Hikmetli Kıssalar-33

Üçlü Filtre Testi

Sağır Kurbağa

Herkesi Memnun Edemezsin

Sarı Öküz Olayı

Mikrop Ağaç İnsan

***

ÜÇLÜ FİLTRE TESTİ

”- Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?

Sokrates: Bir dakika bekle. Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna “Üçlü Filtre Testi” deniyor.

Üçlü filtre mi?

Sokrates : Doğru. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?

Hayır. Aslında bunu sadece duydum ve…

Sokrates: Öyleyse , sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim, ‘Iyilik Filtresini.’ Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?

Hayır, tam tersi…

Sokrat: Öyleyse,onunla ilgili kötü birşey söylemek istiyorsun ve doğruluğundan emin değilsin..Peki bu söyleyeceğin şey benim işime yararmı?

-Hayır, pek değil.

Sokrates: İyi, eğer bana söyleyeceğin şey doğru değil, iyi değil, işe yarar, faydalı değilse bana niye söyleyesin ki?”

***

SAĞIR KURBAĞA

Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir kurbağa sürüsü de arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Seyirciler arasındaki hiçbir kurbağa yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:

”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”

” Asla başaramazsınız!”

“İmkansız!”

“Boşuna uğraşmayın!”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış:

”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş;

”Bu işi nasıl başardın?” diye.

O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Siz de, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen söz ve kişilere karşı hep sağır kalın. Olumsuz düşünen insanları duymayın!..

***

Herkesi Memnun Edemezsin

 Bir gün Nasreddin Hoca, oğlunu eşeğe bindirmiş kendisi arkasından ağır ağır yürüyerek köye gidiyorlarmış. Yolda bunları görenler : – Dünya tersine döndü galiba ! Baksana hâle ihtiyar adam yerde yürüyor da parmak kadar çocuk eşeğin üzerinde. Ne ayıp şey değil mi ? Diye söylenmeye başlamışlar. Bu sözleri duyan Nasreddin Hoca , merkepten oğlunu indirip kendisi binmiş. Biraz gidince bir kaç kisiye daha rastlamışlar. Onlar da :

– Şu hâle bakın siz ! Koskoca adam binmiş eşeğe, parmak kadar çocuk arkasından yetişeyim diye ter döküyor, insanoğlu işte hep kendini düşünür, diye konuşmaya başlamışlar.. Bu sözleri duyan Hoca : – Oğlum en iyisi gel beraber binelim. Bakalım ne diyecekler , demiş. Hoca önde oğlu arkada giderken birkaç kisi daha görmüş onları. Onlar da :

– Şu insanoğlunda merhamet diye birşey kalmadı. Baksana eşeğin beli neredeyse yere değecek. Yerde yürüseler sanki ölecekler mi ? Azıcık Allah korkusu olan kimse böyle yapmaz, gibi sözler söyleyerek uzaklaşmışlar.

Hoca bu sefer : Oğlum en iyisi mi, ikimizde yürüyelim, öyle ettik olmadı böyle ettik olmadı. Bir de bu şekil deneyelim demiş. Eşek önlerinde, onlar arkada yollarına devam ederlerken , birkaç kisi daha görmüş bunları. Onlar da : – Şunların ki de akıl mı yani ? Eşek önlerinde bomboş gidiyor da her ikisi de şu sıcakta yerde yürüyorlar. İnsan , boş eşek olur da binmez mi hic ? Demişler.

Bu sözleri duyan hoca :

– Gördün ya oğul, her kafadan bir ses çıkıyor. Ne yapsan begenmiyorlar. En iyisi bildiğinden şaşmayacaksın. Elin ağzı torba değil ki, büzesin ! Demiş..

Kıssanın Hissesi ;

Nasrettin Hoca ile oğlunun bir merkepte seyahat hikayesi uzaktan eleştirinin yüzeyselliğini anlatmak için güzel bir örnektir. Hoca binek üzerindedir; çocukluktan gençliğe evrilen oğlu ise yayadır. Bir topluluk önünden geçerken insanlar:“Adamın yaptığı ne ayıp! Bi kucak sakalı da var; kendisi merkebe binmiş çocuğu yaya yürütüyor” diye duyulacak şekilde söylenirler.Hoca bundan etkilenir ve kendisi hayvandan iner oğlunu bindirir. Bu defa başka bir topluluk önlerinden geçerken: “gencin yaptığı amma da ayıp şey! Yaşlı babasını yaya yürütüyor, kendisi binekte” derler. Bunun üzerine hoca ve oğlu birlikte binerler.

Bir köyün ortasından geçerlerken ahali: “şu merhametsizlere bakın! Zavallı merkebe ikisi bir binmiş” diye konuşurlar. Fesuphanallah çeken Hoca oğluna: “in evlat, ikimiz de binmiyoruz” der.

Hoca ve oğlu eşeğin yularını çekip giderlerken başka bir topluluk bu defa:

“şu ahmaklara bakın! Eşek boş ve hiçbiri binmiyor” diye kahkaha ile gülerler.

***

-Eleştirmek kolaydır, bir sorumlukuk istemez. Sen lafını söyler geçersin ama o laf muhatabı çoğu zaman altüst eder. Moral ve motivasyonunu bozar, verimini düşürür.

-Karşıdan bakarsın ve gördüğün taraflarıyla eksikleri, bildiğin kadarıyla yanlışları söylersin, yazarsın.

-Eğer eleştirenler süreçlerden, olaylardan, insanlardan kopuksa, eleştiri gerçeklikten uzaksa söylenen-yazılan problem çözmekten, katkı vermekten öte iş yapanları demoralize eden, kuru, faydasız demogojiye dönüşebilir.

-Eleştiri bazen de eleştirenin takıntılarını gösteren, egosunu tatmin eden, intikam-beklenti muhtevalı şeyler olabilir.

-Çalışmayan, üretmeyen aylakcı kisiler geleni geçeni kritik eder. En karmaşık olayları kendilerince “bir hamlede” çözerler. Bilgilerinin, ilgilerinin olmadığı konularda dahi ahkam keserler. Her konuda kolayca söz söyler, hüküm verirler. Zira konuştuklarının onlara bir maliyeti yoktur. Ne etki oluşturacağını da umursamazlar.

-Eğer yararlı olmak, problemin çözümüne katkı vermek isteniyorsa sözü ölçerek, tartarak, vicdan ve insaf süzgecinden geçirerek, muhatabın durumunu, psikolojisini dikkate alarak söylemek/yazmak gerekir.

-Kriz dönemlerinde insanlara Rehberlik/Liderlik/İdarecilik yapmak en zorudur. Kimseyi memnun edemezsiniz. Herkes burnundan solur.

-Sıkıntı içindeki insanlar önce sorumlu-yetkili görünenlere toslar. Deprem, kaza, kriz gibi travmatik vakalar sonrası insanlar sorumluluğu, vebali yükleyecek kimse arar. Bulduğu muhatabın üzerine birikmiş şikayetleri boca eder. Kastı aşan tenkitlerde, ithamlarda bulunabilir. Böylesi dönemlerde insanlar bütünü görmek yerine kendi problemine, sıkıntısına odaklanır. Dünyaya o pencereden bakar.

-“İnsanın acısı nerdeyse canı ordadır” sözü gereği kendi problemlerini “hemen çözülmesi gereken en büyük sorun” olarak görür. Bu psikolojik, sosyo-psikolojik gerçekler nedeniyle krizde sorumlululuk alanların sabırlı, kararlı, iradeli olması gerekir. Şikayetlere kulak tıkamak, tepki vermek, insanları itham etmek sadece problemi büyütür. Kriz dönemlerinde krize-felakete maruz kalan insanları dinlemek, muhatap almak problemi çözmenin yarısıdır.

Kaynak : M.Akpınarın bir makalesinden özetlenmiştir.

***

SARI ÖKÜZ OLAYI…

Aç bir canavara karşı muhabbet göstermek, onun merhametini değil iştahını açar. Hem de seni parçalarken kullandığı dişin ve tırnağın kirasını, yani yıpranmak ve yorulmaktan dolayı da ücretini ayrıca ister. Yani canavar ne kadar yese de doymak bilmez. Bu sebeple canavara karşı muhabbet değil, kötek göstermek gerekir. Bu tabir zalimlerin zulümde çok hırslı olduğuna işaret eden bir deyimdir.

Bu hırsa işaret eden fabl tarzı bir hikayeyi takdim edelim:

SARI ÖKÜZ OLAYI…

“Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş. Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.”

SUÇ HEP O SARI ÖKÜZ’DE…”

“Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:

‘Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o Sarı Öküz’de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.’

Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öküz’ü vermişler aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış, ama kimseye derdini anlatamamış.”

“AFERİN SİZİ KUTLARIZ!”

“Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk’u istemişler: ‘Gördünüz mü ne kadar barış severiz. Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.’

“Boz Öküz ve heyeti,

Uzun Kuyruk’u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.”

“NEREDE KAYBETTİK BİZ BU SAVAŞI?”

“Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle.

Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış.

Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek,

“Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.

Birer birer aslanların pençesinde can verirken,

Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride.

İçlerinden biri liderlerine,

‘Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı?

Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük.’ diye sormuş.

Boz Öküz, Benekli Öküz’ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli

‘Biz’ demiş, ‘Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı…'”(1)

Zalime taviz verilirse devamını ister ve seni yok edene kadar bu istemeler bitmez.

(1) bk. Nejat TURHAN, Öküzler Kitabı, Akis Kitap.

***

MİKROP, AĞAÇ, İNSAN

İŞ ve eş gereği ABD Houston Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay, evime yakın bir postanede gerçekleşti.

Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20-25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu. Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor. Hizmet eden sayısı sadece 2 kişi olunca, hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş bir suratla ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor. Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30-35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım. Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi. Paketi görevliye uzattım, “Adresler üzerinde yazılı” dedim.

“Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu. Girişteki “Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz” uyarısını gösterdim. Sesini yükselterek sinirle “Kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi. Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu. Yanı başındaki bantı göstererek, “Rica etsem verebilir misiniz?” dedim. Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi:

“Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bantını kullanacak!”

 “Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem…” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti. 3 adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bantı işaret ederek satın almamı istedi.

 “15 santimetrelik kutu için bana o bantı aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum. “Bantı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti. Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı. İşte o an dondum kaldım… Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi. Sıranın başındaki beyefendi, “Şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin işini bitirin önce” dedi.

 Görevli öfkeyle bağırıyordu: “Anyone else… Next!” 30 kişi yerinden kıpırdamıyordu. İkinci görevliye de gitmiyorlardı. Hizmet durmuştu. Sıradan bir yaşlı bayan, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum” dedi. Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bantıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım. Neredeyse ağlamak üzereydim. Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece… Gülümseyerek el salladılar.

Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm. Herkesin işi gücü var.

Nasıl oldu da tek bir kişi “Acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı?

Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi?

O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım.

Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı:

 “Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk. YANLIŞ, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise ‘NORMALLEŞTİRİLİR’.

O hizmet eden bayan bir dahaki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek. Biz görevimizi yaptık. Hadi size iyi seneler…” [Neva Çiftçioğlu Banes]

Bu yazı 73 kez okundu