasaktan haberdar olmamış bulundukları düşünülebilecek bir–iki sahabî mut’anın meşruiyetine kail olsa da, onlar da bu meşruiyeti belli şartlarla sınırlamışlardır. İbn Abbas’ın onu, yemediği takdirde başka yiyeceği bulunmadığından açlıktan ölecek bir insanın domuz eti yemesinin caizliği tarzında bir zaruret haline bağlı olarak değerlendirdiği rivayetler arasındadır. (el-Cassas, 2: 147).

Mut’ayı yasal kabûl eden Şii âlimler arasında da onunla ilgili çelişkili görüşlerin varlığı dikkat çekicidir. Şia’nın en sağlam hadis kaynağı kabûl edilen el-Kâfi’de (5: 462), anne–babasına utanç getireceği gerekçesiyle bakirelerle mut’a yapmanın tavsiye edilmediği rivayeti yer almaktadır. Diğer önemli hadis kaynaklarından et-Tehzîb (1: 253) ve el-İstibsar (3: 143) ise, İmam Cafer es-Sadık’ın “Mü’min kadınlarla mut’a yapmayın; çünkü bu şekilde onları aşağılamış olursunuz!” ikazını kaydetmektedir. Buna karşılık, el-Kâfinin bir başka rivayetinde mut’anın ancak mü’min kadınlarla yapılabileceği ifade edilirken (5: 454), bir başka rivayette ise, “Müslüman kadınlarla mut’a helâl değildir; o, ancak Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla helâldir.” denmektedir. Bihârü’l-Envar’da ise (103: 340), evli ve evlenebilecek durumdaki bir kadınla mut’a yapmanın meşrû olmadığı ifade edilmektedir.

Şiilerin Birinci İmam kabûl ettikleri Hz. Ali efendimiz de mut’anın haramlığını ifade eder (Buhari, “Nikâh,” 31; Müslim, “Nikâh,” 29–31). Şiî kaynaklar da, Hz. Ali’nin mut’anın haramlığını açıkça ifade ettiğini naklederler (Kitabü’t-Tehzîb, 7: 253; el-İstibsar, 3: 142); fakat bu tür durumlarda âdetleri gereği, bunu takıyyeye hamlederler. Mut’ayı Hz. Ömer’in yasakladığı konusundaki rivayetler ise, O’nun bu yasağı bir defa daha vurguladığı şeklinde değerlendirilmektedir. (İbn Mace, “Nikâh,” 44: 196)

وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۙ (٨)

8. O mü’minler, üzerlerindeki ve kendilerine tevdi edilen her türlü emaneti, vazifeyi dikkatle gözetir ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.

وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۢ (٩)

9. Onlar, bütün şartları ve rükünleriyle birlikte namazlarını kusursuz olarak eda eder ve hiç geçirmezler.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَۙ (١٠)

10. İşte o kutlu insanlardır vâris olanlar;

اَلَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَۜ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١١)

11. Onlar, (Cennet’te en yüksek makam olan) Firdevs’e vâris olacaklardır. Orada sonsuzca kalacaklardır onlar. (*)

~Açıklama~

(*) 1–9’uncu âyetler, gerçek mü’minlerin önde gelen sıfatlarını saymaktadır. Bu sıfatlar, kalbde tam yer etmiş olan imanın tezahürleri ve göstergesi olup, onlara sahip bulunan mü’minlerin kurtulacakları garanti edilmektedir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, buna temas eden bir hadis-i şeriflerinde, “Bana on âyet vahyedildi ki, kim onlarda zikredilen hususları yerine getirirse muhakkak Cennet’e girer.” buyurmuş ve sonra da, Mü’minûn Sûresi’nin bu ilk âyetlerini okumuşlardır. (Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân,” 24)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍۚ (١٢)

12. Gerçek şu ki, Biz insanı (başlangıçta) süzme bir çamurdan (ve müteakiben her bir insanı da, yağmurlarla ekime hazır hale gelmiş toprakta bulunan ve onda yetişip, gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardan) yarattık.

ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍۖ (١٣)

13. Sonra onu, (anneye ve babaya ait) bir(kaç) damla sıvı(dan) bir tohum (zigot) halinde sağlam bir yere yerleştirdik. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılışıyla ilgili âyetlerde, özellikle onun anne karnında geçirdiği safhalar itibariyle bilimin bugün bile halâ tam ulaşamadığı gerçekleri çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Sözkonusu safhalardan sadece ‘nutfe’ kelimesiyle verilen bilgi bile Kur’an’ın Allah Kelâmı olduğunu anlamaya yeter. Kelime manâsı itibariyle dökülen bir sıvının sonunda kalan bir(kaç) damla demek olan nutfenin Kur’an’da kullanılan ilmî veya embriyolojik manâsı konusunda tefsirlerde farklılıklar olduğu gibi, modern embriyologlar da ona farklı manâ vermektedirler. Müfessirler içinde bazısı nutfeyi erkek spermi olarak, bazısı hem erkek spermi hem kadının “suyu” olarak tercüme ederken, Maurice Bucaille ona erkek spermi, meşhur embriyolog Keith Moore ise zigot, yani anne karnında aşılanmış yumurtacık demektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise kelimenin kullanılışı o kadar ilgi çekici ve anlamlıdır ki, buna göre nutfe, hem erkek spermi, hem dişinin yumurtası, hem de zigot manâsına olsa gerektir. Kur’an-ı Kerim, onu zikrettiği daha başka âyetlerin yanısıra özellikle Necm Sûresi/53: 46 ve Kıyame Sûresi/75: 37 âyetlerde menîden (yani, hem erkek hem kadın suyundan) kalan son bir(kaç) damla, yani sperm ve yumurta anlamında kullanır. İnsan Sûresi/76: 2’nci âyette erkek spermi ve dişinin yumurtası anlamı pekiştirildiği gibi, bunların yapısına da dikkat çekilir. Sözkonusu bu âyette (Mü’ninûn Sûresi/23: 13) vurgulanan manâ ise, aşılanmış yumurta, yani zigottur. Artık Embriyoloji biliminin de tesbit ettiği gibi, erkek sperminde de, annenin sperm tarafından aşılanan yumurtasında da, aşılanmış yumurtada, yani zigotta da 46 kromozom bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim, nutfeyi hem erkek spermi, hem dişinin yumurtası, hem de zigot manâsında kullanmakla bir mucize olarak bu gerçeği 14 asır öncesinden bildirmektedir.

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًاۗ ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَۜ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَۜ (١٤)

14. Sonra da, o tohumu rahim duvarına tutunan yapışkan bir madde yaptık. Ardından, bu yapışkan maddeyi bir çiğnem et gibi görünen bir cisme dönüştürdük; bunu müteakiben, bu bir çiğnem et görünümündeki cismi kemikler haline getirdik; derken bu kemiklere et giydirdik. Nihayet onu, (kendisine ruh üfleyerek) bir başka yaratılışta ortaya çıkardık. O eşsiz, emsalsiz en güzel yaratıcı olan Allah ne yücedir, bütün nimet ve bereketlerin asıl kaynağıdır. (*)

~Açıklama~

(*) Eşsiz, emsalsiz en güzel yaratıcı olan Allah ifadesinin lafzî tercümesi Yaratanların En Güzeli’dir. Kur’ân-ı Kerim’de Cenab-ı Allah ile ilgili olarak kullanılan Yaratıcıların En Güzeli, Merhametlilerin En Merhametlisi, Rızık Verenlerin En Hayırlısı gibi ifadeler, aslında karşılaştırma için değildir. Çünkü karşılaştırma, birbirine yakın, ortak yanları olan ve aynı özellikteki şeyler arasında olur. Karşılaştırma, tabiatı gereği bir eksiklik de ifade eder ve her halükârda kusuru, eksikliği bulunan varlıklar arasında yapılır. Oysa Allah (c.c.), asla yaratıkların cinsinden olmadığı gibi, herhangi bir kusurla da katiyen malül değildir. Bu gibi ifadeler, bizzat Cenab-ı Allah’a has olarak, söz konusu edilen sıfatların tecelli mertebelerinin kemalini gösterir. Yani, Yaratıcıların En Güzeli demek, “nihaî ve kusursuz güzellikte yaratıcılık hususiyetine sahip bulunan” demektir. Bunun gibi, Merhametlilerin En Merhametlisi, “nihaî ve kâmil mertebede rahmet ve merhamet sahibi”; Rızık Verenlerin En Hayırlısı, “her zaman rızkın en hayırlısını veren ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olan” demektir. Bu tür ifadeler, meselâ Yaratıcıların En Güzeli, başka yaratıcıların olduğu manâsını da vermez. Onlar, yaratılmışlara bakar ve Allah’ın her bir yaratıkta tecelli eden yaratıcılığının mükemmeliyetini belirtir.

Üçüncü olarak, Yaratıcıların En Güzeli, Hüküm Verenlerin En İyi Hüküm Vereni, Rızık Verenlerin En Hayırlısı gibi ifadeler, Cenab-ı Allah’ın yaratma, hükmetme ve rızık verme gibi fiillerini yaratıkların fiilleriyle de mukayese ediyor değildir. Çünkü yaratıklar her neye sahipse o Allah’tandır; onların fiilleri de Allah’ın izin vermesi ve yaratmasıyladır. Bütün varlıklarda görülen izafî mükemmeliyetler, Cenab-ı Allah’tandır ve mutlak Kemalinin sadece pek çok perdelerden geçmiş birer tecellisinden ibarettir. İnsanlar, Cenab-ı Allah’ı (c.c.) gerektiği gibi takdir edip tanıyamazlar. Bu tanıma için, Kur’ân’ın da yer yer başvurduğu üzere, bazı benzetmelerin yapılması, bazı temsillerde bulunulması gerekmektedir. Meselâ, bir er, askerlikle ilgili olarak kendi komutanı olan onbaşıdan gördüğü bir iyilik için onbaşıya teşekkür eder. Oysa o iyiliğin asıl kaynağı, ülkenin hükümdarıdır; en üst seviyedeki sorumlu otoritedir. Ama insan, daha çok iyiliği gördüğü eli bilir ve ona karşı teşekkür borcu hisseder. Böyle bir ere veya insana, “Yahu, hükümdar (veya cumhurbaşkanı, başkan, devlet), senin onbaşından daha büyüktür, asıl teşekkür hissini ona karşı duy ve öncelikle ona teşekkür et!” dendiğinde, bu, hükümdarla onbaşıyı mukayese etmek manâsına gelmez. Bundan maksat, dikkati iyiliğin asıl sahibine çekmek, onu unutturmamaktır. İşte, Kur’ân-ı Kerim’de Cenab-ı Allah ile ilgili olarak karşılaştırma içinmiş gibi görünen bazı ifadelerde bir de bu anlam vardır.

Yine sebepler, vasıtalar, insanları, özellikle ehl-i dalâleti tek Yaratıcı, Rızıklandırıcı, Koruyucu Allah’a karşı kör eder. Onlar, kendilerine ulaşan nimetleri, hattâ varlıklarını sebeplere, vasıtalara, “tabiat”a verirler. Bu ise, şirktir. İşte bu noktada Kur’ân uyarır: Bütün bunların üstünde sonsuzca büyük, sonsuzca güzel yaratıcı ve nimetlendirici olarak Allah vardır. Dikkatlerinizi O’na çevirin ve O’na şükredin.

Son olarak, yukarıda da ifade edildiği gibi karşılaştırma, birbirine yakın olarak bizzat var, varlığı mümkün veya hayal edilebilir şeyler arasında yapılır. İnsanlar, Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatlarında bazı dereceler hayal ederler; çünkü insan, mücerret gerçeklere müşahhas kalıplar biçmek, elbiseler giydirmek ihtiyacı duyar. Cenab-ı Allah (c.c.), hem gerçekte, hem de insanların hayallerindeki derece ve mertebelerin daima en yükseğine sahiptir. O’nun, isimlerini “en güzel” olarak nitelemesi de bundan dolayıdır, bu gerçeğe bakar. Yoksa O’nun bütün isimleri de sonsuzca güzeldir; güzelliklerine sınır konamaz ve dolayısıyla başka güzelliklerle karşılaştırılamaz. Çünkü her başka, yaratıktır, kusurludur, sahip bulunduğu her şeyi Allah’a borçludur. (Sözler, “32. Söz, 2. Mevkıf, 2. Maksat”tan özet.)

ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ (١٥)

15. Bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölmeye mahkûmsunuz ve elbette öleceksiniz.

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ تُبْعَثُونَ (١٦)

16. Sonra da, Kıyamet Günü hiç şüphesiz diriltileceksiniz.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ (١٧)

17. Bakın, üzerinizde de tabaka tabaka yedi gök, (kendileri boyunca meleklerin seyeran ettiği, Allah’ın emirlerinin inip, şuurlu varlıkların amellerinin yükseldiği) yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan da, bütün hususiyetleriyle yarattıklarımızdan da habersiz ve onları unutup kendi başlarına bırakmış değiliz. (*)

~Açıklama~

(*) Bütün yönleriyle kâinat, yaratılmış bütün varlıklar, mutlak bir ilim, irade ve kudrete açıkça şahitlik ederler. Ayrıca, asla başıboş yaratılmadıkları da ortadadır. Dolayısıyla, ne bu ilim, irade ve kudrete sahip olmayan birtakım sahte tanrıların, ne kör, sağır ve camit tabiat veya “tabiî” sebeplerin, ne de sadece ismî varlıkları bulunan tesadüf ve zorunluluk gibi kavramların yaratmada en küçük bir eli olamaz.

وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍ فَاَسْكَنَّاهُ فِي الْاَرْضِۗ وَاِنَّا عَلٰى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَۚ (١٨)

18. Gök tarafından da tayin buyurduğumuz bir ölçüye göre bir tür su indirdik ve onu yerde depo ettik. Şurası unutulmamalıdır ki, o suyu giderip yok etmeye de mutlaka gücümüz yeter. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetlerde dikkatlerimizi suya çeker. Bu âyette sözü edilen su, yıl boyu yeryüzüne düşen yağış olabileceği gibi, göklerin ve yerin yaratılıp tesviyesi sırasında Cenab-ı Allah’ın yerde –okyanuslarda, denizlerde, göllerde ve yer-altı su kaynaklarında– depo ettiği su, hattâ ikisi de olabilir. Allah (c.c.), yerde belli, değişmez ve yerle birlikte onda yaşayan varlıklara yetecek miktarda su depo etmiştir. Bu sudan bir miktarı, buharlaşma ve yağışlarla her yıl yeryüzünün bölgelerine dağıtılır. Bu dağıtım, tamamıyla İlâhî İrade ile olur ve Cenab-ı Allah’ın, insanları cezalandırmak veya mükâfatlandırmak gibi pek çok hikmetlerine binaen dağıtımda daima farklılıklar görülür. Şu kadar ki, her yıl yeryüzüne ne miktar yağış düşerse düşsün, yeryüzünde depo edilmiş bulunan suyun miktarı değişmez. Ayrıca, yağmurun ne zaman geleceği, işaretleri ortaya çıkıncaya kadar tam bilinemediği ve yağmur rahmetin âdeta en önemli mücessem şekli olduğu için Allah, zaman zaman kuraklıklarla onun ne büyük bir nimet olduğunu insanlara hatırlatır ve onları yağmur duasına çağırır.

  • Su ile ilgili daha hayret verici bir husus da şudur:

Su, iki atom hidrojen ve bir atom oksijenden oluşur. Fakat bu gazlar bir defa bir araya gelip, yeryüzünde belli miktarda ve ölçülü olarak bulunan muazzam su kütlesini oluşturmuştur ve artık bu kütleye bir damla bile ilâve olmamaktadır. Bu gazlar dünyada bol bol bulunduğu halde, onların bir defa daha bir araya gelip, su kütleleri oluşturmasına mani olan kimdir? Ayrıca biliyoruz ki, su buharlaşarak yukarı çıkar. Yine, bu bularlaşma sonucunda bu gazların ayrışmasına mani olan da kimdir? Ateistlerin, tabiatperestlerin bu sorulara verebilecekleri cevap var mıdır? Yoksa yine tesadüf, sebepler, tabiat, tabiat güçleri deyip, ortaya bir sürü sahte tanrılar mı çıkaracaklardır? (Kısmen, Mevdûdî, 6: 90, not 17) Suyun bir başka hayret verici özelliği için bkn. Bakara Sûresi/2: 74, not 78.

فَاَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍۢ لَكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ۬ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ (١٩)

19. Sonra, o su ile faydanıza olarak hurma ve üzüm bağları bitirdik. Onlarda sizin için bol bol meyveler ve daha nice menfaatler vardır; onlardan ayrıca daha başka yiyecekler de elde edersiniz.

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَٓاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِلِينَ (٢٠)

20. Ayrıca, Sina Dağı ve çevresinde çıkan bir ağaç daha bitirdik ki, (*) o ağaç hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.

~Açıklama~

(*) Bu ağaç, zeytin ağacıdır. Zeytinin ana vatanı olarak Doğu Akdeniz, özellikle Lübnan kabul edilmektedir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, ana vatanı Sina Dağı ve çevresi olduğu, buna ek olarak bu bölgede, en azından âyetin indiği dönemde en güzel zeytinler yetiştiği veya Kur’ân’ın ilk muhatapları o ağacın varlığını orada bildikleri için, onu Sina Dağı ve çevresinde yetişen ağaç olarak takdim buyurmaktadır.

وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ (٢١)

21. (Allah’ın su ile bitirdiği otlarla beslenen) ehlî büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarda da sizin için dersler vardır. Vücutlarının içinde bulunan sütü bilhassa içimlik gıda olarak size sunarız. Onlarda sizin için daha başka pek çok menfaatler de bulunur ve onlardan yiyecek de elde edersiniz.

وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ۟ (٢٢)

22. (Karada) onlar(dan bazısı) üzerinde, (denizde de) gemiler üzerinde taşınırsınız.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ (٢٣)

23. Bir zaman, Nuh’u kavmine elçimiz olarak gönderdik de, “Ey halkım,” dedi, “yalnızca Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Şu halde, halâ O’na gönülden saygı duymayacak ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınmayacak mısınız?”

فَقَالَ الْمَلَؤُ۬ا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُرِيدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِ۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّلِينَۚ (٢٤)

24. Halkı içinde küfürde ileri giden birtakım elebaşıları, “Bu adam,” dediler, “sizin gibi bir beşer, ölümlü bir insan. Üzerinizde üstünlük kurmak istiyor. Allah bize elçi göndermek dileseydi, mutlaka melekler indirirdi. Nitekim gelip geçmiş atalarımızdan da hiç böyle bir şey duymadık.

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتّٰى حِينٍ (٢٥)

25. “O, başka değil, sadece tuhaf bir deliliğe yakalanmış birisi. (En iyisi mi,) O’na biraz süre tanıyın, bakarsınız iyileşir.”

قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ (٢٦)

26. Nuh, “Rabbim,” diye yalvardı, “beni yalanlamalarına karşı Sen bana yardım et.”

فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (٢٧)

27. Biz de O’na vahyedip buyurduk ki: “Nezaretimiz altında ve vahiyle bildireceğimiz talimata göre, sana tarif etmiş bulunduğumuz gemiyi yap. Derken, buyruğumuz gelip de kazan kaynamaya başladığında, her hayvan cinsinden birer çift ile birlikte, artık hakkında ceza hükmü verilmiş olanı dışında aileni gemiye al. Zulme dalmış o inançsızlar lehinde bana bir şey söyleme, haklarında şefaatçi olma! Çünkü onların boğulmaları artık mukadderdir.”

فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢٨)

28. Nihayet yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde şöyle de: “Bizi o zalim topluluktan kurtaran Allah’a hamdolsun.”

وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْنِي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ (٢٩)

29. Ve şu duada bulun: “Rabbim, tarafından bereketlerle donatılmış olarak esenlik ve güvenlik içinde inmemi nasip buyur. Çünkü Sen, konuklamasında ancak hayır umulan ve en hayırlı şekilde konuklayansın.” (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Nuh ile kavmi arasında geçen hadiselerin ve Hz. Nuh’un misyonunun daha geniş açıklaması ve 27’nci âyette geçen “kazanın kaynaması” ifadesi için bkn. A’râf Sûresi/7: 59–64, not 13; Hûd Sûresi/11: 25–48, not 9–14.

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ وَاِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ (٣٠)

30. (Nuh ile kavmi arasında) bu olup bitenlerde hiç şüphesiz pek çok ibretler ve mesajlar vardır; ve Biz ancak, insanları (pek çok hikmete binaen) imtihanlardan geçirmekteyiz. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Hak’kın insanları imtihanlardan geçirmesindeki en önemli hikmetlerden biri, insanların yetişmesi, olgunlaşması, zihnen ve kalben gelişmesi, sahip kılındıkları potansiyellerin birer kabiliyet halinde inkişaf etmesi, hayatın daha bir zenginleşmesi, saflaşması ve insanın yeryüzünde halifelik vazifesini hakkıyla yapabilmesidir. İşte peygamberler ve onlara vahyedilen gerçekler, kitaplar, onlarla gönderilen Din, imtihanda insana ışık tutar ve yol gösterir. Onlar olmadan bu imtihanda muvaffak olmak mümkün değildir. Ayrıca bunlar, imtihanın da bir bakıma kendisi veya zemini veyahut en büyük sebebidir.

ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَرِينَۚ (٣١)

31. Onlardan sonra daha nice nesiller var ettik.

فَاَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ۟ (٣٢)

32. Var ettik de, her bir nesle bizzat kendilerinden, “Ancak Allah’a ibadet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Şu halde, halâ O’na gönülden saygı duymayacak ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınmayacak mısınız?” mesajını tebliğ eden bir rasûl gönderdik.

وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ (٣٣)

33. Her bir rasûlün kavmi içinde küfürde ileri giden, Âhiret buluşmasını yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine bol geçimlikler verdiğimiz elebaşıları, “Bu adam,” dediler, “sadece sizin gibi bir beşer. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.

وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ (٣٤)

34. “Şayet sizin gibi bir beşere itaat edecek olursanız, hiç kuşkusuz kaybeder, büyük bir hüsrana uğrarsınız.

اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَۖ (٣٥)

35. “Şu işe bakın: bu adam bir de size, öldükten, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra diriltilip mezarlarınızdan çıkarılacağınızı mı va’dediyor?

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ (٣٦)

36. “Boş ve imkânsız şeyler bunlar! Size va’dedilen bu şeylerin hepsi boş, hepsi imkânsız!

اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَۖ (٣٧)

37. “Varsa da yoksa da bu dünya hayatımız var. Kimimiz ölür gider, kimimiz doğar, böylece bir kere yaşarız; bir daha da diriltilecek falan değiliz.

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌۨ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ (٣٨)

38. “Başka değil, uydurduğu yalanları Allah’a mal ederek O’na iftira atan bir adam bu. Tabiî ki biz O’na asla inanacak değiliz.”

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ (٣٩)

39. Nihayet rasûl, Allah’a yalvardı: “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı Sen bana yardım et!”

قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَۚ (٤٠)

40. Allah buyurdu: “Çok geçmeden bütün yaptıklarına mutlaka pişman olacaklar.”

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَٓاءًۚ فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٤١)

41. Derken, hak ettikleri o korkunç çığlık Allah’ın adilane hükmü olarak onları yakalayıverdi de, hepsini sel süprüntüsü haline getirdik. Ah, uzak olası o zalim topluluk!

ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا اٰخَرِينَۜ (٤٢)

42. Sonra, bunların da arkasından başka nesiller var ettik.

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ (٤٣)

43. (Her bir neslin başından geçenler ortaya koydu ki,) herhangi bir toplum vadesini ne öne alabilmekte, ne de erteleyebilmektedir.

ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَۚ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ (٤٤)

44. Sonra, (yine her bir topluma bizzat kendilerinden bir rasûl olmak üzere) peşpeşe rasûllerimizi gönderdik. Hangi topluma rasûlleri geldiyse onu yalanladılar. Biz de, onları birbiri ardısıra helâk ettik ve sadece geçmişin ibret verici hikâyeleri haline getirdik. Ah, hep uzak olası iman etmeyen her bir topluluk!

ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍۙ (٤٥)

45. Nihayet, Musa’yı ve kardeşi Harun’u apaçık deliller (mucizeler)imizle ve aklî-manevî kesin bir güç ve selahiyetle gönderdik,

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَۚ (٤٦)

46. Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine; fakat onlar büyüklendiler, hakkı kabûl etmeyi kibirlerine yediremediler ve zaten kendilerini pek üstün gören bir zümre olduklarını ortaya koydular.

فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ (٤٧)

47. Koydular da, “Yani biz şimdi, bizim gibi iki insana mı inanacağız, hem de kavimleri (başı yerde, elleri göksünde) bize hizmet eden kölelerimizken?” dediler.

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ (٤٨)

48. Bu tavır içinde Musa ve Harun’u yalanladılar da, neticede helâk edilmiş toplumlara karışıp gittiler.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٤٩)

49. Biz de Musa’ya, halkı hayatlarında doğru olan yolu izlesinler diye o (mukaddes) Kitabı verdik.

وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ۟ (٥٠)

50. Meryem’in Oğlu’nu ve annesini, (Rubûbiyet ve kudretimizin) delili bir mucize kıldık ve kaynak suyu bulunan, güvenli, yüksekçe bir yerde (bir süreliğine) barınmaya aldık. (*)

~Açıklama~

(*) Rasûllerin anlatıldığı bir yerde Hz. İsa’nın yanısıra annesi Hz. Meryem’in de anılmasının sebebi ve Hz. İsa (a.s.) ile birlikte bir süreliğine barınmaya alındıkları yer konusunda bkn. Enbiyâ Sûresi/21: 91, not 20; Meryem Sûresi/19: 22–26, not 4.

يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌۜ (٥١)

51. Siz ey rasûller! Helâl, temiz ve sağlıklı yiyecek-içeceklerden yiyip için ve daima yerinde, sağlam, meşrû ve ıslaha yönelik davranış ve işlerde bulunun. Kuşkusuz Ben, işlediğiniz her şeyi hakkıyla bilmekteyim.

وَاِنَّ هٰذِهِ۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ (٥٢)

52. Aynı inanç etrafında teşkil ettiğiniz bu ümmetiniz tek bir ümmettir; Ben de sizin Rabbinizim; o halde kalbiniz saygıyla dopdolu olarak Bana itaat edin, Bana karşı gelmekten sakının ve böylece korumam altına girin.

فَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٥٣)

53. Ne var ki, rasûllerin arkasından ümmetleri, Din’le ilgili olarak aralarında ihtilâfa düştü ve grup grup oldular. Her grup, kendine ait inanç ve görüşle böbürlenir durur.

فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى حِينٍ (٥٤)

54. (Ey Rasûlüm, tebliğ ettiğin Din’in doğruluğu konusunda görüp durdukları onca delile rağmen halâ ona inanmamakta diretiyorlarsa,) onları içine gömüldükleri cehalet ve gaflet içinde bir süre kendi hallerine bırakıver.

اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَۙ (٥٥)

55. Onlar zannediyorlar mı ki, (kendileri ne yaparlarsa yapsınlar, Biz,) onlara verdiğimiz onca mal ve evlâtla,

نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٦)

56. Üzerlerine hep hayır yağdırmak için koşturuyoruz? Asla! Meselenin farkında değil onlar.

اِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ (٥٧)

57. Buna karşılık, Rabbilerine olan derin saygıları sebebiyle sürekli O’nun huzurundaymışçasına hep bir ürperti içinde yaşayanlar;

وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ (٥٨)

58. Rabbilerinin (Kur’ân’daki ve kâinattaki) bütün âyetlerine (sürekli yenilenen ve derinleşen bir imanla) inananlar;

وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ (٥٩)

59. (Niyette, inançta, ibadette ve hayatı tanzimde) Rabbilerine hiçbir şekilde şirk koşmayanlar;

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ (٦٠)

60. (İşledikleri her işte, ortaya koydukları her davranışta, söyledikleri her sözde ve Allah yolunda) yaptıkları her harcamada, Rabbilerine dönüş yolunda olduklarının şuuru (ve O’nu razı edip edemedikleri endişesi) içinde kalbleri tir tir titreyenler;

اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ (٦١)

61. İşte bu yüce kametler, hayırlarda koşuşur ve birbirleriyle âdeta yarış halindedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, gerçek mü’mini tasvir etmektedir. Bir hadis-i şerifte de ifade buyrulduğu üzere, gerçek mü’min namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, fakat bütün bunları yaparken, acaba yaptıkları Allah katında kabûl gördü mü diye hep bir endişe içinde olur. (İbn Mace, “Kitabü’z-Zühd”, 20)

Bu konuda en önde gelen örneklerden biri Hz. Ömer ibnü’l-Hattab’dır (r.a.). O, İslâm’ı yaşamadaki derin hassasiyetine ve Allah yolundaki emsali az bulunur hizmetlerine rağmen, ölümüne yakın şöyle demişti: “Eğer Kıyamet Günü, iyilikleri ve kötülükleri denk bir insan olarak hesabımı verebilirsem, bu benim için sevinilecek bir şey olur.” Hasan Basrî hz.leri de şöyle derdi: “Mü’min, itaat eder ama yine de (Allah’tan) korkar; münafık ise, itaat etmez fakat korku da duymaz.” (Mevdûdî, 6: 108–109; not 54)

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٦٢)

62. (Bu özellikler, insanlardan insan-üstü sorumluluklar istendiğini düşündürmemelidir.) Biz, hiçbir nefse taşıyabileceğinden fazlasını yüklemeyiz ve katımızda da (her bir ferdin niyeti, inancı, hayatı ve bütün yaptıklarıyla ilgili) gerçeği konuşan bir kitap vardır. Bu bakımdan, kimseye haksızlık yapılmaz.

بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ (٦٣)

63. Fakat o inanmayanların kalbleri, bu gerçekten bütün bütün gafildir; bundan başka, işlemeyi âdet haline getirdikleri öyle çirkin işleri de var ki, (onları gerçeği görmekten, görseler de kabullenmekten alıkoymaktadır).

حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ (٦٤)

64. Ne zaman ki, hiçbir ahlâkî kaygı ve sorumluluk taşımadan refah ve dünyevî lezzetler içinde şımarık bir hayat sürenleri (başlarına indirdiğimiz) ceza ile kıskıvrak yakalayıveririz, işte o zaman feryadı basarlar.

لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ (٦٥)

65. Hayır, bugün feryat etmeyin; çünkü Biz’den size hiçbir fayda yok!

قَدْ كَانَتْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ (٦٦)

66. Zamanında âyetlerim size okunuyor, tebliğ ediliyordu; ama siz, hep bir hoşnutsuzluk içinde arkanızı dönüp gidiyordunuz.

مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ۪ۗ سَامِرًا تَهْجُرُونَ (٦٧)

67. Sürekli büyüklük taslıyor, gece oturmalarınızda (o Rasûl ve getirdiği Din hakkında) ileri geri konuşup saçmalıyordunuz.

اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّلِينَۘ (٦٨)

68. Bu Söz (Kur’ân) üzerinde hiç düşünmezler mi; yoksa en evvelki atalarına olsun gelmemiş, ömürlerinde ilk defa duydukları bir şeyle mi karşılaştılar?

اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۘ (٦٩)

69. Veya kendilerine gönderilen (ve bütün hayatı aralarında geçen) Rasûl’ü hiç tanımıyorlar da, onun için mi böyle inkârcı kesildiler?

اَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ (٧٠)

70. Ne o, yoksa O’nda bir delilik olduğunu, (O’nun cinlerle münasebeti bulunduğunu) mu iddia ediyorlar? Halbuki onlara O, gerçeğin ta kendisini getirdi; fakat onların çoğu, zaten gerçekten hiç hoşlanmazlar.

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ (٧١)

71. Eğer gerçek onların keyiflerine tâbi olsaydı, bu takdirde hiç kuşkusuz gökler de, yer de, oralarda yaşayanlar da düzenleri bozulur ve yok olur giderlerdi. (*) Oysa Biz onlara, şeref ve mutlulukları adına hayatlarında uymaları gereken öğüt ve öğretiler mecmuası sunduk; ama onlar, bizzat şeref ve mutluluklarından yüz çevirmektedirler.

~Açıklama~

(*) Tarih boyu peygamberlere ve onların Allah’tan getirdiği gerçeğe karşı çıkan inkârcılar, hiçbir zaman herhangi bir gerçeğe dayanmamışlardır. Çünkü Allah Hak’tır ve O’nun buyurduğu her şey de haktır, gerçektir. Bunun en açık misali, içindeki her şey ile birlikte kâinattır. Kâinat, bütünüyle ve bütün parçalarıyla apaçık bir düzen ve unsurları arasında fevkalâde bir uyum ve âhenk sergilemektedir. Her şey o kadar ölçülü ve o kadar olması gereken yerdedir ki, sadece bu âhenk, ölçü ve yerindeliğin diliyle Allah’tan başka ilâh yoktur diye ilan eder. Bir bileşiğin bütün zerreleri veya atomları ve bizzat iç içe bileşikler öylesine hassas ölçülerde oluşturulmuş ve bulundukları yerlere yerleştirilmişlerdir ki, meselâ gözdeki bir atomun veya zerrenin, partikülün vücuttaki bütün hücrelerle ve vücudun tamamıyla münasebeti vardır. Bir atom yanlış bir yerde olsa, yanlış bir yere yerleşse, en azından anomali bir durum ortaya çıkmakta, trilyonlarca hücreden biri devreden çıksa, bütün vücudu ölüme götürücü (kanser) tesir yapmaktadır. Bir atomu yapan kimse, güneş sistemini ve bütün sistemleri de yapan O, bir ferdin yüz hatlarını çizen kalem kime aitse, bütün ferdlerin yüzlerinin hatlarını çizen kalem de aynı Zât’a aittir.

Kâinatta her şey, mükemmel ölçülerde ve orantıdadır. En basitinden hemen herkesin rüyasında gelecekle ilgili bazı şeyler görmesi de gösterir ki, kâinatta her şeye hakim bir ilim, kudret, irade ve kader vardır. Ve bu, insan hayatı dahil, kâinatın hiçbir noktasında tesadüfe yer olmadığını gösterir. Bütün tohumlar ve tohumlardan çıkıp büyüyen ağaçlar, bitkiler, Kader’i ispat eder. Her bir ağaç ve bitkinin gelecekteki bütün hayatı tohumunda saklı olup, bu nazarî (teorik) kaderi, tohumun ağaç halindeki hayatı da pratik kaderi gösterir. Ayrıca, bu hayatın yeniden çok sayıda tohumda noktalanması ve o tohumların çok sayıda ağaca menşe’ olması da, insanların söz ve davranışları dahil dünyadaki bütün hadiselerin kaydedildiğini ve bir başka ve sonsuzca geniş bir âlemin tohumlarını oluşturduğunu, dolayısıyla öldükten sonra dirilmeyi en reddedilmez bir delil olarak ortaya koyar. Kısaca, atomlarından sistemlerine, fertlerden türlere kadar bütün kâinat ve varlıklar, sahip bulundukları düzen, âhenk, ölçü, karşılıklı münasebet, yardımlaşma ve dayanışma özellikleriyle tek bir Yaratan, Yaşatan, Rızıklandıran ve İdare Eden’i gösterir. Eğer kâinatın herhangi bir yanına bir başka el karışabilecek olsa, ondaki her bir şeyin her şeyle ve her şeyin her bir şeyle münasebet içinde olduğu kâinattaki sistem birden bozulur ve kâinat çöker. Ayrıca, herkes kabul eder ki, her şeyi bir Yaratıcı’nın yaratması, bir şeyi çok sayıda yaratıcının yaratmasından çok daha kolaydır. Bir erin başına on komutan değil, on, yüz, bin askerin başına bir komutan verilir. Kaldı ki, mutlak ilim, irade ve kudret isteyen kâinatla ilgili olarak bunlara sahip olmayan herhangi bir şey, kimse, güç–kuvvet için yaratıcılık da, idarecilik de iddia edilemez. Bir işe on cahilin, on körün, on âcizin karışması, ancak cehaleti, körlüğü ve âcizliği arttırır. Kâinatta zihnen ve ilmen en gelişmiş ve sahip kılındığı vasıtalarla en büyük gücü elinde tutmaya muktedir insan olduğu halde, onca ilmî gelişmeye rağmen, insanın yapabildiği, sadece kâinatı ve kendisini anlamaya çalışmaktan ibarettir. Bunda da hangi derecelerde muvaffak olabildiği ortadadır. Ve bütün insanlar, bütün bilgilerini ve güçlerini bir araya getirseler, bir sineği, bir otu bile yaratamazlar. Tabiat denen şey, bir matbaadır, hattâ matbu veya yazılmış bir kitaptır, asla kâtip değildir. Çünkü ilimden, iradeden, şuurdan, kudretten yoksundur. Tabiat kanunları ve/veya sebepler denen şeyler, kâinatın işleyişine bakarak bizim çıkardığımız birtakım kurallardır, isimlerdir, kavramlardır; Allah’ın icraatının birer unvanıdır.

Netice olarak, bütün varlık, varlık alanına çıkması, hayatını devam ettirmesi, ölmesi ve yerlerini başkalarının alması, ama kâinattaki akıl almaz muhteşem düzenin, âhengin, ölçünün ilk günkü gibi mükemmel devam etmesiyle gösterir ki, Yaratan, Yaşatan, İdare Eden, Ölümü Veren, ama kendi yaratılmamış, ezelî ve ebedî, üzerinden zaman geçmez, mekândan münezzeh, yarattıklarının cinsinden olmayan, mutlak ilim, irade ve kudret sahibi Allah vardır. Yaratan da Yöneten de O’dur. Varlıklar içinde en üst mertebede olan insanlar, bilgi ve akıllarını bir araya getirdikleri zaman bile kendilerini, ailelerini, toplumlarını olsun sulh, adalet ve hakkaniyet içinde idare edememekte, dünyayı kendilerine zindan, hayatı zehir etmektedirler. Vücutları dahi iradeleri dışında çalıştığı gibi, dünyaya gelip gelmeme, doğum yer ve tarihi, ölüm yer ve tarihi, hayatları, fizikleri, renk, ırk, anne–baba vb. varlıklarının en önemli unsurlarını bile seçmede, aslî ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçları giderme vasıtalarının tesbitinde, bu ihtiyaçlardan âzâde kalamamada kendilerinin hiçbir rolü ve tesiri yoktur. Kısaca, kâinatta her bir şey, her bir hadise, sürekli olan Allah’ı göstermekte, O’nu nazarlara vermektedir.

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌۗ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (٧٢)

72. Yoksa, (ey Rasûlüm,) sen Din’i tebliğine mukabil onlardan bir karşılık istiyorsun da, (bu kendilerine ağır geldiği için mi senden uzak duruyorlar?) Oysa bilirsin ki, Rabbinin sana vereceği karşılık, her bakımdan en hayırlı olan karşılıktır. Çünkü O, her zaman en hayırlı rızık veren ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olandır.

وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٧٣)

73. Ve sen de, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.

وَاِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ (٧٤)

74. Buna karşılık, Âhiret’e inanmayanlar, Yol’dan büsbütün sapmış durumdadırlar.

وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (٧٥)

75. Haydi Biz onlara acısak ve şu maruz bulundukları (kıtlık, kuraklık) musibetini üzerlerinden kaldırsak, hiç şüphe edilmesin ki, yine başıboş bırakılmışçasına azgınlıkları içinde dolaşıp duracaklardır.

وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ (٧٦)

76. Onları içinde kıvrandıkları bu (kıtlık ve kuraklık) cezasına çarptırdık; böyleyken bile Rabbilerine boyun eğip, yalvarmaya durmadılar.

حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَد۪يدٍ اِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ۟ (٧٧)

77. Ama ne zaman kendilerine arkasında çetin bir azap bulunan bir kapı açarız, işte o zaman ümitsiz kalakalırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Buhari (“Kitabü’d-Deavât”) ve Tirmizî’de (“Kitabü Tefsir’il-Kur’ân”) yer alan bir rivayete göre, Mekkelilerin işkencelerinin arttığı bir zamanda Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, “Ya Rabbi, Yusuf’a yedi yıllık bir kuraklıkla yardım ettiğin gibi, bunlara karşı da bana yedi yıllık bir kuraklıkla yardım et!” diye dua buyurmuştu. Bunun üzerine Mekke’yi kuraklık ve kıtlık sarmış, halk açlıktan lâşe yemeğe bile mecbur kalmıştı. 75 ve 76’ncı âyetler buna işaret ederken, 77’nci âyet ise, Âhiret azabına açılan kapı olması hasebiyle ölüme atıfta bulunmaktadır.

وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٧٨)

78. O Allah ki, sizin için işitme duyusu, gözler ve (kalblerinizin merkezinde) iç idrak lâtifeleri (*) var etti. Onun nimetleri karşısında ne kadar da az şükrediyorsunuz!

~Açıklama~

(*) İşitme ve görme, insanın dış dünyayı algılama ve öğrenmede iki önemli duyusudur. Bu duyularla dış dünyadan algılanan ham bilgiyi fuâd (kalbe ait asıl idrak merkezi, lâtifesi) yorumlar, üzerinde çalışır ve ilme çevirir. Kur’ân-ı Kerim, bu duyular için kulak ve göz kelimesi yerine sem‛ (işitme gücü, fakültesi) ve basarın çoğulu olarak ebsârı kullanır. İşitme gücünü tekil kullanırken, değişmez ve ana kaynak olarak vahye atıfta bulunur. Göz ve kalbdeki idrak merkezini çoğul olarak kullanması ise, gözle algılama ve idrak merkeziyle değerlendirme, sonuca varma kişiden kişiye denebilecek derecede değiştiği ve görmenin nesneleri gibi kalbin ilim haline getireceği malzeme de sayılamayacak kadar bol olduğu içindir.

وَهُوَ الَّذِي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٧٩)

79. Yine O’dur ki, sizi çoğaltıp yeryüzünde yaydı ve ölümünüzden sonra diriltilip, O’nun huzurunda toplanacaksınız.

وَهُوَ الَّذِي يُحْيِ وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٨٠)

80. Hayata mazhar eden ve ölümü de veren yine O’dur. Gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesi de O’na ait icraatlardandır. Biraz olsun düşünüp akletmeyecek misiniz?

بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ (٨١)

81. (Düşünüp akletmek yerine,) kalkıp kendilerinden önceki inkârcıların söylediklerini tekrarlıyorlar.

قَالُٓوا ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (٨٢)

82. “Şimdi biz, ölüp toprak ve kupkuru kemik yığını haline geldikten sonra, yani biz o halde iken diriltilip mezarlarımızdan çıkarılacağız, öyle mi?

لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (٨٣)

83. “Bu va’dler, tehditler bize yapıldığı gibi, bizden önce atalarımıza da yapılmıştı. Eskilerin masallarından, hurafelerinden ibaret şeyler bunlar!” diyorlar.

قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ فِيهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٨٤)

84. De ki: “Bütün dünya ve içinde yaşayanlar kime aittir, (kimdir onları yaratan ve yaşatan)? Haydi, biliyorsanız cevap verin!”

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٨٥)

85. Elbette, “Allah’ındır.” diyeceklerdir. (*) “Öyleyse, neden düşünüp ders almıyorsunuz?” de. (**)

~Açıklama~

(*) Gerçekten ilimle ve düşünme ile az münasebeti olan ve bu soru üzerinde birazcık düşünen bir insan, ateizm ve materyalizm de iddia etse, eğer maksatlı ve şartlanmış değilse, “Dünya da, içindekiler de, mutlak Yaratan ve Yaşatan olarak Allah’a aittir.” demekten başka yol bulamayacaktır. Âyette “diyeceklerdir” şeklinde yakınla ilgili gelecek zaman kipi kullanılması, az bir düşünce ve bilginin kaçınılmaz olarak insanı bu sonuca götüreceğini ortaya koyması açısından manidardır.

(**) Eğer yeri ve ondaki her şeyi yaratan, yaşatan Allah ise ve Allah, onların sahibi ve Rabbi olarak üzerlerinde mutlak otorite sahibi bulunuyorsa, onları öldükten sonra diriltmemesine ne sebep vardır? Yeri ve ondaki her şeyi yaratan, hiçten var etmeye, var ettikten sonra hayattan almaya gücü yeten mutlak kudret sahibi bir Zat, ölüleri diriltemez mi?

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٨٦)

86. De ki: “Peki, ya yedi göğün Rabbi ve (kâinatın sahibi, idarecisi ve bütün varlıkların hayatını devam ettiren olarak) Yüce Arş’ın Rabbi kimdir?”

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ (٨٧)

87. Elbette, “Bütün bunlar da Allah’a aittir.” diyeceklerdir. “Şu halde, öyle bir Rabb’e karşı gelmekten, O’na şirk koşmaktan, dolayısıyla O’nun azabından neden sakınmıyorsunuz?” de.

قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٨٨)

88. De ki: “Her şeyin dizginini elinde tutan ve Kendisi her şeyi koruyup gözeten, herkesin O’na sığındığı bir merci olmasına mukabil asla korunmaya muhtaç olmadığı gibi, O’na rağmen bir başka sığınma mercii de bulunmayan kimdir? Haydi, biliyorsanız buna da cevap verin!”

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ (٨٩)

89. Yine, “Allah!” diyeceklerdir. “O halde, nasıl oluyor da büyülenmişçesine gerçeklerden böylesine uzaklaşıyorsunuz?” de. (*)

~Açıklama~

(*) Bu sorular, zahiren, kâinatı yaratan ve idare eden bir Allah’ı tanıyıp, O’na inandıkları halde O’na şirk koşanlara soruluyor intibaı vermektedir. Şu kadar ki, istenen cevaplar ilme dayalı cevaplar olup, sorulardan ikisi “biliyorsanız” kaydı ile bitmektedir. Buradaki bilgi, kâinatın gerçekten objektif bir incelemesinin hasıl edeceği gerçek bilgidir. Böyle bir bilgi, insanı bu sorulara hiç şüphe etmeden “Allah” diye cevap vermeye götürecektir. İnsana düşen, böyle bir bilginin kaçınılmaz olarak hâsıl edeceği neticeye teslim olmak ve hayatını da Allah’ın emrettiği ölçüler içinde tanzim etmek, bu ölçülere göre bir hayat sürmektir. Kâinattan elde edilen gerçek bilgi bu sonucu verdiği gibi, ayrıca vicdanının sesini dinleyen herkes de, yine aynı kesin sonuca varacaktır.

Fakat 89’uncu âyette buyurulduğu gibi, boş umutlar, nefsanî arzular, menfaatler, bencillik, kibir, zulüm, yanlış bakış açısı, ideolojik veya sözde dinî saplantılar, ön yargılar insanı aldatıp, dalâlet çukurlarında sürükleyebilmektedir.

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (٩٠)

90. Oysa Biz, onlara gerçeğin ta kendisini getirdik; fakat onlar, (iddialarında da, bu gerçeğe karşı çıkışlarında ve kendilerine karşı da) hep yalancıdırlar.

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ (٩١)

91. Allah, asla evlât edinmedi; O’nun beraberinde asla bir başka ilâh da yoktur. Öyle olsaydı, her bir ilâh, (Ulûhiyet’in lâzımı olan mutlak bağımsızlık hususiyetiyle) kendi yarattıklarını yanına alır ve her biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah, o müşriklerin isnat ve nitelendirmelerinden mutlak münezzehtir.

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟ (٩٢)

92. (Göklere ve yere ait Allah’ın bilmediği bir şey biliyor da, bundan dolayı mı O’na şirk koşuyorsunuz? Oysa) O, (sadece göklerdeki ve yerdeki her şeyi değil,) gaybı ve şahadeti (beşer duyularının ve fizikî âlemin ötesini de, bu duyuların algı sahasına gireni ve fizikî âlemi de) hakkıyla bilendir de. Dolayısıyla O, onların iddia ettikleri gibi, ortakları olmaktan çok yücedir.

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَۙ (٩٣)

93. De ki: “Rabbim, eğer kendisiyle onları tehdit ettiğin cezayı bana göstereceksen, o ceza benim sağlığımda gelecekse;

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٩٤)

94. “Bu takdirde Rabbim, beni bu zalimler güruhunun içinde bulundurma!”

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ (٩٥)

95. Elbette Biz, kendisiyle onları tehdit ettiğimiz cezayı senin sağlığında infaz etmeye (ve seni de ondan uzak tutmaya) kadiriz.

اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ (٩٦)

96. (Ancak onlar nasıl davranırlarsa davransınlar,) sen yine de kötülüğü en güzel tarzda sav. (*) Biz, onların (Bizim hakkımızda da, senin hakkında da) ne asılsız iddia ve iftiralarda bulunduklarını elbette çok iyi biliyoruz.

~Açıklama~

(*) Bu emir, bir Müslüman’ın şahsına yapılan kötülükler karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiğine ışık tuttuğu gibi, İslâm’ı tebliğ ederken karşılaşacağı düşmanlıklara da nasıl mukabele etmesi gerektiği konusunda tercih etmesi gereken yolu göstermektedir. Müslüman, Allah’ın dinini tebliğ ederken intikam duygularıyla hareket edemez; onun yapması gereken her şey İslâm’ın hayrına olmalı, o, kendisini buna göre kurmalıdır.

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِۙ (٩٧)

97. Bir de şöyle dua et: “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım.

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ (٩٨)

98. “Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.”

