45-] Nûr Sûresi [35-64] Furkan Sûresi [1-62]

24.Nûr Sûresi [35-64]

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٍ۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌۙ (٣٥)

35. Allah,göklerin ve yerin Nûru’dur. O’nun nûru, şöyle bir misalle anlatılabilir: İçinde lamba bulunan bir fanus; lamba kristal bir cam içinde; kristal de sanki inciden bir yıldız. Lamba, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu,pek bereketli bir zeytin ağacından yakılıyor; öyle ki, yağı daha ateş değmeden hemen kendiliğinden ışık veriverecek. Nur, yine nur. Allah, kimi dilerse onu nûruna iletir. Allah, (gerçeği anlamaları için) insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, Kur’ân’daki en meşhur müteşabihlerdendir. Hakkında pek çok yorumlar yapılmış, hattâ İmam-ı Gazalî, “Nurlar Feneri” olarak Türkçe’ye çevrilen Mişkâtü’l-Envar isimli bir eser yazmıştır. E.Hamdi Yazır, bu eseri bu âyetin tefsirinde genişçe özetlemiş, bazı açılardan eleştirmiş ve kendisi de âyeti çok geniş tefsir etmiştir. Önce şu hususu hemen hatırlatmak gerekiyor ki, Allah’ın Zâtı bilinemez; biz, O’nun hakkında ne düşünür, ne tasavvur edersek edelim, O, bütün düşünce ve tasavvurların sonsuzca ötesindedir. Zâtı’nı bilmek için kullanabileceğimiz hiçbir misal de yoktur; çünkü O, hiçbir şeye benzemez. Kur’ân, ancak O’nu eserleri, isimleri, sıfatları ve Allah oluşunun ana hususiyetleriyle (şuûn) tanıyabilmemiz, marifetine ulaşabilmemiz için bazı misaller verir, temsiller getirir. Işık, kendisi göründüğü gibi, diğer eşyanın görünmesinin de sebebidir. Işık olmadan her şey karanlıktır, âdeta yok hükmündedir. Dolayısıyla ışık, karanlık karşısında aydınlığı, buradan hareketle mecazî olarak cehalet karşısında ilmi ve yokluk karşısında varlığı simgeler; hattâ denebilir ki, bir açıdan varlığın, aydınlığın ve ilmin kendisidir. Bu manâda mecazî olarak Allah Nur’dur denebilir; yani O, var denmeye lâyık, varlığı Kendi’nden ve başka bütün varlıkların varlığının O’na muhtaç ve O’ndan olduğu bir Var’dır ve İlim’dir. Bundandır ki, Bediüzzaman gibi ilim ve marifet rehberleri, varlığın temelini de İlme,İlm-i Ezelî’ye dayandırırlar. İlmin malûma tâbi olması hasebiyle, Allah (cc), bilinecek başka bir şey olmasa da Kendi’ni bilir; yani bir bakıma İlim ve Vücud (Varlık), O’nun bilmesiyle var olması O’nda aynîleşmiş gibidir.

İkinci olarak, Nur, Allah’ın isimlerindendir de. Kâinattaki bütün nurlar, bütün ışıklar, O’nun Nûru’nun tecellilerinden ibarettir. Şu halde,âyetin manâlarından ve onda ortaya konan gerçeklerden biri, ışığı yaratıp, kâinattaki her şeyi aydınlatanın Allah olduğudur.

Üçüncü olarak, âyetin Allah, her şeyi hakkıyla bilir fezlekesi de ima ettiği üzere ve yukarıda da temas edildiği gibi, ilim nurdur ve zihnî aydınlanmanın kaynağıdır. Bütün varlıkların ilimleri de, gider Allah’ın İlmi’nde noktalanır, çünkü O’ndandır. Yine ilim vasıtasıyladır ki insan, kalbleri aydınlatan doğru imanı elde edebilir. Şu halde, gerçek bilgi, yani ilim, insanlar için hidayet kaynağıdır, onların yollarını aydınlatır ve bu ilmin asıl kaynağı da vahiydir. Dolayısıyla, gerçek aydınlanma ancak vahiyle mümkün olabilir ve vahye aykırı her türlü bilgi sadece karanlıktır, karanlık getirir.

Yukarıda temas edildiği üzere, Allah sonsuz, sınırsız ve benzersiz olduğu için Zâtıyla bilinemez. Biz, sebepler veya “tabiat kanunları” denilen, aslında O’nun icraatının unvanları olan düsturlar perdesi arkasından tecelli eden icraat ve eserleriyle O’nun hakkında marifet sahibi oluruz. Âyetteki fanus, lamba ve kristal, pek çok manâ ve çağrışımlarının yanısıra, bir bakıma bu sebepler veya kanunlar perdesine de işarette bulunmaktadır.

Âyet, ortaya koyduğu benzetme ile elektriğe ve elektrik lambalarına da işaret etmekte, bunun ötesinde âdeta onu tarif buyurmaktadır. Bilindiği gibi enerji, ancak tesirleriyle kavranabilmekte ve elektrik enerjisi, lambalar vasıtasıyla aydınlatmada kullanılmaktadır. Fanus, lamba ve inci–misal yıldıza benzeyen kristal, âdeta elektrik lambasını resmetmektedir. Nasıl elektrik enerjisi lamba vasıtasıyla görülür ve aydınlatır, aynı şekilde Allah’ın Nûru da Kendisini, sebepler gerisinden tecellilerinin ortaya koyduğu eserleriyle ortaya koyar, tanıtır. Eskiden ışık, içinde daha çok zeytinyağı kullanılan lambalardan elde edilirdi ve en parlak ışık, sabahtan akşama kadar güneş ışığını alan açık ve yüksek yerlerde biten zeytin ağaçlarından elde edilen yağın verdiği ışıktı.

Âyetteki doğuya da batıya da ait olmayan ifadesi, bu tür zeytin ağaçlarından elde edilen yağdan yakılan lambanın ışığının şiddetine işarette bulunmaktadır. Bu ifade, ayrıca, Allah’ın Nûru’nun yön ve mekân önemli boyutlarından olan maddeye veya kâinata ait olmadığını, onun madde ötesi ve varlığı kendinden olup, parlamak için hiçbir şeye muhtaç bulunmadığını ima buyurmaktadır. Bunun gibi,ilmin kaynağı vahiy ve onun şekillendirdiği İslâm da, insanlara, kâinata, kâinatta hiçbir varlığa ait değildir. O, Allah’tan kalbleri ve zihinleri aydınlatan bir nurdur.

فِي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ (٣٦)

36. Bu nûra, şanı yüce, fakat çok tanınmayan öyle evlerde ulaşılır ki, Allah onları yüceltmiş, yapılmalarına ve içlerinde Adının anılmasına izin ve imkân vermiştir. O evlerde, sabah akşam O’nu tesbih eden, (O’nun her türlü kusurdan ve Kendine ortaklar tanınmasından mutlak berî olduğunu ilan eden)

رِجَالٌۙ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاِيتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ (٣٧)

37. Öyle yiğitler vardır ki, ne geçimleri adına sürekli icra ettikleri ticaret,ne de (günlük) alım-satım işleri, onları Allah’ı zikretmekten, (O’nun adını yüceltmek için ders halkaları oluşturmaktan), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaktan ve zekâtı tastamam ödemekten alıkoyamaz. Onlar, kalblerin halden hale girip altüst olacağı, gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar. (*)

~Açıklama~

(*) Pek çok müfessir, âyetteki evlerden kastın camiler, mescitler olduğunu söylemişse de, en azından bu evleri camilere, mescitlere hasretmek doğru olmasa gerektir. Çünkü evler kelimesi nekre (belirsiz) olarak gelmektedir ki, camiler ve mescitler, insanlar tarafından fazla bilinmeyen yerler değildir. Gerçi nekre şanın yüceliğine de işaret etse bile, âyette evler ve içindekilerle ilgili tavsifler, onları daha çok Yunus Sûresi 87’nci âyetteki evlerin benzerleri olarak algılamamızın daha doğru olacağını göstermektedir: Musa’ya ve kardeşine, “Halkınız için Mısır’da (sığınak ve Allah yolunda bir araya gelme vazifesi görecek) birtakım evler hazırlayın ve (bütün bir ümmet olarak) evlerinizi (birinden diğerine geçilebilecek ve birbirine destek olacak şekilde) organize edin ve Allah’a yönelme yerleri haline getirerek,namazı hakkıyla kılın!” diye vahyettik. (Ve ey Musa!) Mü’minleri müjdele! Bu evler, mü’minlerin baskılara maruz kaldığı, Din’i yaşamada büyük zorluklar çektiği ve dolayısıyla hem namaz kılmak, Allah’ı zikir ve tesbih etmek, hem de O’nu tanıma ve Adı’nı yüceltme maksadıyla ders ve müzakere halkaları oluşturmak için bir araya geldikleri kutlu mekânlardır. Bunlar, bilhassa temelde aynı fonksiyonları görmesi gereken mescitlerin o fonksiyonları görme imkânı bulunmayan zamanlarda inşa edilir ve edilmelidir.

لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٣٨)

38. Allah, onları en güzel amellerine göre mükâfatlandıracak, üstelik onlara lütf u kereminden daha fazlasını verecektir. Allah, her kimi dilerse ona hesapsız rızık bahşeder. (*)

~Açıklama~

(*) Allah, mutlak istiklâliyet sahibi olarak, her ne dilerse onu yapar; kimse O’nu herhangi bir şey yapmaya mecbur edemez. O, herkesi Cennet’e alsa, Kendisine “Niye böyle yaptın?” denemeyeceği gibi, herkesi Cehennem’e atsa, aynı soru O’na yine sorulamaz. Fakat O, aynı zamanda mutlak âdil, mutlak merhametli, mutlak hakîmdir. Dolayısıyla, her hüküm ve icraatında adalet, merhamet ve hikmet vardır. Bu sebeple O, iman edip salih amellerde bulunanları mükâfatlandırır; buna söz vermiştir; küfreden ve kötü işler yapanları da cezalandırır. Bir başka ifadeyle, herkese neyi hak etmişse onu verir. Bu, adaletinin gereğidir. Bununla birlikte O, bağışlaması ve merhameti cezalandırmasını aşan bir Rabb’dir. Dolayısıyla, kullarının çoğunun günahlarını karşılıksız, pek çok günahlarını da tevbeleri veya başlarına getirdiği bazı musibetler sebebiyle affettiği gibi, iman edip salih amellerde bulunanları ise yaptıklarının kat katıyla mükâfatlandırır; hattâ mükâfatlandırmada onların en güzel, en makbul amellerini esas alabilir. Mü’minler, imanlarının derecesine, makbul amellerinin azlığına, çokluğuna ve niteliğine, ihlâs ve samimiyetteki derinliklerine, Allah’a ve O’nun davasına bağlılıktaki derecelerine göre farklı farklı muamele görürler. Dolayısıyla Allah (cc), herkese hak ettiği mükâfatı vermenin yanısıra, bazılarına fazl u kereminden çok daha fazlasını bahşeder.

وَالَّذِينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَرِيعُ الْحِسَابِۙ (٣٩)

39. Küfredenlere gelince, onların bütün yaptıkları ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susuz kalan, onu su zanneder. Fakat yanına varınca da onun bir hiç olduğunu görür. Orada ancak Allah’ı bulur ve Allah da onun hesabını tastamam görüverir. Allah, hesapları pek çabuk görendir.

اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟ (٤٠)

40. (O küfredenlerin bütün yaptıkları) derin bir denizi kaplamış yoğun karanlıklara da benzer ki, dalga dalga üstüne ve en yukarıda da kapkara bulutlar. Birbiri üstüne kat kat karanlıklar. Bu karanlıklar içinde insan, elini dışarı uzatacak olsa neredeyse onu bile göremeyecek. Allah her kime nur nasip buyurmamışsa, onun için herhangi bir nur söz konusu olamaz ki! (*)

~Açıklama~

(*) Bu iki temsil, inkârcıların durumunu anlama ve açıklama açısından oldukça önemlidir. Bir defa, onların yaptıkları bütün işler, dünyada kendilerine geçici bir süre fayda sağlar gibi görünse hattâ sağlasa da, sonu itibariyle özellikle âhiretleri adına azaptan ibarettir. Ayrıca, zihinleri ve kalbleri Allah’ın nûruyla, vahye dayalı gerçek ilimle aydınlanmış ve samimi olarak Allah yolunda gayret sarf eden mü’minler oldukça, inkârcıların Allah’ın nûrunu söndürme, onun yayılmasını önleme adına yaptıkları her şey boşa gitmeye mahkûmdur. Bu yaptıkları da, neticede kendileri için hem dünyada hem Âhiret’te azap sebebi olacaktır.

İkinci olarak, onların kalbleri de, zihinleri de, hayatları ve dünyaları da kapkaranlıktır. Âhiret’te de kendilerini bekleyen yine karanlıklardır. Allah’ın nûrundan istifadeleri yoktur ki, zihinlerini, kalblerini, hayatlarını, dünyalarını ve âhiretlerini aydınlatsın. Dolayısıyla, onların aydınlanma deyip aydınlanma zannettikleri her şey, aslında kat kat karanlıktan ibarettir. İçinde ellerini bile göremeyecekleri bu karanlık katmanlarına gömülmüş bulunan inkârcılar doğru olan yolu da göremezler ki, dünya hayatındaki yolculukları sonunda onları kurtuluşa götürsün.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ (٤١)

41. Görmez misin ki, göklerde ve yerde olan her varlık, bu arada kanat çırparak uçan dizi dizi kuşlar, (bazısı dilleri, bazısı da halleri, hareketleri ve yaşayışlarıyla) Allah’ı tesbih eder (O’nun yaratan, yaşatan ve her türlü kusurdan, ortakları bulunmaktan mutlak berî Rabb olduğunu ilan ederler). Onların her biri, kendi duasını, ibadetini ve tesbihini pek iyi bellemiştir. Allah, onların bütün yaptıklarını hakkıyla bilmektedir.

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصِيرُ (٤٢)

42. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti Allah’a aittir. Dönüş de, nihayette Allah’adır.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْجِي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ۪ۚ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ (٤٣)

43. Görmez misin ki Allah, bulutları yüzdürür gibi sevkeder; sonra onları bir araya getirip, aralarını telif eder, (aralarındaki devreyi tamamlar); (*) sonra da küme küme yığar. Neticede görürsün ki, bunların arasından damla damla yağmur çıkmaktadır. Ayrıca O, gök tarafından dağlar gibi kar yüklü bulutlardan dolu indirir de, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu savar. Yağmurun veya dolunun eşlik ettiği şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverecek. (**)

~Açıklama~

(*) Bu konuda bkn. Hıcr Sûresi/22, not 5.

(**) Âyet, küme küme yığılmış bulutlardan yağmurun, ayrıca dolunun yağmasındaki her biri mucize olan İlâhî tasarrufatı ve rahmeti nazara vermektedir. Bulutları teşkil edecek atomlar veya buhar damlacıkları atmosferde dolaşıp dururken, dağılmış bir ordunun bir boru sesiyle toplanması gibi, bütün varlıkları ve ihtiyaçlarını bilen Allah’ın emriyle bir araya gelir ve bulutlar oluşur. Sonra, farklı yerlerden ve yönlerden gelen birliklerin bir orduyu meydana getirmesi misali, Allah rüzgârlarla bulutları bir araya toplar, üst üste yığar;artı ve eksi yüklü uçları bir araya getirerek aralarındaki elektrik akımı devresini tamamlar. Yüklü bulutlar, sonra yüklerini yağmur, kar veya dolu olarak boşaltmaya dururlar. Yağmur, ne kendi kendine oluşur, ne de yağar. Onun oluşması ve yağması için gerekli bütün “kanunlar” ve sebepler Allah tarafından konduğu gibi, bütün işlemler de O’nun tarafından yapılır. O, belli maksatlar için ihtiyaca ve Allah’ın takdirine göre iner. Bütün bu vakıalar, Allah’ın Alîm, Kadîr, Fâil-i Mutlak, Mukaddir, Rabb, Nâsır, Muhyî ve daha pek çok isimlerini okur.

يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ (٤٤)

44. Allah,gece ile gündüzü birbirine çevirir, birinin yerine diğerini getirir. Elbette bunda görebilen ve idrak edebilenler için bir ders vardır.

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلٰى بَطْنِهِ۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤٥)

45. Allah, her canlıyı bir tür sudan yarattı. (*) Onların bir kısmı karnı üstünde yürür, bir kısmı iki ayağı üstünde yürür; bir kısmı da dört ayağı üstünde yürür. Allah, neyi dilerse onu yaratır. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

~Açıklama~

(*) Bu ifadenin bir manâsı, yaratılışta ana malzemenin –esir veya hidrojen ya da bir bulut veyahut dev bir nebula veya sıcak bir gaz kütlesi veyahut da bir başka tür ve şekilde– sıvı bir madde olduğudur. Allah (cc), bütün kâinatı kaplayan esir maddesini atomların kaynağı yapmış ve her şeyi esir “okyanusu”na yerleştirmiş olabilir. Bir diğer manâya göre ise, bilindiği gibi su iki tür gazdan oluşmaktadır. O, buharlaşarak yerden yükselir, yoğunlaşıp sıkışır ve hayat için gerekli ortamın hazırlanması maksadıyla yağmur olarak yere iner. Bu ifadenin daha ayrıntılı izahı için bkn. Bakara Sûresi/74, not 78; Enbiyâ Sûresi/30, not 3; Mü’minûn Sûresi/18, not 5.

لَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ وَاللّٰهُ يَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٦)

46. Gerçekleri apaçık ortaya koyan ve yolunuzu aydınlatan âyetler indiriyoruz. Allah, hangi meselede olursa olsun, dilediğini doğru bir yola iletir.

وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَرِيقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ (٤٧)

47. Bazıları da var ki, “Allah’a da inandık Rasûl’e de ve itaatta da kararlıyız.” diyorlar. Sonra da içlerinden bir kısmı gerisin geri dönüveriyor (sözleri davranışlarını, davranışları sözlerini tasdik etmiyor). Böyleleri, mü’min değildirler.

وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ (٤٨)

48. Anlaşmazlığa düştükleri meselelerde Rasûl aralarında gerekli hükmü versin diye Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıklarında, bir de bakıyorsunuz, içlerinden bir kısmı hoşnutsuzluk gösterip yüz çevirmektedir.

وَاِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِنِينَۜ (٤٩)

49. Ama verilecek hüküm kendi lehlerinde gözükmeye görsün, o zaman tam bir kabullenmişlik içinde koşa koşa gelmektedirler.

اَفِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَحِيفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟ (٥٠)

50.Yoksa kalblerinin merkezinde (karakterlerini bozan) bir hastalık mı var? Yoksa (Din’in hak olduğu konusunda) şüpheye mi düştüler? Veya Allah’ın ve Rasûlü’nün kendilerine haksızlık yapacağından mı endişe ediyorlar? Oysa gerçek şu ki, asıl zalimler, kendilerine en büyük haksızlığı yapanlar, bizzat kendileridir.

اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥١)

51. Anlaşmazlığa düştükleri meselelerde Rasûl aralarında gerekli hükmü versin diye Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıklarında mü’minlerin yegâne mukabelesi,“Baş üstüne!” tarzında olur.İşte bunlardır gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar. (*)

~Açıklama~

(*) Allah ve Rasûlü’nün hükümlerine mutlak teslimiyet gösterilmesi gereğiyle ilgili olarak ayrıca bkn.Nisâ Sûresi/60–65. Özellikle 65’inci âyet oldukça net ve önemlidir: Hayır, hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında baş gösteren anlaşmazlıklarda seni hakem veya hakim kabul edip, sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı ve itiraz duymadan tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ (٥٢)

52. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’a karşı derin bir saygı besler ve O’na itaatsizlikten sakınırsa, işte bunlardır umduklarına kavuşacak ve gerçek başarı, gerçek kazanç içinde olanlar.

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّۜ قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ اِنَّ اللّٰهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (٥٣)

53.Buna karşılık diğerleri, kendilerine emretmen halinde Allah yolunda savaşa çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin etmektedirler. Onlara de ki: “Yemin etmeye gerek yok. Sizden beklenen, itaat etmenizdir. (Diğer mü’minler ne yapıyorsa siz de onu yapacak, çıkın dendiğinde çıkacaksınız.) Elbette Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.”

قُلْ اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ وَاِنْ تُطِيعُوهُ تَهْتَدُواۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (٥٤)

54. De ki: “Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin.” (*) Eğer itaattan yüz çevirirseniz, bilin ki Rasûl kendi vazifesinden, siz de kendi vazifenizden sorumlusunuz. Şu kadar ki, itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olur ve yanlışlardan korunursunuz. Rasûl’e düşen, Allah’ın dinini onda hiçbir gizlilik kalmayacak şekilde tebliğ etmektir.

~Açıklama~

(*) Rasûl’e itaatın Allah’a itaattan ayrı olarak ve itaat fiilinin tekrar kullanılarak zikredilmesi, Allah Rasûlü’nün devlet başkanı olarak emirleriyle ilgili olduğu gibi, O’nun Din adına ortaya koyduğu ve Sünnet kavramı içinde mütalâa edilen hükümleriyle de alâkalıdır. Aksi takdirde, itaat fiilini tekrarlamanın bir manâsı olmazdı. (Daha geniş bilgi ve açıklama için bkn.Nisâ Sûresi/59,not 13.)

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (٥٥)

55.Allah, içinizden iman edip,imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlara va’detti ki, kendilerinden önce (aynı seviyedeki) mü’minleri (nasıl inkârcıların yerine geçirmiş ve) hakim konuma yükseltmişse, onları da yeryüzünde mutlaka (o inkârcıların yerine geçirecek ve) hakim konuma yükseltecektir. Kendileri için seçip tayin buyurduğu İslâm Dini’ni mutlaka yerleştirecek ve onlara onu hayatlarında uygulama güç ve imkânı verecektir. Ayrıca, içinde bulundukları korkulu dönemin arkasından onları kesinlikle güvene erdirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet eder ve (inançta, ibadette ve hayatlarını tanzimde) hiçbir şekilde Bana ortak tanımazlar. Artık bundan sonra kim nankörlük yapar (ve bu nimetin şükrünü yerine getirmezse), öyleleri fasıklar (itaattan ve yoldan çıkmışlar)dan başkaları değildir.

وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٥٦)

56. Namazı, bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın; zekâtı tastamam verin ve Rasûl’e de itaat edin ki, Allah’ın rahmetine mazhar olasınız. (*)

~Açıklama~

(*) Daima Allah’a şükretmek ve O’na itaatten ayrılmamak, namazı bütün şartlarına riayet ederek hakkıyla kılmak, zekâtı tastamam vermek ve misyonunun bütün şubelerinde Allah Rasûlü’ne itaat etmek (Sünnet’e sarılmak), Allah’ın önceki âyetteki va’dine lâyık olmanın ve olduktan sonra aynı durumu devam ettirmenin en önemli şartlarıdır.

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَصِيرُ۟ (٥٧)

57. Sakın zannetme ki, küfürde saplanıp kalanlar, yeryüzünde irademizi gerçekleştirmeye (size olan va’dimizi yerine getirmeye) mani olabilirler. Onların nihaî barınağı Ateş’tir. Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّهِيرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٥٨)

58. Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan köle–cariye ve hizmetçileriniz ile içinizden henüz bulûğa ermemiş çocuklarınız hususî odanıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah Namazı’ndan önce, öğle vakti istirahat için elbiselerinizi çıkardığınızda ve Yatsı Namazı’ndan sonra. Bu üç vakit, mahremiyet zamanlarınızdır. Bunların dışında izinsiz olarak yanlarınıza girmelerinde sizin için de, onlar için de bir mahzur yoktur. Ev içinde kaçınılmaz olarak onlarla birbirinizin yanına girer çıkar, birbirinizin etrafında döner durursunuz. Allah, (mutlak ilim ve hikmete dayalı olarak Kendisi’ne işaret eden) talimatları size böyle açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَاِذَا بَلَغَ الْاَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٥٩)

59. Çocuklarınız bülûğa erdiklerinde ise,her ne vakit hususî odanıza girmek isterlerse, kendilerinden büyük olanlar nasıl izin istiyorlarsa onlar da öyle izin istesinler. Allah, hikmet yüklü talimatlarını size böyle açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍۜ وَاَنْ يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَهُنَّۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٦٠)

60. Çocuk sahibi olma yaşını geçmiş ve artık evlenme arzu ve ümidi kalmamış ihtiyar kadınların, kendilerini çekici kılan süslerini ve süs yerlerini göstermeksizin (herhangi bir çekicilik teşhirinde bulunmaksızın) dış elbiselerini çıkarmalarında bir mahzur yoktur. Ama her şeye rağmen bundan da sakınmaları haklarında daha hayırlıdır. (*) Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.

