İnsanlığın mazhar olduğu büyük nimetlerden biri olan uçaklar, bir metal yığını olarak, havada nasıl kalmaktadır? Çoğumuz uçakların motor sayesinde havada kaldığını düşünürüz. Oysa uçakları havada tutan faktör yine havadır. Uçak motorları öndeki havayı arkaya itmeye yaramaktadır. Bu hareket, uçağın ileriye doğru yönelmesini sağlar. Uçak ileriye doğru hareket ettiğinde kanatların altında bir kaldırma kuvveti oluşur. Uçağın süratinin artmasıyla birlikte kaldırma kuvveti daha da artar. Kaldırma kuvveti, yerçekimi ve hava direncinden fazla olduğunda uçak havalanır. Uçağın havalanmasını ve uçmasını sağlayan esas şey motorlar değil havanın kaldırma kuvvetidir.
Uçakların varlığını, daha önceleri akışkanların kaldırma kuvveti için kullanılan Bernoulli Denklemi’nin hava için de geçerli olduğunun anlaşılmasına borçluyuz. Bunun öncesinde o kadar çok uçma denemesi yapılmıştır ki, dünyanın birçok yerinde yapılan bu çalışmalarda sakatlanan, felç olan ve hayatını kaybeden birçok insan olmuştur. Bugün beş yüz kişilik uçaklarda kıtalar arası keyifle seyahat edebiliyorsak, konunun ilahi boyutu haricinde, bu uğurda hayatını kaybetmiş ve sakalanmış insanlara pek çok şey borçluyuz. Dünyada hayatımızı kolaylaştıran her ne varsa, harcanmış emekler, çekilmiş çileler ve kaybedilmiş hayatlar söz konusudur. Büyük nimetler, büyük kederlerle yoğrulmuştur. Evet, büyük mutluluklar da, büyük acıların neticesidir.
Cennet arzulanan bir yer olmasına karşın, onun köprüsü durumunda olan ölüm ve kabir tatsız görülmektedir. Tıpkı bunun gibi hayatı da insan için hazırlanmış nimetlerle doludur ancak dünyaya ulaşmak için anne karnının dar yaşamından çıkışın zorluklarını yaşamak mecburiyeti vardır. Yusuf Peygamberin Mısır’a aziz olması, kuyuya atılmasının, iftiraya uğramasının ve hapse düşmesi gibi zorlukların meyvelerinden yalnızca biridir. Şadi Şirazi der ki, “Mutluluk vadisine ulaşmanın yolu, mutsuzluk vadisinden geçmektir.”
En büyük mutluluk olan cemalullahı müşahede ve cennet nimetleri de kendisine kavuşulmadan önce birçok bedel ister. Rabbimiz Bakara Sûresi 214. Ayet’te şöyle buyurur: “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaad ettği yardım ne zaman?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” Rabbimiz Al-i İmran Suresi 142. Ayet’te ise şöyle buyurur: “Yoksa siz, Allah içinizdeki mücahede edenleri ayırt etmeden, bir de sabredenleri belirleyip ortaya çıkarmadan hemen Cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
Sonunda cennete ulaşmaya namzet insanın geçireceği zorlu evreler vardır. Kur’an “Andolsun biz insanı sıkıntılar içinde yarattık” buyurur (Beled, 4). Müfessirler, bu ayeti açıklarken insanın genellikle meşakkatli süreçlerden geçen bir varlık olduğunu anlatırlar. Babamızın belinden geçerken sıkıntı; annemizin karnından geçerken sıkıntı, emzik zamanında sıkıntı, ergenlik çağında sıkıntı, geçimliğimizi elde etmede sıkıntı, ölümde sıkıntı… Hayat boyu musibetlerde sıkıntı; ibadetleri eda ederken zorluklar ve sıkıntı; ardından ahiret sıkıntıları, ölüm, melek sorusu, kabir karanlığı, sonra yeniden dirilme ve Allah’ın karşısına çıkarılıştaki zorluklar… Ahiretteki yerini buluncaya kadar devam eden sıkıntılar her insanın yazgısıdır.
Çözümü insan kudretini aşan ve sona erdirilmesi mümkün görünmeyen olaylara dört açıdan bakılabilir. Bunlar merhamet, hikmet, adalet ve rubûbiyettir. Merhamet açısından bakıldığında, insana keder veren musibet, daha geniş planda onu mutlu etmek gayesiyle vardır. Yoksa Rabbimizin merhameti, kişinin bu acıyı çekmesine müsaade etmezdi. Hikmet açısından bakıldığında, bu musibetin başkasına değil ona yönelmesinde, başka zamanı değil bu zamanı seçmesinde, başka şekil de değil bu şekilde olmasında çok derin anlamlar vardır. Bu olanlar boşu boşuna yaratılmış olamazlar. Bu gizler ancak tefekkürle açılabilir. Adalet açısından bakıldığı zaman, bu musibeti hak edecek hata ve günahlarının varlığından dolayı, insan bu musibetle o suçlardan arındırılmış olmaktadır. Rububiyet penceresinden bakıldığındaysa, Rabbimizin rububiyeti, yani terbiyecilik hususiyeti, bu musibetle insanı eğitmekte, olgunlaştırmakta, terbiye etmekte ve kemale erdirmektedir.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu