60- Uyanış Tesellisi

Epik tiyatroda, seyirci olabildiğince oyunun gerçekliğinin dışında tutulur. Seyircinin kendisini oyuna bir gerçekmiş gibi kaptırması arzu edilmez. İzleyicinin kurguya dalıp gitmesini engellemek için yer yer oyuncular seyircilerle konuşmaya hatta oyun hakkında olumlu olumsuz yorumlar yapmaya başlarlar. Klasik tiyatrodaki gibi seyircinin kendisini oyunun içinde hissetmesi amaçlanmaz. Seyirci oyunun bir parçası değil, dışarıdaki bir gözlemcidir. Acı duymak, sevinmek, coşkulanmak yerine durumlar üzerinde berrak bir şekilde düşünülebilmesi için oyuna kapılmamak önemlidir. Epik tiyatroda, kendimizi oyuna kaptırdığımız anda, sanatçılar oyunu bırakıp bizimle söyleşerek nasıl bizi uyandırıyorlarsa, kederler de yaşamın sanal gerçekliğine kendini kaptıranları uyandırarak onları gerçeğe döndürmektedir. Buna, gafletten uyandırma, diyebiliriz.

Beladaki nimetleri tam olarak göremeyen insan, dar bir bakış açısıyla, beladan kurtuluşu tek olumlu seçenek olarak görür. Ancak süregiden bir mutluluk veya sıhhat, gaflet kaynağıdır. Firavun’un hiç hastalanmadığı rivayet edilir. Hastalanmayan, acı çekmeyen bir insanın kendini sorgulaması, kendi nefsiyle ilgili tefekküre dalması, kalp ve zihnindeki milyonlarca fakülteyi harekete geçirmesi imkansız denebilecek kadar zordur. İnsan, işleri yolunda gittiği sürece, sürekli doğru yaptığı için arzuladığı sonuçlara erdiğini zanneder, kendi gelişme ve terakkisini durdurur. Gazali, İhya eserinde şu hadiseyi nakleder; “Adamın biri Rasulullah’a, ‘Hem servetim gitti, hem de vücudum hastalıklar içerisinde’ diye şekva etti. Bunun üzerine Efendimiz (sav) buyurdular ki: Zarara uğramayan servette ve hastalık görmeyen insanda hayır yoktur. Allah Teala bir kulu sevdiği vakit ona musibet verir, verdiği zaman da ona sabretmesini öğretir.”

Ademoğlu, sağlıklı ve sıkıntısız zamanlarında hakikatten hızla uzaklaşmakta, günaha daha rahat girmekte, Rabbinden uzak geçen hayatına rağmen esef duymamaktadır. Hastalıklar ve musibetler insanı günah ve kötülüklerden alıkoyduğu gibi, gaflet gibi büyük bir hastalıktan da uzak tutmaktadır. Dert sahibi olanlar bir ibadet olan tefekküre daha meyilliyken, sağlık ve nimet içerisinde yüzenler manevi hakikatlerden, dolayısıyla Rabbinden daha uzak yaşamaktadırlar. Mevlana Hazretleri de, “Beden hastalanınca sana ilaç aratır. İyileşti mi şeytanlık aratır” buyurmuşlardır (Mesnevi, Cilt 6).

Ahiret saadetini kaybetmek üzere olan insan, dünyevi işlerinin rast gittiği dönemlerde bütün bütün ahiret vazifelerinden kopmakta; kendisini sorgulama ihtiyacı dahi duymadan, gaflet içerisinde bir hayat geçirmeye başlamaktadır. Yunus Sûresi 12. Ayet’te, insanın sıkıntıya düştüğünde Rabbine yalvarıp durduğu, işleri yoluna girdiğindeyse umursamazca sırtını dönüp gittiği anlatılmaktadır. Dünyevi sıkıntılar, insanın hal ve gidişatını düşünmesine; Rabbiyle irtibatını sorgulamasına yardımcı olan faktörlerdendir. Bu yüzden musibetler birer nimet, musibetzedeler de nimete ermiş insanlardır.

Sûfîler, ‘en büyük musibet’ olarak gafleti gösterirler. Gaflet, Allah’tan uzak yaşamak ve bunun farkında olmayıştır. Cüneyd Bağdadi Hazretleri, Allah’tan gafil olmanın ateşe girmekten daha belalı bir durum olduğunu söyler. Musibetlerden mahrumiyet hakka ve hakikatlere karşı gaflet, duyarsızlık ve hissizliğe sebebiyet vermektedir. Halk arasında “Çok gülme ağlarsın” diye bir söz vardır. O çakır keyif haller insan ruhunu sıktığında daralan ruh, bu gaflet hastalığından kurtulabilmek için iradeden bağımsız bir duaya başlar. Bu, ihtiyaç diliyle yapılan bir duadır. Sözsüz ve sessizdir. “Allah’ım bana keder ver ve beni o kederden daha büyük bir sorun olan bu gafletten kurtar” duasıdır bu.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 17 kez okundu