~Açıklama~

(*) Âyet-i kerime, kadınlar için tesettürün (örtünme) ve güzellik teşhirinden kaçınmanın ne kadar önemli olduğu konusunda oldukça dikkat çekicidir.

لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَلَا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَنْ تَأْكُلُوا مِنْ بُيُوتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اٰبَٓائِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اُمَّهَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اِخْوَانِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخَوَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَعْمَامِكُمْ اَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخْوَالِكُمْ اَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُٓ اَوْ صَدِيقِكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَأْكُلُوا جَمِيعًا اَوْ اَشْتَاتًاۜ فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةًۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟ (٦١)

61. (İhtiyaç sahibi ve bakıcısı olmayan) görme özürlü için de, topal için de, hasta için de (sağlam ve hali–vakti yerinde olanların evlerinden yemelerinde) mahzur yoktur. Bunun gibi, sizin de (kesin ihtiyaç halinde ve ihtiyaç ölçüsünce) eşlerinize veya çocuklarınıza ait evlerden, baba (ve dedelerinizin) evlerinden, anne (ve ninelerinizin) evlerinden, erkek kardeşlerinizin ve kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, yahut anahtarları size bırakılıp bakmanız ve sahip çıkmanız istenen yerlerden,veya (sizi evlerinde görmekten mutluluk duyacak) yakın arkadaşlarınızın evlerinden yemenizde mahzur yoktur. Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde de herhangi bir sakınca yoktur. Şu kadar ki, bu evlerden birine girdiğiniz zaman, Allah’ın buyurduğu şekilde, O’nun katından kutlu, feyizli ve bereketli bir iyi dilek temennisi olarak birbirinize selâm verin. Allah, (hayatınızla ilgili) talimatları (mutlak ilim ve hikmete dayalı olarak) size böyle açıklıyor. Umulur ki, aklınızı kullanır, bunlardaki hikmeti anlar ve ona göre davranırsınız. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetten, İslâm’ın Müslüman toplumda var olması gereken dayanışma,yardımlaşma ve kardeşlik ruhuna ne kadar önem verdiği açıkça anlaşılmaktadır.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَاِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلٰٓى اَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتّٰى يَسْتَأْذِنُوهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ۪ۚ فَاِذَا اسْتَأْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَأْنِهِمْ فَأْذَنْ لِمَنْ شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٦٢)

62. Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne bütün kalbleriyle iman etmiş olup, toplumu ilgilendiren herhangi bir meseleyi görüşmek için Allah Rasûlü’nün yanında bir araya geldiklerinde O’ndan izin almadıkça ayrılıp gitmezler. (Ey Rasûlüm,) senden izin isteyerek ayrılan o kutlu insanlardır gerçekten Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmiş olanlar. Bu bakımdan,bazı işleri sebebiyle senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver ve onların hepsi için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olandır. (*)

~Açıklama~

(*) Müslümanlar veya içlerinden ilgili ve yetkili bazıları, her ne zaman toplumu alâkadar eden bir konuyu görüşmeye çağrılırlarsa mutlaka icabet etmeli ve yöneticinin izni olmadan toplantıyı terk etmemelidirler. Geçerli bir sebeple ayrılmak istediklerinde izin almalı ve izin verilirse ayrılmalıdırlar. Yönetici, izin sebebini kendisi değerlendirir ve izin verip vermeme konusunda da kendi tercihine göre davranır.

لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًاۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِهِ۪ٓ اَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٦٣)

63. Rasûlüllah’ın sizi çağırmasını ve sizin için duasını, birbirinizi davet etmeniz ve birbirinize duanızla bir tutmayın; O’nu aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi de çağırmayın; birbirinize seslendiğiniz gibi O’na seslenmeyin. Elbette Allah, toplantı ânında içinizden birbirlerini siper edinerek sıvışıp gidenleri biliyor. Allah Rasûlü’nün emrine muhalefet edenler, başlarına (onları kazanda kaynatır gibi kaynatacak) bir belânın veya pek acı bir azabın gelmesinden korkup çekinsinler. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın ve vefatından sonra O’nun sünneti üzerinde hareket eden gerçek vârislerinin, İslâm’la hükmeden idarecilerin emirlerine ve yasaklarına muhalefet edenlerin başlarına gelecek belâ ve acı azap, çok çeşitli şekillerde olabilir. Zalim idareci, iç kargaşa, hattâ iç savaş, anarşi ve terör, ahlâkî yozlaşma, zayıf düşme, yabancı işgali, bunlardan bir kaçıdır.

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قَدْ يَعْلَمُ مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِۜ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ اِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٦٤)

64. Dikkat edin! Göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ındır. O, ne durumda ve neyle meşgul olduğunuzu ve neyi niçin yaptığınızı da elbette bilmektedir. Herkesin O’nun huzuruna varacağı gün O, dünyada iken ne işlemişlerse hepsini kendilerine bildirecek ve gereken karşılığı verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

***

25.Furkan Sûresi [1-62]

25.Furkan Sûresi : 77 âyetten oluşan ve ismini ilk âyette geçen Furkan kelimesinden alan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiştir. Furkan, hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran ölçü, bu ölçünün kendisi olan Kitap, yani Kur’ân demektir. Sûre, Mekkeli müşriklerin Kur’ân ve Rasûlüllah’la ilgili ortaya attıkları şüpheleri reddeder. Müşriklere karşılık mü’minlerin üstün ahlâk ve faziletlerini açıklar ve böylece İslâm’ın insanları söz konusu ahlâkî seviyeye çıkartacağını,onları faziletlerle bezeyeceğini, zihnen ve mânen terakki ettireceğini ilan eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًاۙ (١)

1. Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O Zat ki, bütün sorumlu ve şuurlu varlıklar (insanlar ve cinler) için (nasıl inanır ve davranırlarsa neyle karşılaşacakları konusunda) uyarıcı olsun diye o has kuluna hakkı bâtıldan ayıran Kitabı bölüm bölüm indirmektedir.

اَلَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا (٢)

2. O Zat ki, göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’nundur. O, asla çocuk edinmediği gibi, mülk ve hakimiyette O’nun katiyen bir ortağı olmamıştır ve olması da mümkün değildir. Her şeyi de O yaratmış ve her bir şeye belli bir ölçü, bir nizam ve kader takdir buyurmuştur. (*)

~Açıklama~

(*) Pek çok münasebetle üzerinde durulduğu gibi (Nisâ Sûresi/79, not 18; En’âm Sûresi/59, not 13; A’râf Sûresi/173, not 38; Hûd Sûresi/6, not 1;11, not 3 (Ek 8); Ra’d Sûresi/39, not 13; İsrâ Sûresi/14, not 10), Kader’in pek çok yönleri vardır. Bu âyette kader, belli bir ölçü, miktar, biçim, özellikler, istidat ve kabiliyetler, karakter, yapı, her bir varlığa ait fonksiyon ve vazifeler, ayrıca gelişme dönemleri ve daha başka bütün ayrıntılarıyla hayat demektir.

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُورًا (٣)

3. Böyle iken bazıları O’ndan başka ilâhlar ediniyorlar ki, bunlar herhangi bir şey yaratamadıkları gibi, üstelik kendileri yaratılmaktadır. Sonra, ne başlarına gelecek bir zararı savma ve ne de kendilerine herhangi bir fayda celbetme gücüne sahiptirler. Ayrıca, tek bir canlıya ölümü vermeye de, tek bir varlığı hayata getirmeye de, öldükten sonra diriltmeye de muktedir değillerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Bütün varlıklar ve bu arada onların bilgi, zekâ, şuur ve dolayısıyla güç ve kapasite açısından en önde olanı insan, temelde âcizdir. Hiç kimsenin, dünyaya gelip gelmeyeceği, hayatta kalıp kalmayacağı, kalacaksa ne kadar kalacağı,ne zaman, nerede ve nasıl öleceği, hangi ırk, renk ve aileden olacağı, fizikî şekli, “tabiî” çevresi, kendisine zararlı ve faydalı şeylerin tayini, hayatî ihtiyaçları ve bunları giderme yollarının tesbiti ve vücudunun çalışmasında en küçük bir tercihi, dahli söz konusu değildir. Kısaca her varlık, kendi dışında tayin edilmiş cebrî şartlarla kuşatılmıştır. Ayrıca, dünyadaki bütün varlıklar bir araya gelse, bilgilerini ve güçlerini birleştirseler, tek bir otu bile yaratamazlar. Şu halde, bütün bunları yapan mutlak ilim, irade ve kudret sahibi bir Zat olmalıdır. Ve bu Zat, kâinattaki birlik, düzen ve âhengin, her şeyin bir şeyle, bir şeyin her bir şey ve aynı zamanda her şeyle münasebet içinde bulunmasının açıkça gösterdiği üzere tektir, benzersizdir ve hepsi de yaratılmış bulunan diğer varlıklar cinsinden değildir. Yaratan da, yaşatan da, rızıklandıran da, ölümü veren de, zarar ve fayda vermeye mutlak gücü yeten de, ölümlerinden sonra insanları ve cinleri diriltecek olan da yalnızca O’dur.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْمًا وَزُورًاۚۛ (٤)

4. Küfürde saplanıp kalmış olanlar, “Bu kitap, O’nun uydurmasından başka bir şey değildir; üstelik bir başka topluluk bu hususta O’na yardım da etmektedir.” diyorlar. Böylece onlar, korkunç bir zulüm işliyor ve dehşetli bir yalan söylüyorlar.

