47-) İnsanda hükmeden, akıl veya gözdür; fikir veya histir; haktır veya kuvvettir; hikmet veya hükümettir; hüdâ veya hevâdır.

İnsanda hükmeden, akıl veya gözdür; fikir veya histir; haktır veya kuvvettir; hikmet veya hükümettir; hüdâ veya hevâdır. Dinlerin mensuplarını dalâlete atan en önemli sebeplerden biri aklı azletmek, delili tardetmek ve “din adamları”nı taklit etmek olmuştur. Buna karşılık İslâm, hakikat üzerine oturur, delili kuşanır, akılla meşveret eder ve hikmetin düsturlarına uygun davranır. [Muhakemât, “1. Makale, 8. Mukaddime”]

AKIL VEYA GÖZ, FİKİR VEYA HİS, HAK VEYA KUVVET, HİKMET VEYA HÜKÜMET, HÜDA VEYA HEVÂ

Elbette gözün de, kulağın da, gerçeği bulmada ve onu takipte yeri vardır; elbette hislerin de insanın davranışlarında tesiri olacaktır; elbette kuvvet ve hükümetin de bir yaratılış hikmeti sözkonusudur. Yine, elbette halk arasında ‘din adamı’ denilen âlimleri taklidin de bir yeri ve taşıdığı gerçeklik bulunmaktadır. Hz. Üstad Bediüzzaman (r.a.), bu çok önemli ve küllî tesbitinde aklı bırakıp sadece göze, yani gördüğüne ve duyduğuna inanmayı, hakkı bırakıp sadece kuvvete tâbi olmayı, hikmeti bırakıp sadece hükümeti öne çıkarmayı takbih ve dinde aklı, delili ve hikmeti bir yana koyup, sadece ‘din adamları’nı, sadece âlimleri ve mürşidleri körükörüne taklidi mahkûm etmektedir. Eşya veya haricî dünya ile duyularımız vasıtasıyla temasa geçeriz. Fakat ne eşya veya haricî dünya duyularımızla idrak ettiklerimizden ibarettir, ne tamamen duyularımızla idrak ettiğimiz gibidir ve ne de hakikate duyularımızla varılır. Duyularımızla, eşyanın, hadiselerin, haricî dünyanın ve gerçeklerin sadece zahirine nüfuz ederiz. Zahir, bâtının, hakikatin hariçte aldığı şekil olması hasebiyle, duyularımızla aldığımızı aklın imbiklerinden geçirmek mutlaka gerekli olduğu gibi, tavır, davranış, karar ve hükümlerimizde de duyularla idrak edilenin, yani algılarımızın üzerinde de aklın çalışması gerekir. Yoksa algılar, her zaman yanıltıcı olabilir; algılar olmadan akıl da üzerinde çalışıp sonuca varacağı malzeme bulamaz. Bu gerçeğe rağmen, felsefe, bir yandan rasyonalizme, yani kuru akılcılığa, diğer yandan sensualizme, yani kuru duyumculuğa savrulabilmiştir. Demek ki, Hz. Üstad Bediüzzaman (r.a.), insanlığın bu ifrat ve tefrite savrulma zaafına binaen açıkladığımız bu tesbitinde bulunmaktadır.

His, ruhun duyularından, vicdanın rükünlerindendir. Hissiz insan düşünülemez. Fakat sadece hisler, insanı genellikle yanlışa götürür, dalâlete atar. Allah (c.c.), insana hissi Kendisi’ni sevsin diye vermiştir. Bu da, imana ve ma’rifetullaha bağlıdır. Dolayısıyla iman ve ma’ri-fetullahın kontrolündeki his, insanı Allah muhabbetine götürmesi noktasında son derece önemlidir. Ne var ki, bu noktada bile his yanılabilir; muhabbet ve ma’rifette dengeyi şaşırabilir. Bazı ehl-i tasavvufu şatahata, yani Hz. Hakk hakkında yanlış sözlere götüren, histe dengeyi kaybetmektir. İman ve ma’rifetin emrindeki his bile dengeyi şaşırabiliyorsa, iman ve ma’rifetin ışığından yoksun his, belki hiçbir zaman dengeyi bulamaz. Bu sebeple, akıl, fikir ve ilim, hisleri kontrol etmeli ve yönlendirmelidirHissiz akıl, kupkuru bir akıl olur; hissiz fikir, teorik düşünceden ibaret kalır. Akıl, fikir ve ilim, hissiz olmamalı, ama hissi kontrol etmeli ve yönlendirmelidir.

