➖İsrâ ve Mirac
➖Mi’racın Tarihi
➖Mi’racın Delilleri
➖Mi’racın Zamanlaması ve Sosyal Şartlar
➖Beş Konaklı Semâvi Yolculuk
➖Mi’racın Hakikati!
➖SadâkatTesti
➖Bedîüzzamanın Ufkundan Mi’rac
➖”Leyle-i miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir.” cümlesini nasıl anlamaşıyız?
➖Kur’an’da İsrâ ve Mi’rac
➖Hadîs-i Şeriflerde İsrâ ve Mirac
➖Mi’racın Hediyeleri
➖Mü’minlerin Rahatlaması
➖Bu Gece (MİRAC) Müslümanlar İçin İndirilen Hükümler
➖Efendimizin Dilinden Mirac ve Namazın Farz Kılınış Süreci
➖Namaz müminin miracıdır
➖Namaz Mirac ilişkisi
➖Mirac Gecesi Nasıl Değerlendirilmeli
➖Mirac Gecesi Namazı
➖Mirac kandili ve Gecesini Pratik Hayatımızda Tatbik
“İSRÂ ve MİRAC”
Peygamber Efendimiz (sas)’in rûhu ve bedeniyle Burak [Merkepten büyük, attan küçük bu göksel binit beyaz renklidir ve Cennet’ten getirilmiştir (Nursi, Mektubat] isimli semavî bir binite binerek Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya (Beytü’l-Makdis’e) kadar yapmış olduğu gece yolculuğuna -ki bu gece yolculuğuna İSRÂ DENİLİR, oradan da bir mi’râcla (manevî asansörle) yedi kat göklere yükselip tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşması, burada Cebrail’i arkada bırakıp Refref denilen manevi bir binitle Allah’ın huzuruna varıp O’nun Zât-ı Akdes’ini yakînen müşahede etmesi ve zaman-mekân üstü konuşması olaylarına Mİ’RÂC denilir.
Mİ’RACIN TARİHİ
Nasslarda isim olarak geçtiğinden ötürü temelde İsra ve Mi’rac olmak üzere iki aşamalı gerçekleşen bu göklerötesi yolculuk, peygamberliğin 12. yılında, 621 yılı başlarında, Medine’ye hicretten 18 ay önce, mübarek üç ayların ilki olan Receb-i şerifin 27. gecesinde (yani 26’yı 27’ye bağlayan Cuma gecesi, Reğâib gecesinden yirmi küsur gece sonra) Mekke’de iken gerçekleşmiştir. Kadir gecesinin de Ramazan’ın 27. gecesi olması ile aralarında çok gizemli bir tevafuk vardır.
MİRACIN DELİLLERİ
İsra ve Mi’raç hadisesi Kur’an ve Sünnet’in kat’i nasslarıyla sabit bir gerçektir. Mi’raç tarihi ihtilaflı olmakla beraber, ekseriyetin ittifakıyla Receb’in 27. gecesidir. Mi’raç gecesi namazı zayıf hadislere dayanmaktadır. Organize halindeki Mi’raç kutlamaları ise örf-ü şer’idir, ümmetin sünnet-i hasenesidir. Allâme-i Sâni Saadettin Teftezani ve Molla Ali el-Kari’nin belirttiği üzere: Rasulullah’ın Miracı, uyanık halinde ve hem ruhu, hem de bedeni ile olmuştur. (Hızır Bey: «Peygamberin mi’racının bedeni ile ve uyanıkken olduğu keyfiyeti âyetle, Meşhur Hadis ve Haber-i Âhad ile sabittir.» demiştir. Bkz. Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri: Akaid, s.215-228.)
‘’Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar olan seyahati, yani İsra hadisesi Kitap’tan nass-ı kat’î (âyet-i kerime) ile sabittir ve bu sebeple de onu inkâr eden KÂFİR olur. Mi’rac’ın Mescid-i Aksâ’dan semaya kadarki kısmı da haber-i meşhur (meşhur hadis) ile sâbittir ve bu faslı inkâr eden ise ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebini terkederek EHL-İ DALALET veya BİD’AT OLMUŞ olur. Mi’rac gecesi semâ katlarından Sidretü’l-Müntehâ’ya, Cennet, Cehennem ve Arş-ı A’lâ’ya gitmesi faslı ise haber-i ehad (ahâdî hadis) ile sabittir. Mu’cize seyehatin bu üçüncü faslını inkâr eden ise GÜNAHKÂR OLUR, HATAKÂR olur. (Ali el-Kâri’, Şerh-i Emâli, s.20; Teftezânî, Şerhu’l-Akaid, s.174. Bkz. Ömer Nesefi, İslam Efendimiz’in Gökler ötesine Yolculuğu 21 Ehl-i Sünİnancının Temelleri AKAİD, s.215-228.)
Mİ’RAC’IN ZAMANLAMASI VE SOSYAL ŞARTLAR
Miraç, hüzün senesi olarak isimlendirilen, dönemde en büyük koruyucusu, destekçisi olan amcası Ebû Talip ile fedakâr hayat arkadaşı Hz. Hatice (radıyallahu anhâ) validemizin vefatıyla sıkılan, âdeta daralan Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın huzuruna alınarak moral depolaması; tabiri caizse metafizik gerilime geçirilmesidir. Aynı zamanda bu büyük olay, on yıldır devam eden tebliğdeki sıkıntının; ayrıca üç yıl süren müşriklerin ablukasının ve bir de Taifliler’in insafsızca taarruz ve taşlamalarının neticesinde Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mükâfatlandırılmasıdır.
Pırlanta Müellifi: “Allah, ubudiyetiyle mahiyetini inkişaf ettiren ve mübarek ruhu gibi cismi de letâfet (güzellik) ve ulviyet kesbeden (kazanan) Resûlünü (sallallahu aleyhi ve sellem) lütfuyla huzuruna almış ve görüşmesiyle nimetlendirmiştir. Kulluğunun bir neticesi olan Miraç yolculuğunda Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini çepeçevre saran kanun ve sebepleri aşarak, beşeriyete ait perdeleri geçip, uzun mesafeleri bir hamlede katetmiştir. Yıldızları, sistemleri birer merdiven ve basamak gibi kullanıp, Rabbini görmeye mânî buudları geride bırakmış; cismen ve rûhen vardığı makamda Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etmiştir. Peygamberlerle selamlaşmış; melekleri görmüş; cenneti ve güzelliklerini, cehennemi ve azametini temaşa etmiştir.” (İnancın Gölgesinde, 2/52)
Kur’ân-ı Kerim’de bu olay, İsrâ Sûresi’nin birinci âyetinde meâlen şöyle anlatılıyor: “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 17/1) Söz konusu âyette “İsrâ” kelimesi kullanılmıştır ki, bu da “geceleyin yürüme” mânâsına gelmektedir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu gece Cenâb-ı Hakk’ın emriyle Kâ’be’nin yanındaki Hatim’de iken, başka bir rivayetle Ebû Talib’in kızı Ümmihâni’nin evinde iken “Burak” adı verilen bir binekle Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya getirilmiş; orada bütün peygamberlere kıldırdığı iki rek’at namazdan sonra Cebrail (aleyhisselâm) ile beraber Sidretü’l Münteha’ya kadar devam edecek yolculuğuna başlamıştır.
Bu önemli olay bizzat Allah Resûlü tarafından şöyle anlatılmaktadır: “Bana Burak’ı getirdiler. (Burak, merkepten büyük, attan küçük semâvî bir binektir ki beyaz renklidir ve cennetten getirilmiştir.) Ben buna binerek Beyt-i Makdis’e geldim ve Burak’ı benden önceki peygamberlerin bağladıkları halkaya bağladım. Sonra mescide girerek iki rekat namaz kıldım. Sonra çıktım; derken Cibril (aleyhisselâm) bir kap dolusu şarap, bir kap dolusu da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Bunun üzerine Cibril (aleyhisselâm) (bana) fıtratı seçtin, dedi. Sonra beni semâya çıkardı. Cibril (aleyhisselâm) gök kapısını çaldı.
– Sen kimsin, dediler.
– Cibril’im, cevabını verdi.
– Yanında kim var?
– Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).
– O gönderildi mi?
– Evet, gönderildi.
Bunun üzerine bize kapıyı açtılar. Bir de ne göreyim? Hz. Adem (aleyhisselâm) ile karşı karşıyayım. Bana hayır duada bulundu.” Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Cibril’le katları çıkmaya devam eder. Sırasıyla Meryem oğlu İsa (aleyhisselâm) ve Zekeriyya oğlu Yahya (aleyhisselâm), Yusuf (aleyhisselâm), İdris (aleyhisselâm), Harun (aleyhisselâm), Musa (aleyhisselâm) ve Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) yanlarına uğrar, aynı konuşmalar devam eder ve hepsinin de hayır dualarını alır. Öyle bir kata gelirler ki oradan ileriye ancak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) gidebilir. Artık Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), yüce Allah’ın huzurundadır. Elli vakit namazla emrolunur. Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) uyarısıyla döner, bu gidiş gelişler birkaç kere tekrarlanır. En sonunda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Artık ben gitmekten haya ederim.” der ve gitmez. Bunun üzerine elli vaktin yerine geçecek olan beş vakit namaz hediyesiyle ümmetine geri döner. (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 22, 43)
BEŞ KONAKLI SEMÂVİ YOLCULUK
O geceki semavî seyahati bize haber veren nass-ı kat’î, haber-i meşhur ve haber-i vahid üçlüsüne (sübût delillerine) göre, karşımıza üç aşamalı, üç konaklamalı bir mi’raç çıksa da, kullanılan binitleri esas alırsak, beş konaklık bir semavî yolculuk ile karşılaşırız. Müfessir Âlûsî’nin Alâî Tefsiri’nden naklettiğine göre, Rasulullah’ın İsra-Mi’raç gecesi biniti beş tane idi ki bunlar şunlardır:
1. Beytü’l-Makdis’e kadar Burak,
2. Dünya semasına kadar Mi’rac,
3. Birinci kat semadan yedinci kat göğe kadar meleklerin kanatları,
4. Yedinci gök’ten Sidre-i Münteha’ya kadar Cibril’in kanadı,
5. Sidre’den Kâbe Kavseyn’e (Allah’a iki yay arası yaklaşmasına) kadar Refref. (Bkz. Elmalılı,Hak Dini Kur’an Dili,5/280; (Alûsî, Ruhu’l- Meani,15/10).)
Mahiyetini aklımızın kavrayamayacağı ledünnî bir vasıta-ı intikal olan Refref, Cibril’in dahi bir adım atamadığı sahada Efendimiz’e matiyyelik yapmıştır.
MİRAC’IN HAKİKATİ?
Miraç, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mertebeleri katederek mânevî âlemde yükselmesini netice verecek yol almasından ibarettir. Miraç, maddî ve fizikî âlemin kanunlarına göre cereyan eden bir hadise olmadığından, ne orada geçen zamanı, ne göğsün yarılıp ameliyat yapılması olayını, ne bu yolculuğun nasıl gerçekleştiğini, ne de yedi kat sema ve onda yükselmeyi, bizim yaşadığımız ve bildiğimiz kriterlerle anlamaya çalışmamak gerekir. O olaylar tamamen başka boyutlarda cereyan etmiştir ve mucizedir. Bizler, hâşâ Allahın kudretiyle pazarlık yapmayız. O bir şeyin olmasını istedi mi ona “ol” der o da oluverir. Fakat, olayların yorumunda sebeplerin ön plana çıktığı materyalist bir dönemde, bunun aklen ve mantıken de mümkün olduğunu, Üstad Hazretleri ve PIRLANTA MÜELLİFİ hikmetleriyle beraber şöyle açıklıyorlar:
“…Yine hâtıra gelir ki: Dersin, “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat’ etmek aklen muhâldir.” Biz de deriz ki: Sâni-i Zülcelâlin san’atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın süratiyle ziyâ, elektrik, ruh, hayal süratleri ne kadar mütefâvit olduğu mâlûm. Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh süratinde hareketi nasıl akla muhâlif görünür? Hem, on dakika yatsan, bâzı olur ki bir sene kadar hâlâta mâruz olursun. Hattâ bir dakikada, insan, gördüğü rüyâyı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer…” (31. Söz)
“Cenab-ı Hakk, İsra suresine “Sübhânellezî” beyanıyla kullarına bir tembihte de bulunmakta ve adeta “Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (cc), sebebleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir” denmektedir. İkinci husus, Allah Rasulü (sas), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında,O’nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O’na zaman ve mekân üstü bir yolculuk yaptırtmıştır. Kadı İyaz, Efendimiz’in (sas) mekânsızlıkla alakalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O’nun “Ayağımı nereye koyayım?” sorusuna, “Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy.” denildiğini nakleder ki, bu da Kur’an-ı Kerim’deki “Kâbe kavseyni ev edna” (Necm: 9) hakikatiyle alakalı tevcihlerden biri sayılan imkânla vücub arası mertebe demektir. Bunun manası şudur: Hz. Muhammed Mustafa’nın (sas) ilah olması mümkün değildir. Zira O, Allah’ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibariyle yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki, bu ufuk insan, Buseyri’nin de ifadeleriyle “bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir…” [Prizma-4]
Miraç’ın Sırrı Nedir ve Neden Miraç’a Gerek Duyulmuştur?
Şu derin ve gizli sırrı iki hikâye ile akla yaklaştırmaya çalışıyoruz: Birinci hikâye: Bir sultanın iki çeşit sohbeti, görüşmesi vardır; Birisi, herhangi bir âmi (sıradan bir kişi olan) bir raiyetiyle, küçük ve ehemmiyetsiz bir iş için, özel bir ihtiyaca dair, özel bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri, büyük saltanatı ünvanıyla ve en büyük hilâfeti namıyla ve hâkimiyet-i âmme (genele hükmetmesi) haysiyetiyle ve emirlerini etrafa yaymak maksadıyla, o işlerle ilgili bir elçisiyle veya o emirlerle ilgili büyük bir memuruyla konuşmaktır, sohbet etmektir. İşte, şu örnek gibi, şu Kâinatın Yaratıcısı’nın ve Mülk ve Melekût Âlemlerinin Sahibi’nin iki tarzda sohbeti vardır: Biri küçük ve özel, diğeri bütün ve genel. İşte Miraç, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) velâyetinin bütün veliliklerin üstünde bir külliyet (genellik), bir yücelik sûretinde ortaya çıkmasıdır ki, bu durum, bütün Kâinatın Rabbi ismiyle, bütün varlığın Yaratıcısı sıfatıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbeti ve münâcâtı ile şereflenmesidir. (Sözler, Otuz Birinci Söz, Birinci Esas.)
Aklen Mümkün Olan Her Şey Kabul Edilir mi?
Miraç olayı ile ilgili akla şöyle bir soru gelebilir: Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar hızla gerçekleştirdiği Miraç, aklen mümkün gibi olsa da her mümkün gerçekleşmez ki! Bunun benzeri olaylar var mıdır ki bunu kabul etmek mümkün olsun? Benzeri olmayan bir şeyin, yalnız mümkün olması ile, meydana gelebileceğine nasıl hükmedilebilir? Bu olayın benzeri o kadar çoktur ki, saymakla bitmez. Meselâ, görüşü iyi olan bir kişi, gözüyle, yerden tâ Neptün gezegenine kadar bir saniyede çıkabilir. Her ilim sahibi de, aklıyla, kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her iman sahibi de, fikrini namazın fiil ve rükünlerine bindirip, bir çeşit Miraç ile kâinatı arkasına atıp, huzura kadar gider. Kalbî hayatı olan her mümin ve kâmil velî, mânevî bir terbiye yoluna girmekle, Arş’tan ve Allah’ı gösteren isim ve sıfat dairelerinden kırk günde geçebilir. Hem, nûranî varlıklar olan meleklerin arştan ferşe, ferşten arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Elbette bu kadar misaller gösteriyorlar ki; Allah’ın bütün velî kullarının sultanı, bütün müminlerin önderi, bütün cennet ehlinin reisi ve bütün melekler tarafından kabul edilmiş olan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce alemlere gitmesine vesile olan bir Miraç’ı bulunması ve onun makamına uygun bir şekilde olması, hem hikmetin gereğidir, hem akla çok uygundur ve şüphesiz gerçekleşmiştir.
SADAKAT TESTİ
Miraç olayı aynı zamanda, gerçek mü’minlerle henüz kalplerine iman tam yerleşmemiş olanlar için çetin bir imtihan vesilesi olmuştur. Efendimiz Miraçtan döndüğünde yaşadıklarını ve gördüklerini anlatınca, müşrikler buna çok sevinmişlerdi. Çünkü artık onlara göre bu kadarına inanılmazdı. Hemen bunu kullanarak, “buna da mı inanacaksınız” demek için kapı kapı dolaşmaya başladılar. Maalesef, bunu akıllarına sığıştıramayan bazı insanlar da irtidat etmişlerdi. Kapısını çaldıkları kişilerden birisi de Hz. Ebu Bekirdi. Ona olan biteni anlatıp buna da inanacak mısın dediklerinde: “Bunları size O mu söyledi” diye sordu. Evet diye cevap vermeleri üzerine de:
– “Vallahi, eğer o bunu söyledi ise, muhakkak, doğrudur!” dedi ve ilave etti: “Vallahi ben Onu, bundan daha uzak olanında, gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde kendisine semadan haber geldiğini bana haber verdiğinde de tasdik edip duruyorum!” Yani bu şu demek oluyordu: “O dediyse vallahi doğrudur.” Sonra bizzat Efendimize gidip duyduklarının doğru olduğunu teyit ettirdi. Efendimizin; “Ey Ebubekir! Sen, Sıddîk’sın!” (Sîre, İnsânü’l-Uyûn, Tabakât) iltifatına mazhar olarak, kıyamete kadar Sıddîklerin sultanı unvanının sahibi oldu.
Demek ki, sadâkat böyle zamanlarda ortaya çıkıyor. Her şeyin normal ve seyrinde gittiği, insanların hüsn-ü kabul gösterdiği iyi ve kolay günlerde değil, en azından acaba deyip yüz çevirdikleri zor günlerde ortaya çıkıyor. Bir üfürmelik imanı olanların, hayatın fırtınaları içerisinde bunu korumaları çok zordur. Yaşarken korusalar bile, ölürken emaneti sahibine emin olarak teslim etmek daha zordur. Cenab-ı Hak cümlemizi, Peygamberlerin, sıddîklerin, şehitlerin ve sâlihlerin yolundan ayırmasın.
BEDÎÜZZAMAN Ufkundan MİRAC
Bilindiği üzere, mübarek üç ayların ilk kandili Receb’in ilk Cuma gecesi olan Reğâib kandili, ikincisi ise 27. gecesi olan Mi’rac kandilidir. Bu kaderî tayin ve takdirdeki bir hikmeti Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle deşifre eder; hem izahat, hem de tespitte bulunur, ve der ki: “Leyle-i Reğâib, ibtidâ-i terakkiyât-ı hayat-ı Ahmediye’nin ünvanıdır.” Yani: Reğâib gecesi, Zât-ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanıdır. “Leyle-i Mi’râc da intihâ-i terakkiyât-ı hayat-ı Ahmediye’nin ünvanıdır.” Yani: Mi’rac gecesi de Zât-ı Ahmediyenin terakki hayatının zirve noktasının ünvanıdır. (Bediüzzaman, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s.207)
Nasıl ki şakk-ı kamer (Ay’ın ikiye yarılması hadisesi) Efendimiz’in en büyük mucizelerindendir; süflî âlemin (dünyanın) sakinlerine manevî üstünlüğü gösterildi ve böylece risaleti bir kere daha ispat edildi. ÖYLE DE mi’rac, Efendimiz’in kulluğundaki velayetinin en büyük kerametidir; ulvî âlemlerin ehline (meleklere ve ruhanilere) rüçhaniyeti gösterildi. Kur’an-ı Kerim ise risaletinin en büyük mucizesidir ki her iki âlemin ehli buna şahit olmuştur. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 210)
Bediüzzaman Hazretleri, Miraç’ı anlatırken der ki: “Evet, Cenâb-ı Hakk, bir kulunu, bir seyahatte huzuruna davet edip bir vazife ile vazifelendirmek için, Mescid-i Haram’dan peygamberlerin toplandıkları yer olan Mescid-i Aksa’ya gönderip, peygamberlerin dinlerinin asıllarının mutlak vârisi olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l Müntehâ’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.” (Bediüzzaman, Otuz Birinci Söz, s. 253)
Bediüzzaman Hazretleri büyük önem verdiği Miraç meselesini ele alırken onun, iman rükünlerinden sonra sıralanan bir netice olduğunu belirtir. Böyle olduğu için de onun, iman esaslarını kabul etmeyen dinsizlere karşı ispat edilmeyeceğini söyler. Bunun sebebini izah ederken de şu ifadeleri kullanır: “Çünkü, Allah’ı bilmeyen, Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) tanımayan ve melekleri kabul etmeyen veya gök ve mânâ âlemlerinin varlığını inkâr eden adamlara Miraç’tan bahsedilmez; öncelikle onlara o iman rükünlerini ispat etmek lâzım geliyor.” (Bediüzzaman, Otuz Birinci Söz, s. 256)
“Leyle-i Mirac, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir” cümlesini nasıl anlamalıyız?
Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Leyle-i Mi’rac, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i maneviye sırrıyla, inşaallah, her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve duâlar edeceksiniz. Ve hakkımızda gelen fırtınada binden bir zarar olmamasına mukabil, bu gecedeki ibadetle şükredersiniz. Hem sizin tam ihtiyatınızı tebrik ile beraber, hakkımızda inayet-i Rabbaniye pek zâhir bir surette tecelli ettiğini tebşir ederiz. [Şuâlar, On Dördüncü Şuâ]. Üstad Hazretlerinin Miraç gecesine bin aydan hayırlı olduğu ayetle sabit olan kadir gecesine nispet etmesi ve ikinci bir kadir gecesi nazarı ile bakmasının sebebi; onun da ayetlerle sabit bir gece olmasındandır. Mübarek geceler içinde ayetle açıkça bildirilmiş iki geceden birisi Kadir gecesi, diğeri de Miraç gecesidir. Miracın ilk aşaması olan İsra (Gece yürüyüşü) ayette zahir ve sarih olarak ifade edilirken, ondan sonraki aşamalar ayette işari ve remzi olarak ifade edilmiştir. Bu sebeple Miraç gecesi, Kadir gecesinin derecesine yetişemiyor; ama ondan sonra ikinci büyük ve bereketli gece unvanını alıyor denilebilir. Bu sebeple Miraç Gecesi ikinci bir Kadir Gecesi hükmündedir.
KUR’AN’DA İSRÂ VE Mİ’RAC
Kur’an-ı Kerim’deki 70. surenin adı, Mi’rac kelimesinin çoğulu olan “Meâric”tir (yükselme merdivenleri) ki, Mekke’de inmiştir ve adını 3. âyetinden almıştır: “Çünkü o, mi’raclar sahibi (yüceler yücesi) Allah’tandır. Melekler ve Rûh, O’nun Arş’ına; miktarı ellibin sene olan bir günde yükselirler.” (Meâric, 70/3-4).
İsrâ suresi 1. ve 60. âyetiyle İsrâ olayına, yani o gece yolculuğunun Mekke’den Kudüs’e ilk safhasına değinir ve ayrıca o gece Mi’rac faslında gördüğü temaşanın ve Zakkum ağacının imtihan oluşunu ifade eder. Necm suresinde de (53/1-18) İsrâ’nın müteakib safhası olan Mi’râc hadisesinin en nihâî faslından bir kesit anlatılır. İsrâ olayı âyet-i kerimede (İsrâ Sûresi-1) şöyle geçmektedir: “Kendisine bazı âyetlerimizi/delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammed’i, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya bir gece götüren o Zât’ın şanı yücedir, bütün eksikliklerden münezzehtir. Gerçekten herşeyi hakkıyla işiten ve herşeyi layıkıyla gören O’dur.”
İsrâ, lisân-ı ‘Arab’da gece seyrine derler. İsrâ gece seyrine tahsis olunduğu hâlde “Subhâne’llezî esrâ bi-’abdihî leylen… Bir gece…” buyurulması, ya’nî “leylen (geceleyin)” kelimesi nin zikri, İsrâ gündüz olmak câ’izdir, diye tevehhüm edenlere tenbîh içindir.” (Hüseyin Vassaf, Gülzar-ı Aşk, s.458) Ayrıca burada ümmetin manevî mi’racının da geceleri ihya etmek suretiyle gerçekleşeceğine bir telmih bulunsa gerektir.
İsrâ’nın devamı olan Mi’râc hadisesine dair bazı kesitler de ayet-i kerimelerde mübhem biçimde şöyle aktarılır: “Batmaya yöneldiği zaman yıldıza andolsun ki, Arkadaşınız (Muhammed) ne yanıldı ve doğru yoldan saptı, ne de aldanıp yanlış bir yol tuttu. O, asla heva ve hevesinden konuşmaz; O’nun (Din adına) size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; Pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi. O, aslî şekli ve bütün haşmetiyle doğruldu. O esnada, ufkun en yüksek noktasında idi. Sonra aşağı doğru meyletti ve yaklaştı. Öyle ki, arada (yan yana konmuş) iki yay aralığı kadar bir mesafe kaldı, hattâ daha da az. Ve böylece (Allah’ın) kuluna vahyetmek dilediği her şeyi vahyetti. O’nun (gözleriyle gördüğünü) kalb yalanlamadı. Şimdi siz kalkmış, O’nun gördükleri konusunda kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? O’nu bir başka (ikinci) inişinde daha gördü, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında.” (Necm Suresi 1-14 ).
Ayet-i kerime, Hz. Peygamber’in Cibril’i ikinci defa aslî suretinde görmesine işaret ediyor. Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında Cebrail’i ikinci defa asıl suretiyle gören Rasulullah, onu ilk defa ise Hira mağarasından inerken görmüştü. Yer ve gök arasında Kürsî üzerinde, yüce Allah’ın yarattığı şekliyle gördü. Altıyüz kanadı vardı diye rivayet edilmiştir. (“O, vahyi getiren elçi Cebrail’i, apaçık ufukta görmüştü.” (Tekvir 81/23) ayeti bu ilk aslî müşahedeyi haber vermektedir. Bu seferinde ise onu aslî sûretindeki azametiyle ikinci defa görmüştü. Ayette geçen “Sidretu’l-Münteha, Hz. Peygamber’e miraç gecesinde gösterilen, hilkatin aldığı son şekli gösteren, emir âleminin sonundaki “şeceretu’l-kevn” yani yaratılış ağacı, kâinat ağacıdır. Başka izahlar arasında, en kuvvetlisi bu görünüyor.” denilmiştir.
Kur’an’da “Me’vâ Cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, nur-u ilahî sardıkça sarıyordu. Ama Peygamber’in gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da.” (Necm, 53/15-17) mealindeki âyetten “Hz. Peygamber, Rabbine o kadar yönelmişti ki, gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikler ve hariküladelikler onu meşgul etmedi, maksad-ı hakikisi olan Allah’tan alıkoymadı.” manası anlaşılmıştır. “Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.” (Necm, 53/18) Mi’rac hadisesinin zirvesini anlatan bu ayet, Mi’racın dünya merhalesi olan İsra olayının gayesini anlatan “Kendisine bazı âyetlerimizi/delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammed’i, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya bir gece götüren o Zât’ın şanı yücedir…” (İsra 17/1) ayetindeki maksadın gerçekleşmiş olduğunu beyan etmektedir. Nitekim geçmiş peygamberlerden Hazreti Musa’ya da: “Böylece sana en büyük mûcizelerimizden birini göstermek istiyoruz.” (Taha 20/23) denilmiş ve gösterilmişti. “Unutma ki vaktiyle sana: “Rabbin insanları ilim ve kudretiyle kuşatmıştır.” demiştik. Gerek miraçta sana gösterdiğimiz temaşayı, gerek Kur’ân’da lânetlenen ve cehennemin dibinde biten o zakkum ağacını, sırf insanları deneme vesilesi kıldık. Biz onları tehdit ediyoruz da bu, onların azgınlığını artırmaktan başka bir işe yaramıyor.” (İsra 17/60) Bu âyette rüya “düş” anlamına olmayıp, dış dünyada görülen şey mânasınadır. Mi’rac’a işarettir. Sadece düş olsaydı, insanlar için ciddi bir imtihan olmazdı.” diyor [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
HADÎS-İ ŞERİFLERDE İSRÂ ve MİRAC
Efendimiz hadis-i şeriflerinde, buradaki amellerimizin o âlemdeki karşılıkları, temessül ve görüntülerinin de bulunduğu kendi miracını bizzat şöyle anlatıyor:
Enes (ra) Malik İbnu Sa’saa (ra)’dan naklen anlatıyor: Resulullah (sav) onlara, Mirac’a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, “Ben Ka’be’nin avlusundan Hatim kısınında (belki de Hıcr’da demişti) yatıyordum. (Bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim.) Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
– “Gelen kim?” denildi.
– “Cibril!” dedi.
– “Beraberindeki kim?” denildi.
– “Muhammed (sav)!” dedi.
– “O’na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi.
– “Evet!” dedi.
– “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi.
Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhisselamı gördüm. “Bu babanız Adem’dir! Selam ver O’na!” dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana: “Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.
– “Bu gelen kim?” denildi.
– “Ben Cibril’im!” dedi.
– “Beraberindeki kim?” denildi.
– “Muhammed!” dedi.
– “O’na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi.
– “Evet!” dedi.
– “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz. Cebrail: “Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa’dırlar, onlara selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber” dediler.
Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.
– “Bu gelen kim?” denildi.
– “Cibril’im!” dedi.
– “Yanındaki kim?” denildi.
– “Muhammed’dir!” dedi.
– “O’na Miraç daveti gitti mi?” denildi.
– “Evet!” dedi.
– “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. Cebrail:
– “Bu Yusuf tur! O’na selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra:
– “Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.
– “Bu gelen kim?” denildi.
– “Cibril’im!” dedi.
– “Beraberindeki kim?” denildi.
– “Muhammed!” dedi.
‘ “Ona Miraç davetiyesi indi mi?” denildi.
– “Evet!” dedi.
– “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler. Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail:
– “Bu İdris’tir, O’na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamma mukabele etti. Sonra bana:
– “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.
– “Kim bu gelen?” denildi.
– “Ben Cibril’im!” dedi.
– “Beraberindeki kim?” denildi.
– “Muhammed!” dedi.
– “O’na Miraç daveti indirildi mi?” denildi.
– “Evet!” dedi.
– “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam:
– “Bu Harun aleyhisselam’dır. O’na selam veri” dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve:
– “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı.
– “Bu gelen kim?” denildi.
– “Ben Cibril!” dedi.
– “Beraberindeki kim?” denildi.
– “Muhammed!” dedi.
– “O’na Miraç daveti indirildi mi?” denildi.
– “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail:
– “Bu baban İbrahim’dir, O’na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra:
– “Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana:
– “İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır!” dedi. Burada dört nehir vardır: İkisi batıni nehir, ikisi zahiri nehir.
– “Bunlar nedir, ey Cibril?” diye sordum. Hz. Cebrail:
– “Şu iki batıni nehir cennetin iki nehridir. Zahiri olanların biri Nil, diğeri Fırat’tır!” dedi.
Sonra bana el-Beytü’l-Ma’mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben süt aldım. Cebrail aleyhisselam:
– “Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!” dedi. Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam’a uğradım. Bana:
– “Ne ile emrolundun?” dedi.
– “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim.
– “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail’e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi.
Musa aleyhisselam’a tekrar uğradım. Yine:
– “Ne ile emrolundum ?” dedi.
– “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim.
– “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı.
Dönüşte yine Musa aleyhisselam’a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa’ya uğradım. Yine:
– “Ne ile emredildin ?” dedi.
– “Her gün beş vakit namazla!” dedim.
– “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi.
– “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah’ın emrine teslim oluyorum!” dedim.
Musa aleyhisselam’ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti: “Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!” Bir rivayette şu ziyade geldi: “Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!” [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]
İbnu Mes’ud (ra)’dan: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Mirac sırasında İbrahim (as)’le karşılaştım. Bana:- “Ey Muhammed, ümmetine benden selam söyle. Ve haber ver ki: Cennetin toprağı temiz, suyu tatlıdır. Burası (suyu tutacak şekilde) düz ve boştur. Oraya atılacak tohum da sübhanallah, velhamdülillah, ve lailahe illallah, vallahu ekber cümlesidir.” (Tirmizi)
Enes (ra)’dan: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Mirac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. “Ey Cebrail! Bunlar da kim?” diye sordum: “Bunlar, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.” dedi. (Ebu Davud.)
Kur’an-ı Hakim’de gâyet icmâlî biçimde kapalı ve sırlı bir üslubla değinilen bu mülkî-melekûtî âlemler arası ve gökler ötesi esrarengiz yolculuk, Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem tarafından birçok hadislerde mühim detaylarıyla anlatmışlardır. (Buhari,Bed’ü’l-Halk 6,Enbiya 22, 43, Salat 1, Enbiya 5,Tevhid 37, Menakıb 24; Müslim,İman 259, 263, 264; Tirmizi, Tefsîru İnşirâh,33-34,Tefsiru Sureti 19/3; Ahmed b. Hanbel, 1/309,3/148/149; Musannef, 14/306; İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebî, 2/44.). Kalabalık bir sahabe topluluğu da bu olayı etraflıca nakletmişlerdir ki ilm-i hadisin ıstılahıyla “haber-i meşhur” haline gelmiştir. (İsra ve Mi’rac olayını rivayet eden sahabilerden bazıları şunlardır: Ömer b. Hattab, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Ömer, Hz. Aişe, Enes b. Malik, Ebu Hureyre, Abdullah b. Abbas)
MİRAC’ın HEDİYELERİ
Uzaktan gelenler boş gelmezler. İnsanlık tarihinin en büyük yolculuğundan dönen Efendimiz de eli boş gelmedi. Herhangi bir seyahatten dönen kimse, ailesi ve yakınlarına nasıl hediyeler getiriyorsa, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu muazzam yolculuğundan sonra büyük bir vefâ duygusuyla geri döndüğü ümmetine çeşitli hediyelerle gelmiştir. Miraç’ta ümmet için üç adet de armağandan söz edilir:
1. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti içinde Allah’a ortak koşmayanların, günahlarını ödedikten sonra er geç cennete gireceği vaat olundu.
2. Beş vakit namaz farz kılındı. Hz. Peygamber’de (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun, ümmeti için Miraç olduğunu belirtti.
3. Rivayete göre, Bakara Sûresi’nin son iki âyeti (Âmene’r-Resûlü) bu gece müjdeler yüklü olarak nazil oldu ki, bu iki âyette şunlar anlatılır:
“•(Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti;(beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz; ancak Sanadır nihaî varış.” •(Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin: ‘RABBİMİZ, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! RABBİMİZ, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! RABBİMİZ, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!” (Bakara, 2/285-286)
MÜ’MİNLERİN RAHATLAMASI
Âmenerrasûlü’den bir önceki âyette geçen “İçinizdekileri açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi hesaba çekecektir” haberiyle endişeye kapılan müminlere, bu âyetlerle kolaylık bahşedilmiş, mükellefiyetler hafifletilmiştir. Böylece Allah’a tam itaat ve iltica meyvelerini verirken yersiz kuşkular da bertaraf edilmiştir. Zira bu âyetlere göre: İnsanların içinden geçenlerden sorumlu olmayacakları, Güçlerinin yetmediği hiç bir konuda hesaba çekilmeyecekleri müjdesi verilmiş oluyor, Cenâb-ı Hakk’a niçin ve nasıl dua edeceğimiz de öğretiliyordu. Bütün Bunlara Göre: En büyük yardımlar, en zor zamanlarda gelir. En büyük imtihanlar, kabullenilmesi en zor olaylarla gerçekleşir. En büyük mucizenin en büyük üç hediyesi, kıyamete kadar hiç bir mü’minin müstağni kalamayacağı üç büyük hakikatı ifade eder. Herkes kendi çapında, her namazını miraç yapabilir.
“Bu Gece(MİRAC) Müslümanlar İçin İndirilen Hükümler”
İsrâ Sûresi’nin 22-39. ayetlerinde bildirilen on iki önemli husus bu gece bildirilmiştir: (Müslim, İman 264). İslâm, insanı potansiyel insan olmaktan gerçek ve kâmil insan olmaya çıkarmayı hedef alır. O, en güzel insanî karakter inşa eden bir dindir. Kur’ân’ın 22–39’uncu âyetlerde zikrettiği hikmet incileri, bu karakter inşasının ve insanı kemale ulaştıran merdivenin basamakları arasındadır. Bunların başında da, hem başta hem sonda zikredilen Allah’tan başka ilâh kabûl etmeme gelir ki, buradan şirkin hem en büyük, insanı çürüten, onu varlıklar hiyerarşisinde en alta düşüren bir günah, hem de arada anılan kötülüklerin en önemli bir sebebi olduğunu anlıyoruz. İnsanî karakter inşasının bu çok önemli basamaklarını özetleyecek olursak: Allah’ın yanısıra başka bir ilâh edinme; yoksa kınanmış ve yüzüne bakılmaz halde Cehennem’e fırlatılırsın. Yalnız Allah’a ibadet et ve anne-babaya en güzel şekilde davran! Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver! Saçıp savurma! Harcamalarında ne eli sıkı ol, ne de büsbütün açık! Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin! Zinaya yaklaşmayın! Haklı bir sebep olmadıkça sakın bir cana kıymayın! Kendisi hakkında en güzel tasarruf şekli dışında, yetimin malına yaklaşmayın! Ölçü ve tartıda asla hile yapmayın, tam tartın, tam ölçün! Kesin bilgi sahibi olmadığın bir meseleyi öne sürme, onun peşinden gitme, onun üzerine bir netice bina etme! Yeryüzünde kibirlenerek yürüme!
Kur’ân, burada birer ahlâkî tavsiye gibi zikrettiği hikmet incilerinin pek çoğunu Medine’de ayrıca birer hukukî prensip ve kanun haline getirmiş, ihlâlleri karşısında ağır cezalar koymuştur. Zekât müessesesini, öldürmeye karşı kısas veya diyet cezasını, zina cezasını ve başkasının malına tecavüze karşı cezayı misal olarak zikredebiliriz. Müslümanların karakterleri bu prensipler çerçevesinde inşa edilince, artık bizzat kendileri Peygamber Efendimiz’e başvuruyor ve meselâ O’ndan kadınlara örtünmeyi emretmesini istemek gibi, İslâm’ın emir ve yasaklarını daha onlar konmadan talep ediyorlardı. Demek oluyor ki İslâm, hukuktan önce onu uygulayacak insanları yetiştirmekte, böylece hukuk kaidelerini daha çok pekiştirici düsturlar, cezaî prensipleri ise öncelikle caydırıcı birer müeyyide, birer tamir unsuru olarak koymaktadır. Aslolan, kişinin eğitimi ve yetiştirilmesidir. Farklı yol ve davranış, insanların pek çoklarını münafık olmaya itecek ve İslâm’ın olduğundan başka türlü görülmesine sebep olacaktır. [Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli]
EFENDİMİZ’İN DİLİNDEN Mİ’RAC ve NAMAZIN FARZ KILINIŞ SÜRECİ
Ebu Said-i Hudrî’nin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler: “Bundan sonra bir miraç (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. Cebrail, beni bu merdivenden Hafaza kapısına kadar çıkardı. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir konuşma geçti. İçeriden soruldu:
– Sen kimsin?
– Ben Cebrail’im.
– Yanındaki kim?
– Muhammed (sas)
– Ya! O, Resul olarak gönderildi mi?
– Evet.
Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim. Semayı muhafaza eden İsmail isminde müekkel büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var. Bunlardan ayrılınca; bünyesi, yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. “Ya Cebrail, bu kimdir?” diye sorduğumda, ‘Baban Adem’dir’ diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve ‘Hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlat’ diye karşıladı.
Sonra, ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (as) ile buluştuk. Yanında, ümmetinden kendisine tâbi olanlar da vardı. Yüzü ayın on dördü gibi aydındı. Onunla da selâmlaştık.” Peygamber Efendimiz, üçüncü semada Yahya ve İsa (as) ile dördüncü semada İdris (as) ile, beşinci semada Harun (as) ile ve altıncı semada ise Hz. Musa (as) ile görüşür. Resulü Ekrem, anlatmaya devam ediyor: “Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim (as) ile buluştum. Sırtını Beytü’l-Ma’mûr’a dayamış; beni selâmladı. ‘Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât’, dedi. Burada bana denildi ki, ‘İşte senin ve ümmetinin mekânı.’
Sonra Beytü’l-Ma’mur’a girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete kadar tavaf için bunlara sıra gelmez.”
Peygamberimiz, yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor: “Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir menba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail’e bunu sorduğumda dedi ki: ‘Şu rahmet nehri, şu da Allah (cc)’ın sana verdiği Kevser havuzudur.’ Rahmet nehrinde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak cennete girdim. Orada gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek şeyler gördüm. Bundan sonra Sidretü’l-Münteha’ya kadar çıktık. Sidre’den yükselince Cebrail durakladı ve ‘Ya Muhammed, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur’ dedi.” İnsanlığın İftihar Tablosu, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde “Refref” denilen bir vasıtayla Allah’ın dilediği yere gelir.
Bir rivayette, Peygamberimiz şöyle buyururlar: “Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arşın altına geldiğimde, arşın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabbimin şu lâhutî sesini işittim; “Yaklaş ey Muhammed! Ben de ‘kabe kavseyn’ miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: [“Ettahiyyatü lillahi, vessalavatü, vettayyibatü’] “En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O’na lâyık ve mahsustur.” Bunun üzerine Allah (cc) şu mukabelede bulundu: [“Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullali ve berekâtühü.’] (Ey nebî, selâm sana olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.) Ben tekrar; ‘Esselâmü aleynâ ve ala ibadillahissalihine. [Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve ressulühu.’] (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedim.”
Resûlullah Efendimiz, Rabbinden birçok vahiyler alarak, aynı yollardan geri döner. Hz. Musa’nın yanına gelince; Hz. Musa, “Allah sana neler emretti?” diye sorar. Peygamberimiz de, elli vakit namazla emrolunduğunu söyler. Hz. Musa, “Ya Resulallah, elli vakit namaz, çoktur. Bu, senin ümmetine ağır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.” der. Bunun üzerine, Peygamberimiz tekrar geri dönüp, namazın hafiflemesini diler. Önce on vakit kaldırır. Peygamberimiz, Hz. Musa’nın yanına gelip durumu bildirince; Hz. Musa, bunun da çok olacağını söyler. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbine iltica eder ve böylece; namaz beş vakte kadar indirilir. En sonunda Peygamber Efendimiz Mekke’den ayrıldığı noktaya getirilir.” (Buhari, Salât, 8; Bed’ü’l-halk, 6; Mi’râc, 42; Tevhid, 37; Menakıb, 41; Müslim, İman, 75.)
NAMAZ MÜ’MİNİN MİRACIDIR
Aslî şekliyle miraç sadece Efendimize ait bir mucize olmakla beraber, eğer isterse her mü’minin ondan derecesine göre bir nasibi olabilir. Hadis olarak söylenen “namaz müminin miracıdır” sözü, senet bakımından kuvvetli olmasa bile mânâ itibariyle doğru bir sözdür. Zira kulun Allah’a en yakın olduğu zaman ve hâl, onun secdedeki halidir. Ebû Hureyre r. anh’dan rivayetle Efendimiz (as) buyururlar ki: “Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın.” (Müslim, Ebû Dâvud). İman, secde ve dua. Tek olayda üç hakikat. Demek ki miraç sadece bir defada olmuş bitmiş bir mucize değil, kıyamete kadar ümmetin önüne konulmuş bir yükselme rampasıdır. İsteyen herkes, istediği her zaman o rampaya tırmanabilir. Miracın bizi ilgilendiren en önemli yönü budur. En azından mirac gününde herkes namazlarını gözden geçirmeli, hem kemiyet, hem keyfiyet açısından namaz adına bir hamle gerçekleştirmelidir.
NAMAZ – MİRAC İLİŞKİSİ
Namaz, insanı ruhî yolculuğa çıkaran bir ibadettir. Ruha büyük bir huzur ve saadet kazandıran namaz bu yönüyle Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’a çıkışına işaret eder. Zaten Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’tan dönerken en büyük hediye olarak namazı getirmesi de namazı, müminin Miraç’ı yapmıştır. Bu şuurla namaz kılan mümin, günde beş defa, ya da kıldığı her namaz sayısınca Rabbiyle yüzyüze geliyor, demektir. Bu hakikate işaret eden ve namaz-Miraç ilişkisine dikkat çeken PIRLANTA MÜELLİFİ namazdan, “İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semâlarında dolaştıran ve götürüp tâ melekler âlemine ulaştıran Miraç enginlikli mübarek ibadet” diye bahseder Ardından yine namazı günde beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir nehire benzeten PIRLANTA MÜELLİFİ, “Namaz her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummâna taşır ve sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buutlarımız dışında bir uhrevîleşme ve ebedîleşme teminatı demektir.” diyerek şöyle devam eder: “… Namazda Miraç vardır. Ama herkes bunu namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nisbetinde yükseldiğini duyar. Herkesin hissettiği kendi Miraç’ıdır ve bu Miraç bazılarının ayağından geçer, bazılarının da başından. En mükemmel Miraç, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’ıdır.” (Miraç Engilikli İbadet Namaz, “Namaz“)
Şu ifadeler de PIRLANTA MÜELLİFİNE ait:
“… Namazı tıpkı bir Miraç veya Miraç’ın gölgesi gibi bilmeli. Zira o, sadece yatıp kalkmaktan ibaret bir hareketler mecmuası değildir. Mümin için, her namaz bir Miraç vesilesidir. Mümine düşen de her namazda farklı farklı buudlarda bile olsa Miraçını tamamlamaktır.”
“… Miraç’a yürümek için âdeta bir rampaya yürüyüp kendinden geçmek ve fenâfillaha, bekâbillaha ulaşıp, kendini düşünemeyecek kadar maiyet atmosferini duyarak namaz kılmak…”
“Nebîler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’a “Kab-ı Kavseyn” ruhuyla yönelmişti. O, sebepler üstü yaşadığı o noktada, namazla müşerref oldu ve onu hayatı boyunca da en kâmil mânâda edâ etti. O noktada başka bir şey değil de beş vakit namazın hediye olarak verilmesi dikkate şâyandır… Öyleyse Miraç’ın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her müminin Miraç’ı olarak, onları da Miraç’a götürecek nurdan bir helezondur. Bundan dolayı, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bir milyon cennet bahşedilmiş olsaydı belki de başkalarının ayağının altına uzatılacak böyle nurdan bir helezonun verilmesi kadar onu sevindirmeyecekti. Evet, namaz öylesine büyük bir armağandır ki, bu armağan içinde, herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir Miraç mukadderdir.” (Kaynak: Sızıntı, cilt: 16, sayı: 186, Temmuz 1994)
MİRAC GECESİ NASIL DEĞERLENDİRMELİ?
Bediüzzaman Hazretleri: “Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. MÂNEVİ bir ŞİRKET olarak, inşâallah her biriniz kırk bin dil ile tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisan ile bu kıymetli gecede İBADET ve DUALAR edeceksiniz ve hakkımızda gelen (gelmesi ihtimali olan) fırtınalarda, binde bir zarar olmadığından dolayı, ibadetlerinizle şükredersiniz.” (Şualar;Tarihçe-i Hayat) sözleriyle bu gecenin manevî bir fırsat bilinip değenlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Evet bu gece yapılacak İBADET ve DUALAR, Miracla gelen manevi hediyelere birer şükür, bir kısım maddi ve manevi felaketlere karşı set ve gelmeyip geri dönen felaketler için de bir teşekkürdür.
“Mi’rac’ın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her mü’minin mi’racı olarak, onları da miraca götürecek nurdan bir helezondur. Namaz, her şeyiyle halis bir ibadet ve mi’rac için yegane vesile, sonra da Allah Rasulü (sas)’ne gökler ötesi seyahatin en son noktasında verilen İlâhî bir armağandır. Bu armağan içinde herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir mi’rac mukadderdir.” (Prizma, 2)
“Mü’min için her namaz bir mi’râc vesilesidir. Ve mü’mine düşen de her namazda farklı farklı buudlarda bile olsa mi’râcını tamamlamaktır.” ( Fasıldan Fasıla, 3/56)
“Mi’raca namazla çıkılır.. Allah’a namazla ulaşılır, enbiyanın huzuruna namazla varılır. Ama herkes bunu namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nispetinde yükseldiğini duyar. Herkesin hissettiği kendi miracıdır.” (Fasıldan Fasıla, 1/92, 154.)
Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar SÜNNETTE MEVCUT DEĞİLDİR; MUTEBER bir RİVAYETE de İSTİNAD ETMEZLER. Fıkıh kitaplarında bir Mi’rac gecesi namazından bahsedilmektedir ki, kılınması tavsiye edilmiştir. 12 rekattır. Her rekatında fatiha suresiyle beraber herhangi bir sure okunarak iki rekatte bir selâm verilir. Sonra da 100 kere “Sübhânellâhi velhamdü lillahi vela ilahe illallâhü vellâhü ekber.” denilmelidir. Ardından ise 100 kere tevbe ve istiğfar edilip, 100 kere de Efendimiz (sas)’e salât ü selâm getirilmelidir. Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır; zira bu hâlde günaha dair olmaksızın yapılacak her duanın kabul edileceği Allah’ın rahmetinden umulur. (Ö.Nasûhi Bilmen, a.g.e). Ayrıca bu gece, Müslümanlar olmak üzere bütün dünyanın hali hazırdaki hoş olmayan durumları için dua edilmeli ve gözyaşı dökülmelidir.
“MİRAC GECESİ NAMAZI”
“Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili hususi bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet-i Kur’ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir… Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar SÜNNETTE MEVCUT DEĞİLDİR; MUTEBER bir RİVAYETE de İSTİNAD ETMEZLER. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur.” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb-ü Sitte, III/289).