وَقَالُٓوا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَصِيلًا (٥)

5. “O’nun söyledikleri, kendisi için yazdırmış olduğu eskilerin masallarından, efsanelerinden ibaret. Bu masallar, (insanların evlerinde bulundukları) sabah ve akşam vakitlerinde kendisine gizlice okunmaktadır.” iddiasında da bulunuyorlar. (*)

~Açıklama~

(*) Müşrikler, Peygamber Efendimiz’in Mekke’de kısmen bilgili bazılarıyla insanların evde bulundukları sabah ve akşam saatlerinde gizlice bir araya geldiği ve bu bazılarının ellerindeki yazılı metinleri O’na okudukları, Peygamberimizin de bunları ayrıca kendisi için yazdırıp, gündüz başkalarına anlattığını ileri sürüyorlardı.

Mekkeli müşriklerin, kendileri de inanmamakla birlikte insanların Kur’ân’a inanmasını engellemek için ileri sürdükleri bu türden asılsız iddialar, bazı oryantalistlerin son asırlardaki iddialarından farklı değildi. Aradaki tek fark, Mekkeli müşriklerin çağdaş bazı oryantalistlerden daha dürüst oldukları gerçeğidir. Çünkü onlar, Peygamber Efendimiz aralarında yaşadığı ve O’nun seyahatlerini bildikleri halde, meselâ O’nun Kur’ân’ı çocukken bir Suriye seyahatinde gördüğü rahip Bahira’dan öğrendiği, sonra yıllarca hafızasında tutup, 40 yaşına geldikten sonra da başkalarına anlatmaya başladığı gibi bir iftirayı hiçbir zaman yapmadılar. Ayrıca onlar, Efendimiz’in seyahatlerinde Yahudi ve Hıristiyan bilginlerle karşılaşıp Kur’ân’ı onlardan aldığı gibi gülünç iddialarda da bulunmadılar. Çünkü biliyorlardı ki, Peygamber Efendimiz (cc), bu seyahatleri çocukluğunda ve gençliğinde kervanlarla yapmıştı. Eğer bu tür iddiaları seslendirseydiler, o seyahatlerde bulunanlar kendilerini hemen yalanlayacaklardı. Kur’ân’ın yayılmasına mani olmak için hayatlarını bile ortaya koyan ve kaç defa Peygamber Efendimiz’le harbe teşebbüs eden bu insanlar, herhalde en ufak bir destek bulacaklarına inansalardı, bazı oryantalistlerin söz konusu tutarsız iddialarını dile getirmekten çekinmezlerdi. Ne yazık ki, bilim, akıl ve aydınlanma (!) döneminin çağdaş ve araştırmacı oryantalistleri, bu gerçeğe bile gözlerini kapamaktan çekinmediler.

قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا (٦)

6. De ki: “(Baştan sona bilgi dolu ve hiçbir insanın keşfetmesi mümkün olmayan pek çok sırları açıklayan) bu Kitabı göklerdeki ve yerdeki sırrı (varlığın, varoluşun, hadiselerin gerisindeki bütün maksatları, hikmetleri, gizli gerçekleri) bilen Zat, (bu sırrın bir kısmını size öğretmek ve yolunuza ışık tutmak için) indirmektedir. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcıdır, (kullarına karşı) çok merhametlidir.”

وَقَالُوا مَا لِ‌هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًاۙ (٧)

7. Bir de şöyle diyorlar: “Bu nasıl rasûl böyle? (Bizim gibi) yemek yiyor ve (ihtiyacını temin etmek için) çarşı pazarda dolaşıyor? Bari yanısıra bir melek indirilmiş olsaydı da, O’nunla birlikte dolaşıp uyarı görevini yerine getirse ve (kendisini de tasdik edip) korusaydı!

اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا (٨)

8. “Ya da, (hayatını kazanmak için böyle çarşı pazar dolaşmak zorunda kalmasın diye) kendisine gökten bir hazine atılsaydı veya hazır bir bahçesi olsaydı da yiyeceğini oradan temin etseydi!” O zalimler, (mü’minlere de,) “Siz, başka değil, gerçekten büyülenmiş bir adamın peşine düşmüşsünüz!” demektedirler.

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا۟ (٩)

9. Görüyorsun ya (Rasûlüm),nasıl da senin hakkında böyle tuhaf tuhaf ve tutarsız yakıştırmalarda bulunuyorlar. İşte böyle diye diye sapıp gittiler ve artık bir daha da yol bulabilecek durumda değillerdir.

تَبَارَكَ الَّذِ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا (١٠)

10. Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O Zat ki, eğer dilese, sana onların söylediklerinden çok daha iyisini, içinden ırmaklar akan emsalsiz güzellikte bahçeler verir ve senin için saraylar var eder.

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًاۚ (١١)

11. Ama (onların gerçeği bilip inanmak gibi bir niyet ve düşünceleri yok). Çünkü onlar, (inkârda diretmelerinin bir başka önemli sebebi olarak) Kıyamet’i yalanlıyor (ve dolayısıyla böyle dikkatsizce, akılsızca davranabiliyor ve yakıştırmalarda bulunabiliyorlar). Biz ise, Kıyamet’i yalanlayan herkes için alevli bir Ateş hazırlamışızdır.

اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا (١٢)

12. Bu Ateş onları daha uzaktan görünce, onun öfkeyle nasıl gürlediğini ve nasıl korkunç homurtular çıkardığını işitirler. (*)

~Açıklama~

(*) Bazı müfessirler, Cehennem’in görmesini mecazî olarak almışlarsa da, onu gerçek olarak almaya mani bir delil yoktur. Tam tersine, böyle almamızı gerektirecek âyetler ve hadisler vardır. Âhiret Yurdu ise, işte o gerçek ve bütünüyle diri olan hayattır. (Ankebut Sûresi/64) âyeti, Âhiret’teki her şeyin canlı olacağını ifade etmektedir. O canlılığı bu dünyanın mikyaslarıyla ölçemeyiz. Bu dünya hikmet yurdu, Âhiret ise kudret yurdudur. Allah’ın Kudreti orada perdesiz ve doğrudan tecelli edecektir. Taberanî’nin Ebû Ümame’den kaydettiği ve müteşabih hususiyeti de bulunan bir rivayete göre Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “Kim benim söylemediğim bir sözü bana atfederse, kendisini Cehennem’in iki gözü arasındaki yerine hazırlasın.” buyurdular. “Ya Rasûlellah, Cehennem’in gözü mü var?” sorusuna cevap olarak bu âyeti okudular ve sonra şunu ilave ettiler: “Gözleri olmasa,nasıl görecek?” (Yazır, 5: 3576)

وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًاۜ (١٣)

13. Elleri boyunlarına kelepçelenmiş ayakları bukağılı ve zincirlerle birbirlerine bağlanmış olarak Cehennem’in daracık bir yerine tıkılınca, (hem azabın şiddetinden, hem de oradan çıkarılmak için) dövünür ve çığrışır dururlar.

لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا (١٤)

14. Kendilerine, “Bugün bir kere dövünüp çığrışmayın, (isterseniz) defalarca dövünüp çığrışın, bakalım faydası olacak mı?” denir.

قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَصِيرًا (١٥)

15. De ki: “Şimdi söyleyin bakalım: böyle bir sonuç mu hayırlı ve tercihe değer, yoksa kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlara va’d olunan ebedîlik Cenneti mi?” O Cennet, onlar için (sürprizlerle yüklü) bir mükâfat ve nihaî konaklama yeridir.

لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِدِينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُ۫لًا (١٦)

16. Orada ne dilerlerse onu hazır bulacak (*) ve ebedî kalacaklardır. Bu,Rabbinin yerine getirmeyi üzerine aldığı bir va’ddir.

~Açıklama~

(*) Cennet, bütünüyle pak bir yurttur ve mü’minler oraya tamamen paklanmış halde gireceklerdir. Cennet’e girinceye kadar geçilecek Berzah, Mahşer, Terazi, Defterlerin Verilmesi ve Sırat gibi âlemler, birer arınma, paklanma fonksiyonu görecektir. Dolayısıyla, mü’minlerin Cennet’teki bütün arzuları da pak olacak, orada çirkin şeyler arzu edilmeyecektir.

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَۜ (١٧)

17. Allah, o müşriklerle birlikte, onların Allah’tan başka taptıkları (melekler, peygamberler ve daha başka şahısları) bir araya topladığı gün o tapılanlara, “Benim şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar kendileri mi yoldan çıkıp gittiler?” der.

قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا (١٨)

18. “Her türlü şirkten Sen’i tenzih ederiz ya Rabb!” diye cevap verirler, “(tapınmak ve işlerini havale etmek için bizi bey ve efendi tanısınlar diye) Sen’den başka dostlar edinmek bize yakışmazdı. Gerçek şu ki, Sen onlara ve atalarına fazl u kereminden bol bol geçimlikler verdin; fakat onlar nihayet Sen’i hatırlamayı unuttular ve Kitabına uymadılar. Bozuk bir topluluktu onlar ve helâke müstahak oldular.”

فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًاۚ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا (١٩)

19. “İşte,”buyurur Allah, (“işlerinizi gördürmek için Benimle aranızda aracı olurlar, başınız sıkıştığında yardım ederler diye ilâhlaştırıp taptıklarınız!) Haklarındaki iddialarınızı yüzünüze çarptılar. Artık ne azabı savabilecek,ne de herhangi bir yerden yardım temin edebilecek durumdasınız.” (Ey insanlar!) Bilin ki, içinizden kim (Allah’a şirk koşma) zulmünü işlerse, ona büyük bir azap tattıracağız.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا۟ (٢٠)

20. (Ey Rasûlüm!) Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de yemek yer ve (ihtiyaçlarını temin için) çarşı-pazarda dolaşırlardı. (Ey insanlar!) Sizi birbirinizle imtihan ediyoruz: bakalım (hüküm ve icraatımız karşısında) gerekli sabrı gösterecek misiniz? Rabbin, her şeyi hakkıyla görmektedir.

وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِ۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا (٢١)

21. İnkârları sebebiyle Âhiret’te Bizimle karşılaşacaklarını beklemeyenler, “Elçi olarak bize gökten melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?” diyorlar. Doğrusu, (olmayacağı isteyecek ölçüde) kendilerini pek büyük görmekte ve haddi aştıkça aşmaktalar.

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا (٢٢)

22. (Melekleri görmeyecek değiller;) ama onları gördüklerinde,hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçlular için hiçbir müjdeli haber olmayacak ve meleklere, “Bizden uzak durun, bizden uzak durun!” diyeceklerdir.

وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُورًا (٢٣)

23. (İyi ve başarı zannettikleri de dahil olmak üzere,) yaptıkları her işin üzerine varacak ve tamamını savrulmuş toz (gibi) yapacağız.

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَقِيلًا (٢٤)

24. Cennet’in yârân ve yoldaşları ise o gün kalınacak yerlerin en iyisinde, dinlenme yerlerinin en güzelinde olacaklardır.

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْزِيلًا (٢٥)

25. O Kıyamet Günü gök sanki bulut bulut yarılacak ve her taraftan melekler görkemli bölükler halinde indirilip, (insanların etrafını saracaklar).

اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا (٢٦)

26. Mutlak hakimiyet, o gün bütünüyle Rahmân’a aittir. (*) Kâfirler için çok çetin bir gün olacaktır o gün.

~Açıklama~

(*) Rahmân, Cenab-ı Allah’ın (cc) bütün varlıklar için umumi rahmetini ifade eden ve yaratma veya hayat verme, rızıklandırma, her varlığı hayatı için gerekli organ, duyu ve melekelerle donatma hususiyetlerini kapsayan bir isim/sıfat olmakla birlikte, O’nun Cebbar, Kahhar ve Azîz gibi celâlî isimlerinin kaynağıdır da. Âhiret’te inkârcıları cezalandırma da, yine Rahmâniyet’in tecellisine dahildir. Dolayısıyla, O’nun cezalandırmasının rahmet olan bir boyutu vardır. Bu ceza, onu çekecekler için bütünüyle yokluğa mahkûm kılınmaktan daha tercih edilir olduğu gibi, inananları ondan sakındırma açısından ise tamamen rahmettir. Cenab-ı Allah’ın kulları için affediciliği, bağışlayıcılığı ve bilhassa mü’minler için hususî rahmet ve merhameti ise, O’nun Rahimiyet tecellisidir. Söz konusu âyet, inkârcıların cezası konusunda olduğu için Rahmân ismi kullanılmıştır. O, dünyada hikmeti gereği genellikle sebepler perdesi gerisinde icraatta bulunurken, kudret yurdu olan Âhiret’te iradesini perdesiz icra edecektir.

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا (٢٧)

27. O gün zalim parmaklarını ısırır ve iç geçirerek, “Keşke,”der,“ keşke dünyada iken o Rasûl’le beraber bir yol tutsaydım.

يَا وَيْلَتٰى لَيْتَنِي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا (٢٨)

28. “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!

لَقَدْ اَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَنِيۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا (٢٩)

29. “Bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” Doğrusu şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükler ve sonra da yüzüstü bırakıverir.

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا (٣٠)

30. O gün Rasûl de,“Ya Rabbi,” der, “benim halkım bu Kur’ân’a hiç değer vermedi ve onu arkasına attı.”

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا (٣١)

31. İşte böyle (ey Rasûl), Biz yalnızca senin için değil, her peygamber için hayatları günah hasadından ibaret suçlulardan düşmanlar kıldık. (Her karar, hareket ve davranışında seni doğruya yöneltecek) yol gösterici ve (düşmanlarına karşı) yardımcı olarak Rabbin yeter.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا (٣٢)

32. Küfürde saplanıp kalanlar, “Bu Kur’ân O’na tek bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Halbuki Biz, onu kalbinde ve zihninde iyice yerleştirelim ve onunla kalbini pekiştirelim diye (böyle parça parça indiriyor) ve ortaya çıkan yeni durumlar münasebetiyle sana gerekli talimatı gönderiyoruz.

وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْسِيرًاۜ  (٣٣)

33. Senin karşına bir itiraz, bir yakıştırma ile gelmiş olmasınlar ki, mukabilinde Biz sana gerçeği bildirmiş ve en güzel açıklamada bulunmuş olmayalım. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, farklı ihtiyaçlar üzerine ve farklı maksatlara binaen 23 yılda parça parça inmiştir; fakat buna rağmen, sanki tek bir defada inmiş gibi kusursuz bir âhenk sergilemektedir. Kur’ân, farklı sebeplerle 23 yılda kısım kısım inmiştir, fakat kısımları birbirine öyle destek verir ki, tamamı sanki bir defada inmiş gibidir.

Kur’ân, Allah Rasûlü’ne zaman zaman sorulan farklı sorulara cevap olarak gelmiştir; fakat öyle bir bütünlük sergiler ki, sanki tek bir soruya cevap için gelmiş gibidir. Kur’ân, farklı farklı meselelere çözüm bulmak için gelmiştir; fakat öyle mükemmel bir düzen ve sistem ortaya koyar ki, sanki tek bir meselede hüküm vermek üzere gelmiş sanılır. Kur’ân, her biri farklı idrak seviyesinde, farklı mizaç ve karakterde sayısız insanı tatmin edecek üslûplarda gelmiştir; fakat ifadelerinde öyle bir akıcılık, âyetleri arasında öyle bir bütünlük vardır ki, sanki aynı idrak seviyesinde ve aynı mizaç ve karakterde bir gruba sesleniyor izlenimi verir. Kur’ân, zaman, mekân, karakter ve/veya mizaç açısından birbirinden oldukça uzak ve uyuşmaları zor sayısız insana hitap eder; fakat öyle kolay ve açık bir anlatım tarzı, öyle berrak bir üslûbu vardır ki, sanki aynı yerde, aynı zamanda yaşayan aynı karakter ve özellikte insanlara seslenmektedir. Kur’ân, farklı gayeler ve hedefler peşinde koşan çok farklı insan gruplarının hidayetini hedef alır; fakat ifadeleri öyle net,doğrudan, dengeli ve sistemlidir ki, sanki tek bir insan grubunun hidayeti için gelmiş gibidir. (Sözler,“ 25.Söz”, 547–548’den özet)

اَلَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ سَبِيلًا۟ (٣٤)

34. Buna rağmen, Cehennem’e yüzleri üstü sürü sürü tıkılacak olanlar yok mu, işte onlar, konum ve tavır olarak en fena, yolca da en sapkındırlar.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَزِيرًاۚ (٣٥)

35. (İşte tarihteki benzerleri:) Musa’ya (hidayet rehberi) o Kitabı verdik ve kardeşi Harun’u yanında yardımcı yaptık.

فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًاۜ (٣٦)

36. “(Kâinatta ve bizzat kendilerinde varlık ve birliğimizi gösteren onca) işaret ve delillerimizi inkâr eden o topluluğa gidin!” diye emrettik. En nihayet o topluluğu bütünüyle yok ettik.

وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا اَلِيمًاۚ (٣٧)

37. Nuh’un halkına gelince: (Nuh’u ve dolayısıyla bütün) rasûlleri yalanladılar. Neticede Biz de kendilerini suda boğduk ve insanlar için bir ibret vesilesi kıldık. Bütün zalimler için acı bir azap hazırlamış bulunuyoruz.

وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَثِيرًا (٣٨)

38. Âd’ı, Semûd’u, Ress halkını (*) ve Nuh kavmi ile bunlar arasında yaşamış daha pek çok nesilleri de, (başta şirk olmak üzere her türlü zulümde ısrarları sebebiyle helâk ettik).

~Açıklama~

(*) Ress halkı konusunda kesin bir bilgiye sahip bulunmuyoruz. Ress, kuyu manâsınadır. Bazıları, onun bir nehir adı olduğu görüşündedirler. Muhammed Esed, Arabistan’ın orta bölgelerinden el-Kasım’da bu isimde bir yerin halâ bulunduğunu kaydetmektedir. Taberî, Ress halkının Semûd’un bir kolundan gelme bir topluluk olduğunu yazar. (Esed, 554, not 33)

وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا (٣٩)

39.Her birine gerçeği ve gitmesi gereken yolu misallerle, temsillerle, tarihten örneklerle apaçık ve ısrarla anlattık; (ama gittikleri yanlış yolda diretince) hepsini kırıp geçirdik.

وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِ۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا (٤٠)

40. (Şu Kureyş müşrikleri,) üzerlerine belâ yağmuru yağdırılan memlekete (Lût kavminin yaşadığı yerlere) de uğradılar. Peki, hiç orada olup bitene dikkat etmediler mi? Hayır hayır, onlar (inkârları sebebiyle) öldükten sonra dirilmeyi beklemedikleri (için, herhangi bir hadiseden ibret alacakları yok).

وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًاۜ اَهٰذَا الَّذِي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولًا (٤١)

41. Ne zaman seni görseler mutlaka alaya alır ve “Bu mu” derler, “Allah’ın bir elçi olarak gönderdiği adam?

اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَبِيلًا (٤٢)

42. “Fakat diretip sebat etmeseydik, az kalsın bizi ilâhlarımızdan vazgeçirecekti!” Ama onlar, kendilerini bekleyen azabı gördükleri zaman, yoldan bütünüyle sapıp giden kimlermiş anlayacaklardır.

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًاۙ (٤٣)

43. Baksana şu ancak heva ve hevesini ilâh edinen, (heva ve hevesinden başka uyulacak ilâh tanımayan) kimseye! (*) (Hidayete ersin diye kendini bitirmeyi bırak! O hidayet istemiyor, Allah da ona hidayet nasip buyurmuyorsa,) onun işini şimdi sen mi üzerine alacaksın?

~Açıklama~

(*) Heva ve hevesi ilâh edinmek, cismanî arzuları, kaprisleri, istekleri her ne olursa olsun tatmin etmeyi hayatta gaye edinmek, nefis nereye çekerse oraya gitmek demektir. Bir kimsenin iman etmesinin ve Allah’ın dinine teslim olmasının önündeki en büyük engel, belki de budur. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “Gök kubbe altında tapınılan sahte ilâhlar içinde Allah nazarında en korkuncu nefistir.” buyurarak, bu noktaya dikkat çekmektedir. (Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8: 7502)

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبِيلًا۟ (٤٤)

44. Yoksa sen, o müşriklerin çoğu gerçekten işitir veya düşünüp aklederler mi sanırsın? Onlar, sürü hayvanları gibidir (ve nefsanî arzuları nereye çekerse oraya giderler); hattâ daha yol bilmez ve dolayısıyla yol gösterilmeye daha çok muhtaçtırlar.

اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًاۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًاۙ (٤٥)

45. Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Eğer dilemiş olsaydı, hiç şüphesiz onu hareketsiz de kılardı. Ama böyle yapmayıp, güneşi ona rehber kıldık.

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا (٤٦)

46. Sonra, onu yavaş yavaş dürer, Kendimize doğru çekeriz. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetlerden itibaren 50’nci âyete kadar Kur’ân, dikkatlerimizi Allah’ın varlığına, birliğine, kâinat üzerindeki mutlak otoritesine ve öldükten sonra dirilmenin delilleri olarak birtakım icraatına çekmektedir. Bilindiği gibi, gölgenin uzayıp kısalması güneşin ‘hareketi’ne veya yerin hareketi sebebiyle onunla olan konumuna dayanmaktadır. Eğer hiç gölge olmasa veya gölge sabit olsaydı, yeryüzünde bilhassa bitki ve bitkisel hayat olmazdı. Çünkü yerde hayat, güneşin ısı ve ışığına bağlı olup, gölgenin sabit olması yerin ve güneşin hareketsizliği, dolayısıyla gece–gündüzden birinin ve mevsimlerin yokluğu demek olacağından, ısı ve ışığın sürekli gelmesi her şeyi yakıp kül eder, hiç gelmemesi her şeyin buz tutmasına yol açardı. Bundan başka, bilhassa sıcak ve az ağaçlı ülkelerde, özellikle dışarıda güneş altında bulunan ve çalışanlar için gölgenin ne büyük bir nimet olduğu ortadadır.

Gölge için ayrıca bkn. Ra’d Sûresi/15, not 7; Nahl Sûresi/49.

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا (٤٧)

47. O Allah ki, geceyi sizin için bir örtü, uykuyu istirahat ve gündüzü de hayata uyanıp, çalışmak üzere yeryüzünde dağılma vakti kıldı.

وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُورًاۙ (٤٨)

48. O Allah ki, rahmetinin önünden müjdeci olarak rüzgârları gönderir. Ve gök tarafından tertemiz bir su indiririz.

لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَامًا وَاَنَاسِيَّ كَثِيرًا (٤٩)

49. O suyla, ölmüş bir diyara hayat bahşeder ve yarattıklarımızdan nice hayvanların ve insanların su ihtiyaçlarını karşılarız.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا (٥٠)

50. Onu kendisine muhtaç varlıklar ve yerler arasında (hikmetimiz gereği) dağıtır, (bazı yerlere bazı yıllarda fazla verirken, bazı yıllarda az veririz): acaba bu hususta olsun düşünür ve gerekli dersi çıkarırlar mı? Ama ne var ki,insanların pek çoğunun oldukça nankör kesilmekten başka bir şey yaptığı yok.

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًاۘ (٥١)

51. Eğer dilemiş olsaydık, her şehre uyarıcı olarak ayrı bir rasûl gönderirdik.

فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا (٥٢)

52. (Fakat ey Rasûlüm, senin misyonu evrensel son uyarıcı olmanı diledik.) Bu sebeple, kâfirlere asla uyma, (onların sözlerine, tekliflerine itibar etme). Fakat Kur’ân’a dayanarak onlara karşı büyük sabır isteyen çok yönlü, çok kapsamlı ve yılmak bilmez bir mücahede gerçekleştir (Kur’ân’ı ve ondaki hakikatleri yılmadan anlat onlara)!

وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا (٥٣)

53. O Allah ki, biri tatlı ve içilir, diğeri tuzlu ve acı iki büyük su kütlesini salıverdi; fakat birbirlerine karışmamaları için aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koydu. (*)

~Açıklama~

(*) Bu durum, büyük bir ırmağın denize karıştığı her yerde söz konusudur. Ayrıca, suyu tuzlu denizlerin bazı yerlerinde tatlı su kaynakları vardır ve bu sular, tuzlu sudan ayrıdır. 16’ncı asır Osmanlı amirallerinden Seydi Ali Reis, Mir’âtü’l-Memâlik adlı eserinde Basra Körfezi’nde böyle bir vakıadan bahseder. O, denizin tuzlu sularının altında tatlı su kaynakları bulduğunu ve mürettebatı ve leventleri için bu sulardan aldığını yazar. (Mevdûdî,7:32,not 68)

Fransız bilim adamı Jacques Cousteau da, Akdeniz’le Atlantik Okyanusu’nun farklı kimyevî ve biyolojik yapıya sahip olduğunu keşfetmiştir. Cebel-i Tarık Boğazı’nda yaptığı denizaltı araştırmalarında, bu boğazın güney ve kuzey sahillerinde umulmadık tatlı su kaynakları bulunduğunu ve 45°’lik bir açı yaparak birbirine doğru fışkıran suların âdeta tarak dişleri gibi bir set meydana getirdiğini görmüştür. Bu hal, Akdeniz ve Atlantik Okyanusu sularının birbirine karışmasını önlemektedir. Müfessirler âyetten, bu zahirî manâsının yanısıra, bir arada fakat birbirine karışmadan duran manevî-maddî, gerçek-mecazî, ruh-nefis, Rubûbiyet-kulluk, iman-küfür, doğruluk-eğrilik, mutlak-izafî, gayb-şahadet, dünya-Âhiret, vücûb-imkân âlemleri gibi sahalara işaret de çıkarmışlardır.

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًاۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا (٥٤)

54. O Allah ki, ‘su’dan insan cinsini yaratmış ve onu soy ve evlilik bağlarıyla bir nesil, büyük bir nüfus haline getirmiştir. Senin Rabbinin gücü her şeye yeter. (*)

~Açıklama~

(*) Nasıl tatlı su tuzlu ve acı su ile birbirine karışmadan bir arada var olabiliyorsa, insan da, aynı mahiyete sahip fakat birbirine geçmeyen, birbirine dönüşmeyen iki cinsin bir araya gelmesiyle bir nesil, bir nüfus meydana getirmiştir. Bu iki cins, insan olmak bakımından temel yapı ve oluşum itibariyle aynı olmakla beraber, belli fizyolojik ve psikolojik açılardan da birbirlerinden farklıdır. Bu iki cinsin bir araya gelmesiyle Allah (cc), insanlar arasında akrabalık bağları yaratmış, onları bu bağlarla, ayrıca sevgi, şefkat ve merhamet bağlarıyla birbirlerine bağlamıştır. Canlıların ve insanın ‘su’dan yaratılmış olmasıyla ilgili olarak bkn: Enbiyâ Sûresi/30, not 3; Nûr Sûresi/45, not 29.

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّهِ ظَهِيرًا (٥٥)

55. Ne var ki bazı insanlar, Allah’ı bırakıp, (fayda ve zarar verme gücü bulunmayan, bu sebeple de, kendilerine ibadet ve itaat ettiklerinde) onlara faydaları olmadığı gibi, (isyan ettikleri takdirde) ceza ve zarar da veremeyecek birtakım şeyleri ilâhlaştırmakta, onlara ibadet ve dua etmektedirler. Gerçekten kâfir, (kendisini yaratan, yaşatan) Rabbisi aleyhinde gördüğü her şeye arka çıkar.

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (٥٦)

56. Ama Biz seni (ey Rasûlüm, insanların hidayetinden ve günahlarından sorumlu olarak değil,) ancak (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı olarak gönderdik.

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا (٥٧)

57. Onlara de ki: “Ben, yaptığım bu iş karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum; benim gayem, Rabbisine bir yol bulabilmek isteyen her bir kimsenin bu yolu bulabilmesidir.” (*)

~Açıklama~

(*) Allah’ın peygamberler göndermesinin, İslâm’ın cihad emrinin ve onu insanlara tebliğ görevinin en başta gelen gayelerinden biri, belki de birincisi, insanlara Allah’a giden yolu göstermek ve bu yoldaki, bir başka ifadeyle Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır.

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ۪ۜ وَكَفٰى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًاۚۛ (٥٨)

58. Hiç ölmeyen, mutlak ve ezelî-ebedî hayat sahibi Allah’a dayan ve O’na hamd ile birlikte tesbihte bulun: (bütün şükür ve övgünün O’na ait olduğunu ve O’nun her türlü noksanlıktan berî bulunduğunu ilan et). O’nun Kendi kullarının günahlarından haberdar olması yeter.

اَلَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِهِ خَبِيرًا (٥٩)

59. O ki, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki bulunan her şeyi altı günde yarattı ve sonra da Arş’a istiva buyurdu. (*) (Mutlak ilim, kudret ve irade sahibi) Rahmân’dır O; bu sebeple, her şeyin gerçeğini O her şeyden hakkıyla haberdar olandan sor.

~Açıklama~

(*) Göklerin, yerin ve arasındakilerin altı günde yaratılması, Arş ve Cenab-ı Allah’ın ona istivası için bkn: Bakara Sûresi/29, not 28; A’râf Sûresi/54, not 11.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا۟ ۩ (٦٠)

60. O müşriklere, “Rahmân’a teslim olup, secde edin!” dendiğinde, “Rahmân da ne imiş? Yani şimdi biz, bize secde etmemizi emrettiğin her şeye sen emrettin diye secde mi edeceğiz?!” demekte ve bu davet onların ancak kibirlerini ve imandan daha da uzaklaşmalarını arttırmaktadır.

تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا (٦١)

61. Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O Allah ki, gökte burçlar var etmiş ve orada ayrıca bir lamba (*) ve ışık yansıtıp saçan,parlayan bir ay yerleştirmiştir.

~Açıklama~

(*) Kur’ân, güneşi lamba olarak nitelemekle önemli bir manâ ve gerçeğe kapı aralamaktadır. Dünya bir saray, içindekiler bu sarayın sakinlerinin yiyecekleri ve diğer ihtiyaçlarını temin için gerekli malzeme; güneş ise bu sarayı aydınlatan, onun tavanına yerleştirilmiş bir lambadır. Yaratıcı’nın sonsuz ihtişamını ve nimetlerini bu şekilde ortaya koyan bu ifade, Allah’ın birliğine de bir delil sunmakta ve bir dönemde bazı müşriklerin en büyük tanrı kabul ettikleri güneşin cansız bir nesne, yeryüzü canlılarının hizmetinde bir lamba olduğunu belirtmektedir.

Âyet, güneşten ve aydan kendi adlarına değil, onları Yaratan adına söz açarak dikkatleri Yaratıcı’ya, O’nun mutlak birliğine, icraatlarına ve bilhassa insana olan nimetlerine çekmektedir. Kur’ân’ın bu fevkalâde tarzı ve üslûbu, bazen bir bedevîyi bile kendinden geçirip, secdeye kapanmasına sebep oluyordu. Bir defasında, aslı üç kelimeden oluşan Sana emredileni kafa çatlatırcasına anlat! (Hıcr Sûresi/94) âyetini duyunca bir bedevî secdeye kapanmış ve “Müslüman mı oldun?” diye sorulunca da, “Hayır, sözün belâgatine secde ettim!” cevabını vermişti. (Nursi, Sözler,“ 25.Söz”,593; Alûsî, 14:85)

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا (٦٢)

62. O Allah ki, gece ile gündüzü birbirini takip eder bir konumda kıldı; bu, düşünüp ders almak veya şükretmek isteyen için hem bir düşünüp ders alma, hem bir şükür sebebidir.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 83 kez okundu