Yine, kuvvetin bir varlık veya yaratılış hikmeti vardır, ama kuvvet, mutlaka hakka hizmetçi ve itaatkâr olmalıdır. Kuvvetin yokluğunda ise hak, müeyyidesiz kalır, tatbik edilme imkânı bulamaz. Bu sebeple, “Kuvvet, haktadır.” düsturuna dayalı olarak kuvvet hakta bilinmeli; hak, kuvveti kuşanmalı ve kuvvet, hakka hizmetçi olmalıdır. İnsanlık tarihinde ise ne yazık ki belki de çok defa ve çok yerde kuvvet iktidarı eline almış ve hak–hukuk tanımadan, hattâ hakkı ve hukuku kendi tesbit ve tayin ederek icraatta bulunmuş, dehşetli zulümlere imza atmıştır. Hikmet ve hükümet, aynı kökten gelen kelime veya kavramlar olarak, hak ve kuvvet gibi birbiriyle yakın münasebet halinde olan ve olması gereken gerçeklerdir. Kâinatın tamamında İlâhî Hikmet’in tayin buyurduğu bir denge, intizam ve nizam vardır; bu denge, intizam ve nizam, her şeye kendine, kapasitesine ve kâinat içindeki yerine göre faydalar tayin etme, vazifeler yükleme, estetik, yani güzellik bahşetme ve ürettiği faydalar, gördüğü vazifeler ve sahip kılındığı güzellik ölçüsünde ücret veya mükâfat verme; yani, her bir şeye ona takılan faydalar, yüklenen vazifeler, uygun görülen güzellik ve takdir buyrulan ücrete göre bir vücut tayin etme, vücut elbisesini bu faydalara, vazifelere, güzelliğe ve ücrete göre kesip–biçip dikme üzerine oturmaktadır. Demek oluyor ki, fayda, vazife, güzellik ve ücret veya mükâfat, eşyadaki nizam, intizam ve dengenin, kısaca hikmetin ayaklarını veya aslî unsurlarını oluşturmaktadır. İşte, bir hükümet de buna göre davranmalı, hikmetin ayakları üzerinde yükselmeli ve hikmetin bu düsturlarına göre çalışmalıdır. Nasıl kuvvetin yokluğunda hak hakimiyet imkânı bulamazsa, hikmet de toplum hayatında hükümetsiz iş göremez, fonksiyonunu yerine getiremez.

Sadece duyularının algılarına göre hükmeden ve davranan, hakkı kuvvette gören, hislerine mağlûp ve hikmetsiz hükümet etmeye kalkan insan, insanlar veya toplumlar, hevâsına tâbi olan, Kur’ân’ın hükmüyle, hevâsını ilâh edinen veya edinenlerdir. (Furkan Sûresi/25: 43; Câsiye Sûresi/45: 23) Hüdâ ise, duyuların algılarını aklın imbiklerinden geçirmede; akıl, fikir ve ilmi hisle beslemede ve hissi akıl, fikir ve ilmin kontrol ve yönlendiriciliğine bırakmada; kuvvete sahip olup, onu hakkın emrine vermede, hakkın eli-ayağı yapmada ve hükümeti hikmetin unsurları üzerine kurmadadır. Bu da, ancak Allah’ın insanlar için seçip gönderdiği Din ile, İslâm ile mümkündür; yani hüdâ, semavîdir, onun kaynağı semadır.

REHBERE TÂBİ OLMA VE REHBERİ DELİLSİZ TAKLİT

Nasıl akıl ve duyular, fikir ve his, hak ve kuvvet, hikmet ve hükümet, her birine kendilerine ait ve hakları bulunan pay verildiğinde hüdânın kaynakları veya neticeleri ise, bilhassa Din’de aklı azledip delili tardederek sadece ve körükörüne âlimleri ve/veya mürşidleri taklit etmek insanı dalâlete atabileceği için, akıl, delil ve taklidi de her birine ait sınırlar içinde tutmak, hidayetin olmazsa olmaz şartlarındandır. Cenab-ı Allah (c.c.), Fatiha Sûresi’nde (âyet: 6), “Bizi Sırat-ı Müstakîm’e (Dosdoğru Yol’a) ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna!” söylettirerek, kendilerine hidayet rehberliği nasip buyurduğu kişilerin yoluna sevkolunma ve bu yolda sebat etme duasını yaptırır. Demek ki önemli olan, her zaman var olan bu hidayet rehberlerini bulabilmek, onların yolunu bilmek ve bu yolu takip etmektir. Bir başka âyette de (Nisâ Sûresi/4: 69.) bu rehberlerin kimler olduğu açıklanır: peygamberler; özü–sözü bir, doğruluktan asla ayrılmayan, Allah’ın Dini’ni her bakımdan tasdik etmiş ve bu tasdikle doygunluğa ulaşmış olanlar (sıddîklar); insanların büyük çoğunluğunun görmeden inandığı gaybî gerçekleri müşahede ve tecrübe edenler, âdeta görenler, sözleri ve hayatlarıyla inandıklarının doğruluğuna şahitlik yapanlar (şehîdler) ve her yaptıklarını itkan üzerine, yani arızasız yapan, fesattan, fitneden tamamen uzak duran, her zaman, yer ve şartta ve herkese karşı nasıl davranmak gerektiğini bilen, daima toplumun ve insanlığın düzeni ve salâhı için çalışanlar (salihler). Sırat-ı Müstakîm, bu rehberlerin yoludur. Ne var ki, onların yolunu bulmada da, bu yolda sebat etmede de ve bu zatların peşinden gitmede de elbette aklın, fikrin ve ilmin çok önemli yeri vardır. Körü körüne taklit, bu zatları takip etmek ve onların kılavuzluğunda Sırat-ı Müstakîm’de yürümek demek değildir. Neyi niçin taklit ettiğini, taklitle ne yapıp yapmadığını bilmek, insan olmanın gereğidir. Çünkü insan, hayvan, bitki ve câmit eşya değildir. İnsan, neyi, niçin taklit ettiğini, taklitle ne yapıp yapmadığını bilmezse, mürşid diye, âlim diye, hidayet rehberi diye çok yol sapıtanların peşinden gidebilir.

Bu noktada Hz. Üstad Bediüzzaman (r.a.), şu çok önemli ikazda bulunur:

Arkadaş! İnsanlık âleminde türlü türlü dalâlete düşen fırkaların dalâlet sebebi, imamlarının kusurudur. Evet, imamları bâtından bahsetmişlerse de, kendi gördüklerine, keşfettiklerine itimat ve onlarla iktifa ederek yolda iken geri dönmüşler ve ‘Bir şey elde ettin ama hemen her şey senden gitti!’ sözünün muhatabı ve doğrulayıcısı olmuşlardır. (Mesnevî-i Nûriye, “Zeylü’l-Habbe”)

Orta Çağlar’da Hıristiyanlar, papaları, papazları ve ruhbanları körükörüne taklitle Sırat-ı Müstakîm’i yitirmişlerdir. Kilise’yi Hz. İsa’nın bedeni, Papa’yı papa seçilir seçilmez Rûhu’l-Kudüs’le dolan, dün bir şey, bugün onun tam tersi başka bir şey bile söylese her sözü doğru (dogma), dolayısıyla yanılmaz kabûl eden Katoliklik, dogmatizmi ve körü körüne taklidi getirmiş, hattâ “Dalâlete sebep olur!” diye Kitab-ı Mukaddes’i okumayı bile yasakladığı olmuştur. Buna tepki olarak doğan Protestanlık da karşı uca, yani tefrite savrulmuş, Kitab-ı Mukaddes’i yegâne rehber ve her bir kişinin ondan anladığını doğru kabûl etmek gibi bir karmaşanın, kaosun içine sürüklenmiş, hakikati fertlerin bilgi ve idrak seviyesine indirgeyip ferdîleştirmiş, fertler sayısınca hakikat üretmiştir. Bu sebepledir ki, her hususta doğruyu, orta yolu takip eden İslâm, akla, fikre, ilme ve taklide her birinin hakkı olan yeri vermiştir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 20 kez okundu