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ (٩٩)

99. (Onlar, tutumlarında devam edekoysunlar). Ne zaman ki içlerinden birine ölüm gelir, o zaman “Rabbim,” der; “ne olur beni hayata geri döndür!

لَعَلِّٓي اَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٠٠)

100. “Eğer döndürürsen, yaşarken yanlış yaptığım ve yapmam gerekirken yapmadığım her hususta gerekeni en iyi şekilde yerine getiririm.” Ne mümkün! Bu (temenni), onun söylediği manâsız bir söz olmaktan öte gitmez. Artık onların önünde, diriltilecekleri güne kadar bir berzah (ara hayat, ara dönem) vardır (ve geriye dönmelerine imkân tanınmaz). (*)

~Açıklama~

(*) Kabir, berzah hayatını temsil eder. Kelime manâsı itibariyle engel, ara yer demek olan berzah, dünya ile Âhiret arasındaki kabir âleminin adıdır. Kıyamet Günü diriltilecekleri âna kadar ölüler bu âlemde kalırlar. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, kabrin ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu buyurur. İnsan cesedi kabirde çürüse de, onda hadis-i şerifin acbü’z-zeneb diye adlandırdığı çürümeyen bir öz kalır ve ruh, cesetle münasebetini bu öz vasıtasıyla devam ettirir. Kişinin dünyadaki amelleri kabir hayatında o âleme has keyfiyette tecelli eder ve dolayısıyla kişi, bu tecelliye göre ya cennetimsi veya cehennemî bir kabir hayatı yaşar.

Normal ölenler, ölürken de öldükten sonra da ölümün farkındadırlar. Ama şehitler, öldüklerini bilmedikleri gibi, kabirde de kendilerini ölü bilmezler. Onlar, daha iyi, daha güzel bir yere intikal ettiklerini ve hayatlarını orada sürdürdüklerini düşünürler; ölümü bilmemekle beraber, dünyadan ayrıldıklarının da farkındadırlar. Ölüm, bir intikaldir; âlem-i dünyadan Âhiret’e gitmek üzere bir ara koridor olan Berzah’a göçtür. Gerekli ruhî donanıma ve kalb aydınlığına sahip pek çok insan ölenlerin ruhlarıyla görüştüğü gibi, hemen herkes de ölüleri rüyalarında görür ve pek çok rüyada onlar, durumlarından haber de verirler. Peygamberler dışında hemen herkes, kabrin sıkmasına ve kabirde az da olsa çok da olsa bir azaba maruz kalır; bu, bazıları için kabir sorgusunun bir sıkıntısı olarak geçer gider; bazıları için ise, durumuna göre belli şiddette devam eder. Mü’minler içinde kabir azap veya sıkıntısı, Cennet’e giden yolda bir arınma fonksiyonu görür. Mü’minin durumuna göre bu arınma, Mahşer’de, Terazi’de, amel defterlerinin verilme ânı ve yerinde, Sırat’ta, bazıları için ise A’râf’ta da devam eder. Çünkü her bakımdan pak olan Cennet’e ancak tam paklığa erişince girilebilir.

فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ (١٠١)

101. Derken Sûr’a üfürülür de, artık aralarında kendilerine fayda verecek nesep bağı da olmaz; (herkes kendi derdine düşer de), birbirlerinin hatırını sormayı bile düşünmezler.

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٠٢)

102. (Herkes, dünyada iken yaptıklarıyla baş başadır.) Artık kimin (hakka uygun) iyilikleri olur da bunlar tartıda ağır basarsa, onlar nihaî başarı ve kurtuluşa ermiş olanlardır.

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ (١٠٣)

103. Buna karşılık, kimin de (hakka uygun ve makbul iyilikleri olmayıp) tartıları hafif gelirse, öyleleri, kendilerine en büyük yazığı etmiş, en büyük zararı vermiş ve Cehennem’de sonsuzca kalacak olanlardır.

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ (١٠٤)

104. Orada Ateş yüzlerini yalar da, derileri dökülen dudaklarının altından dişleri açıkta kalıverir.

اَلَمْ تَكُنْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٠٥)

105. “Âyetlerim size tebliğ edilirdi de, siz onları hep yalanlardınız değil mi?”

قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَٓالِّينَ (١٠٦)

106. “Rabbimiz,” derler, “kötülüğümüz, kötü taliimiz bize baskın geldi; biz, gerçekten sapkınlık içinde bir toplulukmuşuz.

رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ (١٠٧)

107. “Rabbimiz, ne olur bizi buradan çıkar. Eğer bir daha o eski kötülüklerimize dönecek olursak, o zaman gerçekten kendimize yazık etmiş oluruz, (ki bunu da yapmayız); yaparsak, cidden zalimlermişiz demek olur.”

قَالَ اخْسَؤُ۫ا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ (١٠٨)

108. Allah buyurur: “Şimdi susun ve çekin o azabı! Bana tek bir kelime olsun söylemeye kalkmayın!

اِنَّهُ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَۚ (١٠٩)

109. “Çünkü kullarımdan bir grup, ‘Rabbimiz, biz iman ettik! Ne olur bizi bağışla ve bize merhamet et: Çünkü Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!’ diye istiğfar ve duada bulunurlardı da;

فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْرِي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ (١١٠)

110. “Siz onları hep alaya alırdınız. Bu davranışlarınız, sonunda size Beni hatırlamayı ve düşünmeyi de unutturdu ve onlarla eğlenip durdunuz.

اِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُٓواۙ اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ (١١١)

111. “Ben de, sabretmelerine karşılık onları bugün mükâfatlandırdım; onlardır umduklarına kavuşanlar ve gerçek başarı, gerçek kazanç içinde olanlar.”

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ (١١٢)

112. Sonra Allah, (Cehennem’dekilere şöyle) der: “Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?”

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادِّينَ (١١٣)

113. “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız.” diye cevap verirler.

قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١١٤)

114. Allah buyurur: “Pek az bir süre kaldınız. (Dünya hayatının böyle fâni ve kısacık olduğu gerçeğine) baştan uyanıp, ona göre davransanız olmaz mıydı?”

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (١١٥)

115. (Ey insanlar!) Yoksa sizi eğlence olsun diye boşuna yarattığımızı ve hayatınızın hesabını vermek üzere Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ (١١٦)

116. Çok yücedir Allah, (eğlenmekten ve boş işler yapmaktan mutlak münezzehtir); her şeye hakim mutlak Hükümdardır, Hakk’ın ta kendisidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O pek şerefli Arş’ın (*) Rabbi’dir.

~Açıklama~

(*) Arş konusunda bkn. Bakara Sûresi/2: 29, not 28; A’râf Sûresi/7: 54, not 11; Hûd, 11: 7, not 2; İsrâ, 17: 42, not 20

وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ (١١٧)

117. Kim ibadet için Allah’tan başka bir ilâh tanırsa –ki bu konuda herhangi bir delilinin olması mümkün değildir– hiç kuşkusuz bunun hesabını Rabbisinin katında verecektir. Şurası bir gerçek ki, kâfirler asla felâh bulmaz.

وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ (١١٨)

118. Şöyle dua et: “Rabbim, yarlığa Rabbim, merhamet buyur; buyur ki Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!”

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 66 kez okundu