Hikmetli Kıssalar-41

[Bedîüzzaman Hazretlerinin Talebeleri ve Onu ziyaret edenlerin hatıralarının yazıldığı “Şahitlerin Dilinden” adlı eserden alınmıştır]

*️⃣Ehl-i imana karşı Üstadın davranışı

*️⃣”Tahirî Mutlu’nun hizmeti”

*️⃣”Ücretini vermediği şey, boğazından geçmezdi”

*️⃣”Hz. Ali’nin kabri gibi benim kabrim de gizli olacak”

*️⃣”Ulviye Hanımdan dinlediklerim”

Ehl-i imana karşı Üstadın davranışı

MUHİDDİN YÜRÜTEN :

Saatçi Muhiddin diye bilinen bu zât, 1980 Ramazan’ının birinci günü, Eskişehir’de vefat etmiştir. Bediüzzaman Eskişehir’de bulunduğu zamanlar müteaddit defalar evinde misafir kalmıştır.

Eskişehir’de Şeyh Âkif denen bir zatın etrafında toplanmış, Âkifiler diye bir grup vardı. Kendilerinden başka kimseye selâm vermezlerdi. Ben Şeyh Âkif’e rastladığımda selâm verirdim, fakat selâmımı almazdı. Onun bu durumu benim çok canımı sıkıyordu. Bir gün doğruca Üstada gidip onları şikâyet ettim: Üstadım, burada bir Şeyh var. Ne kendisi ve ne de talebeleri kendilerinden başkasının selâmlarını almıyorlar.’

Üstad Hazretleri hiddetle, ‘Bu zat namazı emrediyor mu, yoksa nehyediyor mu?’ dedi. Ben de cevaben, ‘Hayır, Üstadım, bu zat namazı emrediyor. Hem de tâdil-i erkân üzere namaz kıldırıyor’ dedim.

‘İman Uhud Dağı gibidir. Kusurları çakıl taşları gibi. İnsanın kusuru ne olursa olsun, imanı varsa başka kusurlarına bakılarak, medâr-ı tenkit yapılmaz’ diye karşılık verdi. [Şahitlerin Dilinden-1]

“Tahirî Mutlu’nun hizmeti”

MUHİDDİN YÜRÜTEN :

Tahirî Mutlu Ağabeyin bu hizmetteki yeri büyüktür. Üstadımız Tahirî Ağabey için, ‘Tahirî’yi ben açmadım. O kendini bilmez. Eğer bilseydi, yaşayamazdı’ demişti.

Tahirî Ağabey hacca gitmek için Üstaddan izin istedi. Üstad da, ‘Gidemezsin Tahirî’ dedi. ‘Sen, İslâmın büyük kalesinin bekçisisin. Harp meydanında bulunan bir kalenin muhafızısın. Bugün gidemezsin. Ama ileride gideceksin’ diyerek onun hacca gitmesine izin vermedi. Daha sonraki yıllarda Tahirî Ağabey hacca gitti. [Şahitlerin Dilinden-1]

“Ücretini vermediği şey, boğazından geçmezdi”

MUHİDDİN YÜRÜTEN :

Üstad, Optalidon ilâcı kullanırdı. İlâcı bitmişti. Kardeşlerden birisine 100 kuruş vererek eczaneye gönderdi. Ancak ilâcın fiyatı 110 kuruşa çıktığından, o kardeş 10 kuruş ilâve etmiş. Sonra ilâcı alıp getirdi. Bilâhare Üstad ilâcı yutmak için ağzına aldı. Ancak bir türlü yutmaya muvaffak olamıyordu. Sonra o kardeşi çağırıp ilâcı kaça aldığını sordu. 110 kuruşa aldığını söyleyince, 10 kuruş daha verdi ve sonra ilâcı rahatlıkla alabildi. Ve bana dönüp şöyle dedi: ‘Kardeşim, işte görüyorsun, başkasının malını yiyemiyorum. Boğazımdan geçmiyor.’ [Şahitlerin Dilinden-1]

“Hz. Ali’nin kabri gibi benim kabrim de gizli olacak”

MUHİDDİN YÜRÜTEN :

Üstad vefatından önce bana şunları söylemişti: Kardeşim Muhiddin! Vasiyetimi bildirdim. Kabrim meçhul olacak. Hz. Ali (r.a.) beni manevî evlâtlığa kabul ettiğinin ve kabrimin meçhul oluşunun bir hikmeti şu olabilir: Hz. Ali’nin kabri de meçhuldür. Eğer kabri belli olsaydı. Alevîler ifrat ederek taparlardı. Ben sağlığımda ziyaretçi kabul etmediğim halde, gelen ziyaretçileri görüyorsun. Bundan çok rahatsız oluyorum. Ya bir de meçhul olmayıp, herkes tarafından bilinirse nasıl olur, tahayyül ediniz. Belki ifrat ederek aşırılıklarda bulunurlar. Onun için kabrim gizli olacak, iki-üç talebem beni kabre koyacak, fakat kimseye söylemeyecekler.’

Sonra da kabir ziyareti ile alâkalı olarak şunları söyledi:

‘Ehl-i dünya kabir ziyaretini bilmiyorlar. Kabirden medet umuyorlar. Bu şirke girer. Halbuki kabre varınca, üç İhlâsla bir Fatiha okunur. Sonra başta Peygamberimize ve tâ kabirdekilerin ruhuna gelinceye kadar, diğer büyük zatların ruhlarına hediye edilir. Şu şekilde de dua edilir: ‘Ey filan! İnşaallah kabre imanla girmişsindir. Bize de dua et ki, biz de imanla kabre girelim.’ [Şahitlerin Dilinden-1]

“Ulviye Hanımdan dinlediklerim”

MUHİDDİN YÜRÜTEN :

Ankara’da Ulviye isminde muhtereme, dindar bir hanım vardı. Bu hanımın Risale-i Nura çok hizmeti oldu. Ankara mahkemesinde, Nur talebeleri mahkemeye verildiğinde, beş çuval kitabın ehl-i vukufa gönderilmesine vesile olan, bu hanımdır.

Bir defasından Ankara’ya giderken, Üstad Hazretleri, Ulviye Hanıma selâm söylememi emir buyurdular. Evlerine gittiğimde Üstadın selâmını söyledim. Beni içeri aldılar. Risale-i Nur’ları nasıl tanıdıkların da şu şekilde anlatmışlardı: Bizim bey kitap getirmişti. O kitabı okur, rafa kaldırırdı. Sessizce okur, ne okuduğunu da söylemezdi. Ben de merak etmekle birlikte, kitaba bakıp ne olduğunu öğrenemezdim. Bizde, efendinin koyduğu bir şeye hanım el vuramaz.

Bir gün bir zatın evindeki mevlide gitmiştim. Orada gördüğüm bir kitap, bana güneş gibi parlak gözüktü. Mevlid sahibi de ‘İsterseniz buyurun, okuyun. Ben sonra sizden alırım’ dedi. Kitabı alıp eve geldim. Baktım, Asâ-yı Mûsâ mecmuası. Okumaya başladım. Akşam, efendim geldiğinde ne okuduğumu sordu ve kitaba bakıp, ‘Benim de okuduğum kitap aynısı’ dedi.

Kitapları okudukça bende, Üstadı görmek arzusu gittikçe şiddetleniyordu. Ne yapıp edip Üstadı görmek istiyordum. Derken bir arkadaşımla birlikte Üstadı ziyarete gittik. Ancak kapı açıktı ve Üstad merdiven başında bizi bekliyordu. Bir müddet bir ders verdikten sonra yanından ayrıldık.

Risale-i Nur’lara olan bağlılığım günden güne artıyordu. Devamlı okuyordum. Bizim efendi, ‘Hanım, bu kadar düşme’ gibi ikazlarda bulunuyordu. Ben de, ‘Efendi, evimizin önünden sel aksa, sen o seli durdurabilir misin? İşte, ben de öyleyim. Ne olur, bana dokunma’ diye cevap veriyordum. Bir müddet sonra beyim bir rüya görmüş. Rüyasında ona, ‘Seni ailenin yüzü suyu hürmetine affettik’ demişler. O rüyadan sonra bana Risale-i Nur’lar mevzuunda bir söz söylemedi.’ [Şahitlerin Dilinden-1]

Bu yazı 92 kez okundu