Allah O’nu Hep Korudu
Bir Ayet ve Bu Pazarda Bekleyiş
***
ALLAH, O’NU HEP KORUDU
Cenab-ı Hak “Allah, seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67) buyurarak Peygamber Efendimiz’i koruma altına aldığını Kur’ân-ı Kerim’de beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak; Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i hayatta iken pek çok suikastten korumuştur. Vefatından sonra da, onu muhafaza etmiştir.
Tarihî bir olay bunun şahididir:
“İki tane gayrimüslim, Endülüs’ten Medine’ye gelerek Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vücudunu kaçırmak istedi. Bunlar Müslüman kılık ve kıyafetine girerek hacca gelmiş gibi Medine’ye girmişlerdi. Mescid-i Nebevi’nin kıble tarafından kabr-i şerife çok yakın bir eve yerleşmişlerdi. Bunlar, namazları mescitte kılıp Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret ediyorlar, her sabah Baki’ Kabristanı’na, cumartesi günleri de Küba Mescidi’ne gidiyorlardı.
Kılık kıyafetleri ve fakirlere yaptıkları yardımlarla halkın güvenini kazanmayı başaran bu kişiler, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübarek vücudunu kaçırmak için geceleri bulundukları evden Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine doğru gizlice tünel kazmaya başladılar. Buradan çıkan topraklan torbalara doldurarak kabirlerini ziyaret bahanesiyle Cennetü’l-Baki’ Kabristanı’na döküyorlardı. Kazdıkları tünel, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine iyice yaklaşmıştı. Ama halkın bundan haberi yoktu.
İşte tam bu sırada adaletli bir hükümdar olan Selçuklu Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi Aksungur (1146-1174) teheccüd namazını kılıp yatmıştı. Rüyasında Peygamberimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gördü. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), iki yabancıyı göstererek, “Ey Nureddin, beni bunlardan kurtar!” dedi. Hükümdar, bu rüyanın tesiriyle bağırarak uyandı. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra yattı.
Yine aynı rüyayı gördü. Yine feryat ederek uyandı. O gece aynı rüyayı üç defa görünce kalktı ve iyi bir insan olan veziri Cemaleddin Mavsili’yi yanına çağırdı ve gördüğü rüyayı anlattı. İstişare ederek Medine’ye gitmeye karar verdiler.
Kimseye duyurmadan hükümdar, veziri ile beraber yirmi süvari ve pek çok eşya ile Şam’dan yola çıktı. Gece-gündüz devam ederek 16 günde Medine’ye vardılar. Hükümdar, abdest alıp, Mescid-i Nebevi’ye girerek iki rekât namaz kıldı ve Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i ziyaret etti. Medine halkı hükümdarın yanına toplanmıştı.
Vezir: “Hükümdar, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i ziyaret maksadı ile gelmiş, yanında da sizlere hediye getirmiştir. Medinelilerin isimlerini yazın.” dedi. Onlar da bütün Medinelilerin isimlerini yazdılar.
Bu isimlere göre herkes gelip hükümdardan hediyesini almaya başladı. Bundan maksat, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in rüyada “Beni bunlardan kurtar” dediği o iki kişiyi tanıyıp tespit etmekti. Bunun için halk hediyeleri hükümdarın huzuruna gelerek alıyor, bu esnada hükümdar gelenlere dikkatle bakıyordu. Herkes hediyelerini aldı. İsim listeleri bitti. Fakat hükümdar bu gelenler arasında Peygamberimiz tarafından rüyada kendisine gösterilen iki kişiyi göremedi. Bunun üzerine “Hediye almayan kimse kaldı mı?” diye sordu. Orada bulunanlar dediler ki, “Kimse kalmadı.
Ancak Endülüs’ten gelen iki kişi var. Onlar kimseden bir şey almazlar. İhtiyaç sahiplerine sadaka vermektedirler.” Hükümdar onların da yanına getirilmesini istedi. Onlar huzura getirildiler. Hükümdar onların rüyada kendisine gösterilen kişiler olduğunu anladı ve kendilerine, nereli olduklarını sordu. Onlar da: “Biz Endülüs’ten hac maksadıyla geldik ve bu sene Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınında bulunmayı arzu ettik.” dediler.
Hükümdar nerede kaldıklarını sordu. Mescidin yakınında olduklarını söylediler. Hükümdar onlarla beraber evlerine gitti. Evde süslü kitaplar ve değerli eşyalar gördü. Bu arada halk, onların her gün oruç tuttuklarını, namazları mescitte kıldıklarını ve hiçbir dilenciyi boş çevirmediklerini söyleyerek bunları övüyordu.
Nureddin Zengi, odayı dolaştı ve burada serilen hasırı kaldırdı. Baktı ki, altında kazılmış bir tünel var. Tünel, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrinin yanına kadar uzanıyordu. Bunu gören halk mahcup olup başlarını önlerine eğdiler ve artık söyleyecek bir şey bulamadı. Bunun üzerine hükümdar bu iki kişiyi sorguya çekti. Onlar da gerçekten Müslüman olmadıklarını ve Peygamber’in vücudunu buradan alıp ülkelerine kaçırmak için görevlendirildiklerini itiraf ettiler.
Bunu yapabilmek için derviş kıyafetine bürünerek halkı kandırdıktan sonra geceleri tünel kazmaya devam ettiklerini ifade ettiler ve “Peygamber’in kabrine iyice yaklaştığımız gece, gök gürültüsü ve şimşekler öyle bir sarsma meydana getirdi ki, sanki dağlar yerinden oynayacaktı. Bundan fena halde korktuk ve sabahleyin de sizin geldiğinizi haber aldık.” dediler.
Hükümdar, suçlarını itiraf eden bu kişilere hak ettikleri cezayı verdi. Bundan sonra da Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrinin çevresinde derin bir hendek kazdırdı ve bu hendeği kurşun eriterek doldurdu.Böylece Kabr-i Saadet, çepeçevre kurşunla muhafaza altına alınmış oldu. Bu olay H. 557, Miladi 1162 yılında vuku bulmuştur. (Eyüp Sabri, Mir’at-i Medine 2/684)
Evet Cenab-ı Hak, o şanlı Nebi’yi hep korudu, BUNDAN SONRA DA ONU ve ONUN GERÇEK TAKİPÇİLERİNİ KORUYACAK, DÜŞMANLARINI da HEZİMETE UĞRATACAKTIR.
[BAKIP GÖREMEDİKLERİMİZ / Safvet Senih]
***

BİR AYET ve BU PAZARDA BEKLEYİŞ!
Zamanlardan bir zaman,mekanlardan bir mekan içinde 2 kardeş yaşarmış. Bu 2 kardeş ikisi de yaşadıkları beldenin varlıklı ailelerinden gelmiş,diğer sakinlerine göre nispeten zengin kişilermiş. Allah’a da inanmaz ateşe taparlarmış. Günlerden bir gün yaşadıkları beldeye müslüman bir tüccar gelmiş ve müslümanlıktan ve uzak bir beldede bir gönül adamından bahsetmiş. Öyle bahsetmiş ki 2 kardeş hem müslümanlığı hem de -ondan da öte- bu gönül adamı ermiş kişiyi merak etmişler.
İçlerine düşen merak ateşi gün be gün içlerini sarınca yola düşmeye karar vermişler. Hazırlıklarını yapmış, eve iaşe ve erzaklarını bırakmış ve yola çıkmışlar. Yolda giderken küçük kardeş abisine ateşe tapmanın saçmalığından dem vurmuş , müslümanlık adında duyageldikleri dinin aklına yattığını ifade etmiş.
Abisi de her ne kadar kardeşinin dediklerine kısmen katılıyor ise de din değiştirmenin tüm düzenini bozacağını düşünüyor hatta cümlelerinin arasında bunu dile de getiriyormuş. O’nun için bu yolculuk bir din turizmi belki bir tebdil-i mekan belki de yeni bir kazanç kapısı imiş.
Yolu belki yarılamış belki yarılamamışlar ki büyük kardeş ‘Yok kardeşim bu iş bana göre değil. Bu yaştan sonra din değiştirmek bana göre değil.
Ayrıca önümüzde bunca yol var, ben geri dönüyorum’ demiş.
Kardeşi ise ‘Bu kadar yol geldik ben geri dönmem. İlla o arif kişiyi göreceğim’ diyerek kararlılığını ifade etmiş.
Yollar keskin bir şekilde ayrılmış…
Kahramanımız arif kişinin beldesine girmiş ve sora sora evini bulmuş. Olanı biteni anlatmış. Gönlüne düşen ateşe bir tutam su istemiş. Arif kişi ona İslam’ı anlattıkça duyduğu bu yeni şeyleri çölde susuz kalıp da suya kavuşmuş yolcu misali kana kana yudumlamış. Müslüman olmaya karar vermiş.
Fakat arif kişinin bir öğüdü var ki ona biraz zor gelmiş ilk başta : Arif kişi yaşadığı yeri terketmesini söylemiş.’ Çünkü eğer orada yaşamaya devam ederse müslümanlığı yaşamasına fırsat bulamayacağı gibi,günahları yakasını da bırakmayacak, yeni bir sayfa açamadıkça da eskisinin içinde yeniden boğulacak’mış.
Gitmiş evini,ocağını,çoluk-çocuğunu almış gelmiş. Gelmiş ya yeni taşıdığı bu yerde ne iş yapacak? Yapacak işi bile belli değilmiş. Karısı bunu ona ilk sorduğunda o da arif kişinin ona söylediğini söylemiş : Üzülme,Allah yardım eder!
Derme çatma bir eve yerleştikten sonra pazara hamallığa çıkmış. Mahşer yeri gibi kaynayan pazarda herkes oradan oraya koşturuyor,bir şeyler alıyor-satıyor olsa da bizimkine hiç bir iş düşmemiş. Akşam eve elleri boş geri dönmüş. Dönmüş ama evde çoluk çocuk ekmek bekliyor! Hanımı sorunca ‘Pazarda işe gittim ama patronu göremedim. Görsem biraz yevmiye alacaktım.İnşallah yarına!’ diye cevap vermiş.
Ertesi gün yine pazar,kalabalık,işler,güçler… Ama bizimki yine bir kenarda oturup kalmış. Bir türlü iş çıkmamış kendisine. Bu arada karnı da iyiden iyiye zil çalmaya başlamış. Akşama kadar umutla beklemiş ama nafile!
İkinci akşam eve gitmiş ki çocuklar açlıktan iyice huysuzlanmış.Hanımı ‘Çocuklar iyice acıktı. Neden yemeye bir parça da olsa bir şeyler getirmedin?’ deyince bizimki yine aynı cevabı vermiş : ‘Pazarda iş yerinde iş çoktu ama patronu göremedim. Görsem iş de alırdım para da’
Üçüncü gün pazarda yine iş kovalamış,açlıktan dizleri tutmaz olmuş.Hanımı ve çocuklarının halleri ise gözünden hiç düşmemiş.
İçindeki korku da : ‘Ya bugün de harçlık bulmazsam,ya hiç bulmazsam ne yapacağım!’. Nafile bekleyiş akşama doğru gözlerinde yaşa dönüşmüş.Eve dönmeden önce kendini pazar yerinin yanındaki mescide atmış. İki rekat namaz kılmış ve ağlamaya başlamış.
‘ALLAH’IM BEN ATEŞE TAPIYORDUM SEN BENİ YİNE AÇ BIRAKMIYORDUN! ŞİMDİ SANA İMAN ETTİM AMA EVİME EKMEK BİLE GÖTÜREMİYORUM.HALİMİZ SANA AYAN !’ deyiverince kelimeler 7 kat semayı bir o yana bir bu yana sallamaya başlamış. Kaderin su dolu bardağına düşen o 2 damla yaş, bardağı taşırmış. Gayretullah dairesi perdeleri kaldırıvermiş! İki melek insan suretinde adamın evinin önüne inmiş
An geçmemiş ki kapı çalınmış.Kadın koşa koşa gitmiş bakmış ki tanımadık iki adam. Kadın kim olduklarını sorunca adamlardan (meleklerden) biri elindeki altın dolu 2 çuvalı uzatarak demiş ki BİZ SENİN KOCANIN PATRONUNUN ÇALIŞANLARIYIZ. BU ÇUVALLARI PATRON GÖNDERDİ. DEDİ Kİ : ŞU KÜÇÜK OLAN PAZARDAKİ 3 GÜNLÜK İŞİ,BU BÜYÜK OLANI İSE DARA DÜŞSE DE PAZARDAN AYRILMAYIŞI İÇİN
BİR AYET
وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
Sabret! Çünkü, Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez. (Hud/115)
Ve bu pazarda bekleyiş , bu pazarda yapılan işten bazen daha çok kazandırır!