66-] •Haşir Sûresi •Mümtehane Sûresi •Saf Sûresi •Cuma Sûresi (Ali Ünal)

59. Haşir Sûresi

  • Medine’de, muhtemelen Hicret’in 4’üncü yılında inmiş olup, ismini 2’nci âyetinde geçen ve “insanları bir yere sevketmek üzere bir araya toplama” manâsında kullanılan haşr kelimesinden alır.
  • 24 âyettir.
  • Müslümanların Medine’deki Nadîr Oğulları Yahudileriyle savaşını konu edinir ve bu yahudilerle işbirliği halindeki münafıkların Müslümanlara karşı giriştikleri komploları açıklar.
  • Düşmandan savaşsız olarak alınan ganimetlerin nasıl paylaştırılacağı üzerinde durur.
  • Mü’minlere takvayı öğütler ve Cenab–ı Allah’ı bazı İsim ve Sıfatları’yla zikreder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١)

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih (O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortakları bulunmaktan münezzeh olduğunu ilan) eder. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip)tir, Hakîm (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

هُوَ الَّذِ۪ٓي اَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِاَوَّلِ الْحَشْرِۜ مَا ظَنَنْتُمْ اَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَاَتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِاَيْدِيهِمْ وَاَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ (٢)

2. O Allah ki, Kitap Ehli’nden küfürde ısrar edenleri, (Âhiret’ten önce) dünyada ceza için ve (İslâm’ın merkezinden) sürgün edilmek maksadıyla bir araya toplayıp yurtlarından çıkardı. Siz, kolay kolay çıkacaklarını düşünmüyordunuz; nitekim onlar da, sığındıkları kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyabileceklerini sanıyorlardı. Fakat Allah, onları hiç ummadıkları yerden bastırdı; kalblerine korku saldı onların. Öyle ki, evlerini bizzat kendi elleriyle yıkıyorlar, mü’minlerin yıkmasına da hiç ses çıkaramıyorlardı. (*) İbret alın ey basiret sahipleri!

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Medine’ye hicret buyurduklarında, şehirdeki yahudi kabileleriyle anlaşmalar yapmıştı. Buna göre Yahudiler, Müslümanlarla müşrikler arasındaki mücadelede tarafsız kalacak, ama Medine’ye bir saldırı olursa şehri elbirlik savunacaklardı. Fakat yahudi kabileleri bu anlaşmaya riayet etmediler. Bedir Savaşı’nda putperest Mekkelilerin tarafını tuttukları gibi, onları ve diğer putperest Arap kabilelerini Müslümanlara karşı kışkırtmaktan geri durmadılar. Bizzat Müslümanların içindeki münafıklarla da işbirliği yaptılar, onları da Müslümanlara karşı daima kullanmaya çalıştılar. İslâm’ın kuvvetlenmesini önlemek için Medineli Müslümanları oluşturan iki kabile –Evs ve Hazreç– arasında ikilik çıkarma gayretinde oldular. Nadîr Oğulları kabilesinin reisi olan Ka’b ibn Eşref Mekke’ye giderek, söylediği ağıtlarla müşrikleri Bedir mağlûbiyetinin intikamını almaya teşvik ediyor, Allah Rasûlü ve Müslümanları da hicvetmekten hiç geri durmuyordu.

Yahudi kabilelerinin bu şekilde anlaşmalarına riayetsizlikleri had safhaya varmıştı. Nihayet, Bedir Savaşı’ndan birkaç ay sonra Müslüman bir kadın, Kaynuka Oğulları kabilesine mensup bazı yahudilerin çirkin bir sarkıntısına maruz kaldı. Duruma müdahale etmek isteyen bir Müslüman öldürüldü, çıkan kavgada bir de yahudi öldü. Allah Rasûlü olup bitenden dolayı yahudileri bir defa daha ikazla, anlaşmalarına riayet etmeye çağırdı. Fakat onlar, “Savaş nedir bilmeyen bir halka karşı kazandığın zafer seni yanlışa sürüklemesin. O zaman şanslıydın. Ama biz size karşı savaşacak olursak, o zaman bizim nasıl savaşçı olduğumuzu görürsün!” şeklinde mukabelede bulundular.

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bütün bunlardan sonra Kaynuka Oğulları üzerine yürüdü, onları mağlûp etti ve Medine’den çıkardı. Nadîr Oğulları kabilesi de, yukarıda anılan faaliyetleri yetmiyormuş gibi, bir münasebetle kendi mahallelerine uğradığı bir zamanda Allah Rasûlü’nü öldürmek için tuzak kurmaya kalktılar. İşin bu noktaya kadar varması üzerine Allah Rasûlü (s.a.s.), onlardan Medine’deki yurtlarını terk etmelerini istedi. Başka istedikleri yerde yerleşebilecekler ve her yıl gelip Medine’deki hurmalarının meyvelerini toplayabileceklerdi. Fakat münafıkların başı olan Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl onlara destek va’dedince, Nadîr Oğulları yahudileri, Rasûlüllah’ın teklifini reddettiler. Çok sağlam yapılı evlerine ve müstahkem kalelerine güveniyorlardı. İslâm ordusu, Nadîr Oğulları’nı kalelerinde kuşattı. Ne Mekkeli müşriklerin ne de Medine’deki münafıkların yardıma gelmediğini gören bu kabilenin kalblerine Allah büyük korku düşürdü. Bunun üzerine şehri terketmeye razı oldular. Kendilerine 10 gün süre tanındı ve taşıyabilecekleri her şeyi alarak, bir kısmı Suriye, bir kısmı ise Hayber’deki yakınlarının yanına gitti. (İbn Hişam, 3: 47–49, 190–192)

وَلَوْلَٓا اَنْ كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَٓاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَاۜ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ (٣)

3. Eğer Allah onlar hakkında toplu sürgün cezası takdir buyurmasaydı, onları dünyada (öldürülme ve bütün mallarının ganimet olarak alınması gibi) çok daha büyük bir ceza ile cezalandırırdı. Ama Âhiret’te onlar için Ateş azabı vardır.

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٤)

4. Şundan ki, onlar, Allah’ın ve Rasûlü’nün karşısında ayrı bir cephe oluşturdular. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet ederse, hiç şüphesiz Allah da cezası pek çetin olandır.

مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ اَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَٓائِمَةً عَلٰٓى اُصُولِهَا فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ (٥)

5. Onların hurma ağaçlarından hangisini kesmiş veya kesmeden kökleri üzerinde yerinde bırakmışsanız, (*) bunların hepsi Allah’ın izniyleydi ve yoldan büsbütün çıkmışları rüsvay etmek içindi.

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah (c.c.), Nadir Oğulları kuşatması esnasında harekâtın kolay yürümesi için onlara ait hurma ağaçlarının kesilmesine izin verdi. Bu izin, istisnaî ve mutlak gerekli durumlar için söz konusu olup, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, savaş esnasında genel bir kaide olarak meyve ağaçlarının kesilmesini, ekinlerin harap edilmesini yasaklamıştır. Esasen bu âyet de, böyle istisnaî bir izne işarette bulunmaktadır.

وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦)

6. Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِهِ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِۢ (٧)

7. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. (*) Rasûl (İslâm adına) size neyi getirip tebliğ ederse (bu arada, elbette İslâmî bir hüküm olarak o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla kabûl edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.

~Açıklama~

(*) Buradaki taksim hakkında bkn: Enfal Sûresi/8: 1, 41, not 1, 8.

