90-) Arınma Tesellisi

Yüce Kitabımızdaki ayetler incelendiğinde insanın günahlarından arınmaya dört farklı yerde muhatap olacağı anlaşılmaktadır. Ceza ve azap şeklindeki bu arınmalar insanoğlunu temizlemek üzere dünyada, kabirde, kıyamet gününün çeşitli safhalarında ve cehennemde gerçekleşecektir. Dünya birçok göreviyle birlikte müminin günahlarından arındığı bir yerdir aynı zamanda. İnsanın ahiretteki mükafatlarının eksiksiz olması için bu dünyada birtakım musibetlere uğraması kaçınılmazdır. “Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır” der Mevlana Hazretleri (Mesnevi, Cilt, 3).

Rasıılullah Efendimiz de (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah bir kulu için hayır murad ederse, onun cezasını daha dünyadayken verir: Günahı sebebiyle kula dünyadayken dokunulmayıp, cezasının kıyamet gününe ertelenmesi ise onun için kötüdür” (Tirmizi, Zühd, 56). Evet, dünya insanın arınma merkezlerinin ilkidir ve bu arınmayı gerçekleştiren önemli faktörlerden biri musibetlerdir. Musibetler genellikle insanların günahlarının sonucudur. Günahların çoğunu bağışlayan Rabbimiz, bir kısmının cezasını dünyada vermektedir. En küçük musibet dahi bir günahın neticesi olmaksızın yaratılmaz. Musibet namına Allah’tan ne gelirse, insanın istihkakıdır, hatta istihkakının çok hafıfletilmiş bir halidir. Kur’an bu gerçeği muhtelif ayetlerde şöyle anlatır: “Başınıza musibet gelince, ‘Bu musibet de nereden?’ mi diyorsunuz? Ey Rasulüm, de ki: Elbette kendi yüzünüzden!” (Al-i İmran, 165) “.. bizzat işledikleri suçların karşılığında bir musibete maruz kaldıklarında.. ” (Nisa,62) “… bizzat işleyip kendi elleriyle gönderdikleri sebebiyle başlarına bir musibet geldiğin de…” (Kasas, 47) “Başınıza gelen her musibet kendi yaptıklarınız yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu bağışlar” (Şura, 30) “Sana gelen iyilik Allah’tandır, başına gelen kötülük ise kendindendir” (Nisa, 79). Hz. Mevlana da ‘İnsan’ın başına bir iş gelince neden niçin oldu diye kırk türlü sebep bulur da, ben ne yaptım ki bu iş başıma geldi diye düşünmez” der.

Hepimiz hastalanmaya veya musibete uğramamıza sebebiyet verecek birçok hata yapmışızdır. Yanlış beslenmiş, yanlış yaşamış, yanlış uyumuş, yanlış tedaviler görmüşüzdür. Ambalajlı gıdalar, deterjanlardaki ve ilaçlardaki kimyasallar, plastik içeren mamuller bedenimizin her köşesinde yer tutmuştur. Herkesin hastalıkla sonuçlanabilecek yeteri kadar ihmali, musibetle sonuçlanmayı hak eden fazlasıyla kusuru mevcuttur. Hatalı şehir planları, bina tasarımları, yanlış teknolojik ürün tasarımları, yanlış yürütülen tıp felsefesi gibi etkenler hastalık ve musibetleri netice vermek üzere biçilmiş kaftan gibidirler. Şu anda bütün insanlığın yok olmasına yetecek kadar yanlış yapılmış durumdadır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “… zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı kalmazdı” (Nahl, 61).

En basit örnekle, durmadan konuştuğumuz telefonların sağlığımıza etkisini düşünelim. Düzenli olarak maruz kaldığımız radyasyondan kaynaklı, beynimizde bir ur çıktığı haberini alsak, Allah’a isyan etme hakkına sahip olur muyuz? Bunu hak etmiş olmuyor muyuz? Veya bunun sorumlusu dünyayı bu şekilde kuruyor olan insanoğlu değil midir? Cenabı Hakk bu yanlışların çoğunu affediyor, bize bu ihmallerin acı sonuçlarını yaşatmıyor. İşte bu Allah’ın ikramıdır. Ama hatalarımızın bir tanesi adalet olarak bize tattırıldığında, suçumuzun cezasıyla karşılaşmış oluyoruz. Dokuz yüz doksan dokuz ihmalimize rağmen bizi hastalandırmayan ve musibete giriftar etmeyen Rabbimiz bize rahmet etmemiş de ne yapmıştır? O halde bir ihmalimizin sonucunu adalet olarak önümüze koyduğu zaman buna zulüm denilebilir mi? İnsan ya kendi suçları veya mensup olduğu insanlık ailesinin hataları sebebiyle pek çok musibete istihkak kesp etmiş durumdadır. Ancak buna rağmen hak ettiği musibetlerin çoğu birtakım faktörler sebebiyle başına gelmemektedir. Bu faktörlerden en önemlisi Cenab-ı Hakk’ın insana olan şefkatidir. Onun ardından insanın yaptığı iyilikler, verdiği sadakalar ve ettiği dualar gelir.

Kainatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya da adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ım adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.

Kur’an şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lakin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor” ayetini okudu (Tirmizi, Tefsir, 44/3252). Hasan Basri, bu ayet nazil olunca Peygamberimizin şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allaha yemin ederim ki, kişinin ayağının sürçmesi, ayağını bir ağaç parçasının yırtması, damarının seğirmesi hep kendi günahı yüzündendir. Allah ise günahlarının çoğunu bağışlıyor” (Kurtubi, El- Camiu li Ah kamil-Kur’an, 16/30; Mecmuatün-·Nimet-Tefasir, 5/412).

Başımıza bunlar neden geliyor, hangi eksikliklerimiz bu musibetlere davetiye çıkarıyor, bizdeki hangi haller musibetleri üzerimize çekiyor, hangi boşluklarımız musibete istihkak kesp etmemize neden oluyor, diye tefekkür etmemiz gerekir. Hz. Mevlana şöyle der: ‘İnsanlardan gördüğün zulümler senin huyundur. Sen kendi huyunu onların aynasında seyredersin” (Mesnevi, Cilt 1). “Sana bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin birisi zorluğa düşmüş, beddua etmiştir. Ama sen dersen ki, ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım. Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin, nasıl olur da meyve vermez? Zina edene yüz sopa vururlar da o, ‘ben kimseyi dövmedim ki’ der” (Mesnevi, Cilt 4).

Günahlar, imandaki bir boşluğun dışa vurumu ve manevi hastalıkların göstergesidir. Günahlar, içimizdeki kaymaları dışa vururlar. Günahlar ruh ve kalpteki boşluklardan veya manevi hastalıkların varlığından destek alarak açığa çıkarlar. Kalpteki bu hastalık, acı da olsa bir karşılıkla tedavi edilir. İlahi ceza, o hastalığı onarmak için bir ilaç, bir fırsattır. Musibetlerin günahlarla sıkı bir ilişkisi vardır. Bu yüzden insan, sorumluluğu üzerine almalı; yaşadığı bu zor durumu kendisini, daha doğrusu nefsini, terbiye etme fırsatına dönüştürmelidir. Gelen başarıyı başarısızlığa, zenginliği fakirliğe, şifayı hastalığa dönüştürmüş olma ihtimalini düşünerek mesuliyet hissetmeli, özeleştiri yapmalıdır. Hz. Ömer’in yaşanan kuraklığı kendi günahlarıyla ilişkilendirme çabası gibi… Hz. İbrahim’in söylediği “Hastalandığımda O’dur bana şifa veren” (Şuara, 80) cümlesinde, şifayı Allah’la, hastalığı kendiyle ilişkilendirmesindeki yüksek ahlak gibi…

Bu yazı 11 kez okundu