Fizik âlemde bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan diğer bir noktaya çekilen hatların en kısası en doğrusu ise, maneviyatta, manevî yollarda ve ahlâkta da böyledir. [Şualar, “15. Şua, 2. Kısım, 6. Kelime”]
Geometri’de doğru, “iki nokta arasındaki en kısa yol” olarak tarif edilir. Dolayısıyla, birbirinden hangi mesafede olursa olsun, iki nokta arasındaki en doğru yol, en kısa olanıdır. Cenab-ı Allah da, Kur’ân-ı Kerim hakkında onda hiçbir eğriliğe yer vermediğini beyan buyurur. Yani Kur’ân-ı Kerim ve İslâm, daima doğruyu söyler, doğruya çağırır, doğruyu emreder. Bu sebeple, Kur’ân-ı Kerim’in ve İslâm’ın itikadî olsun, ibadetlerle ilgili olsun, ahlâkî, içtimaî, iktisadî ve siyasî olsun her hükmü, en kolay, en kestirme ve en tatbik edilir olma özelliğine sahiptir. Meselâ, bütün kâinat ve ondaki her bir nesne yaratma ve idare noktasında mutlak İlim, İrade, Görme, İşitme ve Kudret sahibi Bir Allah’a verildiğinde, her şeyin izahı çok kolay olur. Bütün yeryüzünü tek bir güneşin ısıtıp aydınlatması, bütün çiçeklere, meyvelere, bitkilere ve ağaçlara rengin tek bir güneşin ışığından gelmesi ne kadar kolaysa, bütün varlıkların Yaratıcı ve İdareci olarak Cenab-ı Allah’a verilmesi ondan çok daha kolaydır ve dolayısıyla doğrunun ta kendisidir. Buna karşılık, yeryüzündeki her bir cismin, her bir renkli nesnenin ısıtılıp aydınlatılmasını ve rengini yüzlerce güneşe veya bu cisimler ve nesneler sayısınca güneşe ya da kendilerine; kâinatı ve ondaki nesneleri, varlıkları ilimsiz, şuursuz, kör, sağır ve iradesiz tabiata veya sebeplere, isimlendirmeden ibaret kanunlara ve olmayan tesadüflere verecek olsak, bu takdirde, bırakın kâinatın tamamını, kâinattaki her bir şeyin, insandaki her bir hücrenin bile varlığı, içindeki her bir nesne ile birlikte bütün kâinatı bilecek bir ilim, görecek bir göz, işitecek bir kulak, var ve idare edecek bir irade ve kudret gerektirdiği için her nesneye, her cisme, her hücreye, her atoma bu ilim, görme, işitme, irade ve kudreti atfetme mecburiyetinde kalırız. Bu ise hurafelerin en utandırıcısı olarak, kâinatın varlığını izah etmenin de en dolambaçlı, en eğri, en uzun yoludur. Cenab-ı Allah’ı ve diğer iman esaslarını tanıtma, açıklama ve ispat etme adına da yine en doğru yol, en kısa olanıdır. Önceki asırlarda kelâmcıların kullandığı teselsülün bâtıl oluşu ve hudûs gibi deliller yaratılışın başına kadar gitmek gibi uzun yollarda yürümeyi gerektirirken, Risale-i Nûr’un takip ettiği Kur’ânî yol, her bir atomda, her bir hücrede, her bir cisimde Allah’a ve diğer iman esaslarına giden yolu keşfedivermekle en kısa, dolayısıyla en doğru hattı göstermektedir.
İSLÂM CEZA HUKUKU VE MODERN CEZA HUKUKU
İslâm’ın içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatla ilgili koyduğu hükümlerde de aynı kolaylık, aynı kısalık ve doğruluk sözkonusudur. Meselâ, hırsızlık, yeryüzünde fesat çıkarma, haksız yere cana kıyma ve zina gibi ağır suçlar karşısında İslâm’ın koyduğu cezalar, bazılarına katı gibi görünebilir. Çünkü bu bazıları, bu cezalara suçların pek kolay ve pek bol işlendiği ve gerçek değerlerin altüst olduğu günümüzün toplumları penceresinden bakmaktadır. Oysa İslâm, bütün itikad, ibadet, ahlâk, muamelât ve ukubât hükümleriyle bir bütündür. Dolayısıyla, sözkonusu suçların cezaları da gerçek manâsını bu bütünün içinde bulacaktır. Ceza hukuku, aslî hukuk ve zâtında hayır değildir; o, savaş gibi, daha büyük arızaları gidermek, ıslah etmek, tedavi gibi vücudun tamamını sıhhate kavuşturmak için vardır ve neticeleri itibariyle hayırdır. Dolayısıyla, bir ceza hukukunu değerlendirirken, önce onun ne ölçüde tedavi edici, ne ölçüde suçları önleyici olabildiğine, sonra da İslâm’ın bütün olarak yaşandığı dönemlerde bu suçlar ne kadar işleniyordu, bir de bugün en ‘medenî’ denilen toplumlarda ne kadar işleniyor, buna bakmak gerekir. İkinci olarak, “Ceza, suçun cinsinden olur.” Bundandır ki, her hastalık, cinsine göre tedavi ister. Bazısının tedavi şekli istirahattir, bazısı ilaç tedavisi gerektirir, bazısına ameliyat uygulanır.
Ayrıca, her hastalığa aynı ilaç verilmediği gibi, her hastaya da aynı ilaç aynı dozda verilmez. Oysa modern hukuk, hemen bütün suçları aynı kategoriye koymakta, onlar arasındaki nitelik ve mahiyet farkına bakmamakta, hepsine birden hapis veya para cezası verivermektedir. Bu ise, asla tedavi, yani suçlu için ıslah fonksiyonu görmediği gibi, suçların işlenmesini azaltmamakta, ayrıca, suçluyu toplumdan ve hayattan kopararak, kendilerine faydalı olabileceği pek çok yakınlarını da cezalandırmakta ve onu sadece tüketici yaparak, bütün bir topluma zarar vermektedir. Oysa İslâm ceza hukuku, her suçu mahiyetine, niteliğine ve cinsine göre ele alır. Verdiği cezalar, müşahhastır, nettir, zamana yayılmaz, tedavi veya ıslah edicidir ve suçu önleyicidir. Bugünün en gayr-ı İslâmî şartlarında bile İslâm’ın gasp, hırsızlık, cana kıyma, yeryüzünde bozgunculuk çıkarma ve zina suçları karşısında koyduğu cezalar uygulanacak olsa, bu suçları işleme nisbetinin, meselâ trafik kazalarının, en azından % 90 azaldığı rahatlıkla görülebilir. Demek ki, İslâm’ın hükümleri tam doğrudur ve en kısa yolu takip etmektedir. Bu, ceza hukukunda böyle ise, elbette hayatın diğer bütün sahaları için İslâm’ın koyduğu bütün hükümler için de aynıdır.