Âyetteki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin ifadesi, İslâmî ekonomiyi ve içtimaî adaleti anlama bakımından son derece önemli düsturlardan biridir. İslâm, kişiye çalışıp hem kendi, hem de varsa geçiminden sorumlu olduğu kişilerin geçimini de sağlamasını emreder ve dilenmeyi asla tasvip etmez. Bununla birlikte, gerek sahip oldukları imkânlar, gerekse kabiliyet farklılıklarından dolayı insanlar ekonomik açıdan aynı seviyede değillerdir ve olamazlar da. Ama İslâm, perişan fakirlerin bulunduğu bir yerde çok fazla zenginlerin olmasını da asla istemez.

Dolayısıyla, zekât, sadaka, bilerek bozulan ve ihtiyarlık, onulmaz hastalık gibi sebeplerle tutulamayan oruçların, yerine getirilmeyen veya bozulan yeminlerin, erkeklerin eşlerine yaptığı zıhar gibi meşrû olmayan davranışların kefareti gibi yollarla serveti toplum içinde mümkün olduğu kadar dağıtır ve toplum katmanları arasında bu şekilde kurduğu köprülerle onları birbirine yaklaştırır. Böylece, toplumda geçim standardına bir denge getirir.

لِلْفُقَرَٓاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَۚ (٨)

8. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirler’e aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lûtuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْاِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ (٩)

9. Onlardan önce Medine’yi yurt edinip, onu İslâm’a da yurt olarak hazırlayan ve imanı da kendilerine bir yurt kılmış olanlara gelince, onlar, Allah yolunda muhacir olarak kendilerine gelenlere sevgi besler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kıskançlık, bir ihtiyaç hissetmezler; bunun da ötesinde, kendi paylarına düşen yoksulluk da olsa onları kendilerine tercih ederler. (*) (Elbette onların da o ganimet mallarında bir hissesi olacaktır.) Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte onlardır kurtuluşa eren ve gerçek mazhariyet sahipleri.

~Açıklama~

(*) Bu iki âyet, Sahabe’nin (Mekkeli Muhacir ve Medineli Ensar’ın) ne ulaşılmaz büyüklüklere sahip olduklarını görmeye yeter.

وَالَّذِينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْاِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا رَبَّنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ۟ (١٠)

10. Bu (ilk Muhacirler ve Ensar’dan) sonra gelip (onların izinden giden bütün mü’minler) ise, “Rabbimiz”, derler, “Bizi ve bizden önce iman etmiş bulunan bütün (Din) kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalbimizde herhangi bir kötü duygunun uyanmasına meydan verme. Rabbimiz, muhakkak ki Sen, şefkati pek engin, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olansın.” (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Ömer (r.a.), bu âyetleri, (savaşsız elde edilen) ganimetlerin Muhacirler ve Ensar’ın fakirleriyle birlikte, bütün diğer fakir Müslümanlar için de olduğu şeklinde anlamış ve onun bu anlayışı ve bu anlayış istikametindeki uygulaması, Sahabe’nin büyük çoğunluğu tarafından da kabul edilmiştir.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ اُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ اَحَدًا اَبَدًاۙ وَاِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١١)

11. Bakmaz mısın şu münafıklık yapanlara: Ehl-i Kitap’tan küfür içindeki kardeşlerine (Nadîr Oğulları Yahudileri), “Andolsun ki”, diyorlar, “eğer siz (Medine’den) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve sizin aleyhinizde asla kimsenin sözünü dinlemeyiz. Eğer size savaş açılacak olursa, bu takdirde kesinlikle size yardım ederiz.” Ama Allah şahittir ki, o (münafıklar) düpedüz yalancıdırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Yukarıda birinci notta açıklandığı üzere, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Nadîr Oğulları yahudilerinden Medine’nin üç mil güneyinde bulunan stratejik mevkilerini terkedip, şehirden de çıkıp gitmelerini isteyince, münafıkların başı Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl, savaş olması durumunda onlara yardım vadinde bulunmuştu. Fakat Müslümanlar bu yahudileri kalelerinde kuşatınca ne Mekkeli müşrikler, ne de münafıklar yardıma gelmeye cesaret edemediler. Sûre’de bu bölüm Yahudilerle işbirliği yapan münafıklar hakkında olup, zaman itibariyle daha sonraki hadiselerle ilgili olan ilk 10 âyeti takiben yerini almıştır.

لَئِنْ اُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْۚ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْۚ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ (١٢)

12. Çünkü hiç şüphe etmeyin ki, eğer o (yahudiler şehirden) çıkarılacak olurlarsa, onlarla birlikte çıkmazlar; onlara savaş açılırsa, asla kendilerine yardım etmezler; yardım etmeye kalksalar bile arkalarını dönüp kaçarlar ve (bu açık ihanetlerinden dolayı cezalandırılırlar da), herhangi bir yerden kesinlikle yardım görmezler.

لَاَنْتُمْ اَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ (١٣)

13. Siz, onların göğüslerinde Allah’tan da fazla korku duyulan bir topluluksunuz. Bu bir hakikat: çünkü onlar, gerçeği idrakten yoksun bir güruhtur.

لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا اِلَّا فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ اَوْ مِنْ وَرَٓاءِ جُدُرٍۜ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌۜ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ (١٤)

14. O (münafıklar), sağlam kaleler içinde veya surlar arkasında olmadıkça, (yahudilerle) ittifak halinde bile sizinle savaşamazlar. Onların (size karşı ittifakları dışında) kendi aralarındaki ihtilâf ve çatışmaları pek şiddetlidir. Sen dışarıdan onları birlik içinde sanırsın; oysa kalbleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar, düşünüp akletmeyen bir güruhtur.

كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيبًا ذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌۚ (١٥)

15. (Nadîr Oğulları yahudilerinin) hali, kendilerinden az bir zaman önce (benzer durumdaki Kaynuka Oğulları yahudilerinin) haline benzemektedir. Onlar (da anlaşmalarına ihanet ettiler) ve yaptıklarının vebalini tattılar; Âhiret’te ise onları pek acı bir azap beklemektedir.

كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ اِذْ قَالَ لِلْاِنْسَانِ اكْفُرْۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنِّي بَرِٓيءٌ مِنْكَ اِنِّٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (١٦)

16. (Onları savaşa teşvik eden münafıkların) durumu ise tıpkı şeytanın durumunu andırmaktadır ki, o şeytan, önce insana “İnkâr et!” diye telkinde bulunur; insan inkâr edince de, “Ben, senden uzağım, seninle bir alâkam olamaz; çünkü ben, Âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.” der (ve sıvışır). (*)

~Açıklama~

(*) Nadir Oğulları’na yardım sözü verip, sonra da geri duran münafıkların bu tutumunu Kur’ân–ı Kerim şeytanın tavrına benzetmektedir. Şeytan insanı va’dlerle kandırır; günahı ona güzel gösterir, süsler püsler, nefsine cazip hale getirir. İnsan o günahı işleyince de, ondan uzaklaşır ve onunla alay eder. Ama şeytanın insan üzerinde yaptırım gücü yoktur. O, Bedir Savaşı’ndan önce de müşriklere şöyle demişti: “Bugün, insanlar arasında size galip gelebilecek hiçbir kuvvet yoktur; ben de yanınızdayım!” Ama ne zaman ki iki ordu savaş düzeninde karşı karşıya geldi, o zaman topukları üzerinde gerisin geriye dönüp kaçmaya durdu ve “Benim sizinle bir alâkam yoktur. Şurası bir gerçek ki ben, sizin görmediğinizi görüyorum; hem ben, Allah’tan korkarım da!” deyip sıvışıverdi (Enfal Sûresi/8: 48). Onun, “Benim sizinle bir alâkam yoktur… Hem, ben Allah’tan korkarım” sözleri, mü’minlerin melekler tarafından desteklendiğini anlaması üzerine kaçma adına uydurduğu bir mazeretten ibaretti.

فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِمِينَ۟ (١٧)

17. Neticede (şeytanın da, kandırıp küfre düşürdüğü kimsenin de) âkıbeti, içinde sonsuzca kalmak üzere Ateş’e girmektir. Budur zalimlerin cezası.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨)

18. Ey iman edenler! Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının; her bir kimse, yarını için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’a karşı gönülden saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (١٩)

19. Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! (*) Onlardır yoldan çıkmış olanlar.

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah (c.c.), âyetin diliyle, O’nu unutanlara ve bu vesileyle mü’minlere şöyle sesleniyor: Siz, kendinizi de unuttunuz, kendinizin farkında değilsiniz. Başkalarını hep ölüme mahkûm gördüğünüz halde kendiniz için ölümü hiç aklınıza getirmezsiniz. İş yapma ve zorluklara katlanma vakti hep yan çizer, fakat ücret alma zamanı daima ön sırayı kollarsınız. Günlük hayatınızda asla Allah’ı ve O’nun emirlerini, yasaklarını hatırlamak istemez, keyfinize göre yaşar, böylece dünyada var oluş gayenizi hiç düşünmezsiniz. Kendinizi bundan kurtarmak, ve siz ey mü’minler, aynı duruma düşmek istemiyorsanız, ölümü akıldan çıkarmayın ve ona hazır olun, ama dünyada mükâfat beklemeyi ve almayı düşünmeyin, gaye edinmeyin. Dünyada niçin varsınız ve varlık gayeniz size neyi gerektiriyor; kimin yolunda hangi gaye için çalışmalısınız, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Yoksa bir gün gelecek ve size denecektir: “Siz nasıl size va’dedilen bugüne ulaşmayı unuttunuz ve hiç hesaba katmadı iseniz, bugün de (af ve mağfiret konusunda) Biz sizi unutuyoruz. Barınağınız Ateş’tir ve size yardım edecek hiç kimse yoktur.” (Câsiye Sûresi/45: 34)

لَا يَسْتَوِٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ (٢٠)

20. Cehennemliklerle Cennet ehli elbette bir olmaz. Cennet ehli, işte onlardır gerçekten başaran ve kazananlar.

لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)

21. Bu Kur’ân, (öylesine haşmetli, değerli, öylesine önemli mesajlarla yüklü ve öyle bir marifet hazinesidir ki,) eğer onu bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, (onca cesametine rağmen) o dağın, Allah’a olan derin saygı ve taziminden dolayı başını eğip parça parça olduğunu görürdün. İnsanlar için böyle temsillerde bulunuyoruz ki, sistemlice düşünüp gerekli dersi alsınlar. (*)

~Açıklama~

(*) Peygamberlik, peygamber olmayanların kendi kapasitelerine göre bir peygamberde gördükleri, tecrübe ettikleri, onunla yaşadıkları, ondan duydukları ve ondan aktarılanlar ölçüsünde tanıyabileceği, ama mahiyet ve keyfiyetini peygamber olan zattan başkasının tam manâsıyla idrak etmesinin mümkün olmadığı bir hâl, bir makam, bir rütbe, bir misyondur. Bu hâl, makam, rütbe ve misyonu, ancak ulaşabileceğimiz zahirî malûmat seviyesinde birazcık tanıyabilmek için vahiy, yani Allah ile, mahiyet ve keyfiyetini ancak ona mazhar kılınan zâtın bilebileceği münasebet ve haberleşme tarzı üzerinde düşünmek gerekir. Cenab-ı Allah (c.c.), bizzat Kur’an–ı Kerim’de Kur’an için, “sekîl söz” tabirini kullanır (Müzzemmil Sûresi/73: 5).

Sekîl” ağır yük demektir ki, Katâde ve Mücahid gibi ilk dönem müfessirleri bu ağırlığı Kur’an’daki emir ve yasakların, haram ve helâllerin önemi ve yerine getirilmelerindeki güçlükle izah ederken, Hüseyin ibn Fazl, “Ancak Allah’ın yardımına, muvaffakiyet vermesine mazhar bir kalbin ve Tevhid’le donatılmış bir nefsin taşıyabileceği bir ağırlık” olarak yorumlar (Kurtubî). Gerçekten de bu âyet ve özellikle aşağıda zikredilecek olan Ra’d Sûresi/13: 31’inci âyeti, Kur’an olarak tecellî eden vahyin ağırlığını anlayabilmek açısından çok önemlidir.

Vahiy, Cenab–ı Allah’ın Kelâmî tecellisidir. O’nun isim ve sıfatları için derece farkı söz konusu değildir. Dolayısıyla, Kudret tecellisi ne ise, Kelâm tecellisi de odur. O’nun doğrudan, yani sebepler ötesi bir lem’acık Kudret tecellisi nasıl Hz. Musa’nın (a.s.) yıldırım çarpmışçasına cansız gibi bayılıp düşmesine ve yanıbaşındaki dağın toz olmasına yol açmışsa (Bakara Sûresi/2: 143), Kelâm’ı da aynı tecelli gücüne sahiptir. Ne var ki O, Kelâm tecellisinde her bir peygamberin o tecelliyi alabileceği derecede tenezzülde bulunur; yani bu tenezzül, peygamber olan zâtın kapasitesine göredir.

Evet, Hz. Musa (a.s.) peygamberler içinde en büyük beş büyük peygamberden biri olmasına rağmen, bir dağı toz haline getiren Kudret tecellisine dayanamamıştır. Fakat, Cenab–ı Allah’ın Kur’an’ı teşkil eden Kelâm tecellisi, bu Kudret tecellisinden daha az şiddette değildi. Değildi ki, eğer o tecelli herhangi bir dağa olmuş olsaydı, bu âyet-i kerimede buyrulduğu üzere, o dağ parça parça olurdu.

Kur’an’daki bu tecellinin şiddetine işaret eden bir başka âyette de şöyle denmektedir: Kur’ân ki, (eğer İlâhî bir kitapla) dağlar yürütülecek veya yeryüzü parça parça edilecek ya da ölüler konuşturulacak olsaydı, bunlar ancak onunla olurdu. (Ra’d/13: 31). Demek ki, Kur’an’ı teşkil eden İlâhî tecellinin şiddeti, dağları yürütecek, bunun da ötesinde yeryüzünü parça parça edecek ve ölüleri diriltecek derecededir. İşte bu tecelliye dayanabilecek tek kalb, peygamberliğin sertâcı olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) kalbiydi ki, Allah Kur’an’ı O’na gönderdi. Buradan o Zât’ın sahip olduğu manevî–ruhî gücün derecesini az da olsa anlayabiliriz.

İşte, vahye mazhariyetle serfiraz kılınan peygamber, o vahyi alabilecek, onu taşıyabilecek bir manevî–ruhî güç ve kapasiteye sahiptir. Bu gücü ona kazandıran ise, kendisine yaratılıştan bahşedilen donanımın hakkını vermesi, yani Allah ile olan münasebetidir. Nasıl vahyin mahiyet ve keyfiyetini ona mazhar kılınmayanın idrak etmesi mümkün değilse, ona mazhar kılınan peygamberin zihnî–kalbî donanımını, Allah ile olan münasebetini ve bu münasebetin kendisine baştan bahşedilen donanımı işletmesiyle ona kazandırdığı ruhî–manevî gücü, peygamber olmayanın anlaması da aynı şekilde imkân dışıdır. Öyle ki, peygamberler arasında da derece farkı bulunduğu için, derecesi itibariyle daha büyük olan bir peygamberin halini, makamını, Allah ile olan münasebetini ve bu münasebetin ona kazandırdıklarını, derecesi onun altındaki peygamberin de tam olarak ihatasının imkânsızlığından bile söz edilebilir.

هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ (٢٢)

22. Allah O’dur ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Gaybı da, şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına giren her şeyi de) bilir. O, Rahmân (rahmetiyle her varlığı kuşatan)dır; Rahîm (ayrıca hususî rahmeti de pek bol olan)dır.

هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٢٣)

23. Allah O’dur ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Melik (varlık üzerinde mutlak hakim)dir; Kuddûs (Kendisi her türlü eksik ve lekeden uzak olduğu gibi, kâinatı da daima tertemiz tutan)dır; Selâm (kurtuluş ve esenliğin mutlak kaynağı)dır; Mü’min (şüpheleri giderip imanı bahşeden ve tam emniyet veren)dir; Müheymin (bütün varlık üzerinde gözetleyici, koruyucu)dur; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip)tir; Cebbâr (varlığı hükmü altında tutan, haksızlığı giderip hakkı sahibine veren)dir; Mütekebbir (mutlak büyüklüğe ve büyüklüğünü ilan etmeye tek hak sahibi)dir. Allah, kulların Kendisi’ne koştuğu şirkten mutlak manâda münezzehtir.

هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٤)

24. Allah O’dur ki, Ḣâlik (yegâne Yaratıcı)dır; Bârî (pak, ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcı)dır; Musavvir (her varlığa ona en uygun şekli veren)dir. O’nundur En Güzel İsimler. (*) Göklerde ve yerde ne varsa O’nu tesbih (O’nun her türlü noksandan ve ortakları bulunmaktan mutlak manâda uzak olduğunu ikrar ve ilan) eder. Ve O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır. (**)

~Açıklama~

(*) Allah’ın Güzel İsimleri hakkında bkn: A’râf Sûresi/7: 180, not 39; İsrâ Sûresi/17: 110, not 41.

(**) Son üç âyeti sabah ve akşam namazlarından sonra okumak sünnettir.

***

60. Mümtehane Sûresi 

  • 60. Mümtehane Sûresi Medine’de, Hudeybiye Anlaşması ile Mekke’nin fethi arasında geçen süre içinde inmiş olup, 13 âyettir ve “imtihana çekilen kadın” manâsına gelen ismini, Müslüman olduklarını söyleyerek Medine’ye göçen kadınların imtihana çekilmeleri gerektiğini bildiren 10’uncu âyetinden alır.
  • Sûre, Müslümanların inkârcı düşmanlarıyla olması gereken münasebetlerinin bazı boyutları üzerinde durur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوّ۪ي وَعَدُوَّكُمْ اَوْلِيَٓاءَ تُلْقُونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَٓاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّۚ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَاِيَّاكُمْ اَنْ تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ رَبِّكُمْۜ اِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا ف۪ي سَبِيلِي وَابْتِغَٓاءَ مَرْضَات۪ي تُسِرُّونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِۗ وَاَنَا۬ اَعْلَمُ بِمَٓا اَخْفَيْتُمْ وَمَٓا اَعْلَنْتُمْۜ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّبِيلِ (١)

1. Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin, onları sahiplenmeyin; size gelen gerçeği inkâr edip dururlarken ve başka bir sebeple değil, sadece Rabbiniz olan Allah’a iman ettiğiniz için Rasûl’ü ve tabiî ki sizi de yurdunuzdan çıkarıp oraya almazlarken, onlara sevgi izharında bulunmayın. Özellikle şu anda da Benim yolumda cihad için ve rızama ermek gayesiyle yola çıkıyorsanız, (sakın böyle yapmayın). Siz onlara, sevgi ve şefkatinizden dolayı sır veriyorsunuz ama Ben, neyi gizleyip neyi açığa vuruyorsanız hepsini çok iyi bilirim. İçinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, hiç şüphesiz üzerinde gittiği dümdüz yoldan sapmış olur. (*)

~Açıklama~

(*) Mekke müşrikleriyle Hudeybiye’de yapılan anlaşma, onlarla ittifak içinde bulunan Bekir Oğulları kabilesinin Medine ile ittifak içindeki Hudâa Oğulları’na saldırmasıyla bozulmuş oldu. Bunun üzerine Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, savaş hazırlıklarına başladı. Her zaman olduğu gibi, hazırlığın kimlere karşı olduğunu çok gizli tutuyor, hiç kimseye açmıyordu. Fakat Bedir’de yer alan sahabîlerden Hatıb ibn Ebi Beltaa Rasûlüllah’ın niyetini tahmin etti. O’nun hazırlıklarıyla ilgili olarak Kureyş’e gizlice bir mektup gönderdi. Cenab–ı Allah (c.c.), Rasûlü’nü bundan haberdar kıldı ve Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Hz. Ali, Hz. Zübeyr ibn Avam ve Hz. Mikdad ibn Amr’ı kadını Mekke’ye varmadan yakalayıp mektubu getirmekle görevlendirdi.

Bu üç sahabî, görevi başarıyla yerine getirdiler. Allah Rasûlü, Hz. Hatıb’ı sorguya çekti. O, Mekke’de ailesinin bulunduğunu ve dolayısıyla onları korumak istediğini söyledi. Hatıb, samimi bir Müslüman’dı ve ihanet gayesi taşımıyordu. Bu sebeple Allah Rasûlü kendisini affetti. Âyet bu münasebetle inmiş olup, benzer davranışlara karşı Müslümanları uyarmaktadır.

اِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ اَعْدَٓاءً وَيَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ وَاَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّٓوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَۜ (٢)

2. Eğer aleyhinizde olarak ellerine bir fırsat geçecek olsa size ancak düşmanlık yapar, düşmanca davranırlar; ellerini de dillerini de size karşı fenalık için uzatırlar ve sizin de (kendileri gibi) kâfir olmanızı arzularlar.

لَنْ تَنْفَعَكُمْ اَرْحَامُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْۚۛ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚۛ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣)

3. Kıyamet Günü ne yakınlarınızın size bir faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. O gün Allah, sizi (dünyadaki inanç ve amellerinize göre) birbirinizden ayırır. (*) Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

~Açıklama~

(*) Bkn: Bakara Sûresi/2: 166; En’am Sûresi/6: 94; Abese Sûresi/80: 37.

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِ۪ٓي اِبْرٰهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ اِلَّا قَوْلَ اِبْرٰهِيمَ لِاَبِيهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَٓا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَصِيرُ (٤)

4. Muhakkak ki İbrahim’de ve beraberindeki (mü’minlerde) sizin için takip edilmesi gereken güzel bir örnek vardır: Onlar, (içlerinden çıktıkları ama inkârcı) topluluklarına şöyle demişlerdi: “Bizim sizinle de, Allah’tan başka taptıklarınızla da hiçbir münasebetimiz olamaz. Sizi ve inancınızı reddediyoruz; siz (kendisine ibadet edilmesi gereken ilâh olarak) yalnızca Allah’a inanıncaya kadar sizinle aramıza artık ebedî düşmanlık ve buğz girmiş bulunmaktadır.” Şu kadar ki İbrahim, atasına, “Senin için (Rabbimden) bağışlanma dileyeceğim, ancak Allah’a karşı senin lehinde yapabileceğim hiçbir şey yoktur.” demişti. (*) (O ve beraberindekiler, şöyle dua etmişlerdi:) “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.

~Açıklama~

(*) Hz. İbrahim’in (a.s.) atasına olan bu sözü, Tevbe Sûresi 114’üncü âyetle birlikte ele alınmalıdır: İbrahim’in atası için bağışlanma dilemesi, sırf ona verdiği, (“senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim” şeklindeki) sözü yerine getirmek içindi. Ama, ne zaman ki onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli oldu, o zaman onunla ilgisini kesti.” İbrahim’in atasının kimliği için bkn: Tevbe Sûresi/9: 114, not 24.

رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٥)

5. “Rabbimiz, imtihan için küfredenleri üzerimize salıp bizi musibetlere maruz bırakma. Bizi bağışla Rabbimiz. Şüphesiz ki Sen’sin Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip); Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan).”

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ۟ (٦)

6. Muhakkak ki onlarda sizin için, Allah’ı ve Âhiret Günü’nü arzulayanlar için takip edilmesi gereken güzel bir örnek vardır. Ama kim de aksine giderse, şüphesiz ki Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi, herhangi bir ihtiyaçtan ve halkın Kendisi’ne yönelip yönelmemesinden mutlak müstağni)dir; Hamîd (bütün hükümlerinde hamd ve övgüye mutlak manâda lâyık olan)dır.

عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةًۜ وَاللّٰهُ قَدِيرٌۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧)

7. (Allah’ın koymuş olduğu hükümleri uyguladığınız zaman) bakarsınız ki Allah, sizinle şu anda karşılıklı düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi ve yakınlaşma var eder. (*) Allah, Ğafûr (hata ve günahları çok bağışlayan)dır, Rahîm (bilhassa mü’min kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır.

~Açıklama~

(*) Âyette haber verilen bu sevgi ve yakınlaşma Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra yaşanmaya başladı. Müslümanlar, Cenab–ı Allah’ın koymuş olduğu hükümlere Allah Rasûlü’nün rehberliği altında tam olarak uydular ve kendilerine karşı galip gelinemeyeceğini düşmanlarına gösterdiler. Hudeybiye Anlaşması’nın getirdiği barış atmosferinde müşriklerden pek çoğu İslâm’ı yeniden değerlendirme fırsatı buldu. Sonunda gerçeğe uyandılar ve İslâm, Arap kabilelerinde de süratle yayıldı. Mekke’nin fethinden sonra ise hemen bütün kabileler İslâm’a girdiler.

لَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٨)

8. Allah, dininizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikte bulunmak ve mümkün olduğunca âdil davranmaktan sizi men etmez. (*) Şüphesiz ki Allah, hak ve adalet konusunda titiz olanları sever.

~Açıklama~

(*) Bazıları, bu âyetin müşriklerle savaşı emreden Tevbe Sûresi’nin 5’inci âyetiyle neshedildiği görüşündedir. Oysa, söz konusu âyet, Arabistan içinde Müslümanlarla yaptıkları anlaşmaları bozan ve kendileriyle savaşmanın gerekli olduğu müşrikler hakkındadır. Bu âyet ise, Müslümanlarla savaş halinde bulunmayan Kitap Ehli ve başkalarıyla ilgilidir ve dolayısıyla Kıyamet’e kadar geçerlidir. Zemahşerî, âyetten, Müslümanlarla savaş halinde bulunmayanlara karşı iyi davranmanın teşvik edildiği sonucunu çıkarmaktadır.

اِنَّمَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَاَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلٰٓى اِخْرَاجِكُمْ اَنْ تَوَلَّوْهُمْۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩)

9. Ancak Allah sizi, dininizden dolayı sizinle savaşan, sizi öz yurdunuzdan çıkaran ve çıkarılmanıza destek verenlerle dost olmak ve onları sahiplenmekten men etmektedir. Kim onlarla dost olur ve onları sahiplenirse, işte böyleleri zalimlerin ta kendileridir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا جَٓاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِاِيمَانِهِنَّۚ فَاِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ اِلَى الْكُفَّارِۜ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّۜ وَاٰتُوهُمْ مَٓا اَنْفَقُواۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّۜ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَسْـَٔلُوا مَٓا اَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْـَٔلُوا مَٓا اَنْفَقُواۜ ذٰلِكُمْ حُكْمُ اللّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠)

10. Ey iman edenler! (Medine dışından olup da iman ikrarıyla hicret edip) toplumunuza katılmak üzere gelen kadınları imtihana tâbi tutun. (*) –Allah, onların imandaki durumlarını elbette çok iyi bilmektedir.– Eğer imtihan neticesinde gerçekten mü’min olduklarına kanaat getirirseniz, (**) bu durumda onları kâfirlere iade etmeyin. Artık ne o kadınlar (küfür içindeki) kocalarına helâldir, ne de o kocalar, geçerli bir nikâhla o kadınları geri alabilir veya nikâhları altında tutabilirler. Bununla birlikte, (ey mü’minler topluluğu,) o kocalar (artık kendilerinden boşanmış bulunan kadınlara) nikâhla bağlantılı olarak ne vermişlerse, onu tazmin edin. (***) Gerekli mehirlerini ödemeniz kaydıyla o kadınları nikâhlamanızda bir vebal yoktur. Ayrıca, (Kitap ehlinden olmayan) müşrik–kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın ve (salacağınız o kadınlar küfür diyarında kalmak veya kâfirlere katılma ya da onlardan biriyle evlenme yolunu seçerlerse,) nikâhla bağlantılı olarak onlara yaptığınız ödemeyi geri alın; kâfir erkeklerin de, (Müslüman olup size katılan eşleri için yaptıkları) ödemeyi sizden istemeye hakları vardır. Bunlar, Allah’ın hükümleridir. Aranızda O hükmeder. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

~Açıklama~

(*) Hudeybiye Anlaşması’na göre, Arabistan’daki kabileler, Kureyş ve Medine’den hangisini dilerlerse onunla pakt yapabileceklerdi. Ayrıca, Mekke’de Müslüman olup da Medine’ye göç etmek isteyen erkekler Medine’ye alınmayacak ve iade edilecekti. Kureyş, daha sonra bu anlaşmanın içine kadınları da dahil etmek istedi. Çünkü anlaşmadan sonra çok sayıda Mekkeli kadın Müslüman olmuş ve Medine’ye gelmişti.

Kureyş, bu kadınların iadesini talep ediyordu. Ama anlaşmada rical (erkekler) kelimesi geçtiğinden, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, anlaşmanın kadınları bağlamadığını söyleyerek, Kureyş’in teklifini reddetti. Âyet, bu konu ile alâkalı olmakla birlikte, şüphesiz Kıyamet’e kadar küfür diyarından Müslümanlık ikrarıyla İslâm diyarına gelen bütün kadınları da kapsamaktadır. Bu tür kadınlar, küfürde kalmakta ısrar eden kocalarından boşanırlar ve onlar İslâm’a girmedikçe onlarla artık evlenemezler.

(**) İmtihan gereği, Müslümanlık ikrarıyla gelen kadınlara yemin veriliyordu. Bu hükmün, hukukî bir manâ ifade ettiği ortadadır. Bu bakımdan, âyet–i kerime, onların gerçek iman edip etmediklerini Allah’ın bildiği hatırlatmasında bulunmaktadır.

(***) Evli ve gayr–ı Müslim bir kadının Müslüman olup kocasından ayrılması durumunda, evlilik akdini bozan (yeni Müslüman) kadın olduğu için, kocasına, evlilik sırasında ondan almış olduğu mihri, yani nikahla bağlantılı herhangi bir meblâğı ödemesi gerekir. Eğer kadın bu ödemeyi yapamayacak durumda ise, İslâm toplumu veya onların adına devlet, gerekli ödemeyi yapar.

وَاِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ اِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَاٰتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ اَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَٓا اَنْفَقُواۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِٓي اَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (١١)

11. (Hanımınız iken) artık nikâhınız altında bulunmayan (ve küfür diyarında kalan veya oraya giden) inkârcı kadınlara nikâh münasebetiyle ödediğiniz meblâğ (veya onun bir kısmı) kâfirlere geçer de, daha sonra herhangi bir şekilde o kâfirlere üstünlük sağlayacak olursanız, bu şekilde eşleri mehirlerini kaçıran kocaların mehir olarak ödedikleri miktarı kendilerine tazmin edin. (*) Kendisi’ne iman etmiş bulunduğunuz Allah’a karşı gönülden saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının.

~Açıklama~

(*) Eğer artık Müslüman kocadan boşanmış olan inkârcı kadın kâfirlere katılacak olur ve kocasının kendisine mehir olarak ödediği para veya mal o kocaya geri verilmezse, bu durumda, karısı Müslüman olmuş ama kendileri kâfir kalmış kocaların artık Müslüman olmuş hanımlarına evlenme esnasında yaptıkları ödemeden veya savaşta alınan ganimet mallarından tazminde bulunulur.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا جَٓاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلٰٓى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّٰهِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَر۪ينَهُ بَيْنَ اَيْدِيهِنَّ وَاَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)

12. Ey (Peygamberliğin en büyük temsilcisi) Peygamber! Yeni iman etmiş kadınlar sana gelip: hiçbir şekilde Allah’a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, çocuklarına gerçek babalarından başka baba iddiasında bulunmak gibi hiç yoktan yalanlar uydurup iftira etmemek ve kendilerine emredeceğin meşrû bir konuda sana karşı çıkmamak üzere biat etmek istediklerinde (*) onların biatını kabûl et ve kendileri için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz ki Allah, günahları bağışlayıverendir, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.

~Açıklama~

(*) Yeni iman etmiş kadınlara biat için koşulan şartlar, İslâm öncesi Cahiliye döneminde kadınların durumunu ve hangi işlere sürüklendiklerini anlama bakımından oldukça önemlidir. Aynı durumun bütün cahiliyeler için geçerli olduğu söylenebilir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الْاٰخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ اَصْحَابِ الْقُبُورِ (١٣)

13. Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap edip cezasına müstehak kıldığı bir topluluğu dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin, onları sahiplenmeyin. Nasıl (Âhiret’e inanmayan kâfirler) kabir ehliyle bir daha görüşüp bir araya gelmekten bütün bütün ümitsizse, onlar da (ebedî azap gerektiren suçları sebebiyle) Âhiret’ten öyle ümitsizdirler.

***

61. Saf Sûresi

  • 61. Saf Sûresi İsmini 4’üncü âyetinde geçen saf kelimesinden alan sûre Medine’de Uhud Savaşı’nın hemen öncesinde veya sonrasında inmiş olup, 14 âyettir.
  • İmandan sonra Allah yolunda cihadın, mü’minler arasında birliğin ve iman ikrarıyla davranışın birbirine uyması gerektiğinin üzerinde durur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١)

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih (O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortakları bulunmaktan münezzeh olduğunu ilan) eder. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip)tir, Hakîm (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ (٢)

2. Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?

كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ (٣)

3. Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında oldukça menfur bir şeydir. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, bir şey söyleyip aksini yapma, yapmayacağımız, yapamayacağımız şeyleri yapacağımızı söyleme, boş iddialarda bulunma, sözden dönme, yalan söyleme, sözle davranışın birbirine uymaması ve olduğundan farklı görünme gibi, imanla bağdaşmayan nifak alâmetlerinin çirkinliğini ifade etmektedir

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ (٤)

4. Ama Allah, (bütün yapı taşları birbirine kenetlenmiş) kurşundan bir bina gibi, Kendi yolunda saf saf savaşanları sever.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنِّي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْۜ فَلَمَّا زَاغُٓوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (٥)

5. Hani bir vakit Musa halkına, “Ey halkım” demişti, “Benim size gönderilmiş Allah’ın rasûlü olduğumu bildiğiniz halde niçin bana böyle eziyet edip duruyorsunuz?” (*) Onlar, bu şekilde kayma ifade eden davranışlarda bulunanca, Allah da kalblerini (haktan) kaydırdı. Allah, böyle büyük günahlarda direten (zalim) bir halkı doğruya ulaştırmaz.

~Açıklama~

(*) Halkının Hz. Musa’ya (a.s.) eziyeti hakkında bkn: Bakara Sûresi/2: 51, 55, 60, 67, 71; Nisâ Sûresi/4: 153; Mâide Sûresi/5: 20, 26; A’râf Sûresi/7: 138, 141, 148, 151; Tâ-Hâ Sûresi/20: 86, 98; Kitab-ı Mukaddes: “Çıkış,” 5: 20, 21; 14: 11–13; 16: 2–16; 17: 3-4; “Sayılar”, 11: 1–15; 14: 1–10; 16 tamamı; 20: 1–5.

وَاِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٦)

6. Hani Meryem oğlu İsa da, “Ey İsrail Oğulları!” demişti, “Ben, size Allah’ın rasûlüyüm. Benden önce size indirilmiş bulunan Tevrat’taki gerçekleri tasdik etmek (*) ve benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olan bir rasûlü müjdelemek üzere gönderildim.” (**) Ama o Rasûl kendilerine (İsrail Oğulları dahil bütün insanlığa) apaçık delillerle gelince, “Bu(nun getirdiği ve yaptığı) besbelli bir büyüden ibaret!” dediler.

~Açıklama~

(*) Hz. İsa (a.s.), Allah’tan yeni bir dinle gelmedi. O, bütün peygamberlerin Allah’tan alıp insanlara tebliğ ettiği özde aynı dinle ve Hz. Musa’nın şeriatıyla geldi. Şu kadar ki, o Şeriat’ta bulunan ve belli bir döneme yönelik bazı haramların artık helâl olduğunu ilan etti (Âl–i İmran Sûresi/3: 50). İsrail Oğulları’nın zamanla haklarında ihtilâfa düştükleri konuları onlara açıkladı (Zuhruf Sûresi/43: 63). Hz. İsa ve risaletinin boyutları için bkn: Âl-i İmran Sûresi/3: 48–51, not 8–10; Mâide Sûresi/5: 46–47, 110, 116–118; Meryem Sûresi/19: 30–34.

(**) Her peygamber kendisinden sonra gelecek rasûlü haber vermiş ve ona olan imanını açıklamıştır. (Rasûllerin misyonu ve bir öncekinin bir sonrakinin geleceğini bildirmesi hakkında bkn: Âl–i İmran Sûresi/3: 81, not 16; Cenab–ı Allah’ın ayrı bir kitapla rasûller göndermesi hakkında bkn: Mâide Sûresi/5: 48, not 11.) Bu sebeple, Hz. İsa’nın son Peygamber Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı haber vermesi misyonunun gereğiydi.

Mevcut Yuhanna İncili’nde de İsrail Oğulları’nın Hz. İsa’dan başka bir peygamberi daha bekledikleri açıktır: Yahudiler Yahya’ya, “Sen kimsin?” diye sormak üzere Kudüs’ten kâhinlerle Levilileri gönderdikleri zaman Yahya’nın tanıklığı şöyle oldu – açıkça konuştu, inkâr etmedi – “Ben Mesih değilim” diye açıkça konuştu. Onlar da kendisine, “Öyleyse sen kimsin? İlyas mısın?” diye sordular. O da, “Değilim” dedi. “Sen beklediğimiz peygamber misin?” sorusuna, “Hayır” cevabını verdi. O zaman ona, “Kimsin, söyle de bizi gönderenlere bir cevap verelim” dediler. “Kendin için ne diyorsun?” Yahya, “Yeşaya peygamberin dediği gibi, ‘Rabbin yolunu düzleyin’ diye çölde yükselen sesim ben” dedi (1: 19-23).

Bu pasajdan da anlaşıldığı gibi, Yahudiler Mesih’in, (İlyas diye Türkçe’ye aktardıkları) Elijah’ın ve o zaman bile sıfatları bilinen bir başka peygamberin gelmesinin beklentisi içindeydiler. Bakara Sûresi’nde 116’ıncı notta (Ek 1) açıklandığı gibi, bu beklenen peygamber pek çok isimlerle anılmıştır. Bu isimlerden olan ve farklı Kitab-ı Mukaddes nüshalarında farklı tercüme edilen (Tesellici, Yardımcı, Rahatlatıcı) Paráklētos (Paraklit), aslında Yunanca ve “çok övülmüş” manâsına gelen Períklytos’tan bozmadır. Bu kelimenin Aramice karşılığı Mevhamana’dır ki, manâsı Ahmed demektir. Ahmed ve Muhammed, aynı kökten (HaMiDa) türemiştir. Bu kök fiilin manâsı övmek, hamdetmektir. Dolayısıyla Ahmed ve Muhammed, “övülmüş, kendisine şükran duyulan” manâsına gelir. Bununla birlikte Ahmed’de “öven, hamdeden” manâsı da vardır.

Bazı hadis–i şeriflerde Peygamber Efendimiz’in ismi Ahmed olarak da geçer. O, Sahabe’den Hassan b. Sabit’in uzun bir şiirinde Ahmed ismiyle anılır. Yani, Peygamberimiz kendi hayatında Ahmed olarak da biliniyordu. Bu isim, Peygamber Efendimiz’den önce Araplar tarafından bilinen ve kullanılan bir isim değildi; ancak Peygamber Efendimiz’le birlikte kullanıma girdi. Hayli ilgi çekicidir ki, Bediüzzaman hazretleri, Peygamber Efendimiz’in Tevrat’ta Munhamanna ismiyle anıldığını da belirtir ki, bu kelimenin manâsı Muhammed’dir. (Eski Ahid’in mevcut nüshalarında bile Peygamberimizi haber veren diğer ifadeler için bkn: Ek 1.)

  • Peygamber Efendimiz’in misyonunun Ehl-i Kitap’la ilgili boyutu ve onlarla münasebeti hakkında Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurur:

Onlar ki, ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’de bütün vasıflarıyla kaydedilmiş olduğunu gördükleri ümmî (okuyup yazmamış ve dolayısıyla yazılı kültürden uzak, zihni ve kalbi tamamen vahiyle şekillenmiş bulunan), Allah’tan insanlara elçi, insanlar katında ise nebî o en büyük Rasûl’e (bütün emir ve yasaklarında) tâbi olurlar. O Rasûl, onlara iyilik, doğruluk ve güzelliği tebliğ ve emretmekte, kötülük, yanlışlık ve çirkinliği yasaklamakta; Allah’ın pak yaratıp pak saydığı bütün sağlıklı yiyecek ve içecekleri onlara helâl, murdar yaratıp murdar saydıklarını ise haram kılmakta ve sırtlarındaki (kendi şeriatlarından kalma) ağır yükü indirip, boyunlarına vurulmuş zincirleri çözmektedir. İşte, O’na bütün samimiyetleriyle iman etmiş bulunanlar, O’nu destekleyen, O’na yardım eden ve risalet misyonuyla gönderilmesiyle birlikte O’na indirilmeye başlayan Nûr’a (Kur’ân) tâbi olanlar: işte onlar, (hem dünyada hem de ve bilhassa Âhiret’te) gerçek kurtuluşa erenlerdir. (A’râf Sûresi/7: 157).

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى الْاِسْلَامِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٧)

7. (Başka bir şeye değil, geleceği haber verilmiş bu Rasûl’ün getirip kendilerine tebliğ ettiği) İslâm’a davet edildikleri halde, yalan uydurup, yalanlarını Allah’a isnat edenden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki Allah, zalimler güruhuna hidayet nasip etmez.

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (٨)

8. Ağızlarıyla (üfleyerek) Allah’ın Nûru’nu (*) söndürmek diliyorlar. Ama Allah, kâfirler hoşlanmasalar da Nûrunu tamamlama yolundadır ve mutlaka tamamlayacaktır.

~Açıklama~

(*) Allah’ın Nûru, İslâm’dır. İslâm, başka din görünümlü sistemler, felsefeler ve muharref dinler tarafından kâinatın yüzüne çekilen kara ve karanlık örtüyü bütünüyle sıyırmıştır; o, zihinleri, kalbleri, bütün yanlarıyla hayatı ve insanların doğumdan Âhiret’e uzanan ebediyet yolunu aydınlatır.

هُوَ الَّذِٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ۟ (٩)

9. O Allah, Rasûlünü doğrunun ve doğruya giden yolun ta kendisiyle ve (adalet, hakkaniyet ve doğruluk üzerine oturan) Hak Din’le gönderdi ki, müşrikler hoşlanmasa da, o Din’e başka her din ve sistemin üstünde bir mevki versin. (*)

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Tevbe Sûresi/9: 33, not 9.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ (١٠)

10. Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticareti size bildireyim mi?

تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ (١١)

11. Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır ve Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer biliyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُۙ (١٢)

12. (Böyle yaparsanız,) Allah da günahlarınızı bağışlar ve sizi (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere, sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerinde pek hoş meskenlere yerleştirir. Budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.

وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (١٣)

13. Ve hoşunuza gidecek bir başka lûtuf daha: Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek (ve daha başka pek çok zaferlere kapı açacak) bir zafer! Mü’minleri müjdele! (*)

~Açıklama~

(*) Âyetlerde geçen ticaret ve müjde, bir başka yerde şöyle ifade buyurulmuştur: Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve öldürürler veya öldürülürler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı bir va’ddir. Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler,) Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı. (Tevbe Sûresi/9: 111)

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُونُٓوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّنَ مَنْ اَنْصَارِٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ بَنِٓي اِسْرَٓاءِيلَ وَكَفَرَتْ طَٓائِفَةٌۚ فَاَيَّدْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ (١٤)

14. Ey iman edenler! Allah’a (O’nun dinine ve Rasûlü’ne) yardımcı olunuz. Nasıl ki, vaktiyle Meryem oğlu İsa havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sormuştu. Havariler de, “Biziz Allah’ın (dininin ve Rasûlü’nün) yardımcıları!” diye cevap vermişlerdi. Neticede İsrail Oğulları’ndan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Ama Biz, iman edenleri düşmanları karşısında destekledik ve bu sebeple onlar, sonunda üstün gelen taraf oldular.

***

62. Cuma Sûresi 

  • Cuma Sûresi 11 âyetten oluşan Sûre, ismini Cuma Namazı’nın farziyyetini ifade eden 9’uncu âyetteki Cuma kelimesinden alır. Medine’de Hicret’ten bir süre sonra inmiştir.
  • Cuma günü namaza davet yapıldığında mü’minlerin Allah’ı anmaya koşmalarını buyurur.
  • Allah Rasûlü’nün misyonunun ana esaslarını zikreder ve kendilerini Allah’ın yegâne “dostları, sevgilileri” gibi takdim eden yahudileri takbih eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١)

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih (O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzeh olduğunu ilan) eder. (O Allah ki,) Melik (varlık üzerinde mutlak hakim)dir; Kuddûs (Kendisi her türlü eksiklik ve lekeden uzak olduğu gibi, kâinatı da daima tertemiz tutan)dır; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۗ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍۙ (٢)

2. O (Allah), kendilerine Kitap verilmemiş ve (pek çoğu itibariyle) okuma–yazma da bilmeyen insanlar (*) arasında, kendi içlerinden (onlarla aynı kavimden ve aynı dili konuşan) bir rasûl çıkarıp gönderdi. O Rasûl, onlara Allah’ın (kendisine vahyettiği) âyetlerini (ve kâinatta ve bizzat kendi içlerinde Allah’ı gösteren delilleri) okuyup açıklıyor; (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek,) onları arındırıyor; onlara (Allah’ın kendisine indirmekte olduğu) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor. Onlar, bundan önce ancak apaçık bir sapıklık ve yitip–gitmişlik içindeydiler.

~Açıklama~

(*) Yahudiler, kendilerine Kitap verilmiş, yani Ehl-i Kitap bir topluluktu. Ayrıca, pek çoğu okuma–yazma biliyordu. Fakat, 5’inci âyette ifade buyurulacağı üzere, Tevrat kendilerine öğretilmiş olmakla birlikte, özellikle Tevrat’a âlim olan pek çok önde gelenlerinin Tevrat’la münasebeti, sırtında kıymetli kitaplar taşıyan ve ne taşıdığının hiç farkında olmayan bir merkeple o kitapların münasebeti gibiydi. Öte yandan, Araplar, hem kendilerine o ana kadar Kitap verilmemiş, hem de pek çoğunun okuma–yazma bilmiyor olması itibariyle ümmî idiler. Buna rağmen onlar, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla kendilerine gönderilen Kitabı o dönemde tam sahiplendiler; onu zihinlerine, kalblerine ve yollarına ışık, kendilerine rehber yaptılar.

وَاٰخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣)

3. (Allah, o Rasûlü) daha henüz o (Araplara) katılmamış bulunan diğer topluluklara da göndermiştir. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٤)

4. Bu, Allah’ın bir lûtfudur ki, onu kime dilerse ona verir. Allah, çok büyük lûtf u ihsan sahibidir.

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًاۜ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥)

5. Tevrat’ı yüklenip (öğrenip de, onu başkalarına da öğretme ve günlük hayatta uygulanmasını sağlama yükümlülüğü altında bulunan), fakat buna rağmen bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan bir merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayan bir topluluk için ne kötü bir benzeme bu! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦)

6. De ki: “Ey yahudi olan, kendileri için ‘Biz yahudiyiz’ diyenler! İnsanlar içinde yalnızca kendinizin Allah’ın gözdeleri olduğunuzu iddia ediyorsanız, haydi (O’na kavuşmak için ne duruyorsunuz?) Eğer bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz, hemen ölümü temenni edin.”

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُٓ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٧)

7. Oysa onlar, bizzat işleyip kendi elleriyle (Âhiret’e gönderdikleri) günahları sebebiyle (asla Allah’a kavuşmayı istemez ve bunun için de) ölümü katiyen temenni etmezler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.

قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ (٨)

8. De ki: “Kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi muhakkak karşılayacaktır. Sonra da, gaybı ve şahadeti (duyuların ötesini ve onların algı sahasına giren her şeyi) bilen (Allah’ın) huzuruna çıkarılacaksınız ve O, (dünyada iken) ne işlemişseniz hepsini size tek tek bildirecek ve onlardan dolayı sizi sorguya çekecektir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩)

9. Ey iman edenler! Cuma günü ezan ile namaza çağrıldığınızda derhal (namaz ve hutbe ile) Allah’ı anmaya koşun ve işi, alışverişi bırakın. Eğer biliyorsanız, sizin için hayırlı olan budur. (*)

~Açıklama~

(*) Cuma namazı farz ibadetlerden olup, aynı zamanda önemli bir İslâmî semboldür (şiar). Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, üst üste özürsüz üç Cuma namazına gitmeyenin kalbini Cenab–ı Allah’ın mühürleyeceği ikazında bulunmuştur (Ebû Davud, “Salat”, 215; Tirmizî, “Salat”, 359).

Müslüman ümmetin siyasî hürriyetiyle de alâkası bulunan bu namaz, yalnız olarak kılınamaz. Cuma namazı, Cuma günü Öğle Namazı vaktinde kılınır ve artık o gün ayrıca Öğle Namazı kılınmaz. Hür, ergenlik çağına gelmiş, akıllı ve bir yerde daimi kalan (mukim) her Müslüman erkeğe, geçerli bir mazereti (namaza gelemeyecek kadar hasta, yaşlı olma vb.) olmadıkça Cuma Namazı’nı kılmak farzdır. Dolayısıyla, kadınlara ve çocuklara farz değildir.

Cuma Namazı’ndan önce hutbe okunur; âyette geçen “Allah’ı anma” ifadesine hutbe de dahildir. Hutbe, imam tarafından minberde ve ayakta verilir. İmam, hutbeye Allah’a hamdederek, Rasûlüllah’a ve Ehl-i Beyt’ine salât u selâm okuyarak başlar. Ardından hutbeyi okur. İmamın hutbeyi fazla uzatmaması yerindedir. Hutbenin bu bölümünden sonra imam biraz oturur, ardından tekrar kalkar, Allah’a hamdedip, Rasûlüllah’a ve Ehl-i Beyt’ine salât u selâm okuduktan sonra bütün Müslümanlar için dua eder. Cemaatin hutbeyi sessizce ve konuşmadan, başka şeyle meşgul olmadan dinlemesi gerekir.

Cuma Nnamazı, temelde 2 rekat farzdan ibarettir. Ayrıca, farzdan önce ve sonra, öğle namazının ilk dört rekat sünneti gibi 8 rekat sünneti vardır. Cuma Namazı’nın, aynı zamanda bir sembol (şiar) olması ve Müslümanların siyasî bağımsızlığı ile de münasebeti bulunması açısından, diğer namazlardan ayrı olarak sıhhat şartları da söz konusudur.

Âlimler, hilâfet-i tâmme denilen ilk Dört Halife döneminden sonra, özellikle İslâm içinde bölünmelerin, ayrı devletlerin başgösterdiği dönemde, İslâmî idareler hakim olmasına rağmen, bu sıhhat şartlarının tam yerine gelip gelmediğinden şüpheye düşmüşler, bu sebeple, vaktin eda edilmiş farz namazsız geçmemesi için farzdan sonraki dört rekat sünnetin arkasından zuhr–u âhir (sonraki–ikinci öğle) adıyla, Öğle Namazı’nın farzı gibi dört rekat bir namazın, arkasından da iki rekat vaktin sünneti adı altında bir namazın kılınmasının yerinde olacağı sonucuna varmışlardır. Dolayısıyla, borçlu kalmamak için bu namazların kılınması da gerekmektedir.

فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (١٠)

10. Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lûtf u ihsanından rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte (namaz kılarak, ayrıca namaz dışında da) Allah’ı çok anın ki, (her iki dünyada da) kurtuluşa erebilesiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette, Cuma namazı kılındıktan sonra yeniden işe, ticarete dönmenin artık caiz olduğu ifade buyurulmaktadır. Bunu ifade ederken, Cuma Namazı’nın geçiştirilmemesini ve Allah’ı anmanın namazla sınırlı kalmamasını da ihtar buyurmaktadır. İki yönlü bu kısacık âyette, çalışarak Allah’ın fazl u ihsanından rızkı talep ve Allah’ı çok anma ile her iki dünyada kurtuluşun mümkün olacağı özetlenmiş olmaktadır.

وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْوًاۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِمًاۜ قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (١١)

11. Bir ticaret veya bir eğlence görünce oraya doğru sökün edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın nezdindeki (nasip), eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır. (*) Allah, Kendisinden hayırlı rızkın beklenmesi gereken ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olandır.”

~Açıklama~

(*) Âyet, bir Cuma günü namaz esnasında Medine’de meydana gelen bir hadiseyi anmaktadır. Medine’de kıtlık vardı ve uzun süredir Suriye’den bir ticaret kervanının gelmesi bekleniyordu. Kervan, tam da Allah Rasûlü Cuma hutbesini okurken şehre girdi. Onun geldiği haberini veren davul seslerini işiten cemaatin çoğu mescidi terkediverdi. Dolayısıyla âyet, Cuma günü Cuma Namazı’nı dikkatle yerine getirme konusunda bütün Müslümanları uyarmaktadır.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 74 kez okundu