•Cennet Hazinelerinden Bir Hazine: Havkale

✍️Bir Cennet Hazinesi Havkale
✍️Risâle-i Nûr Külliyatında Havkale
✍️Pırlanta Serisinde “Havkale”
✍️”Allah Dostlarının” Havkale Tavsiyesi
✍️Bir Cennet Hazinesi: “Lâ Havle ve Lâ Kuvvete İllâ Billâh”
➖Fakirliğin Çaresi ve Belâlara paratoner olması
➖”Havkale” Vesilesiyle Tutsak Bir Sahabinin Kurtulması
✍️Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi Havkale
➖Cennet Hazinesi
➖Cennet Hazinesinden Bir Söz
➖Cennet Fidanları
➖‘Bâkıyât-ı Sâlihât’ Tesbihler
➖Avuçlar Dolusu Hayır
➖En Hayırlı, Kolay ve Keyfiyetli Dua
➖Ezan Dinlerken
➖Evden Çıkışta Alınacak Tedbir

❄❄❄

“BİR CENNET HAZÎNESİ”

İnsanın, her işinde Kudreti Sonsuza dayandığını, O’nun yardım ve dilemesi olmadan iyi-kötü hiç bir şeyin cereyan etmeyeceği inancını ifade etmek üzere, günlük hayatta sık sık kullandığı vecizeleşmiş bazı cümleler bulunmaktadır. Ancak ne kadar kapsamlı bir manaya sahip oldukları ve ne kadar sevaplı oldukları yeterince bilinmemektedir. Bunlardan birisi de “La havle vela kuvvete illa billâh” şeklindeki cümledir.

Bu mübarek cümlede geçen HAVL KELİMESİ; hareket ve çare anlamına gelmektedir. Metinde geçen KUVVET KELİMESİ ise Türkçemizde yaklaşık aynı anlamda kullanılmaktadır. Lügatlerde geçen kelime anlamları ve hadis şerhlerinde yapılan izahlar göz önüne alınınca bu cümle şu şekilde tercüme edilebilir: “Hayırlı işler yapabilmek, günahlardan kaçınabilmek ve insan gücünü aşan olaylar karşısında metin durabilmek dahil, hareket, tekâmül, güç ve kuvvet gerektiren her hâlimiz ve her işimiz için gerekli güç ve kuvvet ancak Allah’ın lütfü iledir.”

Bu cümle YEİS ve UCUB gibi MA­NEVÎ HASTALIKLARI tedavi eder. Şöyle ki: Olup biten hâdiselerin ve şeytan gibi aldatıcı varlıkların serbest ve sahipsiz olduğunu zanneden veya ÜLFETTEN DOLAYI hâdiselerin GERÇEK FAİLİNİ göremeyen insanın ÜMİDİ KIRILIR, bazen hayatını zehir eder. DİĞER taraftan, yapılan bazı hayır-hasenata vesile veya aracı olduğunu gören insan, bunları KENDİ güç ve kuvvetiyle yaptığını ZANNEDER, hakikî failin kendisi olduğunu düşünür. Oysa mahiyeti itibarıyla unutkan, aceleci, bencil, korkak, muhtaç… olan insan daha çok kusurlu,hatalı ve noksan işler yapar. Öyle ise insanın kendini beğenip övünme hakkı yoktur. 

İşte bu cümle der ki: “Ey insan, isyan, belâ ve musibetlere maruz kaldığında ÜMİTSİZ OLMA, Allah’tan güç ve kuvvet iste. Diğer taraftan MEHÂSİN ve KEMÂLATA (faziletler, iyilikler ve güzellikler) karşı malikiyet (sahiplenme) davasından da vazgeç.” Bu PERSPEKTİFTEN BAKINCA İnsan hayatında tevekkülün büyük önemi bulunmaktadır. TEVEKKÜL; tesir-i hakikî vermemekle beraber sebepler dairesinde esbâba arızasız riâyet edip kalbin Allah’a tam itimat ve güveni, hatta başka güç kaynakları mülâhazasından bütün bütün sıyrılması manasına gelir ki, iki adım ötesi, “gassâlin elindeki meyyit” sözüyle ifade edilen teslim mertebesidir. Diğer bir yaklaşımla TEVEKKÜL; Cenâb-ı Hak’a bel bağlayıp itimat etme ve O’ndan başkasına kalbin kapılarını kapama demektir ki; buna, bedenin ubudiyete, kalbin rubûbiyete kilitlenmesi de diyebiliriz. DÜNYADAKİ sünnetullah gereği ESBABA RİAYETTEN sonra tevekkülü dile getirmenin en güzel şekli ise, konumuz olan, “Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dâhilinde gerçekleşir” şeklindeki kudsî beyandır.

Bilindiği gibi halk arasında öfkelenen kişi bu öfkesini yenmek, dolayısıyla o sinirle nahoş bir şeye sebebiyet vermemek için “La havle …” der. Bununla, öfkeyi yenmenin yolunun da Allah’a dayanmak olduğu anlatılır. Bu cümlenin insan hayatındaki önemine dair şu izahlar da yapılmıştır: Bu cümlede dile getirilen inanç, kusurlu ve aciz olan insana, tabir yerinde ise haddini (sınırlarını) bildirir, gerçek kul­luğa, Allah’ın sonsuz kuvvet ve kudretini itirafa davet eder. Bu inanç sayesinde insan kendi nefsinde ve şuuru derecesinde, Hakiki Müessiri görür. Bu cümlenin RUHUNU KAVRAYAN KİMSE, menfi hâdiselere karşı telaşa kapılmaz ve kalbindeki huzuru muhafaza eder. Hatta DEHŞET SALAN bir HÂDİSE ile KARŞILAŞSA bile; “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” der, ibret nazarı ile seyreder.

❄❄❄

“RİSÂLE-İ NÛR’DA HAVKALE”

لا حَوْلَ وَﻻَ قُوَّةَ إلاّ بِاللّهِ (Müslim, Sahîh, 4/2076 (2704)) cümle-i mukaddesesi, insanın zerre vaziyetinden, insan-ı mümin suretine gelinceye kadar câmidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere maruzdur. Maahâzâ havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binâenaleyh bu cümle, teselli-bahş olup şümulü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:

1-Ademden çıkıp vücuda gelmek (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

2-Zevâle gitmeyip bekâda kalmak (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

3-Mazarratı def, menfaati celb (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

4-Musibetten uzak olup matluba nail olmak (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

5-Mâsiyete düşmemek, ibâdete devam etmek (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

6-Azâba maruz kalmamak, nimete mazhar olmak (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)

7-Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek (için gerekli havl ve kuvvet Allah’tandır.)”

Ve hâkeza her bir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir. [Mesnevî-i Nuriye,Habbe (Zeylü’l-Habbe)]

Bu kelime-i mübâreke-i tayyibe, meşhur Beş Bâkiyât-ı Sâlihât olarak tâbir edilen Sübhânallah, Elhamdülillah, Lâ ilâhe illallah, Allahü ekber, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm kelimelerinin beşincisidir. [Lem’alar, 29.Lem’a (6.Bab)]

❄❄❄

PIRLANTA SERİSİNDE “HAVKALE”

Ahirzamandaki Diriliş ve Kadir İsminin Tecellisi

Kadir isminin dünya ve ahirette tecellisi farklı farklıdır. Dünya; “DARÜ’L-HİKMET ”, ahiret ise “DARÜ’L KUDRET ” olduğundan, ahirette Cenâb-ı Hakk’ın Kadir ismi sebepler perdesi olmadan doğrudan doğruya tecelli edecek ve orada tamamen kudret hakim olacaktır. Hadîste de ifade edildiği gibi, istenilen herşey anında yerine getirilecek ve insan arzu ettiği herşeye nail olacaktır. KUDRETİN ahiretteki bu tecellisi dünyada tecelli etmeyeceği mânâsına gelmez. Zira dünyada Kudret, hikmet perdesi altında zuhur etmektedir. Dolayısıyla da bizler dünyada eşya ve hâdiseleri sebepler perdesi altında temâşâ etmekteyiz. OYSA ki bu perdelerin verasında asıl icraatta bulunan yine Allah’ın Kudreti’dir.. Şimdi bu açıklamanın ışığı altında mevzuu tahlil etmeye çalışalım.

BİZLER sebepler aleminde yaşadığımızdan dolayı, istikbale ait vereceğimiz hükümlerde veya değerlendirmelerde de “tenasüb-i illiyet” prensibine göre düşünüyor ve hüküm veriyoruz. Bundan dolayıdır ki henüz sebepleri ortaya çıkmamış pek çok mes’eleyi daha gelişme sürecinde iken henüz göremiyoruz. Ancak netice zuhur ettikten sonra onlara aklımız eriyor. MESELÂ: Müslümanlığın -hal-i hazırda içinde bulunduğu durum itibariyle– birgün dirileceğini, herkesin Müslümanlığa iltihak edeceğini, Hristiyanlığın dahi İslâm’a sığınacağını çoğumuzun aklı almıyor. Çünkü, günümüzde müslümanlar hakkında pek çok plan ve entrikalar düzenleniyor, bizim de mevcut potansiyel güçle bunlarla mücadele edip, galebe çalacağımıza ihtimal verilemiyor. Bu durum aynen Rûm Sûresi’nde ele alınan, Rum’ların İran’lılara galebe çalacağının müjdelenmesi hâdisesine benzemektedir.

Evet, o zaman da böyle bir galebe mümkün görülmüyordu. Çünkü, Rumlarla İranlılar arasına kesinlikle kuvvet dengesi yoktu. İnsanlar hâdiseleri sadece sebepler açısından değerlendirdiklerinden sebepler alemine zuhur etmemiş ama, gelişme vetiresine girmiş böyle bir realiteyi göremiyorlardı. Bu sûre ile Cenâb-ı Hakk onlara, şu hakikatı hatırlatıyordu: Birgün gelecek Müslümanlar mutlaka Sasani ve Rum’lara galebe çalacaklar! Bugün için de yine ilhad dünyasıyla Müslümanlar arasında kuvvet dengesi yok. Çünkü, Müslüman ülkelerde hayatî ehemmiyeti olan pek çok müesseseye Müslüman olmayanlar hâkim. Bütün bunlara rağmen, Müslümanların cephesinde de kâfirlerin hiç de tahmin etmedikleri gelişmeler ve inkişaflar oluyor. Zaten onları korkutan da işte bu türlü faaliyetlerdir. Onlar BİZDEN DEĞİL, Müslümanlığın TEKRAR ihya edilmesinden KORKUYORLAR. Bu sebeple bilhassa BUGÜNLERDE, “Havkale” adını verdiğimiz “La havle ve la kuvvete illâ billâh”ı laâkal günde beşyüz defa tekrar etsek de yine az sayılır. [Fasıldan Fasıla-1]

Müminin en önemli güç kaynağı ve sığınağı “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” inancı ve ikrarıdır. Bu inanç ve ikrar, “cennet hazinelerinden bir mücevher” ve Azîz u Kahhâr’ın kuvvetini, kudretini itirafın ifadesidir. Öyle bir kapıya dayanmayınca müminlerin başa çıkabileceği hiçbir problem yoktur. Alvar İmamı’nın sözlerini çok tekrar etmişimdir; O şöyle der: Sular gibi çağlasan Eyyûb gibi ağlasan, Ciğergâhı dağlasan Ahvalini sormaz mı? Rica ederim, biz O’nun kapısında sular gibi çağladık, Eyyûb Nebi gibi ağladık da kapı açılmadı mı, yüzümüze bakılmadı mı? Gönlümüzden bir yanık kokusu yayıldı da “Bu da nedir?” diye sorulmadı mı?” Ben İslâm dünyasında O’na ilticayı görmüyorum; ama belki de ben göremiyorumdur; belki dertliler, yüreği çatlarcasına O’na el açanlar vardır da ben göremiyorum.. Ne var ki, dualar külliyet kesbedince kabule karîn olur. Münferit bazı kimselerin ağlayıp sızlaması umumun dertleri için yeterli değildir. DUANIN KÜLLİYET KESBETMESİ İÇİN İCABINDA BAZI DUÂ ve VİRDLER BÖLÜŞTÜRÜLEREK UZUN SÜRE OKUNUR. Ahd-i Atik, Hz. Davud’un yirmi beş sene fasılasız dua edip ağladığını anlatır. Ustûre kitaplarında, O’nun gözyaşlarının aktığı yerlerde otlar yeşerdi denir. Bu, mübalağa adına söylenmiş bir sözdür; ama Hz. Davud’un, bir isnad karşısında çok ağladığını gösterme açısından önemli bir örnek teşkil eder.

İşte, eğer, âlem-i İslâm’a ait dertler bizim de dertlerimizse, gözyaşlarımızla çimler bitmeli. “Allah’a sığınma” mülahazası gönüllerimizde güç kazanmalı. Her şeyden önce, mümin gönüllerin inanç problemi aşılmalı. Hepimiz yürekten inanmalıyız Rabb’imize.. İnanmalı ve bir kere daha O’na yönelmeliyiz. [2013 Kürsü]

Allah Teâlâ, bazı insanları çok önemli hizmetlerde istihdam buyurur. Cenâb-ı Hakk’ın gördürdüğü bu hizmetler, O’nun ululuk ve azametini ortaya koyma adına ayrı bir yoldur, –tabiri câizse– ilâhî bir üslûptur. Bu ilâhî üslûbun ifade ettiği espri de şudur: Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. İşte bu esprinin farkında olan adanmış ruhlar, üzerlerine tevdi edilen vazifeleri, ihsan-ı ilâhî olarak omuzlarına konmuş mukaddes bir yük olarak kabul ediyor ve kendilerini asla bu yükü kaldırabilecek keyfiyette görmüyorlardır. Şu kadar var ki, onlar azim ve gayrete sarılmışlardır; Allah’a güvenleri de tamdır.

Evet, sermayemiz acz u fakrdır bizim; çünkü, onlar sayesinde çok BÜYÜK BİR KAYNAĞA BAĞLANMIŞIZ. Kendimiz fakr içinde bulunsak da hazineleri hiç tükenmeyen bir Sultan’ın KÖLELERİYİZ; acizler olsak da O’’NUN KUDRETİYLE GÜÇLENMİŞİZ. O’nun ihsanları karşısında ŞÜKÜR duygusuyla gerilmişiz. Öyle bir şevkimiz var ki, hiçbir zaman yeise düşmüyoruz/düşmeyiz, her an pür-neşe ve ümitliyiz; çünkü tükenmez kaynaktan nebeân eden ihsan deryasında ilerliyor ve inayet altında bulunduğumuza inanıyoruz. Belki aciz, elsiz-kolsuzuz ama kocaman pehlivanlara da –Allah’ın izniyle– pes etmiyoruz. Yunus Emre’nin şu sözlerini değişik münasebetlerle hatırlatmıştım:

Bir serçe bir kartalı,
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir,
Ben de gördüm tozunu
Bir küt ile güreştim,
Elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım,
Gövündürdü özümü

Maruz kaldıkları ZULÜMLERE RAĞMEN, dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz olarak milletin istikbali için koşturan fedakâr insanların BUGÜNKÜ DURUMU, bir serçenin bir kartalı sallayıp yere vurması değildir de ya nedir Allah aşkına? Küt, eli ayağı olmayan, kötürüm demektir. Şiddet kullanmama, kötülüklere misliyle mukabelede bulunmama, kimseye lanet etmeme ve kavgalara asla girmemeye kesin kararlı, bu konularda âdeta birer küt olan hasbî ruhların, kin ve nefretle oturup kalkan NİFAK ŞEBEKELERİ KARŞISINDAKİ hâli, koca koca pehlivanları –Allah’ın inayetiyle– yere serme değildir de ya nedir? Evet, biz âciz ve zayıfız ama çizgimizi koruduğumuz sürece inâyet-i ilâhiye gibi bir güç ve kuvvet kaynağımız var.
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ، نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
“Koruyup kollayıcı olarak Allah bize yeter; O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.” kalesine sığınmışız.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ
“Gerçek güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır.” zırhına bürünmüşüz. Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz, Hazreti Muhammed’e (aleyhisselâm) ümmet olmamız ve elimizde Kur’ân-ı Kerim gibi bir beraat fermanının bulunması bize yeter.

Hâsılı, büyüklüğün en önemli derinliği, büyük şeylere imza atmanın yanı başında, kendini küçük görmek ve gerçek konumunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaktır. O HATIRDAN ÇIKINCA, Cenâb-ı Hak insanın kolunu, kanadını kırar, ona gerçekte ne olduğunu gösterir. ÖYLEYSE, biz yaptığımız vazifelerden dolayı kendimizi bir yerde göreceğimize, olduğumuzun ve olacağımızın peşine düşeceğimize, O’nun rızası peşinde yürümeliyiz. O’nun ululuğu var, O’nun azameti var, O’nun ceberûtu var. O bir kudret-i kâhire, bir irade-i nâmütenâhiye ve bir ilm-i muhît sahibidir.  Dolayısıyla, O varken varlık iddia etmek, O’na ve hakikate karşı saygısızlıktır.

Bediüzzaman; “Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve numuneleri câmi bir ene vermiştir; tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin.” dendiği gibi, “ene” sadece O’nu gösteren bir aynadır; O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu duymak ve O’nu hissetmek esastır. [(Bediüzzaman, (30.Söz,1.Maksat)] [Meçhul Kahraman/Ümit Burcu]

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” /Havl ve kuvvet sadece Allah’ındır.” İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın güç ve kuvvetine dehalet etmezse, omuzuna yüklenen ağır yüklerin altından kalkamaz; iman, tevekkül, teslimiyet, hep Allah’ın (cc) dilemesiyle olur. O dilemedikçe ve yardımcı olmadıkça, kim O’nu bulup, O’na vâsıl olabilir ki? Öyleyse herkes, kendi seviyesi ölçüsünde, Allah’ın (cc) havl ve kuvvetine sığınmak zorundadır. [Allah Rasûlünün Duâ İklimi/Sonsuz Nur]

Hiç kimse o kapıdan eli boş dönmemiştir

Eğer siz sürekli dualarınızda,

“ALLAH’IM! Dayanamayacağım, güç yetiremeyeceğim musibet ve belalar karşısında Senin kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.

ALLAH’IM! Hata ve günahların ağır baskılarından kurtulma hatta tasavvur ve tahayyüllerimin kirlenmesi karşısında tertemiz bir hayat yaşayabilme adına yine Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kere daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ talebinde bulunuyorum.

ALLAH’IM! İnsanların dirilmeleri adına ortaya koyduğum bütün söz ve fiillerimde beni benimle baş başa bırakma! İrşad tecellilerini benim üzerimden hiçbir zaman eksik etme! Beni her daim doğru yola hidayet buyur! Bütün tavır ve davranışlarımda beni samimiyet ve ihlasla serfiraz kıl! Sazımın sözümün insanlara tesir etmesi için inayetini, görüp gözetmeni üzerimden eksik etme!

ALLAH’IM! İrşad ve tebliğ yolunda mücadele ederken biliyorum ki ehl-i dalâlet beni rahat bırakmayacak; çok küçük şeyleri dahi bahane ederek üzerime gelecek. Onlardan gelecek her türlü belâ ve musibet karşısında eğilmeden, bükülmeden, kırılmadan, taviz vermeden dimdik ayakta durabilmek ve sadece Senin karşında eğilebilmek için yine Senin inayetine, koruyup kollamana sığınıyor, bir kere daha kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.

ALLAH’IM! Kalbimi duru tutamıyor ve hakkıyla hukukullaha riayet edemiyorum. Kalbimin, yarattığın günkü gibi dupduru olabilmesi adına tekrar Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kez daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.” ŞEKLİNDE SADAKAT ve SAMİMİYETİNİZİ ORTAYA KOYARSANIZ Cenâb-ı Hak sizin bu TEVECCÜH ve YAKARIŞLARINIZI BOŞ ÇEVİRMEZ; sizi içtihat, istinbat ve tercihlerinizde göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsinizle baş başa bırakmaz. [Yenilenme Ruhu ve İlâhî İnayet/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

 ...İlle de başka yerde elinizin güçlenmesini istiyorsanız şayet, çok güçlü olan birisine sarılmanız lazım. La havle ve la kuvvete illa billah. Allah’ın havlinden başka havl, Allah’ın kuvvetinden başka kuvvet yoktur. Siz ona teveccüh ettiğinizde Allah celle celaluhu kendi havl ve kuvvetiyle sizi teyit edecektir. Ezan ‘Hayye alassalah / Hayye alalfelah’ derken biz ‘la havle ve la kuvvete illa billah’ diyoruz. Günlük beş vakit namazda o namazı eda etme adına Allah’ın havline ve kuvvetine sığınıyoruz. Senin havlin ve kuvvetin olmazsa biz bu namazı kılamayız, o abdesti alamayız, o duayı yapamayız. E bunlardan daha ağır işler var yani. Dünyanın şeklini değiştirme, çehresini değiştirme, dünyada yaşayan insanlara yeni bir adab u erkan öğretme mevzuu. Bunlar çok ağır, çok çetin, çok zor çözülür problemler. Allah’ın inayeti olmayınca bunları çözmeniz mümkün değil. Bunlar ancak Allah’ın havliyle kuvvetiyle çözülebilir. [Kırık Testi]

❄❄❄

“ALLAH DOSTLARININ” HAVKALE TAVSİYESİ

“Cafer-i Sadık’ın Süfyan-ı Sevrî’ye Tavsiyeleri”

Malik b. Enes, Cafer b. Muhammed’den naklediyor: Süfyan-ı Sevrî bana; “Bir hadis rivayet etmedikçe yanından kalkmayacağım” dedi (benden hadis rivayet etmemi istiyordu). Ben de ona şöyle dedim: “Sana hadis rivayet edebilirim. Ama çok hadisin sana ne faydası olacak ki ey Süfyan? Allah sana bir nimet verdiğinde, devamını ve kalıcılığını istiyorsan, Rab Teâlâya hamdet. Zira Allah (c.c) Şöyle buyuruyor: ‘Ve düşünün ki: Rabbiniz şöyle ilan buyurdu: “Eğer şükrederseniz, Ben nimetlerimi daha da artırırım,ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” (İbrahim Sûresi-7)

Ey Süfyan! Rızkını aldığında Allah’a çok istiğfar et. Zira ALLAH (c.c) KİTABINDA ŞÖYLE BUYURUYOR: Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gaffardır.” (affı geniştir). Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. “Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.” (Nûh Sûresi 10-12)

Hz. Ömer (r.a.) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etraftan: “Yağmur için dua etmediniz?” diye sorulunca: “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da bu âyeti okumuştu. Hasan el-Basrî’nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: “İstiğfar et!” dedi. Başka biri malî sıkıntılardan, bir diğeri çocuğunun olmadığından, birisi arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler bunu garipseyince o, bu âyetleri okudu. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut ts. XXII, 277-278)

Ey Süfyan sana SULTANDAN veya bir BAŞKASINDAN sıkıntı verecek bir şey geldiğinde; ‘Lâ havle velâ kuvvete illa billâh (Güç, kuvvet sadece Allah’ındır)’de, bunu samimiyetle çok çok söyle. Bu söz, ZORLUKLARI KALDIRAN BİR ANAHTARDIR. Cennet hazinelerinden bir hazinedir’. Süfyan elimi tuttu ve şöyle dedi: “Bana, hakikaten çok faydali üç öğüt verdin”. Ben de ona şöyle dedim: “Bu üç öğüde iyi yapış Vallahi faydasını göreceksin”. [Sahabeden Günümüze Allah Dostları / 2.Cilt Syf: 336]

İmam-ı Rabbani Hazretleri CİNDEN KORUNMAK için ve KORKULU ZAMANLARDA, “Lâ havle velâ kuvvete illa billah-il-aliyyilazim.” okunmasını emrederdi. (Mektubatı Rabbani 345.Mektup)

❄❄❄

“FAKİRLİĞİN ÇARESİ”

Bu dünyada SEBEPLERE RİAYET etmek Allah’ın değişmez sünnetindendir. Mal-mülk edinmek için de elbette sebeplere riayet edilecektir. Bu, duanın FİİLÎ BOYUTUNU oluşturur. Ancak bununla yetinmeyip bir de KAVLÎ DUÂ etmek kulluğumuzun gereğidir. İşte böyle bir duayı İmam Mekhûl’den rivayetle Hz. Ebû Hüreyre’den öğreniyoruz:
وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم): أكْثِرُوا مِنْ قَوْلِ لا حَوْلَ وَﻻَ قُوَّةَ إلاّ بِاللّهِ، فَإنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الجَنَّةِ. قال مكحول: فَمَنْ قَالَهَا ثُمَّ قَالَ: لا مَنْجَا مِنَ اللّهِ إﻻَّ إلَيْهِ، كَشَفَ اللّهُ عنْهُ سَبْعِينَ بَاباً مِنَ الضُّرِّ أدْنَاهَا الْفَقْرُ. أخرجه الترمذي .
Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: “La havle ve la kuvvete illa billah. (Güç de kuvvet de ancak Allah’tandır) sözünü çok tekrar edin.” İmam Mekhul dedi ki: “Kim bunu der ve sonra da: -لا مَنْجَا مِنَ اللّهِ إﻻَّ إلَيْهِ- Allah (ın gazabın) dan ancak O (nun rahmeti)’na iltica etmekle kurtuluşa erilebilir” derse, Allah ondan YETMİŞ ÇEŞİT ZARARI kaldırır ki bunların EN HAFİFİ fakirliktir. [Tirmizi, Da’avat 141]

Havl, en-Nihâye’de açıklandığı üzere, hareket demektir. Ancak hile (çâre) mânâsına geldiği de belirtilmiştir. HAREKET MÂNÂSI esas olmakla berâber, Münâvî’nin de kaydettiği üzere, “hareket de, hîle de Allah’ın meşîeti iledir” şeklinde iki mânâyı birlikte mütâlaa etmek de uygun bulunmuştur. Kelimenin mânasındaki şümûlü kavramada, bu kökten gelen bazı kelimelerin kullanılışını bilmek faydalı olur:

-MUHÂVELE, bir şeyi hile ile taleb etmek;
-İSTİHÂLE, bir halden başka bir hale geçmek;
-TAHAVVÜL, değişme geçirmek, vs…. Hepsinde güç isteyen bir hareket, bir yer değiştirme görülmektedir.

Şu halde bu cümle, “şu veya bu şey”, “şu veya bu iş… için” demeksizin hareket, tekâmül, güç, kuvvet gerektiren, her hâlimizde, her işimizde, her hayrımızda muhtaç olduğumuz güç ve kuvvetin Allah’tan geldiğini ifade eder. [Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi ]

❄❄❄

“HAVKALE VESİLESİYLE TUTSAK BİR SAHABİNİN KURTULMASI”

Âdem b. Ebi İyas Muhammed b. İshak’tan naklen anlatıyor: Mâlik el-Eşcaî, Efendimize gelerek oğlu Avf’ın, düşmana esir düştüğünü haber verdi. Efendimiz de ona: “Oğluna haber gönder: Resûlullah ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah duasını çokça yapmanı emrediyor.’ de!” buyurdu.

Bir başka rivayette de, Efendimiz, Avf’ın babasına sabırlı olmasını ve Allah’ın mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini söylemiştir. Avf’a haber gönderildi ve Allah Resûlünün tavsiye ettiği dua iletildi. Efendimizin haberini alan Avf, yüzükoyun yere kapandı ve “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” demeye başladı. Onu iyice bağlamışlardı. Üzerindeki bağlar, kendiliğinden yere düştü. Hemen dışarıya çıktı ve kendisini esir edenlere ait bir deve gördü. Deveye bindi ve oradan hızla uzaklaştı. Yolda, esir eden kimselerin deve sürüsüne rastladı. Sürüye seslendi, develer de onun arkasından geldiler. Avf’ın, geldiğini bildirmek için seslenmesi, anne ve babası için sürpriz oldu.
Babası çıktı ve: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki,bu bizim Avf!” dedi.
Annesi de: “Benim canım, benim ciğerim!” diyerek oğlunu karşıladı, bağrına bastı.
Avf’ın tek sıkıntısı, vücudundaki bağların yaptığı izler ve bıraktığı acılardı. Babası ve evin hizmetçisi kapıya koştular. Bir de ne görsünler! Avf, evin avlusunu develerle doldurmuş! Babasına, durumunu ve develerin nasıl geldiğini anlattı. O da, hem Avf hem de develer hakkında Efendimize gelip bilgi verdi. Efendimiz şöyle buyurdu: “O develeri nasıl istersen kullanabilirsin, tıpkı kendi develerin gibi.” O sırada şu âyet nazil oldu: “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah,ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar. Onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Allah’a dayanıp güvenene Allah kâfidir.” (Talâk/3) (İbn Kesîr, Tefsîr ,4/380; Taberî, Tefsîr, 28/98)

Resûlullaha ve Ashâba Gelen Mucizevi Yardımlar/Hayâtü-s-Sahâbe Muhtasar – Işık Yayınları

“CENNET HAZÎNESİ”

HAZİNE; altın, gümüş, mücevher gibi değerli eşya yığını, büyük servet, değerli şeylerin saklandığı yer anlamına gelir. MECAZİ OLARAK büyük bağlılık duyulan, değer verilen şey veya kimse manasında kullanılır. Efendimiz (s.a.v) bazı hadislerinde La Havle…’nin ebedî Cennet hayatında bir hazine olduğunu, diğer bir hadislerinde arş hazinelerinden biri, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’den naklen de bir cennet fidanı olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır. Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: أكْثِرُوا مِنْ قَوْلِ لا حَوْلَ وَﻻَ قُوَّةَ إلاّ بِاللّهِ، فَإنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الجَنَّةِ
(Mâsiyetten kurtulmak ve itaate güç yetirmek, ancak Allah’ın yardımıyladır.) sözünü çok söyle. Çünkü o, cennet hazînelerinden bir hazînedir.” [Tirmizî, Sünen, V, 580/Tirmizi, Da’avat 141]

Ebû Musa el-Eş’arî anlatıyor: “Allah Resûlü Hayber’e gazaya giderken ashap bir vadide yüksek sesle tekbir getirmeye baladı. Bunun üzerine Allah Resûlü: Yavaş tekbir getiriniz! Çünkü siz ne sağıra dua ediyorsunuz, ne de gaibe sesleniyorsunuz. Muhakkak ki siz, iyi işiten ve size çok yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz. O her zaman sizinle beraberdir, buyurdu. Bu sırada ben Allah Resûlü’nün binitinin arkasında idim. Ben de: “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demeye başladım. Sesimi işitti ve: Ey Abdullah b. Kays! (Ebû Mûsa el-Eş’arî’nin lakabı) diye seslendi. Ben de: Buyur ey Allah’ın Resûlü, dedim. Efendimiz: Ey Abdullah, sana Cennet hazinelerinden bir hazine haber vereyim mi? buyurdu. Ben de: Bildir, ey Allah’ın Resûlü; anam-babam sana fedâ olsun! dedim. Efendimiz: O kelime, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”tır, buyurdu.” [Buhârî, cihad 27; Müslim, zikir 17]

“CENNET HAZİNESİNDEN BİR SÖZ”

Hz. Hazım b. Harmele bir gün Efendimiz’e uğradığında kendisine şunu söylediğini belirtmektedir: “Ya Hazım! La havle vela kuvvete illâ billah’ı çokça söyle; zira o cennet hazinelerinden biridir.” [İbn Mace, Edep 59]

Ebû Zer (ra) anlatır: Allah Resûlünün peşinden yürüyordum. Bana dedi ki: “Ey Ebû Zer, sana cennet hazinlerinden birini göstereyim mi?” “Göster yâ Resûlallah.” dedim. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.” buyurdu. [Müslim, Sahîh, 4]

“CENNET FİDANLARI”

Ebû Eyyüb el-Ensâri (ra) anlatıyor: Miraç Gecesi Allah Resûlü, Hazreti İbrahim’in yanına uğradı. İbrahim (as), Cebrail’e yanındakinin kim olduğunu sordu. O da: “Muhammed’dir (s.a.v).” dedi. Hazreti İbrahim şöyle dedi: “Yâ Muhammed! Ümmetine emret,cennete çok fazla fidan diksin. Çünkü cennetin toprağı verimli ve yeri de geniştir.” Allah Resûlü, cennet fidanının ne olduğunu sorduğunda da şu cevabı verdi Hazreti İbrahim: “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billahtır.”  [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/418]

Hazreti Muaz (ra) ise Efendimiz’in kendisine, “Sana Cennet kapılarından birini haber vereyim mi?” diye sorduğunu ve arkasından da: “O Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’tır.” dediğini haber vermektedir. [Müsned, 2/75; Muvatta, Kur’ân 22.]

“‘BÂKIYÂT-I SÂLİHÂT’ TESBİHLER”

Bir ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Mal, mülk, çocuklar… bütün bunlar dünya hayatının süsleridir. BAKİ KALACAK FAYDALI İŞLER ise Rabbinin katında,hem mükâfat yönünden hem de ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf sûresi,46)

Abdullah b. Abbas (ra)’tan naklen müfessirler, ayette geçen ‘el-Bakiyat’us-Salihat’ın bütün GÜZEL AMELLER OLDUĞUNU söylemişlerdir. Buna göre geniş manasıyla salih amel, başta iman olmak üzere İslam’ın yapılmasını emrettiği ve hoş gördüğü güzel işlerle, ahlakî değerlere uygun davranışlardır. Allah’ı zikretmek, namaz, oruç, zekât, hac vb. İBADETLER; iyiliğe yöneltmek, kötülükten sakındırmak, ana-babaya, akrabaya ve komşulara iyi davranmak, adalet, ihsan gibi dinin ihtiva ettiği bütün iyi işler dünyada insanlara fayda verecek ve ahirette kurtuluşa vesile olacak SALİH AMELLERDİR.

Said-i Hudri anlatıyor: Allah Resûlü buyurdular ki: Bâkıyât-ı sâlihâtı (insana ebedî hayatında yararlı olacak amelleri) çokça yapın. “Bâkıyât-ı sâlihât nedir yâ Resûlallah?” diye sorulduğu vakit: “Allahu Ekber, Sübhânallah, Elhamdülillah ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah kelimeleridir.” buyurdu. [Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/75 (11731)] Efendimizin bu izahından, her ne kadar bütün iyilikler salih amel dairesi içinde olsa da, bunların zirvesinin ve özünün, Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih etmek, gereğine uygun O’na hamd etmek ve bütün güç ve kuvvetin O’na ait olduğunu itiraf etmek olduğu anlaşılmaktadır.

“AVUÇLAR DOLUSU HAYIR”

-İbnu Ebî Evfa (ra) anlatıyor: “Bir adam gelerek- “Ey Allah’ın Resûlü! dedi, ben Kur’an’dan bir parça seçip alamıyorum. Bana kifâyet edecek bir şeyi siz bana öğretseniz!” “Öyleyse , buyurdu , Sübhânallah velhamdülillah, ve lâilâhe illallah, vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâh. (Allahım seni tenzih ederim, hamdler sana mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur, Allah en büyüktür, güç kuvvet Allah’tandır) de.” “Ey Allah’ın Resûlü! dedi, bu zikir Allah içindir. (O’nu senâdır), kendim için dua olarak ne söyleyeyim?” “Şöyle dua et:
” اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي وَاهْدِنِي وَارْزُقْنِي
“Allahım bana merhamet et, afiyet ver, hidayet ver, rızık ver!” Adam (dinleyip, kalkınca) ellerini sıkıp göstererek: “Şöyle (sımsıkı belledim!)” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bunun üzerine: “İşte bu adam iki elini de hayırla doldurdu!..” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Salât 139, (832) ; Nesâî, İftitâh 32, (2,143); Hadis Ebû Dâvud’da tam olarak, Nesâî’de kısmî olarak rivâyet edilmiştir.]

-Ebû Dâvud,bu hadisi “Ümmî ve Acemi Olana Kifâyet Edecek Kıraat Miktarı” adını taşıyan bir bâbta zikreder. Şârihler, Resulullah’a gelerek kifayet edecek miktarı soran kimsenin namazda kifayet edecek kıraat miktarı sorduğunu belirtirler. Nitekim hadisin bir başka vechinde:
إِنِّى َ اُحْسِنُ مِنَ الْقُرْاَنِ شَيْئًا “Ben Kur’ân’dan hiçbir (parçayı henüz tam ezberlemedim) güzel okuduğum kısım yok” demiştir. Şu halde, Resulullah  (s.a.v)’ın cevabı, namazda okunabilecek kifâyet miktarı göstermektedir. Ancak, hadiste cevap olarak gelen zikirler, kıraat olarak yeterli değildir. Bu sebeple ulemâ hadisi şöyle değerlendirirler: “Bu ruhsat bütün zamanlar için muteber olamaz. Zîra bu kelimeleri öğrenmeye muktedir olan bir kimse, şüphesiz Fâtiha sûresini ezberleyebilecektir. Adamın Resulullah’a söylediği sözü, “Şu anda Kur’ân’dan bir şey öğrenmeye kâdir değilim, namaz vakti de girmiş durumda” şeklinde anlamak gerekir.” Öyleyse namazı, kendisine söylenen kelimeleri kıraat ederek kılsa bile, namazdan sonra Fâtiha’yı öğrenmesi gerekir.

Hattâbî der ki: “Bu meselede asıl olan şudur: Namaz, Fâtiha’sız câiz değildir. Fâtiha’yı okumak onu güzelce okuyabilen kimseye vecîbedir,tam ezberleyememiş olana değil. Bu durumda, bir kimse Fâtiha’yı henüz okumayı beceremiyor ve fakat başka sûrelerden okumayı becerdiği varsa, ona, becerdiği yerden Fâtiha uzunluğunda yedi âyetlik bir kısım okuması vâcib olur. Fâtiha’dan sonra evlâ olan zikr, Kur’an’dan ona denk olan bir kısımdır. ŞAYET ezberleme kapasitesinin yokluğu veya dilinin Arapça’ya dönmemesi veya mâruz kaldığı bir âfet gibi bir sebeple Kur’an’dan bir parçayı ezberleyemeyecek olursa, Kur’an’dan sonra en uygun (evlâ) zikr, Resûlullah  (s.a.v)’ın öğretmiş bulunduğu tesbih, tahmid ve tekbirdir. Zîra Efendimiz: “Kelâmullah’tan sonra efdal olan zikir Sübhânallâhi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber’dir” buyurmuştur.

Adamın, kendisi için Allah’tan ne taleb etmesi gerektiği hususundaki sorusuna Hz. Peygamber  (s.a.v)’in cevabı, duada istenmesi gereken şeyler hususunda fevkalâde câmî bir mâhiyet taşımakta ve hatta Resûlullah’tan mervî me’sur duaları âdeta özetlemektedir.Hatırda kalması için tekrar kaydediyoruz.

*ALLAH’IN RAHMETİ: Günahları terkettirmek, affetmek.
*AFİYET: Dünya ve âhiret âfetlerinden selâmet.
*HİDÂYET: İslam’da sebat ve ahkâma uyma.
*RIZIK: Yeterli miktarda helal rızık.

Resûlullah (s.a.v)’ın tâliminden sonra, adamın davranışıyla ilgili ibâre çok veciz olduğu için şârihler yorumunda bazı farklılıklara yer vermişlerdir. Biz İbnu Hacer’in anladığı tarzı tercümeye aksettirdik: Yâni adam, Resulullah’ın tâlimatını tam olarak ve sağlam bir şekilde öğrendiğini belirtmek için ellerini uzatıp avuçlarını sıkmış ve kıymetli bir şeyi sımsıkı yakalayan bir kimsenin yaptığı gibi: İşte şöyle! diye gösterip: “Sizin bana söylediğinizi ezberledim ve sımsıkı tutuyorum, artık zâyi etmem, unutmam!” demek istemiştir. Resûlullah (s.a.v)’ın “Bu adam iki elini de hayırla doldurdu” demesi, adamın dünya için de, âhiret için de gerekli olan hayırları câmî olan bir duaya imtisalinden kinâyedir. Nitekim bu öğretilen hususların ne kadar câmî şeyler olduğu açıktır. [İ.Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 7/117-118]

“EN HAYIRLI, KOLAY ve KEYFİYETLİ DU”

Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas’tan rivayet edilmiştir: Allah Resûlü ile birlikte bir kadını ziyaret etmiştik. Kadının önünde hurma çekirdekleri veya çakıl taşları vardı. Onlarla tesbih çekiyordu. Bunu gören Allah Resûlü: “Sana bundan daha hayırlısını haber vereyim:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِي السَّمَاءِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِي الْأَرْضِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا بَيْنَ ذٰلِكَ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ مِثْلَ ذٰلِكَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ مِثْلَ ذٰلِكَ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ مِثْلَ ذٰلِكَ

Allah’ın gökteki yaratıkları sayısınca ‘sübhanallah’, yeryüzündeki ve yer-gök arasındaki yaratıkları sayısınca ‘elhamdülillah’, onlar miktarınca ‘la ilahe illallah’ ve yine onlar kadar ‘la havle ve la kuvvete illa billâh’ de’, buyurdu.” [Tirmizî,daavât 150]

Yukarıdaki rivayetten anlaşılıyor ki, Efendimiz hurma çekirdekleri veya çakıl taşlarıyla tesbih çeken kadını görünce onu yaptığı işten men etmemiş, onun vaziyetini yadırgamamış fakat bundan daha kolay ve daha üstün bir şey öğretmiştir. BUNUN ANLAMI, onun öğrettiği şeylerin daha az külfetli, fakat sevapça daha fazla olması demektir. Bu, Efendimiz’in öğrettiğinin muhteva üstünlüğünü gösterir. Ayrıca insan tek tek sayarak ne kadar çok zikir yaparsa yapsın yer-gök ve bunlar arasındaki varlıklar sayısına ulaşamaz. Bu da Efendimiz’in öğrettiği zikirlerin adet yönünden de üstünlüğüne delâlet eder.

“EZAN DİNLERKEN”

Allah Resûlü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde (özetle), “Kim, müezzin ezan okuduğunda söylediklerini tekrar eder;‘ hayye ale’s-salâh’ ve ‘hayye ale’l-felâh’ deyince, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ derse Cennet’e girer.” buyurur. [Müslim, salât 12; Ebû Dâvûd, salât 36.]

Müezzin ezan okurken veya kamet getirirken “hayye ale’s-salâh” ve “hayye ale’l-felâh” deyince, “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demekle, hiç bir kötülüğü geri çevirmeye, hiçbir hayrı elde etmeye güç ve kudretimizin bulunmadığını belirtmekte ve Allah’tan bu iki hususta da bize güç, kuvvet ve basiret vermesini dilemekteyiz. Çünkü müezzin, müminleri kurtuluşa, felâh ve necata, hayır ve iyiliğe davet ederken, böylesine önemli bir ameli lâyıkıyla yerine getiremeyeceğimizi düşünerek Allah’ın sebepleri kolaylaştırıp bize yardımda bulunmasını istemekteyiz. Sabah ezanında müezzin, “es-salâtu hayrun minennevm” (namaz uykudan hayırlıdır) dediğinde “sadakte ve bererte” “doğruyu ve iyiyi söyledin” demek gerektiğini de eklemeliyiz.

“EVDEN ÇIKIŞTA ALINACAK TEDBİR”

Her dönemde sokaklar, çarşı ve pazarlar, şeytanların daha çok faal oldukları yerler olmuş, dolayısıyla buralar adeta günah merkezleri haline gelmişlerdir. Ancak sokağa çıkmadan hayatımızı sürdürmemiz de adeta mümkün değildir. Öyle ise bu günahlara daha az bulaşmak için bazı tedbirler almak durumundayız. Ezcümle,
-sadece ihtiyaç olduğunda dışarı çıkmalı,
-ihtiyacımızı hemen karşılayıp geri dönmeli,
-mümkün olabildiğince yalnız çıkmamalı,
-nezih yerler araştırmalı,
-stres atmak için sokağı seçmemeli vs.
Bu tedbirlerin yanı sıra, dua ile Rabbimize sığınmalıyız.

Allah Resûlü (s.a.v) bu konuda da yol göstermekte ve şöyle buyurmaktadır:

وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم): مَنْ قالَ إذَا خَرَجَ مِنْ بَيتِهِ بِسْمِ اللّهِ تَوَكَّلْتُ عَلى اللّهِ، وَﻻَ حَوْلَ وَﻻَ قُوَّةَ إﻻَّ بِاللّهِ، يُقَالُ لَهُ: حَسْبُكَ هُدِيتَ وَكُفيتَ ووُقِيتَ وَتَنَحَّى عَنْهُ الشَّيْطَانُ[. أخرجه أبو داود والترمذى، وهذا لفظه .

Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Evinden çıkınca kim: “Allah’ın adıyla, Allah’a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah’tandır” derse kendisine: “İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da” denir, ondan şeytan yüz çevirir”. [Tirmizî, Daavât 34, (3422); Ebû Dâvud, Edeb 112, (5095); Nesâî, İstiâze (8,268).]

حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ حُمَيْدِ بْنِ كَاسِبٍ. ثَنَا حَاتِمُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ عَبْدِ اللّهِ بْنِ حُسَيْنٍ عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ عَنْ سُهَيْلِ بْنِ أَبِي صَالِحٍ عَنْ أبِيهِ عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا خَرَجَ مِنْ بَيْتِهِ قَالَ: بِسْمِ اللّهِﻻَ حَوْلَ وﻻَ قُوَّةَ إﻻَّ بِاللّهِ. التُّكَْنُ عَلى اللّهِ.فِي الزوائد: فِي إسناده عبد اللّه بن حسين ضعف أَبُو زرعة والبخاري و اِبْنِ خبان .

-Hz. Ebu Hureyre ra anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kişi evinin -veya apartmanın-(HÂŞİYE) kapısından çıkınca, adama müekkel (nezaretçi) iki meleği vardır. Adam: “Bismillah” deyince onlar: “Doğruya irşad edildin” derler. “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” deyince, melekler:”Korundun” derler. Adam: “Tevekkeltü alâllah” deyince onlar: “İşin (sana bedel) görüldü” derler. Resûlullah (s.a.v) devamla dedi ki: “Sonra adamın iki karîni (yani onu günaha sürüklemek isteyen insî ve cinnî iki şeytanı) onu karşılarlar. Melekler (o şeytanlara): “Hidayete erdirilen, işi (Allah tarafından) görülen ve muhafaza altına alınan bir kimseden ne istiyorsunuz?” derler.

HÂŞİYE: Dâr kelimesi, daha önce de açıklandığı üzere Resûlullah devrinde, bir avlu etrafında birbirine bitişik olarak inşa edilmiş, akrabaların oturduğu meskenler topluluğun adıdır. Her mesken aynı avluya açılar. Bugün böylesi bir mesken düzenine en yakın inşa tipi apartmandır. Bu kelimeyi bazan “mahalle” kelimesiyle de karşılıyoruz. “Dâr”ı “ev”le tercüme etmek bilhassa eski metinlerde mânayı çarpıtabilir. [İ.Canan,Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/511]

Hâsılı Yukarıda bir kısmı aktarılan bilgilerden hareketle Efendimiz (s.a.v)’in ‘La havle ve la kuvvete illa billâh’ duasını ÇOKÇA ZİKRETTİĞİ ve hemen her fırsatta ashabına da emrettiği anlaşılmaktadır. RABBİMİZE olan inancımızı özetleyen ve bizi güç ve kuvvet kaynağına bağlayan bu duayı her fırsatta şuurluca okumamız; hatta günlük virdlerimiz arasında ona özel bir yer vermemiz kulluğumuzun gereğidir. DÜNYA ÇAPINDA aşılması imkânsız gibi görünen musibetlerle yüz yüze olan insanın, bilmem başka bir çıkış yolu var mı?

İstifade Edilen Kaynaklar

•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
•Risâle-i Nûr Külliyatı
•Pırlanta Serisi
•Sahabeden Günümüze Allah Dostları/Şule Yayınları
•Hayâtüs Sahâbe Muhtasar/Işık Yayınları
•Yeni Ümit Dergisi/Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

Bu yazı 101 kez okundu