Belirsizliklerin hikmetleri vardır. İnsanın eceli belirsizdir. Eceli insana bildirilmiş olsaydı, yetmiş yaşında vefat edeceği kesin olan biri, otuzlu kırklı yaşları na kadar, ‘ne de olsa ölüme daha çok var’ hissiyatından kurtulamaz ve hayatının ilk yarısı ölüme karşı gaflet ve duyarsızlık içinde geçerdi. Otuz kırk yaşından sonra ise darağacına çıkmakta olan bir idamlık gibi, emdiği süt burnundan gelir ve doğal bir biçimde yaşamını sürdüremezdi.
Kıyametin vakti belirsizdir; Belirli olsaydı, ilk ve orta çağ insanları, ne de olsa bizimle alakası yok diyerek kıyamet hakikatine karşı gaflet içinde kalırlar, son çağın insanlarıysa hayatın anlamsızlığı içerisinde yaşamlarını sürdüremez ve sorunlu bir psikoloji içerisine gömülürlerdi. Bu durumda bilim, teknoloji ve sanat, ne de olsa artık ihtiyaç olmayacak düşüncesiyle ilerleyemezdi. Kıyamet zamanının belirsizliği bütün çağların kıyamet gerçeğinden istifadesine, insan ecelinin belirsizliği de, her insanın hem yaşama ümidi taşıyarak dünya işlerini şevkle yapmasına, hem de ölümle her an karşılaşma olasılığından dolavı ahiret hazırlığına vesile olmuştur. Bu örtük hakikatler, hem dünyası hem ahireti için çalışmasına insanı motive etmektedir. Ruhun denge hali olan ‘havf ve reca’ yani korku ve ümit dengesi bu belirsizlikler sayesinde korunmuş durumdadır.
Rızık da belirsizdir. Yani kimin rızkının hangi işlere ve hangi zaman dilimlerine yazılmış olduğunun bilgisi insanın kendisinde yoktur. İnsan-rızık ilişkisi belirsizleştirilerek, insanın onu her yerde araması ve bu çabayla ataletten kurtulması sağlanmıştır. Kadir gecesinin belirsizliği sayesinde Ramazan’ın her gecesi Kadir hürmeti görürken, insanlar arasında Hızır’ın kim olduğunun bilinmeyişi, her insana hürmet gösterme gibi bir hasletle sonuçlanmıştır. Cuma günü her duanın kabul edileceği bir ‘icabet vaktinin’ varlığından bahsedilir ki, bu saatin belirsiz olması, Cuma gününün her saatinin duayla süslenmesi sonucunu doğurur. İlahi isimler içerisinde, kendisi vesile edilerek edilen her duanın kabul edileceği rivayet edilen ism-i azam’ın hangisi olduğunun bildirilmemiş olmasında da hikmetler vardır. Rabbimizin ortaya koyduğu belirsizliklerin öyle derin anlam ve faydalan vardır ki, onların belirli olma durumlarındaki olası faydaları, belirsizlikleriyle çok çok aşılmış durumdadır.
İşte, insanın gelecekte başma gelecek musibtleri bilmiyor olması da büyük bir nimet ve rahmettir. Şayet bu kederli vakitler önceden bilinseydi, musibeti beklemek, o musibetin kendi ağırlığından kat be kat daha yıpratıcı olurdu. Rabbimizin hikmet ve şefkati, bu fazladan yükün gereksiz yere çekilmemesi için kaderde var olan musibetleri insanın bilgi alanından gizlemiştir. Dinimizde gaybdan haber vermenin ya saklanmış olmasının bir hikmeti de bu olsa gerektir. Gaybdan verilen özellikle olumsuz haberler, insanların psikolojilerini alt üst edecek, acıları yüzlerce kat artıracak ve daha musibet gelmeden o musibetlerin vehmi acılarını yıllarca çektirecek potansiyeldedir. Belirsizlikler hayatı yaşanır kılmaktadır. Kavrayabileceğinden daha fazla şey bilmesi insan için mutsuzluk kaynağıdır. Dostoyevski, “Baylar, yemin ederim. her şeyi fazlasıyla! anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık” der, Yer Altından Notlar’ da… Aynı toprakların bir diğer yazarı Gorki ise “Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun” der.
Beşinci yüzyılda yaşamış ve zindandayken felsefenin tecessüm ederek, kendisiyle konuştuğunu ifade eden Filozof Boethius, Felsefe’nin Tesellisi adlı meşhur eserinde, adeta bu asra da hitap eder gibi konuşur ve şunu anlatır: “Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsan mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır. Ne tamamen ele geçirilir ne de hep sürer. Bir adamın çok büyük geliri olabilir, ama aşağı bir sınıftan geldiği için hicap içindedir. Bir başkası soylu olduğu için tanınır, ama ailesinin maddi kaynakları yetersiz olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir, ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği, vardır, ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya bırakacak olmanın sıkıntısıyla yaşar. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşen mutlulukla tamamen nasiplenemez. Çünkü her mutlu durumun tatsız bir yanı vardır. Sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur. Bilinseydi ürkütücü olurdu. “
Madem Rabbimiz, bu acıların önceden çekilmemesi, musibetlerin olduğundan fazla büyütülmemesi hikmetiyle bu kederleri belirsiz hale getirmiştir. O halde insana düşen de, dövülmeden ağlamamak, olmayan bir duruma ‘olmuş’ vasfı kazandırmamak ve varlığı sadece olasılıklar aleminde olan sanal kederlerden arınmaya çalışmaktır.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu