68-) İslâmiyet ve İman Nedir

İslâmiyet, İslâm’a, hak ve hakikate taraftar ve teslim olma ve ona uymaktır; iman ise, hakkı aklen ve kalben kabûl ve tasdik etmektir. [Mektûbât, “9. Mektup, Râbian”; Barla Lâhikası]

İslâmiyet, yani Müslümanlık manâsında İslâm ile imanın mahiyeti, farklı görüşlere sebep olmuştur. Bazı âlimler “İkisi birdir.” derken, bazıları ise, “Birbirinden farklıdır.” görüşünde bulunmuştur. Her iki görüş de doğru olmakla beraber, meselenin tatbik sahasının farklılığından dolayı iki görüş de eksiktir ve izaha muhtaçtır.

İslâmiyet, hükümleri itibariyle İslâm’a taraftar olmak, onu benimsemek, doğruluğunu kabûl etmek demektir. Bir insan iman etmeden de İslâmiyet’i, onun bütün veya bazı hükümlerini doğru bulabilir; fakat böyle bir insan, nefsine söz geçiremeyerek İslâm’a, onun iman edilmesi gereken esaslarına iman etmeyebilir. İman etmeden İslâm’ın bazı ferdî, hattâ içtimaî, iktisadî ve siyasî hükümlerini tatbik de eder. Böyle bir insana ‘gayr-ı mü’min Müslim’, yani ‘imanı olmayan Müslüman’ denebilir. Bir insan da vardır ki, İslâm’ın iman esaslarına, hattâ bütün hükümlerinin Allah’tan olduğuna inanır ve tasdik eder. Fakat bu insan zaman ve şartlar diyerek veya başka mazeretlerle İslâm’ın hükümlerine, Şeriat’ın ahkâmına taraftarlık göstermez. Onların tatbikini istemez, doğru bulmaz. Böyle birine de ‘gayr-ı Müslim mü’min’, yani ‘Müslüman olmayan mü’min’ denebilir. Ama imansız Müslümanlık kurtulmaya yetmediği gibi, sözkonusu türden, bilerek İslâmiyetsiz, yani Müslümanlığı olmayan iman dahi kurtulmaya kâfi gelmez.

Konunun bu önemli yanıyla birlikteHz. Üstad Bediüzzaman’ın temas buyurmadığı bir başka önemli yanı daha vardır. İslâmiyet, tatbiktir, yaşamaktır. Bir insan, zahiren mü’min görünür, iman ikrarında da bulunur, fakat kalben kâfirdir ve dolayısıyla bir münafıktır. Ama bu insan küfrünü gizler; gerektiği zaman diliyle iman itirafında bulunur, en azından Cuma namazlarına gelir, namaz kıldığı bilinir ve emvâl-i zahire denilen görünür servetinden zekâtını da verir. Bu insan, bir İslâm devletinin Müslüman vatandaşı muamelesi görür, kendisine Müslüman muamelesi yapılır. Ne var ki, zahiren ve hukuken Müslüman böyle bir insan mü’min olmadığı gibi, hakikatte Müslüman da değildir. İman ve İslâm, nihayette birleşir, yani hakikî mü’min, hakikî Müslüman; hakikî Müslüman da hakikî mü’mindir. İslâm, bir bakıma baştan sona imanı tahsilden, sürekli daha derin, daha etraflı mü’min olmaktan, imanda sürekli terakkîden; iman da İslâm’da derinleşmek ve açılmaktan, onu daha derin, daha kapsamlı yaşamaya çalışma ruh ve gayretinden ibarettir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim, “Ancak Müslümalar olarak can vermeye bakın!” buyurur. (Âl-i İmran Sûresi/3: 102)

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 25 kez okundu