Pırlanta İkliminde Seyahat-30

۝Kim Kâfir?

۝Kurbet Yolları

۝Tevbe Kapısı ve Ümit

۝Tevbe Kapısı ve Arş’ı Titreten Çığlıklar

۝Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli…

۝Bu Konuda Kim Yalancı İse…

***

KİM KÂFİR?

°°°Önsöz°°°

İnançlarında samimi, fedakar, mücadeleci ve gayretli, kısacası ‘dini bütün’ olmakla bağnazlık çok farklı kavramlardır. İhlâs ve samimiyet insanı mütevazı, hoşgörülü ve daha anlayışlı yapar. Çünkü onun, başkalarına iletmek istediği bir mesajı, onlarla paylaşmak istediği bir değeri vardır. İnsan bir mal satarken bile müşteriye karşı kibar olur ve alttan alır. Yoksa müşteri gider başka yerden alır. Kabalık, sertlik, hoşgörüsüzlük, üslûpta saygısızlık, hakaret ve hele hele tekfir, şeytanın da kışkırtmasıyla insanın kendi egosunun, enâniyetinin ve bencilliğinin dışa vurmasından başka birşey değildir. Bunun, rakip takımı destekliyor diye birisini öldürmekten farkı yoktur. Bizim tarihimizde bu türlü bağnazlığın ve yobazlığın ilk ve en büyük muhatabı Hazreti Ali Efendimiz olmuştur. Malûm kendilerini harici yobazlar ‘dinden çıktı’ (milyon kere hâşâ) diye şehit etmişlerdi. Günümüzün neo haricileri de maalesef aynı yolu takip ediyor, aynı şeyleri yapıyorlar. İşte onların birinci hedefi olan Mübarek Zât bu konuyu şöyle değerlendiriyor:

* “Neylersiniz ki, sayıları az da olsa, bazı insanlar hayırlı faaliyetleri bir gâvurlaşma ve gâvurlaştırma gibi kabul ettiler; mantığını anlamakta zorluk çektiğim bir yaklaşımla, maalesef, bu harekete gönül vermiş insanlar hakkında dalâlet ve küfür isnadında bulundular.

Ayet ve hadislere sadece bir açıdan bakarak ve siyak-sibak bütünlüğünü kopararak yaptıkları yorumlarla, onlar hakkında ‘bid’atkâr’dan ‘kâfir’e kadar bir sürü ithamlarda bulundular. Çoğu zaman, en masum söz, tavır ve davranışları bile kendi garazlarından dolayı yanlış vadilere çekti; bazen de bazı arkadaşların –eğer varsa– ferdî hatalarını bu faaliyetleri destekleyen bütün gönüllülere yükleyerek, hepsini birden tekfir ettiler. Oysa, değil bir topluluğu, tek bir insanı bile küfürle itham etmek dinimize göre altından kolay kalkılamayacak bir vebaldir.

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Bir Müslüman bir başka Müslümana ‘kâfir’ dediği zaman ikisinden birisi mutlaka kâfir olur. Eğer küfür isnat edilen insan gerçekten kâfirse, o söz yerini bulur. Fakat değilse, o zaman söz, küfür isnat edene döner ve o kâfir olur.(Buhârî, edeb 73; Müslim îmân 111; Tirmizî, îmân 16; Ebû Dâvûd, sünnet 14.) buyurmaktadır.

Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd gibi en muteber kaynaklarda yer alan bu hadis-i şerifi ve dinimizin bu konudaki hassas ölçülerini bilen bir insanın başkaları hakkında o kadar rahat konuşması, hele hele koca bir topluluğu tekfir etmesi çok büyük bir hata ve bir hüsran sebebidir!.

Ayrıca, hoşgörü ve diyalog yolu, ilk kez bu hareketin temsilcileriyle açılmadı. Herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi gün yüzüne onlarla çıkmadı. Onlardan önce de bu yolda yürüyenler vardı; onlar sadece seleflerinin izlerini takip ettiler. Öyle ki, bu şehrahın ilk fatihi Allah Resûlü’dür; O, Mekke’deki müşriklere karşı bu üslûpla davranmış, Hudeybiye sulhünde meseleyi pratik olarak ortaya koymuş, Medine vesikası ile bu hususu teyit buyurmuştur.

Hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme haklarına dokunulamayacağını ilk kez İnsanlığın İftihar Tablosu âleme duyurmuş; bir yönüyle, birlikte yaşama ve diyalog köprüleri inşa etme tavsiyelerinde bulunmuştur. Aynı hakikatleri farklı bir üslûp ve eda ile Veda Hutbesi’nde de tekrar etmiştir. Bu mevzuda, Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasındaki yaklaşık on senelik zaman diliminde bir çizgi değişikliği olmamış, aksine vaz’edilen hükümler sürekli teyit edilmiştir.

Ebû Cehil, küfür ve cehaletin babasıydı; fakat, Efendimiz onlarca defa onun ayağına gitmiş ve davasını anlatmıştı. O inat etmiş, kabule hiç yanaşmamıştı ama Efendimiz de anlatmaktan geri durmamıştı. Kâinatın İftihar Tablosu, Ebû Talib’in ocağında neşet etmiş, amcası vefat edene kadar belki yüzlerce defa onu da hak dine çağırmış; defalarca,

– “Amca, ne olur bir kere ‘ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ de; de ki, ahirette sana şefaat edeyim.” (Buhârî, cenâiz 81; Müslim, îmân 39.) buyurmuştu. Peygamber Efendimiz, sadece Ebû Talib’e bile birkaç yüz defa aynı davette bulunmuş; kâfir deyip onu terk etmemiş, hep yanında olup bir fırsat kollamış ve ona defalarca İslâm’ı anlatmıştı. Amcası ölüm döşeğindeyken bile, Allah Resûlü, bir kere daha ona ebedî huzur koridorunu işaret etme gayretindeydi. İrtibatı kesse, yakınında durmasa, evine gidip gelmese nasıl anlatacaktı davasını?

 O ilk dönemde, dini anlatma gayesiyle cihanın her yanına giden sahabe efendilerimiz yumuşak tavırlarıyla, müsamaha ve mülayemetleriyle gönüllere girmişlerdi. Onlarla tanışan insanların pek çoğu İslâm’ın nuruyla aydınlanmış, bazıları da hiç olmazsa Müslümanlara sempati duyar hâle gelmişti.

Hazreti Mus’ab (radıyallâhu anh), Efendimiz’in emriyle, Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, orada putperestlerle içli-dışlı olmasaydı ve onlarla yakınlık tesis etmeseydi, nasıl duyuracaktı ki İslâm’ı? Hâlbuki, Hazreti Mus’ab gibi tebliğ ve temsil abidelerini tanıyınca en katı kalbler bile erimiş, yumuşamış, gönül rızasıyla İslâm’a koşacak kıvama gelmişti. O seviyeyi yakalayamayanlar ise, en azından Müslümanın kan dökücü, kavgacı ve fesat çıkarıcı olmadığını görmüş, mü’minlere karşı bir yakınlık duymaya başlamıştı.

Dihyetü’l-Kelbî Hazretleri, Peygamber Efendimiz tarafından Roma İmparatoru’na elçi olarak gönderilip Heraklius’a davet mektubunu götürdüğünde, o kadar aşk u heyecanla dolu ve o denli coşkuluydu ki, onun bu hâline vurulan Heraklius,

– “Bilmem ki, tebliğ için yollara düşerken ve çöle açılırken, Hazreti İsa’nın havarileri de bu kıvamda ve bu celâdette miydi?” diyerek hayranlığını ifade etmişti. Dihyetü’l-Kelbî, tâ Heraklius’un ülkesine kadar gitmeseydi onlar nereden bileceklerdi hak dini? İmparatorun piskoposu o yüce sahabiyi tanımasaydı, iman ufkunu nasıl yakalayacak ve nasıl gaybî biat edecekti Allah Resûlü’ne?” [Meçhul Kahramanlar. ÜMİT BURCU]

***

Kurbet Yolları

°°°Önsöz°°°

Allah bütün kullarına, herkese ve her şeye en yakındır. (akreb) O, Hazreti Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne kadar yakınsa Ebû Cehile de o kadar yakındır. Fakat insanların ona yakınlığı ve uzaklığı kişi sayısınca farklıdır. Bu yakınlık insanın kendi gayreti, takvâ ve ibadeti, bir de kapasite ve kabiliyetine bağlı olarak kazanılacak bir yakınlıktır. Onun için bu hayatta insanın en önemli hedefi ve gayesi Allah’a yakınlaşmak olmalıdır. Bu uzaklık ve yakınlığın mahiyeti ile, O’na yaklaşmanın yolları şöyle anlatılıyor Pırlantada:

*”Bir insan için en önemli mesele kurbettir; yani, Allah’a yakın olmaktır. Allah’a yakınlık, cismin cisme yakınlığı değildir; o mânevî bir yakınlıktır. Bizim müteşâbihâta girmeme adına kullandığımız üslûp içinde, kurbet, kendi uzaklığımızı aşma demektir.

Evet, O bize her şeyden, herkesten daha yakındır; gözsüz göremese, sağırlar duyamasa, hisleri, ihsasları işlemeyen mahrumlar anlayamasalar da O’ndan daha ayân, daha yakın kimse yoktur. O herkese herkesten daha yakındır; bir uzaklık söz konusu ise, o insanlara aittir. Uzaklık, cismaniyetle, bedenle, nefis mekanizmasıyla alâkalı bir husustur. Şehvet, gazap, öfke, kin, nefret, hırs ve inat… gibi kuvveler uzaklaştırıcı faktörlerdir. Bu açıdan, yakınlık, bu kuvvelerin ifrat ve tefritlerini aşmak, istikamet üzere olmak, güzel ahlâkı yakalamak, Cenâb-ı Allah’ın yarattığı üzere fıtrat-ı asliyeyi korumak, o kaybedilmiş ise ciddi bir gayretle tekrar öze dönmek demektir.

Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın değişik yolları olduğundan bahsediyor. Meselâ, Hazreti Ebû Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) diyorlar ki:

– “Allah Teâlâ ferman buyurdu: Her kim Benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona ilan-ı harp ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir amel ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de, kulum nafileler ile bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olurum (Yani; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar). Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.” (Bkz.: Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256..)

  • Bu hadisin ifadesiyle, insan farzlarla belli bir ölçüde Cenâb-ı Hakk’a yaklaşır. Farzlarla kurbeti yakalama en sağlam bir yoldur.
  • Çünkü farz dediğimiz şeyler, dindeki zaruriyâttır, olmazsa olmaz esaslardır.
  • Hakikî zaruriyât iman esasları; bir mânâda zaruriyât da İslâm’ın şartlarıdır.
  • Evet, farzlar çok önemli bir kurbet vesilesidir; ama, hadis-i şerifte özel bir kurbetten daha bahsediliyor.

 Yani, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُAllahım, yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileniriz.” (Fâtiha sûresi, 1/5.) diyerek sürekli istediğimiz bir kurbet daha vardır. Bu, kendimizi, kendi uzaklığımızı aşmaya mâtuf bir kurbet talebidir. Yardım O’ndan olduktan sonra, Cenâb-ı Hak hiç umulmadık şekilde öyle kurbetler ihsan eder, öyle kurbet cilvelerine mazhar kılar ki, belki hiç düşünmediğimiz, aklımızın köşesinden hiç geçmeyen, hiç tasavvur etmediğimiz, hayalimize de hiç gelmemiş olan yakınlıklara ulaştırılırız.

Çünkü nafileler ile kurbet ifade edilirken, “…onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli… olurum.” deniyor. Evet, bu ifadeler bir mânâda müteşâbih olsa da, hadiste nafileler yoluyla daha derince bir kurbete ulaşmanın mümkün olduğu vurgulanıyor.

Bu husus, nafilelerin “cebren linnoksan-eksikleri kapama, yarayı sarma” vazifesi görmeleri itibarıyladır. Yani farzında eksiği, gediği, kusuru olan insan nafilelerle onu telafi ettiği için, farzlarla arzulanan netice nafilelerle elde ediliyor. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır; nafileler ise, onların üzerindeki dantela gibi işlenmiş nakışlar…

Ayrıca, kurb-u nevâfil (nafileler vesilesiyle yakınlık) daha ziyade evliyâullaha mahsustur. Peygamberler onu aşmıştır; onlar, kurb-u ferâiz karîbleridir (farzları eda yoluyla yakınlığa eren kutlulardır). Farzların hakkını vererek Allah’a yaklaşma, enbiya-i izâm ve onların hâlis varisleri olan asfiyâ-i kirâm efendilerimize mahsus bir kurbettir. 

İmam-ı Rabbânî Hazretleri Mektubat’ında bu mevzu üzerinde ısrarla duruyor; farzlarla Allah’a yakın olmanın ehemmiyetine dikkat çekiyor; hatta nafilelere çok düşkünlük gösterirken düşünce ve kanaat itibarıyla dahi olsa farzlara gölge düşürmeyi hatarlı-tehlikeli görüyor. Meselâ, her gün 100 rekât nafile namaz kılan biri, “Şu farzı kılayım da kendi namazlarıma başlayayım” şeklinde düşünse ve “kendimin” dediği nafileleri farzların önüne çıkarsa, onun, kurb-u ferâizle alınan mesafenin çok gerisinde kalacağını belirtiyor.

 Bir kurbet eri, Allah emrettiği için, Allah’ın rızasına ulaşmak için yapar yapacağı şeyleri; yani, onun yegâne hedefi Allah’ın rızasıdır. O,

– “Rabbimin benden hoşnut olmasından başka hiçbir talebim yok” der durur. Gönlünü tamamen o hedefe bağlamıştır. Öyle ki, yer yer beşerî ve cismanî farklı mülâhazalar bu duygusunun önüne dökülse, ciddi rahatsızlık duyar. Dahası, ihlâsla alâkalı bir sırrı başkaları tarafından bilinince tevbe eder. Hatta sebebini bilemediği, iradesiyle önünü alamadığı çok ciddi bir heyecan, bir gözyaşı dahi onu rahatsız eder, odasına girer ağlar; “Yâ Rabbi, tam ayırt edemedim; o hissim, o gözyaşım ve o davranışımla sadece Seni mi hedeflemiştim, yoksa başka mülâhazalarla da kirlettim mi o anı? İrademle önleyebilir miydim başkalarına şirin görünen o tavırlarımı? Yoksa ihlâs düsturuna ihanet mi ettim?” der, vurunur, dövünür. Gece, yüzünü yere koyduğu zaman gündüz yaptığı ibadetlerden dolayı bile “estağfirullah” der. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde, “Amelsiz sözden Allah’a sığınırım.(Busîrî, Dîvânü’l-Busîrî s.239.) diyor.

Kurbet eri de, iyilik adına yaptığı çok şeyden dolayı dahi Allah’a sığınır, zahirî yüzü itibarıyla güzel görünen amellerine bile “estağfirullah” der, “İhlâssız, beklentilere bina edilmiş amelden Allah’a sığınırım” söz ve itikadını vird edinir, sadece O’nun rızasına kilitlenir, ihlâsa düğümlenir ve her şeyinde O’nu arar.

Bir diğer husus da şudur: 

Sa’d İbn Ebî Vakkâs’ın oğlu dua ederken, uzun uzun tarifler yapıyor, istediği her şeyi bir bir sayıp döküyor; meselâ, “Allahım bana Cennet ver, kenarında şöyle ırmaklar aksın, üzerinde böyle kuşlar uçuşsun…” diyor. Hazreti Sa’d hemen oğlunu uyarıyor; “Oğlum, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duayı böyle yapmayı, duanın teferruatında mübalağayı men etmişti.” (Ebû Davûd, vitr 23; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/172.) diyor. Acaba neden duada mübalağa men ediliyor? Çünkü biz meseleleri dar havsalamıza göre şekillendiriyoruz; oysaki, Allah (celle celâluhu) kutsî hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, salih kullarıma –her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve salih amel yapışanlara– öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş. Tasavvur edilmedik şeyler, sürpriz nimetler…” (Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.)

 Evet, Cenâb-ı Hakk’ın salih kullarına, hâlis kullarına hazırladığı şeyler bu vüsatte ise, meseleyi insanın dar havsalası ve dar idrâkine havale etmek uygun düşmeyecektir. İnsan, sadece burada gördüğü, alıştığı, lezzet dediği, zevk olarak bildiği argümanları esas alır, o argümanların darlığına hapsolur ve onların kalıplarına sıkışmış isteklerde bulunursa Allah’ın çok geniş olarak vaz’ettiği şeyleri daraltmış olur. İşte duada mübalağanın yasaklanmasının mânâsı da burada gizlidir. Esas olan insânî ve dünyevî kalıpların darlığında sıkışmamaktır; yoksa bir kul sürekli dua etse, ilâhî rahmete müteveccih ellerini/kollarını hiç indirmese yine de duada mübalağa etmiş sayılmaz.

Öyleyse, amelini Allah rızası için yapacaksın; onu herhangi bir beklentiye bağlamayacaksın. Beklentiye bağladığın zaman, beklentin senin o amelinin karşılığı olur ve o karşılık da beklentinin sığlığına mahkûm kalır. Yani; elindeki çok kıymetli, antik bir eserle, meselâ beş bin senelik bir çömlekle çarşıya gitsen, onu satmak istesen ve ona dedenin yaptığı çömleğin değeri kadar bir değer biçsen, ne kadar büyük zarar edersin. Oysa, o çömleğin asıl değerini bilen bir antikacıya itimat edip ondan bir fiyat alsan, o fiyata satsan, o zaman antik eserin kıymetini elde edersin.

İşte, ihlâstaki temel espri de budur; amel, Allah için olmalı, Allah rızasına bağlanmalı ve o amelle rıza-yı ilâhîden başka bir şey de aranmamalı. ” [Kurbet Yolları ve Rıza /ÜMİT BURCU]

***

Tevbe Kapısı ve Ümit

°°°Önsöz°°°

İnsanın tevbe etme, yeniden istikameti bulma ve geçmişte işlediği bütün günahlarından kurtulma adına boş ve kuru ümitler, yani aşağıda da ifade edildiği üzere tevbesiz ve amelsiz beklentiler ne kadar anlamsız ise, ümitsizliğe düşmek de o kadar yanlış hattâ zararlıdır. Bu hatalara düşmemek için, önce bu iki yanlış anlayış ve zihniyeti besleyen sebepleri bilmek ve onlardan kurtulmak lâzım. İşte ümit ve ümitsizlikle ilgili kuruntuların gerçek mahiyeti, Ümit Burcunda şöyle anlatılıyor:

*”..İşlenen günahlardan, kalbin tatminsizliğinden, ibadetlerle beslenememeden, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten ve dine hizmet etmemekten kaynaklanan bazı sıkıntı, hafakan ve bunalım hâlleri vardır ki, bunlar insan gönlünde şeytanın her zaman nüfuz edebileceği gedikler açarlar. Şeytan, daha ziyade böyle âtıl insanlara, gevşeklik ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder.

İşte bir insan, şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini büyük günahlara salmışsa, kumar oynuyor, içki içiyor, sürekli hevâ ve heves peşinde koşuyorsa; fakat, yer yer aklı başına geliyor ve, “Ne olacak benim hâlim?” diyor ve pişmanlık da izhar ediyorsa, ona da diyeceğimiz bazı şeyler vardır: Her şeyden önce, Allah’ın rahmeti çok geniştir; O, “Rahmetim herşeyi kuşatmıştır.” (A’râf sûresi, 7/156.) buyurmakta ve bir kutsî hadiste ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir. Ötede, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelecek şekilde ümit hissini yitirip yeise kapılmak büyük bir günahtır.

 İnsan, hayatının son dakikasında bile olsa, o tek dakikayı değerlendirip Allah’a dönebilir, O’na yönelip kurtulabilir. Dolayısıyla, endişeleri deşeleyecek hâdiseler ve günahlar karşısında yeise düşmek ve karamsarlığa kapılmak değil, recâ duygusuyla tevbeye ve salih amellere yapışmaktır esas olan. Bir Müslüman, Allah’ın engin rahmeti varken asla yeise düşmez; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine teveccüh ederek, yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar. Evet, sizi korku ve endişeye atan sâikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım. Neden korkuyorsunuz veya sizi yeise doğru iten şeyler nelerdir? “Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim; beni kaldırıp partal bir eşya gibi Cehennemin bir gayyasına savururlar artık!” diye düşünürken, neye binaen bu türlü mülâhazalara dalıyorsunuz?

 İşte, evvela Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve O’nun hakkındaki recânızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli; sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tespit etmeli ve onların çaresini aramalısınız. Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi? O zaman gözlerinizi haram nazarlardan korumaya bakmalısınız. İki çeneniz arasından dökülen şeyler mi karartıyor ahiretinizi? Öyleyse, dudaklarınızı sadece hayır için açmalısınız. Hevâ ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor akıbetinizi?

 O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız. Yani, korku ve endişeler, sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli. Kendi hayatınızın muhasebesini yapmalısınız. Perişan hallerinize bakmalı, kırılan noktalarınızı onarmalı, çatlayan yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız. Aslında, tevbe de bir mânâda, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı “cebren linnoksan”dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama mânâsına gelir.

Diğer taraftan, hakikaten günahlardan ürküyor, onların öldürücülüğüne inanıyor ve akıbetinizden endişe ediyorsanız, hemen bir tevbe kurnasına koşmanız ve o günahlara tekrar dönmemek için elinizden gelen her şeyi yapmanız icap eder. Aksine, insanın tevbesiz ve amelsiz af beklemesi veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Cennet’ten dem vurması, yalancı bir recâ, boş bir kuruntu ve Allah’a karşı da bir saygısızlıktır. Bu açıdan, bir insan, çok büyük hata ve günahlar işlese, –Allah korusun– adam öldürse, zina etse, içki içse bile, bütün bunlarla yeise düşeceğine, hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Allah Teâlâ, her insana, onun irfan ve idrak seviyesine göre Kendisine yönelme merdiveni uzatmış; kulları için tevbe, inâbe ve evbe basamakları kurmuştur.

Bir kutsî hadiste,

– “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” (Tirmizî, daavât 98; Dârimî, rekâik 72; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/167.) buyurmuştur.

Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, “Allahım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet..” diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder.

Evet bu hususta önemli olan, “Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (A’râf sûresi, 7/56.) mealindeki âyete uygun bir şekilde endişe duygusunu ümitle dengeleyerek O’na yalvarmaktır; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet etsin ve Bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara sûresi, 2/186.) ilâhî beyanına itimat ederek O’na yönelmek ve O’nun icabet edeceğine de katî inanmaktır.

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve suizan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.

Bu açıdan, “Ben günah işledim/işliyorum; dolayısıyla, artık kurtulabileceğime dair zerre kadar ümidim kalmadı” şeklindeki mülâhazalar inanan bir gönlün düşünceleri olamaz. Şahsen, özellikle bazı anlarda akıbetimden çok korktuğum halde, ümitsizlik ve yeise asla düşmedim; bundan sonra da düşmeyeceğim kanaatini taşıyorum. Çünkü, iğne deliği kadar bir aralıktan sızacak olan rahmet-i ilâhiyenin bana da yeteceğine ve şu aciz kulu da zâyi etmeyeceğine inanıyorum. Yapmam gereken tek şey olduğunu zannediyorum; o da, eğer üzerimde bazı haklar olduğu hususunda gerçekten endişe duyuyorsam ve onlar o iğnenin deliğini de kapatacak gibi duruyorsa önümde, hemen onları ödemeye bakmalıyım; varsa hakkını yediğim bir insan ya da gıyabında olumsuz bazı şeyler söylediğim bir kimse, gitmeli, elini ayağını öpmeli, yalvarmalı ve “Ne olur, hakkını helal et” demeliyim. Böyle bir tevbe yolu varken ve Allah Yegâne Merhametli iken ne diye yeise düşeyim? Yeisin babası şeytanken, neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım? Hayır, M. Akif gibi,

 “Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar 

 Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar” 

demeli; ayağa kalkıp doğrulmalı, elime tevbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.” [Arş’ı Titreten Çığlıklar, ÜMİT BURCU]

***

Tevbe Kapısı ve Arş’ı Titreten Çığlıklar

°°°Önsöz°°°

Tevbenin, namaz, oruç ve hac gibi belli bir zamanı, şekli ve formatı olmamakla beraber, sadece kalpte duyulan pişmanlıktan, kullanacağı ifadelere, alacağı pozisyona kadar kendine göre şartları, âdâbı, dereceleri hattâ kalıpları vardır. Gerçek anlamda tevbenin ne demek olduğunu ve nasıl yapılacağını, biz yine en başta Efendiler Efendisinden öğreniyoruz. Onun tevbe ve tavsiyelerinden mülhem olarak bir tevbenin nasıl olması gerektiği, bir soru ve cevap zımnında şöyle açıklanıyor Pırlantada:

* “Soru: Tevbe etmek, sadece bazı kelimeleri söylemekle mi olur; yoksa, tevbe maksadıyla namaz kılmak, Kur’ân okumak ve bir istiğfar duası yapmak da söz konusu mudur?

“Cevap: Aslında, tevbenin özü pişmanlıktır; tevbe etmek, içten nedâmet duyma, hata ve günahlardan dolayı gerçekten pişman olma demektir. Pişmanlık tevbedeki mânâdır. Fakat, mânâların da bir kalıbı olur ve onların kalıbı da sözlerdir, lafızlardır. Bundan dolayı

 اَلْأَلْفَاظُ قَوَالِبُ الْمَعَانِي

– “Lafızlar, mânâların kalıplarıdır.” denmiştir. Meselâ; Cenâb-ı Hakk’a değişik şekillerde teveccüh etmek mümkündür; önemli olan O’na yönelme ve huşûdur. Fakat, namaz bu teveccüh için güzel bir kalıptır. Teveccüh o işin ruh ve mânâsı; niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve sücûd ise o yönelmenin şeklidir. Şekil sadece kuru bir kalıp değildir; onun mânâya kattığı ayrı bir derinlik vardır. İşte tevbenin de, bir özü ve mânâsı olduğu gibi bir kalıbı da bulunur. Onun kalıbı da, öncelikle istiğfar ve dualardır.

Özellikle, Şeddad bin Evs’ten (radıyallâhu anh) rivayet edilen hadisin “Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu kısmı tevbe için önemli bir kalıptır:

 اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ 

Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itiraf ettiğim gibi kendi kusur ve günahlarımı da itiraf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zira, Senden başkası günahları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.” (Buhârî, daavât 2;Tirmizî, daavât 15.)

Bu duayı her sabah dört kere söylemek sünnet olduğuna göre, demek ki, tevbeyi kelimelerle dile getirmenin de kendine has bir önemi var.

Ayrıca, bir kısım rivayetlerde, günahlarına tevbe etmek isteyen insanın iki rekât namaz kılmasının mendup bir nafile ibadet olduğu da anlatılmaktadır. Bu namaza bazıları “tevbe namazı”, bazıları da “istiğfar namazı” demiş olsa bile, onun ismi de, o namazı kılacak insanın tevbesinin seviyesine göre değişebilir. Allah’ın emirlerine muhalefetin kalbde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve ferdin, günahını idrak şuuruyla Hak kapısına yönelmesi neticesinde kılınan namaza “tevbe namazı”; huzurda bulunma âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, büyük-küçük her gaflet karşısında Allah’ın rahmetine sığınma niyetiyle kılınana “inâbe namazı” ve mâsivayla alâkalı her şeyi gönülden söküp atma ve kalbi O’ndan başka her şeye kapama cehdiyle eda edilene de “evbe namazı” denebilir.

Hazreti Ali, Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anhuma) şöyle dediğini rivayet eder: 

“Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Günah işleyen bir adam, hemen (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce abdest alır, sonra iki rekât namaz kılar ve günahının mağfiretini Allah’tan dilerse, Allah ona mağfiret eder.” (Ebû Dâvûd, vitr 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/2.) buyurdu. Sonra Resûlullah şu âyeti okudu: “Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” ( Al-i İmrân sûresi, 3/135.)

 Bu namazda okunacak sure ya da âyetlerle alâkalı bir tayin yapılmamıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) hâcet namazında ve sabah namazının sünnetinde, genel olarak, Kâfirûn ve İhlâs surelerini tavsiye etmişlerdir. Bu tavsiyeye saygılı olma ve onu uygulamanın yanı başında, şahsen içimde tevbe duygusunu coşturacak âyetler okumayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Meselâ, bazen ilk rekâtta, “De ki: ‘Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.!’ ” ( l-i İmrân sûresi, 3/26.) mealindeki âyeti ihtiva eden bir bölümü; ikinci rekatta da, “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer sûresi, 39/53.) mealindeki âyetin de yer aldığı kısmı okuyorum.

 Fakat, Kâfirun ve İhlâs surelerinin ayrı önemi vardır. Bunların biri Tevhid-i Ubudiyetten, diğeri de Tevhid-i Ulûhiyetten bahsetmektedir. Bu açıdan, onları okuyarak iki rekât namaz kılma tevbenin ruhuna daha da uygundur. Namazdan sonra ise,

 أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الَّذِي لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ

“Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bizâtihî var olup başkasına muhtaç bulunmayan, her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan, hayat sahibi Hayy u Kayyum ve yegâne kerem sahibi yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim” deyip başı yere koymak ve

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

Ey Hayy u Kayyum, Senin rahmetine sığınıyorum. Benim her hâlimi ıslah eyle, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” diyerek Rahman u Rahîm’den af ve merhamet dilenmek gerekir.

Dua ve zikir kitaplarında, yoruluncaya kadar يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ diye inlemenin; lafızlara mânâyı, ses ve soluğa da kalb heyecanlarını katarak, hatta kalbin rikkat ve inceliğini gözyaşlarıyla konuşturarak söylemenin fazileti üzerinde durulur. O hâl üzere içini dökme, sızlanma, ağlama, nedametini tam ortaya koyma ve hem hâl hem de sözle “tevbeler tevbesi” deme tavsiye edilir.

 

Peki, neye karşı böyle bir tevbe?!. Küçücük bir bakmaya, minnacık bir lokmaya, ufacık bir kelimeciğe, anlık bir öpmeciğe ve yalan bir sözcüğe bunlardan birine, ya da her birine öyle pişmanlık duyma ve ölesiye ağlama ki, değil birisini, bin tanesini götürebilecek çağlayanlar meydana getirerek, hepsini silip temizlemeye çalışma işte asıl tevbe!..

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların niyet derinliği, iç enginliği ve huşû seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur. Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini.

Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselâm) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı zamı ihtizaza getirir.

Melekler,

– “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Yâ Rab!” diye sorarlar;

– “Bizim Yunus” cevabını alınca da,

– “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 23/100; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 10/3228.) demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebi’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

 İşte öyle bir inleme ve ağlama bütün günahları yuyup yıkamaya vesile olabilir. Fakat, sizin yakarışınız kendi kendinize olmalı; sesinizi ancak siz duymalısınız ve sadece Allah’a duyurmayı düşünmelisiniz. Çünkü biz bir nebi gibi masum ve masûn değiliz; görülme, duyulma ve bilinme neticesinde devrilebiliriz. Öyleyse âh u eninlerinizi ne şeytana duyurun ne de meleklere. Çığlıklarınız kalbinizden yükselsin ama yine kalbinize insin. Kalbiniz bütünüyle bir bamteli olsun; duygularınız da bir mızrap gönlünüzün sesi feryat gibi yükselsin, fakat sinenizin çeperlerini aşıp ağyara ulaşmasın, yine gönlünüzde boğulsun.

 Kıskanın içinizin samimiyetini; meleklere bile duyurmayın Allah’a adadığınız ses ve soluklarınızı. Rabbinizle aranızdaki sırlar hakkında çok kıskanç olun; O’ndan başka kimseye bildirmeyin, duyurmayın. O ince tavırlarınız, derin bakışlarınız ve içinizdeki derd u ızdırabınız başkalarının bulunduğu yerlerde de dökülüp saçılıyorsa ama siz farkında değilseniz, o tabiî dökülüşten dolayı muaheze olmazsınız. Fakat, duyurmama ve göstermeme iradeniz dahilinde ise, çok kıskanç olun sırlarınızı ortaya dökmeme hususunda. Rabbinizle aranızdaki sırlar sizin namusunuzdur; onları orada-burada açığa vurmak suretiyle namusunuzu fâş etmeyin.”[Arş’ı Titreten Çığlıklar. ÜMİT BURCU]

***

Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli…

°°°Önsöz°°°

Keramet bile olsa, yapılan kulluk ve ibadetler neticesinde dünyada tadılan her bir zevk, her beklenti âhiretteki karşılığından düşülür. Kulluğun, Allah rızası dışında hiçbir beklentiye bağlanmaması gerekiyor. Böyle bir beklenti olmamakla beraber, fazl-ı İlâhî olarak gelenlerin bile bir muhasebesi yapılmalı, şükrünü eda etmeye çalışmakla birlikte, bunun bir mekr-i İlâhî, bir imtihan olabileceği mülahazadan uzak tutulmamalıdır. Tasavvuftaki temkin kavramı içinde mütalaa edilebilecek bu husus Pırlantada şöyle anlatılıyor:

* “Hatta insan, bazı harikulâde ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fânî bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır. Bundan dolayı, kâmilen kalbini Allah’a vermiş insanlar, keşf ve kerametler karşısında, “Yâ Rabbi! Ben ne kusur yaptım ki, bana dünyada böyle fevkalâdeden şeyler veriyorsun?” diyerek teessürlerini ifade etmişlerdir.

 Aslı münakaşaya açık olsa da anlatmak istediğinden ibret alınabilecek bir menkıbede denilir ki:

Bir Hak dostu, ekim mevsimi geldiğinde bir talebesini çağırıp ona bir miktar tohum veriyor ve, “Bunu al, hem kendi tarlana hem de benimkine tohum saç.” diyor. Talebe, üstadının emrini yerine getiriyor ve iki tarlayı da ekiyor. Hasat zamanı gelince gidip bakıyor ki, efendinin tarlasında hiç buğday çıkmamış, tohumların hepsi çürümüş veya serçeler, sığırcıklar taneleri kapmış götürmüş; fakat, kendi tarlası öyle boy atmış ki, belki bir dane yedi başak vermiş. Talebe, Hak dostunun yanına gelince işin hakikatini söylemeye cesaret edemiyor; hayır mülâhazasıyla ve üstadını memnun etme niyetiyle yalan söylüyor.

Aslında birini memnun etmek için de olsa yalan söylemek doğru değildir. Yalandan fevkalâde kaçınmak ve insanı Cennet’e koymak için bile yalan söylememek lazım. Üç yerde yalanın tecviz edildiğine dair bir rivayet vardır. (Tirmizî, birr 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/404.) Fakat, Hazreti Üstad’ın çağın müftüsü olarak bu konuda verdiği fetvayı esas almak ve “Zaman, yalanı nesh etmiştir.” demek daha doğrudur. Üstad Hazretleri, “Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü, yalanın muayyen bir haddi yoktur; o, suistimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetvâ ona bina edilmez.” (Hutbe-i Şâmiye s.51-52.) der.

Evet, mü’minin her söylediği doğru olmalı; eğer sözü zarar getirecekse, sükût etmeli ama asla yalana girmemeli. İşin doğrusu budur ama o talebe maslahat ve zaruret için bazı âlimlerin verdiği “muvakkat” fetvayı yanlış yerde kullanıyor ve hocasına– “Efendim, maşaallah, sizin tarla bire yüz vermiş; diğer tarlalarda ise hiçbir şey bitmemiş.” diyor. Efendi, bu haberi duyar duymaz kalkıyor, hemen başını yere koyuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. “Yâ Rab, diyor, ben sadece Seni istiyordum. Ahiret meyvelerini burada yiyip bitirmeyi arzu etmiyordum. Ne yaptım ve ne günah işledim ki, sadece benim tarlamda ürün halk ederek sa’yimin semeresini dünyada veriyorsun?” Sonra da Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi sahabe efendilerimizin dünya nimetleri karşısında okuyup ağladıkları, “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz.” (Ahkaf sûresi, 46/20.) mealindeki âyeti okuyup iç çekiyor. Üstadının çok ızdırap duyduğunu görünce, talebe hemen dize geliyor, “Efendi Hazretleri, ben sizi üzmemek için hilaf-ı vâki beyanda bulundum. Hiçbir şey bitirmeyen tarla sizinki, başak salan da benimki idi.” diyor. Hak dostu anında ellerini açıyor ve “Elhamdülillâh Yâ Rabbi!” diye hamdediyor.

Bu sözlerimin mânâsı da,

– “Tarlalarınız başak salmasın, işleriniz hiç tutmasın, her şeyiniz ters gitsin, sa’yiniz hebâ olsun.” demek değildir. Ben, Allah rızası hesabına yapılan işler için dünyada karşılık beklememek ve dünyevî mükâfat istememek gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Hele halis ubudiyetlerde, yani temeli tamamen taabbüdîliğe bağlı amellerde, Allah korusun, dünyaya ait küçük bir istek aklınızdan geçiyorsa, “Şu namazımı kılarken şöyle bir huzur duyayım, zevk u şevkle coşayım” diyorsanız ve bir de onun ötesinde şirk sayılan, “Başkaları da, huzur nasıl olurmuş bir görsünler; nasıl secde edilirmiş benden öğrensinler” şeklinde düşüncelere giriyorsanız, Kâbe’nin etrafında dönerken Lât’a, Menât’a temennâ çekiyorsunuz demektir. Bu çok hassas bir konudur.

Allah’a kulluk ve namaz, Allah’tan gayrı her şeyden kalbin ferâğını, masivânın gönülden atılmasını gerektirir. Şayet kalbinizde mâsivâya yer varsa, başka şeyler orada civciv yapıyorsa ve siz şöyle böyle onlarla meşgul oluyorsanız, mihrabın dışında başka bir yöne dönüyorsunuz demektir.” [Zevk ve Keramet Avcıları. ÜMİT BURCU]

***

Bu Konuda Kim Yalancı İse…

°°°Önsöz°°°

Aşağıdaki ifadeler, malûm süreç başlamadan önce söylenmiş sözlerdir. Çünkü bu başlığın içinde yer aldığı kitabın basım tarihi 2012. Henüz “bize beddua etti” dedikleri ‘mübâhele’ yapılmadan önce. Demek şartlar ve gidişat o istikamette imiş ki bir bakıma işin oraya varacağı tahmin edilmiş ve sanki farz-ı muhal türünden söylenmiş gibi. Yani anlaşılıyor ki herşey bir anda olmamış. Hattâ bu meselenin sebebini teşkil eden malûm çevrelerin hizmete bakış açıları eskiden beri zaten böyleymiş de denilebilir. Ama hâlâ ortada cevabı verilmemiş bir mübâhele var. Onlar bize böyle baktıkları sürece, bizim cevabımız da aşağıdaki gibi olacak:

* “Bu mülâhazaları arkadaşlarım adına da çok rahatlıkla serdedebilirim. Kimdir benim arkadaşlarım? İsimlerini bilmesem, sima olarak kendilerini tanımasam da, dine ve millete hizmet saydığım meselelerde, yaşatmak için yaşama duygu ve düşüncesinde, benimle aynı şeyleri paylaşan insanlara, dost, arkadaş, taraftar, muhib, sempatizan diyorum. Bunlar, “milletimize şu çerçevede hizmet faydalı olur” mülâhazasına inanmış insanlardır; siz bir şey söylüyorsunuz, onlar da beğeniyor, o fikri sahipleniyor ve taklid ediyorlar. İşte, aynı mülâhazaları bu çerçevedeki arkadaşlarım hakkında da rahatlıkla söyleyebilirim:

 Bizim, Allah’ın rızasından başka hiçbir talebimiz olmadı. Allah’ın rızasını kazanma mevzuunda da, Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı celîlini insanlara duyurmayı ve bin senelik kültürümüzü insanlığa tanıtmayı en büyük vesile olarak kabul ettik. O hoşgörü anlayışımızın ve diyalog gayretlerimizin altındaki mülâhaza da budur; bütün insanları kucaklama isteğimiz de bu düşünceye dayanmaktadır. Çünkü, siz insanlara bağrınızı açmazsanız, hiç kimse de sizin değerlerinize bağrını açmaz. Siz birilerini dinlemezseniz, kendinizi başkalarına dinletme fırsatını elde edemezsiniz.

Acaba Cenâb-ı Hakk’ı kendi anladığımız mânâda başkalarına da anlatabilir miyiz? Bizim şu kadîm, eski ama çok önemli tecrübeler üzerinde gelişmiş kültürümüzü başkalarına tanıtabilir miyiz? Bazı fasl-ı müştereklere ulaşabilir miyiz? Bu düşüncelere bağlı kalarak bazı şeyler yaparken Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanabilir miyiz?…

İşte mülâhazalarım hep bunlar oldu. Büyük ölçüde, bu işi beğenen, bu uğurdaki gayretleri bir hizmet olarak gören ve hakikaten bu çizgide hizmet vermek isteyen arkadaşların düşüncelerinin de böyle olduğuna yemin edebilirim. Hatta müsaadenizle şöyle diyeyim:

Al-i İmran sûresinin 61. âyetine mübahele âyeti denir. Ayette,

– “Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.” denmektedir.

Mübahele: Hangi taraf yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesini gönülden istemek” demektir.

Hicri 9. yılda Necran Hristiyanlarını temsil eden 70 kişilik heyet, başlarında liderleri olarak Medine’ye gelip Peygamber Efendimiz’le kıyasıya tartışmış, hakikati kabule bir türlü yanaşmamışlardı. Bunun üzerine bu âyet nazil olunca, Hazreti Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilâhî emir gereği mübaheleyi teklif etmişti. Necranlılar düşünmek için mühlet istemişlerdi. Bunu kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Efendimiz’in yanına geldiklerinde bakmışlardı ki; O, Hazreti Hüseyin’i kucağına almış, Hazreti Hasan’ın elinden tutmuş, Fatıma annemiz ile Hazreti Ali’yi arkasına katarak, “Ben dua edince siz de âmin dersiniz” diyor. Heyecana kapılan hey’et başkanı hemen mübaheleyi kabul etmediklerini bildirmiş, vatandaşlık vergisi vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini söylemişti. Peygamber Efendimiz de onlara, kendilerine tanınan hakları ve yükümlülükleri bildiren bir emanname vermişti.

İşte, Efendimiz aleyhissalatu vesselâm ile Necranlı Hristiyanlar arasında cereyan eden hâdise münasebetiyle orada teklif edildiği gibi ben de asılsız iddia ve isnatlarla sürekli bize saldıranları o türden bir ibtihale çağırabilirim. Nasıl?.. Lisanımı bedduaya alıştırmadığım için ifade etmekte zorlanacağım ama meselâ ben,

– “Eğer teşvikçisi olduğum şu hizmetlerde dünyevî bir hedefim varsa; meselâ, Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkânlarıyla getirip bana teslim etseler, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih edecek ve makama-mansıba, mala-mülke temayülde bulunacaksam Allah beni yerin dibine geçirsin” diyeyim ve 70 milyon Türk insanı da buna “âmin” desin. Yok onlar iddialarında yanılıyorlar ve o isnatları kasıtlı olarak dile getiriyorlarsa, şimdi kimseye beddua etmek istemiyorum ama eğer çocukluk hâlim olsaydı belki şöyle diyebilirdim “Allah onların yuvalarını başlarına yıksın, evlerine ateş salsın, düzenlerini başlarına geçirsin, yer parça parça olsun da yerin dibine batsınlar” diyeyim.

Ben demesem de, bu bedduaları üslûbuma ve kulluk anlayışıma ters bulsam da, Anadolu’da bunu diyen bir sürü masum ve muztar insan vardır şu anda. Evet ben demesem de, O Allâmu’l-guyûb olan Allah’ın yapılan zulümleri karşılıksız bırakmayacağına da inancım tamdır. O Haziran fırtınasından sonra da diş gösteren, çelme takan, iftira eden ve dine saldıran nice müfsid vardı. Ben onlara beddua etmedim, “Allah’tan bulsunlar” bile demedim. Ama biliyordum ki, benim şahsımda dine saldıran ve o ölçüde Müslümanlara düşmanlık yapan kimseler Allah’tan bulacaklardır.

 O Rabb-i Kerîmime, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ( Al-i İmrân sûresi, 3/173.) diyerek öyle itimat ediyorum ki, biz O’nun yolunda isek ve ben şu ahd-ü peymânımda samimi isem, bundan sonra da o diş gösterenleri ve pençesiyle tehdit edenleri Allah Teâlâ iflah etmeyecektir. Evet, ben yemin ediyorum; O’nun nâm-ı celîlini î’lâ ederek ve O’nun adını bütün dünyaya anlatarak Allah’ın rızasını kazanma dışında bir gaye ve hedefim yoktur.

 

Hoşgörü derken de, bazı şeyleri hoşgörmezken de hep bu gaye ve hedefe bağlı kaldım. Küfrü hoşgörmedim ben; dalâleti hoş görmedim. Ama hiçbir zaman, bir kâfire ya da fırak-ı dâlleye mensup herhangi bir ferde karşı da tavır almadım. Ben kötü sıfata karşı tavır aldım. İnsanlara kızmadım; kötülüklere, kötü sıfatlara kızdım. Acaba yakın durma, yumuşaklık ve mülayemet o insanlara bir şey ifade etme adına fayda getirir mi, dedim ve bu mülâhazaya uygun davrandım. Bir kere daha diyeyim: Eğer, Allah rızasının dışında, Allah’ın nâm-ı celîlini duyurma haricinde bir sevdam varsa, Rabbim şuracıkta canımı alsın.. siz de buna “âmin” deyin. Yok onların iddia ettikleri gibi değilse, ben onları Allâmu’l-guyûb olan Hazreti Allah’a havale ediyorum. [Yeminleşelim. ÜMİT BURCU]

Bu yazı 59 kez okundu