KADINLAR VE MİRAS
Meselâ, İslâm’ın en fazla tenkide tâbi tutulan hükümlerinden biri, bazı durumlarda mirastan kadına erkeğin yarısı pay vermesidir. Bir defa, İslâm, kadını geçiminden sorumlu tutmaz; bunun da ötesinde, ona malı olsa bile evin geçimine katkıda bulunma yükümlülüğü de yüklemez. Kadının geçimini sağlamak, babanın veya kocanın vazifesidir. Baba veya koca olarak erkek, sadece kendisinin ve hanımının değil, çocuklarının geçiminden de sorumludur. Bunlardan ayrı olarak İslâm, kocaya karısına ödemek mecburiyetinde olduğu ‘mehir’ adı altında bir evlilik ücreti de yükler. Modern hukukta bu kaidelerin hiçbiri yoktur. Bunlar olmadığı gibi, ruhen, duyguları itibariyle ve fizîken erkekten zayıf olan, ayrıca doğurma ve annelik vazifesi bulunan kadını, erkeğin göreceği işlerin de altına sokar ve buna da “kadına çalışma özgürlüğü” adını verir. İslâm, kadını böyle bir yükün altına koymaz ve bunu özgürlük saymaz, fakat kadını da geçim itibariyle bütün bütün kocasının insafına terketmez. Ona, ister baba evinde, isterse koca evinde harcama yükümlülüğü bulunmadığı halde, mirastan erkeğin yarısı pay verir. Kadın, bu payı ailenin geçimi yolunda kullanma mecburiyetinde olmadığı gibi, kendi geçimi için kullanma mecburiyetinde de değildir; isterse, onunla ticaret yapabilir. Evde huzursuzluklara yol açmamak, evin Âhiret ve sonra dünya saadetini öne almak kaydıyla kendi yapabileceği işlerde çalışabilir de. Konunun bir de çok önemli psikolojik boyutu vardır. Kadın, daha çok koca evine gider; koca evine gitmese bile, baba evinden ayrılır ve bu evden aldığı, kardeşleriyle paylaştığı mirası, yabancı bir erkeğin evine veya onunla birlikte yaşayacağı eve taşır. İşte, bu noktada her yerde ve her toplumda erkek kardeşler, kız kardeşlerini ailenin servetini belli miktarda da olsa yabancıya taşıyan biri olarak görebilirler. Daha da öte, İslâm’a göre baba evinde ailenin geçimine katkı mecburiyeti bulunmayan, modern toplumda bulunsa bile genelde erkek kadar bulunmayan, buna rağmen, hakkı olmadığı servetten pay alıp, bunu yabancıya taşıyan biri olarak değerlendirebilirler. Bütün bunlar da, kadını her zaman muhtaç olduğu sevgi ve şefkatten mahrum bırakır. Dolayısıyla İslâm, yine en doğru yolu seçerek, mirasta da kadına hakkını vererek tam adalet etmiş, hattâ muhtaç bulunduğu ve hakkı olan şefkat ve merhamete göre belki adalete dayalı hakkından da fazlasını vererek, tam bir merhamet göstermiştir.
Yine, İslâm, ahlâk sahasında da en doğru ve en kısa yolu seçmiştir. Başka yerlerde de açıklandığı gibi, insanda üç ana kuvve veya fakülte ve her bir fakültenin ifrat, tefrit ve orta noktaları vardır. Kuvve-i şeheviyenin ifrat noktası fücur (ahlâksızlık, iffetsizlik), tefrit noktası hümûdet (bedenî arzu duyamama, isteksizlik), orta noktası iffettir. Kuvve-i gadabiyenin ifratı tehevvür (ölçüsüz öfke ve tecavüz), tefriti cebanet (korkaklık, tepkisizlik), orta noktası şecaat (yerinde kullanılan cesaret)tir. Kuvve-i akliyenin ifratı cerbeze (demagoji, diyalektik), tefriti gabavet (ahmaklık), orta noktası hikmettir. İfrat ve tefrit uç noktalar olmasına mukabil, orta nokta tam merkezî olandır. Orta nokta ile iki tarafa doğru uç noktalar arasında yine pek çok sapma noktaları vardır. Bütün bu noktalar içinde elbette mesafesiz ve en yakın, insan ve eğitimi için ulaşılması gereken hedef, en faydalı ve huzur verici olan orta noktalardır ve diğerleri, sapma nisbetinde uzaklık ifade eder. İşte İslâm, her meselede olduğu gibi ahlâkta da doğru ve dolayısıyla en kısa yolu tercih ve vazetmiştir. Doğru yolun en kısa yol olması ve İslâm’ın daima bunu tercih etmesi kaidesi, zamanda, maddî harcamada, eleman istihdamında, kısaca her hususta israfı ve onun karşı kutbu olan cimriliği yasaklamada da kendini ortaya koyar. Kısaca, bu kaide, en geniş kapsamlı küllî kaidelerden ve hayatımıza ışık tutacak projektörlerden biridir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |