•Dostluk Arkadaşlık ve Hayırhahlık 

•Dinimizde Dostluk ve Arkadaşlığın Önemi

•Kur’ân-ı Kerim’de Dost ve Arkadaş

•Hadis-i Şeriflerde Dost ve Arkadaş

•Arkadaşın En Tehlikelisi

•Allah Kimlerin Dostudur?

•Niçin İyi Arkadaş Edinmeliyim?

•Bugün En İyi Arkadaşım Yüzüme Tokat Attı!

•İyi Bir Dost Olmak İsteyen Kimse Hangi Hususlara Dikkat Etmeli?

•Geleceğini Biliyordum..Senide BEKLEYEN var.

•Dünyadaki Dostluk ve Arkadaşlık Ahirette de Devam Edecektir

•Dost ve Arkadaşlık Üzerine Önemli Ölçüler

•Hayırhâh Edinin

•Ve Yol Arkadaşlığı

•Dost ve Arkadaşlığa dair

•…Ve Duâ !

DOSTLUK VE ARKADAŞLIK

İnsan, sosyal bir varlıktır. Hayatını devam ettirebilmesi için diğer insanlara muhtaçtır. Bu, bir ilahi kanundur. Allah, insanı öyle yaratmıştır. Dolayısıyla her insan, hayat yolculuğunda önüne çıkması muhtemel maddî-manevî engelleri aşabilmesi için insanlara ihtiyaç duyar. Bu insanlar içinde bazıları vardır ki onlara karşı kendimizi daha yakın hissederiz. Çünkü onlar bizim dost ve arkadaşlarımızdır. Ne zaman başımız sıkışsa Hızır gibi yetişip yardımımıza koşarlar. Evet, onlar bizim ilk rehberlerimizdir.

            DİNİMİZDE DOSTLUK VE ARKADAŞLIĞIN ÖNEMİ

Dost, “sevilen kimse, sevgili, yâr” mânâsında Farsça bir kelime olup, dini literatürde sadakat, uhuvvet, sohbet gibi kelimelerle ifade edilmiştir.Sadakat ve dostluk gösteren kimseye ise “arkadaş” denir. Dostluk, insanlar arasında sevgi ve samimiyete dayalı engin bir bağlılıktır. Dostsuz, arkadaşsız hayat olmaz. Hayat dostlukla, dostlarla anlam kazanır. Hele yüce bir davaya gönül veren insan için dost çok önemlidir. Farklı bir ifadeyle ; Arkadaş, birbirini seven, ihtiyaç anında arka çıkan, birbirini destekleyen, yardım eden, onunla beraber bulunmaktan hoşlanılan kişi demektir. Bunun daha ileri seviyesi de dostluktur. Bu dünyada herkesin arkadaşa ihtiyacı olduğu gibi, ahirette de iyi veya kötü arkadaşlarımızın olacağını Kur’andan ve hadis-i şeriflerden öğreniyoruz.

KUR’ÂN’I KERİM’DE DOST VE ARKADAŞ

Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda dost ve arkadaş anlamında en çok “velî” kelimesinin geçtiğini görüyoruz.

“Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.” buyuran Rabbimiz, dostluğun, bütün mü’minlerin bir vasfı olduğunu/olması gerektiğini ifade eder. (Tevbe/71)

Çünkü bütün mü’minler esasen kardeştir.(Hucurât/10)

Bu noktada Efendimiz’in dönemindeki Ensar-Muhacir kardeşliği, dostluğu dillere destandır.

Kur’ân-ı Kerim bu destansı dostluğu, onların önceleri birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş oldukları şeklinde anlatır.(Âl-i İmrân/103)

Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamına gelen “hulle” ifadesinin geçtiğini görüyoruz. Hulle, kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk anlamına gelir. Bu ifadeyi kullanarak Allah, Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini anlatır.(Nisâ/125)

GÜZEL ARKADAŞLAR

Bizim için ideal dost, Rabbimiz başta olmak üzere Efendimiz’in de razı olduğu arkadaştır.Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde böylesi insanları “ne güzel arkadaş” olarak ifade eder:

  ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻄِﻊِ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻭَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻓَﺎُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻣَﻊَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴِّﻦَ ﻭَﺍﻟﺼِّﺪِّﻳﻘِﻴﻦَ ﻭَﺍﻟﺸُّﻬَﺪَٓﺍﺀِ ﻭَﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤِﻴﻦَ  

  ﻭَﺣَﺴُﻦَ ﺍُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﺭَﻓِﻴﻘًﺎ 

“Kim Allah’a ve (o şanı yüce) Rasûl’e gerektiği şekilde itaat ederse onlar, Allah’ın kendilerini (tam hidayet) nimetiyle serfiraz kıldığı şu seçkin insanlardan (en azından biriyle) beraberdirler (ve Cennet’te de onlarla beraber olacaklardır): Nebîler; bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan, özü sözü bir kimseler (sıddîklar); başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şahadet edenler (şehîdler–şahitler) ve inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güdenler (salihler). Ne güzel arkadaşlardır bunlar!” (Nisâ/ 69)

  • [Bu âyet, insanlara lider ve rehber olabilecek dört sınıf insandan bahsetmektedir. Bunların başında nebîler, sonra sıddîklar, sonra şehîdler (şehîd ve şahitler), sonra da (hususi bir manâda) salihler gelir. Âyetteki (tam hidayet) nimeti, bu dört sınıf için de geçerlidir.
  • Bu âyet, Fatiha Sûresi’nde geçen Kendilerine nimet verilenlerin kimler olduğunu açıklamakta ve Kendilerine nimet verilenler, Allah’ın dosdoğru yoluna (Sırat-ı Müstakîm) tam ulaştırılmış, yani hidayet edilmiş insanlar olduklarından, nimetten kastın tam hidayet olduğunu ortaya koymaktadır.]

O yüzden dost seçerken doğru dürüst insanlardan seçmeliyiz. Nitekim bunu bizden bizzat Rabbimiz istiyor:

“Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla beraber olun.”(Tevbe, 9/119)

Dostlarımız hayırlı insan olmalı. Dost seçerken onların hayırlı insanlar olması gerektiğini Rabbimiz bize şu dua ile anlatıyor:

Ya Rabbî! Bana hikmet ver ve beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!”(Şuarâ, 26/83)

Evet, arkadaşımız hayırlı olmalı. Şeytan, insanı kendisine ve kendisi gibi şeytansı insanlara arkadaş olmaya çağırır.

Mallarını halka gösteriş için harcayıp Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen kimseleri de Allah elbette sevmez. Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık o arkadaşların en kötüsüne düşmüş demektir.”(Nisâ/38) âyet-i kerimesi bu hakikati dile getirir. Başka bir âyet-i kerimede ise şeytanın arkadaşı insanların, diğer insanları türlü türlü oyunlarla kandırıp onları yoldan çıkardığı anlatılır. (Fussılet/25)

ŞEYTANIN ARKADAŞLIĞI

İnsanlar sadece kendi cinsleriyle ve iyilerle arkadaş olmazlar. Bir de onu hiç bırakmak istrmeyen, ama hiç görmediği bir arkadaşı vardır. Bu kötü arkadaş şeytandır. Cenab-ı Hak bunun, kimleri arkadaş edineceğini bize şöyle bildiriyor:

  ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻌْﺶُ ﻋَﻦْ ﺫِﻛْﺮِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﻧُﻘَﻴِّﺾْ ﻟَﻪُ ﺷَﻴْﻄَﺎﻧًﺎ ﻓَﻬُﻮَ ﻟَﻪُ ﻗَﺮِﻳﻦ . ﻭَﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻟَﻴَﺼُﺪُّﻭﻧَﻬُﻢْ ﻋَﻦِ ﺍﻟﺴَّﺒِﻴﻞِ ﻭَﻳَﺤْﺴَﺒُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﺣَﺘَّٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺟَٓﺎﺀَﻧَﺎ ﻗَﺎﻝَ ﻳَﺎﻟَﻴْﺖَ ﺑَﻴْﻨِﻰ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻚَ ﺑُﻌْﺪَ ﺍﻟْﻤَﺸْﺮِﻗَﻴْﻦِ ﻓَﺒِﺌْﺲَ ﺍﻟْﻘَﺮِﻳﻦُ ﻣُﻬْﺘَﺪُﻭﻥ

* “Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.””(Zuhruf: 36-38)

ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟَﻬُﻢْ ﺭِﺋَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَﻟﺎَ ﻳُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪِ ﻭَﻟﺎَ ﺑِﺎﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮِ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻜُﻦِ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﻟَﻪُ ﻗَﺮِﻳﻨًﺎ ﻓَﺴَٓﺎﺀَ ﻗَﺮِﻳﻨًﺎ

* “Mallarını halka gösteriş için harcayıp Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen kimseleri de Allah elbette sevmez. Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık o arkadaşların en kötüsüne düşmüş demektir.” (Nisa: 38)

HADİS-İ ŞERİFLERDE DOST VE ARKADAŞ

Arkadaşlıkta en önemli husus arkadaşımızın kim ve nasıl birisi olduğudur. Bu genellikle ya iyi ya da kötü bir arkadaş olur. İnsan kendisi nasıl birisi olmak istiyorsa, arkadaşını ona göre seçmek zorundadır. Çünkü arkadaşlar ahlâk, karakter ve inanç bakımından birbirine benzedikleri gibi, benzetirler de. Hadis-i şeriflere baktığımızda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dostluk ve arkadaşlığa çok önem verdiğini görüyoruz.

İşte Efendimizin bu konudaki tavsiyelerinden bazıları:

*Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:- “Sadece mü’minle arkadaşlık et. Senin yemeğini muttakî olan yesin.”(Tirmizi.)

Müminin bir kardeşiyle dostluğu rıza eksenli olmalıdır. Yani o, Allah’tan dolayı kardeşini sever, onunla dostluk ve arkadaşlık kurar.Efendimiz bir hadislerinde bu hakikati şöyle dile getirir: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğz etmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69)

Nitekim Allah için yapılan samimi dostluklar ebedlere kadar devam ederken, temelinde menfaat yatan dostluklar daha dünyada iken bitebilmektedir. Birbirini Allah için sevip dost olmak hiçbir zaman menfaate bağlı olamaz.

“Müttakiler (takva sahibi kimseler) dışında dünyadaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandır.”(Zuhruf/67) âyeti, dünyada Allah için yapılan dostlukların dışındaki arkadaşlıkların ahirette düşmanlığa dönüşeceğini açıkça ifade etmektedir. Ayrıca Allah’ın gölgesi dışında hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer meydanında himaye edeceği insanlardan biri de “birbirini Allah için seven insanlar”(Bkz.: Buhârî, Ezan36) şeklindeki hadisi şerif de Allah için birbirini sevenlerin mükâfatını haber vermektedir. Evet mümin Allah için dostluk kurmalı ve dostu onu Allah’a götürmelidir. Allah’a götüren dost, elbette hayırlı bir dosttur.

Efendimiz hayırlı dostu bir hadislerinde şöyle enfes bir teşbihle anlatıyor:

“İyi ve kötü arkadaşın hâli, güzel koku satan attarla körükçünün hâline benzer. ATTAR, ya sana güzel kokusundan verir ya sen paranla ondan satın alırsın ya da güzel kokusundan koklamış olursun. KÖRÜKÇÜ ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusundan rahatsız olursun.” (Buhârî, Zebâih 31, Buyû’ 38; Müslim, Birr 146)

*Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 45) buyuran Efendimiz, dost ve arkadaş seçiminde de alabildiğine dikkatli olmamızı ister.Çünkü iyi dost insanı cennetlere, kötü dost ise uçurumlara götürür.

Dostluk iki vücutta müşterek bir ruh gibidir. Dostlarımız, bizim dünya ve ahiret sermayemizdir. Onlar bize hem bu dünya hem de ahiret saadeti kazandıran önemli kıymetlerdir.

Peygamber Efendimiz, bu hakikati bir hadislerinde şöyle dile getiriyorlar:

Hz. Ömerin rivayetine göre, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur: ”Mutlaka Allah’ın kullarından bazı insanlar vardır ki, onlar ne Peygamber, ne de şehitlerdir. Fakat kıyamet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler onlara gıpta edecekler.”

Sahabeler dediler:

“Ey Allah’ın Resulü bize haber ver, onlar kimlerdir?”

”Mutlaka Allah’ın kullarından, nebilerin ve şehitlerin kendilerine gıpta edecekleri kullar vardır. Sahabeler tarafından denildi ki: Onlar kimlerdir ey Allah’ın Resulü, bize haber ver ki onları sevelim. Resulullah onların bu isteği üzerine, şöyle buyurdu: Onlar öyle bir topluluktur ki, aralarında mal (ticari ilişki) ve akrabalık olmaksızın birbirlerini severler. Onların yüzleri nurdur.Nurdan minberler üzerindedirler. Halk korktuğu zaman korkmamayı sürdürürler.İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar üzülmezler” dedi ve sonra “Dikkat edin! Mutlaka Allah’ın evliyası için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” ayetini okudu. [Yûnus, 10/62) (Ebû Dâvud, Büyû’ 78;Tefsiru’l Kuran’l-Azim II, 422 )

HERKES SEVDİĞİYLE

Arkadaş beraberliği sadece bu dünyaya münhasır bir durum değil.. Bir soru üzerine Efendimiz, burada beraber olanların, ahirette de beraber olacaklarını şu şekilde açıklıyor:

*Hz. Ebû Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: Ey Allah’ın Resûlü! dedim. Kişi, bir kavmi sever, fakat onların amelini işleyemezse, (sonu ne olacak)?

-“Ey Ebû Zerr,” buyurdu, “sen sevdiğinle berabersin!” (Buhari, Müslim, E. Davud)

Tirmizî’nin bir rivayetinde: “Kişi sevdiğiyle beraberdir” denmiştir.

BURADAKİ BERABERLİK

Çoğu zaman bu dünyadaki beraberlik, ahiretteki beraberliğin de başlangıcı ve bir işareti olabiliyor. Bu beraberliğin niçin ve nasıl olacağını da Pırlanta Müellifi şöyle açıklıyor:

* “El-Mer’ü mea men ehabbe” Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem)’in mübarek bir hadisidir. Bir sahabi, Aleyhissalatü vesselam ile bulunamama endişesinden ötürü meseleyi sormuştu:

– “Ya Rasûlallah burada hep sizinle beraberiz; oturuyoruz, kalkıyoruz, doyuyoruz ve doygunluğa ulaşıyoruz. Acaba öbür âlemde durumumuz nasıl olacak?” Allah Rasûlü onun bir ateş haline gelmiş yanan sinesine su serper mahiyette: “el-Mer’ü mea men ehabbe” İnsan sevdiğiyle beraber olur.” buyuruyorlardı. Burada seviyorsanız orada da beraber olursunuz. Burada cismaniyet itibarıyla idrak edemediğimiz, fakat gönüllerimizde yaşattığımız o zatlarla beraber yaşıyoruz. Bu, bizde sevgi ve alaka adına ikinci bir fıtrat meydana getirecek ve ahiretteki münasebetlerde bunun bir uzantısı olacaktır. Gideceğiz ahirete ve, “Ya Rabbi! Onlar bizim dostlarımızdı.” diyeceğiz. Rabb’im oraya imanla gitmeye ve Allah dostlarını sevmeye muvaffak etsin…”(***)

ARKADAŞIN EN TEHLİKELİSİ

Muhâsibî Hazretleri bize, insanlardan olan arkadaşlarımızın dört çeşit olduğunu veya olabileceğini şöyle açıklıyor:

* “İnsanlar dört kısımdır.

-Adam var onu tanımazsın veya tanısan da arkadaşlığın olmamıştır.

-Adam var bid’atçıdır, adam var fâsıktır.

-Adam var senin yanında durumu kapalıdır ama arkadaşlığın var. Kalbin bid’atçıdan ve fâsıktan nefret eder. Seni hakka çağırsalar nefsin onlara meyletmez. Onlarla nasıl malaniyata dalabilirsin? Tanımadığın ve arkadaşlık etmediğin kimseyle konuşmaz, dostluk kurmazsın. Bunlarla aldanmazsın. Kalbin bunlara ısınmaz ki gaflete dalıp Rabbinin hoşuna gitmeyen sözler konuşsun. Asıl tehlike, senin şeklinde, senin gibi olan, dostluk kurduğun, kalbinin ısındığı kişilerden gelir.”( Kalb Hayatı: 1/334)

ALLAH KİMLERİN DOSTUDUR?

Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak, mü’minlerin velîsi, yardımcısı ve dostu olduğunu anlatır. (Bakara, 2/257; Âl-i İmrân, 3/68) Peki bu dostluk bütün müminleri içine alır mı? Yoksa birtakım vasıflara sahip müminler mi Allah’ın dostudur? Allah, kendisine hakkıyla iman ettikten sonra kendisinin râzı olacağı sâlih amelleri işleyen kullarını dost edinir. (En’âm, 6/127)

Yani Allah sâlih kimselerin, kendisine karşı kulluk ve sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ sahibi kullarının dostudur, velîsidir. (Câsiye, 45/19; A’râf, 7/196) Gerçek dost Allah’tır. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost ve yardımcı bulamazlar. (Tevbe, 9/116; En’âm, 6/70; Kehf, 18/26; Ankebût, 29/22)

Yukarıda Rabbimiz’in salih amel işleyen müminleri dost edineceğini ifade ettik. Peki bu salih ameller nelerdir? Kur’ân-ı Kerim’de bu sorunun cevabını bize şöyle verir: Müslüman olmak, Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. (Mâide, 5/55-56; Bakara, 2/112)

Sözün burasında şöyle bir soru soralım:

Allah’ın dostluğunu kaybeden insanlar var mıdır veya yaptıkları yanlış tercih ve kötü amellerden dolayı kimler Allah’ın dostluğunu kaybederler? Allah, dalâlette olanların, sapıklığa düşüp yanlış yollara gidenlerin velîsi değildir. Bazı insanlar vardır ki onlar, Allah’ın gönderdiği peygamberlere ve onların dâvetlerine rağmen yanlış yolda bulunmakta direnirler. Allah bu kimseleri kendi hatalı tercihleri ile baş başa bırakır, onların başka bir velîsi de olmaz. (Şûrâ, 42/44; İsrâ, 17/97)

Bunun dışında Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında büyüklük taslayan kibirli insanların, (Nisâ, 4/173; Câsiye, 45/7-10) kötülük yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve yardımcısı değildir. (Nisâ, 4/123) Cenâb-ı Hak, iman nimetinden sonra inkâra sapan ve iman etmediği halde iman etmiş gibi davranan münafıkların dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için bir yardımcı da bulamazlar. (Tevbe, 9/74; Ahzâb, 33/17)

  • Allah, inkâr eden ya da kendisine şirk koşup hak dinden yüz çevirerek yeryüzünde haksızlık ve zulüm yapan zalimlerin de velîsi değildir. (Şûrâ, 42/8; Hûd, 11/20)

NİÇİN İYİ ARKADAŞ EDİNMELİYİM?

İslâm âlimlerinden İmam Şârânî Hazretleri, “Ben namaz kılmayan insanlarla oturup kalktığım zaman duygularımın dumura uğradığına şahit oldum.” diyor. O yüzden bir mümin oturup kalktığı insanların; secdesiz başların, paslı vicdanların ve yıkılmış gönüllerin, kendi içinde neleri alıp götürdüğünü hesap etmelidir. Bunu hesap ederse, ruh ve gönül planında onunla aynı yolda olmayanlarla münasebetini ancak onları irşada matuf olabileceğine inanır. Allah’ı ve Resûlullah’ı anlatabilmek için irtibatı devam ettirmemizde bir mahzur olmamakla beraber, sırf gönül eğlendirmek için böyle insanlarla beraber olmamalıdır. Haramı yiyen ve haram konusunda hiçbir sınır tanımayan kötü insanların yaydığı radyoaktif tesir müminin kalbî hayatını öldürebilir. Kur’ân-ı Kerim’de cehenneme gidenlere, onların cehenneme girmelerinin sebebinin sorulacağı, onların ise bu soruya şöyle cevap verecekleri anlatılıyor: “Biz namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık. Bu hesap gününü yalan sayardık.” (Müddessir, 74/40-46)

Onlar dünyada iken yanlış dostlar edinmişler, o kimseler de onları uçurumlara sürüklemiştir. Sâdi bunu, “Kötü arkadaş kara yılandan daha kötüdür.Onun tesirine girersen seni cehenneme sürükler. İyi arkadaş ise seni alır cennete götürür.” şeklinde anlatır.O yüzden kötü insandan yılandan kaçar gibi kaçmalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de dünyada iken kötü arkadaş edinen kişinin ahirette pişmanlığını dile getirip şöyle feryat edeceğini haber veriyor: “O gün zalim, parmaklarını ısırarak şöyle der: “Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte yol tutsaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!”(Furkan, 25/27-28)

Mümin, salih arkadaşlara sahip olmalı, onlarla oturup kalkmalıdır. İyi arkadaş edinme çok önemlidir.

Çünkü insan her zaman kendi kendine ayakta duramaz.İnsan, hem kendinin çevre kazıkları hem de orta direği olamaz.Kişi, bir orta direk gibi kendi varlık çadırını omuzlarına aldığı zaman bir iki arkadaşın da o çadırın çevresini tutan kazıklar gibi olmasını istemelidir. Çünkü ancak böyle olursa ayakta durabilir. Kubbedeki taşlar baş başa verince dökülmez. Aksi takdirde taşı, en küçüğü bile havaya asılsa düşer. Bu açıdan Efendimiz, “Yalnız, şeytandır. İki kişi de şeytandır. (Çünkü bir fenalıkta ittifak etme imkânı vardır.) Ama üç kişi cemaattir.” (Ebû Dâvûd, Cihâd 79; Tirmizî, Cihâd 4) buyurur.

Efendimiz, bize böyle bir atmosfer tavsiye ettiğine göre, atmosferimizi o hâle getirmeliyiz. Bu, “ortamı kendinize benzetme” demektir. O zaman bize düşen, her zaman salih arkadaşlarla beraber olmamızdır. Ki onlar, bir hataya meylettiğimiz zaman bizi düzeltsinler, bir yanlış karşısında bizi ikaz etsinler. Çok defa da biz onlardan hicap edip çekindiğimizden dolayı fena duygularımızı baskı altına alalım. Salih bir mümin, diğer mümin kardeşine “Gözlerine, kulaklarına çok dikkat etmiyorsun!” dese, o mümin, belki yokuş aşağı giden bir arabanın fren yemesi gibi bir hayli sarsılır, bir sağ sol yapar, yalpalar ama bu, hiç de önemli değildir. Çünkü o mümin aldığı bu ikazla kendisine gelir. Bu, iyi arkadaşlarla beraber olmanın mükâfatıdır.

***

BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM YÜZÜME TOKAT ATTI!

Bir zamanlar iki arkadaş çölde yolculuk yapıyorlardı. Yolun bir yerinde aralarında tartışma çıktı ve arkadaşlardan birisi diğerinin yüzüne tokat attı. Tokat yiyen arkadaşın canı yanmış, kalbi kırılmıştı; ama hiçbir şey demedi. Sadece eğilip kuma şunları yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım yüzüme tokat attı.” Yürümeye devam ettiler. Suları bitmek üzereydi. Neyse ki sonunda bir vahaya ulaştılar. Doya doya su içtiler, mataralarını doldurdular. Sonra suda yıkanmaya karar verdiler. Tokat yemiş olan arkadaş, suyun balçıklı kısmına takıldı. Git gide batıyordu. Ama arkadaşı hemen atılıp onu kurtardı. Suda boğulmanın eşiğinden kurtulan arkadaş, biraz ötedeki bir kayanın yanına gitti ve kayanın üzerine şu yazıyı kazıdı:

“Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.”

Diğeri sordu: Senin canını yaktıktan sonra kumun üstüne yazmıştın. Şimdi ise bir kayanın üstüne yazıyorsun. Neden?”

Arkadaşı ona şöyle cevap verdi: “Birisi bizi incittiğinde, bunu kumun üstüne yazmalıyız. Ta ki affedicilik rüzgârları onu kolayca silebilsin. Fakat birisi bize iyilik yaptığında onu kayanın üstüne nakşetmeliyiz ki ne öfke ne intikam rüzgârları onu oradan silemesin. (Murat Çiftkaya, Gökkuşağı Öyküleri, s. 27, Timaş Yayınları)

İYİ BİR DOST OLMAK İSTEYEN KİMSE HANGİ HUSUSLARA DİKKAT ETMELİ?

İnsan, dost olabilmeyi bilmelidir. Dost olmasını bilen insan, dost almasını da bilir. Hiç kendinize sordunuz mu, gerçekten iyi bir dost veya arkadaş mısınız? Veya soruyu değiştirip şöyle soralım: İyi bir dost veya arkadaş olmak isteyen bir kimse hangi hususlara dikkat etmeli? İsterseniz bunları madde madde izah etmeye çalışalım.

1. Arkadaşlarınızı lüzumsuz yere haksız tenkitten, kırıcı sözlerden kaçının. Çünkü yersiz tenkitler arkadaşınızın size karşı soğumasına yol açar. Ünlü devlet adamı ve düşünür Benjamin Franklin, insanî ilişkilerindeki başarısının sırrını şöyle anlatır: “Her değersiz adam, durmadan tenkit eder. Durmadan şikâyet eder. Durmadan suçlar. Ben hiç kimsenin kusurundan, kötülüğünden bahsetmedim. Herkesin iyi tarafları vardır. Ben hep o iyi tarafları anlattım. Benim başarımın en önemli sırrı budur.” Eğer bir arkadaşınız ve dostunuz olmasını istemiyorsanız onları yersiz yere tenkit edip kırıcı sözler söyleyin.

2. Arkadaşlarınızı güzel bir iş yaptığında takdir edin, onlara abartı ve yalana kaçmadan iltifatta bulunun. Her insan takdir edilmekten, iltifattan hoşlanır. İnsan, ihsanın kuludur. Yani insan kendisine ilgi alaka gösterip takdir eden insana karşı ister istemez yakınlaşır, onunla dostluk kurmak ister. Ayrıca kişinin takdir edilmesi kendisine olan güveni de artırır ve o kimse daha iyi olmaya gayret eder.

3. Asık suratlı olmayın, mütebessim, gülümser bir simaya sahip olun. Çünkü Efendimiz öyleydi ve bizden de mütebessim bir çehreye sahip olmamızı istiyordu. (Tirmizî, Şemail-i Şerif, s. 199-207) Güler yüzlü insan, etrafına neşe ve huzur saçar, insanları kendisine çeker.

4. Cömert olun, yedirin, içirin. İkram edilen bir bardak çay, paylaşılan bir bisküvi bile pek çok dostluğun kapısını aralamıştır. O yüzden Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanmanın gereği daima verici olun. Pırlanta Müellifi’nin ifadesiyle “Dost ve arkadaşlarını aziz tutup onlara ikramda bulunan kimse, düşmanlarına karşı bir sürü müdafaacı ve kendine arka çıkacak kimseler kazanmış olur.”(Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 139)

5. İnsanlarla selâmlaşın, merhabayı eksik etmeyin. Sıcak bir selamlaşma ile ayaküstü kısa bir merhabalaşma insanlar arasında dostluğu pekiştirir. Bu konuda Efendimiz’in “Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir ameli size haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.”(Müslim, İman, 93, 94) ifadeleri kulağımıza küpe olmalı.

6. Bağışlayıcı, kusurları örtücü olun. Her insan hata yapar. Önemli olan hata ve kusurları affedebilmektir. Rabbimiz, sevdiği kullarının güzel ahlâklarını anlattığı bir yerde şöyle buyurur: “O takva sahipleri ki, …öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, iyilik edenleri sever.”(Âl-i İmran, 2/134) Mümin, Yunus’un yaklaşımıyla dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönül kırana karşı gönülsüz olmakla vazifelidir. Evet, iyi bir arkadaş kırıcı olmayan, takdir edici, mütebessim, paylaşımcı, bağışlayıcı, fedakâr ve güvenilir olmalı.

Dostluk ve arkadaşlığın gereklerinden birisi olan fedakârlıkla alakalı iki kardeş arasında geçen şöyle bir hadise anlatılır:

İki erkek kardeş babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekârdı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Günün birinde bekâr kardeş kendi kendine: Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil. Ben yalnızım ve pek fazla gereksinimim yok, der. Böylelikle her gece evinden çıkıp bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başlar. Bu arada evli olan kardeş kendi kendine: Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil. Üstelik ben evliyim. Bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok. Yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak, der. Böylece evli olan kardeş de her gece evinden çıkıp bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başlar. İki erkek de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamazlar. Çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverirler. O anda olan biteni anlarlar ve çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucaklarlar. (Murat Çiftkaya, Bilgelik Öyküleri, s. 35, Timaş Yayınları)

İşte yaşamayı değil, yaşatmayı kendisine hayat biçimi olarak kabul etmiş adanmış bir ruhun destansı kardeşlik ve dostluk örneği…

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM.. GELECEĞİNİ BİLİYORDUM…

Bir savaşın en kanlı günlerinden biridir. Bir asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı bir durumda, kurşun yağmuru altındadırlar. Asker teğmene koşar ve “Komutanım, arkadaşım yaralandı, müsade ederseniz onu alıp gelebilir miyim?..” diye sorar. Komutan, “Delirdin mi sen?” dercesine bakar ona, “Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuştur… Yaşaması mümkün değil, çoktan ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atmış olursun, gitme!” der. Asker çok ısrar edince teğmen “Peki!” der.. “Git o zaman…” Vefa abidesi asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaşır. Onu sırtına alıp koşa koşa döner. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene eder; sonra da onu sipere taşıyan arkadaşına döner ve “Sana, ‘hayatını tehlikeye atmana değmez’, demiştim. Bu zaten ölmüş..” diye söylenir. Bu sitemi işiten asker, “Değdi komutanım, gittiğime değdi; hatta ölseydim, öldüğüme de değerdi” der. Teğmen sorar. “Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?..” deyince vefa insanı cevap verir: “Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda arkadaşım henüz yaşıyordu. Her tarafından kanlar akıyordu; ama beni görünce çok sevindi, tebessüm etti; belki bir cümlelik canı kalmıştı, son nefesinde şöyle dedi: “Geleceğini biliyordum dostum!.. Geleceğini biliyordum..”

Bir dostun bir dosta en büyük sitemi şu satırlar olsa gerek:

“Vefa umarken ondan

Doldu gözüm hicrandan

Kaldım yaya dermandan…”

Peki, bu sitemi işitmemek içi ne yapmalı? Dostlarınızı daima vefa ile hatırlayın. İlk arayıp soran, ilk el uzatan, ilk mesaj çeken, ilk kucaklayan siz olun. Şunu da unutmayın: Kula vefası olmayanın Hakk’a vefası olmaz.

***

SENİDE BEKLEYEN VAR.

Av. Bekir Berk’in oğlu Ertuğrul Hakan Berk anlatıyor: (Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk kitabından)

1962 veya 1963 yılı olabilir. Adlî tatil içinde tutuklu bir müvekkilinin duruşmasına gitmek üzere geldiği Balıkesir’de o yılların bütün yaz aylarında olduğu gibi beni de yanına almıştı. O yıllarda Dursunbey’e kara yoluyla düzenli bir ulaşım olmadığından ve yolun ulaşıma olağanüstü derecede elverişsiz olması nedeniyle Dursunbey’e motorlu trenle gitmek üzere yola çıktık. Mototren o yıllarda oldukça lüks bir ulaşım aracı olarak halkın pek kullanma imkânı bulamadığı ve bu nedenle ara istasyonlarda durmayan, sadece bazı yerlerde çok kısıtlı sürelerde bir-iki dakikalık posta teslim işlemi için duraklayıp yola devam eden bir ulaşım aracıydı. Trene bindikten sonra babam, kondüktöre, Dursunbey’de bu bir-iki dakikalık duraklama anında trenden inmemiz gerektiğini, ertesi sabah duruşması olduğunu ve mazlumların tutuklu bulunduğunu, defalarca belirtti ve ricada bulundu.Ancak tren, Dursunbey’de durmadı.Duraklar gibi yaparak posta torbasını atıp hızlanarak yola devam etti.Babam bunu anladığında âdeta kükreyen bir aslan gibi coşarak, trenin derhal durdurulması gerektiğini sesinin olanca gürlüğüyle haykırdı.

Başlangıçta gayet umursuz ve sakin bir şekilde “İleride Tavşanlı’da inersiniz.” diye konuşan yetkililer ve makinist, onun bu kararlı tavrı karşısında gerilemeye başladılar.Ancak yine de treni durdurmalarının imkânsız olduğunu, ama biraz yavaşlatabileceklerini söylediler. Bu arada Dursunbey’den oldukça uzaklaşılmıştı. Tavşanlı’ya gidildiği takdirde o yılların ulaşım imkânları içinde ertesi sabah tutuklu sanıkların duruşmasına yetişebilmek imkânsızdı.Ben henüz altı-yedi yaşlarında ufak bir çocuk olduğum için ağlamaya başlamıştım. Çünkü babam trenden atladığı takdirde yalnız başıma ne yapacaktım?

Ve sonunda çözüm bulundu: Demir yolları yetkililerinin anlamsız ve umursamaz bakışları arasında önce biraz yavaşlayan trenden daktilo ve çantası atıldı, daha sonra beni boynuna sararak kavrayan babamla birlikte en azından 40-50 km hızla giden trenden biz de atladık. Allah’tan, atladığımız güzergâh âdeta plâj kumuna benzer bir yapıda olduğu için bir yerimizi kırmadan kurtulmuştuk!

Demir yolu güzergâhı boyunca geriye, Dursunbey istikametinde yürüdüğümüzde 15-20 dakika sonra çanta ve daktiloyu bulduk. Bana yıllar süren bir zaman dilimi gibi gelen bir sürede Dursunbey’in ilçe sınırları dışında bulunan tren istasyonuna ulaştığımızda bizi bekleyen, ancak tren durmadan geçip gidince büyük bir hayal kırıklığı içinde kalan mazlumların yakınlarından birkaç kişi, beni üstü başı toz toprak içinde, babamı da ellerinde çanta ve daktilosu ile görünce, hayret ve sevinç içinde kaldılar. Bu manzarayı aradan 45 yıl geçmesine rağmen unutamam!

Burada, yıllar sonra düşündüğümde anlamlı bulduğum bir husus da tren Dursunbey istasyonundan uzaklaşmasına ve bekledikleri avukat trenden inmemesine rağmen saatlerce istasyonda kalıp Bekir Berk’in mutlaka geleceğine, yetişeceğine inanmaları ve beklemeye devam etmeleriydi! Ertesi gün sanık Nur talebelerinin uzun bir savunmadan sonra tahliye olduklarını ve bu maceralı yolculuktan sonra Dursunbey’in o yıllarda çok yaygın olan elma bahçelerinde baba dostlarıyla birkaç gün sakin ve huzurlu bir tatil geçirdiğimizi hatırlıyorum!

UNUTMA Biryerlerde Seni de BEKLEYEN var. Seni Gördüğünde.. Duyduğunda.. Selamını aldığında.. ALO dediğinde göşyazlarını tutamayacaklar var..

DÜNYADAKİ DOSTLUK VE ARKADAŞLIK AHİRETTE DE DEVAM EDECEKTİR

Tefsir âlimi Kurtubî, “Müttakîler dışında dünyadaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandır.” (Zuhruf, 43/67) âyetinin tefsirinde, Sa’lebî’nin bu âyetle alakalı şöyle bir olay anlattığını belirtir: Mü’min iki dost ve kafir iki dost vardır. Bu iki dost mü’minden birisi vefat edip cennetle müjdelenir. Bu zat dünyadaki dostunu hatırlayarak şöyle der: “EY ALLAH’IM! Şüphesiz filanca benim dostumdur. Bana, Sana ve Resûlüne itaati, hayrı emreder, kötülükten men eder, benim hiç şüphesiz Sana kavuşacağımı haber verirdi. EY ALLAH’IM! Benden sonra onu sapıklığa düşürme ki, bana gösterdiğin nimeti ona da gösteresin. Benden hoşnut olduğun gibi ondan da hoşnut olasın.” der. Sonra diğeri de ölür ve ruhları bir araya gelir de, “Her biriniz kardeşi hakkında söyleyeceğini söylesin.” denir. Her ikisi de birbirinden razı olduğunu haber verince Cenâb-ı Hak ikisi için: “Ne güzel kardeş, ne güzel arkadaş, ne güzel dost!” buyurur.

Bu sefer de iki dost kâfirden biri öldüğü zaman ve yerinin ateş olduğu haber verildiğinde ise, dünyadaki dostunu hatırlayarak,

“Ey Allah’ım! Benim dostum olan falanca bana, Sana ve Resûlüne isyanı, kötülüğü emreder, hayırdan meneder, Sana kavuşmayacağımı bana söylerdi. Ey Allah’ım! Benden sonra onu hidayete erdirme ki, bana gösterdiğin cezanın bir mislini de ona gösteresin!” der. Cenâb-ı Hak da onlardan her biri için, “Ne kötü kardeş, ne kötü arkadaş, ne kötü dost!” buyurur. Bunun üzerine onlar birbirine lânet etmeye başlarlar. (Kurtubi, el-Cami li-ahkâmi’l-Kur’ân, 16/109)

Demek ki dünyadaki dostluk ve arkadaşlık âhirette de devam ediyor. Öyleyse unutmayalım burada kurduğumuz arkadaşlıklar ahirette de devam edecek. Dolayısıyla kurmuş olduğumuz dostluklara “uhrevî arkadaşlık” diyebiliriz.

Sahabeden Hz. Enes b. Malik (radıyallahu anh) rivayet ediyor:

Cennet ehli Cennet’e girip, ayrılmış yerlerine (köşklerine) oturduklarında,(dünyadaki samimi) din kardeşlerini özlediklerinden dolayı birbirlerini görmek ister.Bu düşünce esnasında birinin serîri (koltuk) diğerinin serîrine, diğerinin serîri öbürünün yanına (anında) gider. Onlar buluşunca her ikisi de köşklerine yaslanarak, sohbete ve dünyada aralarında olan şeyleri karşılıklı konuşmaya başlarlar. Birisi şöyle der:Ey Kardeşim! Hatırlar mısın biz dünyada falan mecliste sohbet yerinde veya camide hâlisane Allah’a dua etmiştik (Kur’ân okumuştuk, sohbet dinlemiştik), işte Allah da bizi (orada) bağışladı. (Suyûtî, el-Fethu’l-Kebîr, 1/79)

Netice itibariyle arkadaşımızı, dostumuzu seçerken çok dikkatli olmalıyız. Unutmayalım ki, seçtiğimiz dostumuz sadece bu dünyamızı değil ahiretimizi de ilgilendiriyor. Dostunu iyi seçemeyenlerin hem bu dünyası hem de âhireti harap olabilir.

***

DOST VE ARKADAŞLIK ÜZERİNE ÖNEMLİ ÖLÇÜLER

1. İnsanın sadık arkadaşa ihtiyacı, diğer zarurî ihtiyaçlarından daha ehemmiyetsiz ve geri değildir. Dost ve ahbapları itibariyle huzur ve emniyet içinde bulunan bir fert, diğer birçok hususlarda da güvene ermiş sayılır.

2. Akıllı bir insan, çevresiyle münasebetleri bozulduğunda, onlarla arasındaki hoşnutsuzluğu çarçabuk giderip, dostluğunu yenilemesini bilen insandır. Bundan daha akıllısı da, titizlik gösterip dostlarıyla hiçbir zaman uyumsuzluğa düşmeyen kimsedir.

3. Arkadaşlar arasında, sevgi ve alâkanın devamı, meşrû yol ve makul işlerde birbirlerine karşı gösterecekleri anlayış düşüncesine bağlıdır. Düşünce ve davranışlarında birbirlerine karşı fedakâr olamayan kimselerin dostlukları da kısa ve geçici olur.

4. Bir insanın dostlarına karşı sadakati, onların acılarını vicdanında duyup, lezzetlerini, kendi lezzetleri gibi bildiği ölçüdedir. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen vefalı dost sayılamaz.

5. Gerçek dostluk ve kardeşlik, dost ve kardeşlerin dünyevî durumlarının parlak olmadığı günlerde dahi, onlarla münasebetini devam ettirdiği nispette belli olur. Kötü günlerde ve tehlike anında, dostlarının yanında bulunmayan birinin, dostlukla alâkası yoktur.

6. Çevresiyle sık sık çekişip tartışanların dostları da az olur. Dostlarının hem çok hem de vefalı olmasını arzu eden kimse, onlarla gereksiz münakaşalardan katiyen kaçınmalıdır.

7. Dostluk, her şeyden evvel bir gönül işidir. Onun riya ve aldatmacalarla elde edileceğini sananlar hep aldanmışlardır. Böylelerinin çevresinde, tabasbus ve yaltaklanmaya aldanmış üç-beş safderûn, muvakkaten toplansa bile, uzun süre dostluklarını devam ettireceklerine katiyen ihtimâl verilemez. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 139-140)

HAYIRHÂH EDİNİN

İyi arkadaş, arkadaşının iyiliğini isteyen arkadaştır. Ama bu iyilik, kişilere göre değişen bir iyilik değil, Allah’ın iyi dediği iyilikler olmalıdır. İnsan bu mânâda bir yanlışlık, bir hata yaptığı zaman arkadaşı onu uyarmalı ve nasihat etmelidir. Bu türlü arkadaşa hayırhah denir ve herkesin mutlaka en az bir tane hayırhahı olmalıdır.

•Pırlanta Müellifi ’nin bu konudaki tavsiyeleri şöyle;

*“Şu dünya hayatında “hayırhâhı” olmayan kimse, gece karanlığında elinde feneri olmayan kimse gibidir. Nerede, ne zaman, hangi çukura yuvarlanacağı bilinmez. İnsanın hayırlı dostu, fener gibi önündeki muhtemel çukurları, daha ona varmadan dostuna gösterendir. Çukura düştükten sonra “vah, vah” eyleyen değil…”

* “Eğer kendi kendimizi tam göremiyorsak, bizi doğru görüp, bize eğri yanlarımızı hatırlatabilecek, ve; “Bakışlarında okuduğuma göre, sende az biraz kibir var gibi, çünkü biraz tepeden bakıyorsun!” diyebilecek hayırhah edinelim. Ve böyle dediği zaman da, zinhâr ondan rahatsız olmayalım. Çünkü, böyle bir hayırhah, iç dünyamız itibarıyla bizi tâmire sevk eder. Hayırhâh bulmak, define bulmak gibi zordur. Bulan ise hazine bulmuştur. Bulamayanlar, kusurlarını gören gözden mahrum kalmıştır. Kusurlarını göremeyenler ise, öteye gitmeden zaten burada helâk olmuştur…”

* “Denmesi gerekli olan şeyi mutlaka söylemek bir esastır ama söyleyeceğimizi o kimseye, rencide etmeyecek ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir tarzda söylemek de aynı zamanda bir üslûptur. Üslup açısından muhatabı tepkiye sevk edecek bir üslup kullanmamalı; yani usûlü, üsluba feda etmemeli. Aksi takdirde kusurları düzeltelim derken, insanları rencide edip incitirsek üslupta yapacağımız böyle bir hatayla, her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşabiliriz…”

* Fert planında hayırhah arkadaş edinmeden, toplum çapında da işler hakperest mâbeyn-i hümâyûnla götürülmeden hatalar sarmalından kurtulmak mümkün değildir.Kendilerine yahşi çeken, “Sen yahşisin, herkes yaman!” diyen kimselerin dürtülerini fikir kabul eden muhakemesiz insanlar ümmetin başına musallat oldukları sürece de ümmet, başındaki gailelerden, problemler sarmalından katiyen sıyrılamaz.Hem fert hem aile hem de toplum planında yanlışımızı hatırlatıp düzeltebilecek, yanlış yola girmemize meydan vermeyecek ve şehrahta yürümemizi sağlayabilecek hakikatbîn yol göstericilere ihtiyaç var.”

VE YOL ARKADAŞLIĞI

Eğer insan uzun bir yola çıkmışsa, arkadaşlığın önemi o ölçüde artar. Hele bu yolculuk ahiret yolculuğu olursa. Hususan ahirete giden yollarda beraber yürünmesi gereken bir yolculuksa. İşte yine Pırlanta Müellifi, yer yer iftihar, zaman zaman da sitem ettiği bu konuda da arkadaşlarımız için şunları söylüyor:

* “Bazı zaman öyle geliyor ki, bu arkadaşlar niye evlenir, niye dünya ile bu kadar iç içeler diye yer yer hafakanlar basıyor. Ama bir an geliyor arkadaşlarımızın beşer olduğunu, evi, barkı olacağını, ihtiyaçlarını ifa edebilmesi için bir şeyler almaları gerektiğini, maaşını, maaşla ilgili şeyleri düşünüp mazur görmeye çalışıyorum. Ama bazen payeleri, makamları, maaşları öne sürenler, hissettirenler karşısında inkısara düşüyor ve beni hafakanlar basıyor.Ben ÖN SAFTA GÖRÜNENLERİ hep Ebu Ubeyde gibi görmek istedim. Ama kızına, oğluna, arabaya, eve bağlanan insanları da görünce yer yer sükût-u hayale uğradığımı söyleyebilirim. Yine de bu arkadaşlar bizim arkadaşlarımız. Yine bana yeryüzünde arkadaş seç deseler, ben bu arkadaşları seçer ve tercih ederim…”

* “…Bu hizmette, arkadaş da lazım… Ama ebediyete uzanan, bu uzun yolculuğu suhuletle aşmak için, arkadaştan öte; “Yıkılmaktan endişe ettiğinde, bir sütun gibi dayanacağın; daralıp bunaldığında, dizine baş koyacağın; dolup da boşalmak istediğinde, baş başa verip ağlayacağın; heyecanından heyecan alıp, birlikte koşacağın; namusunu bile emanet etmek gerektiğinde, emanet etmekten hiç endişe duymayacağın, bir dost lazım. EĞER bulursan böyle bir dost; işte o zaman, her cefâ, olur sefâ… BULAMAZSAN eğer, işte o zaman vââ esefââ… İnsanın sâdık arkadaşa olan ihtiyacı, diğer zarurî ihtiyaçlarından daha ehemmiyetsiz ve geri değildir. Dostluk, her şeyden evvel bir gönül işidir. Onun riya ve aldatmacalarla elde edileceğini sananlar hep aldanmışlardır.

Kara günlerin karanlıklarında, dostlarına ışığından ışık sunmayan kimselerden gerçek dost olamayacağı gibi, aynı zamanda o kimselerin kendileri, bir damla i’sâr ruhuna muhtaç “mürüvvetzede”lerdir. Varlıkta var olan dostlar, yokluk olunca da, yok oluyorlarsa; esasında onların, dost olarak da, var olmalarının bir anlamı yoktur. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen dost, vefâlı dost sayılamaz. Dostu tatlı sözünde değil, senin için inleyen öz’ünde ve senin ağlayan gözünde ara!.. Her yüze gülüp dilinden bal akıtana dost olma Mahiyetinde eremediğin her dil çeşmesinden, su içilmez. Zira yılan, kuyruğunda gizlediği zehrini, her zaman diliyle akıtır. Dost bildikleriniz, size dost gibi davranmıyorlarsa, sizi dost görmemelerindendir. Sürekli sana baş sallayanın ve sürekli senin dertlerin için ağlayanın gözüne iyi bak! Zira birisi ayağına bakar; düşmeni gözler. Bir diğeri ise, alacağı dersi gözden alır, ona zâiddir sözler…Hakikî dost, düşebileceği yerlerde dostunu kollayandır; her işinde ona baş sallayan değil… Gerçek dost, dostuna diken gibi batar, ama gül gibi kokar…”

* “İnsanlar, inanmadan yürüdükleri bir yolda, bir zaman sonra yürüdükleri o yoldan ikrah ederler. Onun için yürüdüğü yolun hakikatine inanmayan kimselerle yol alınmaz ve yola da çıkılmaz. Çünkü onlar, yol arkadaşlarını yarı yolda bırakırlar…” (Pırlanta)

DOST VE ARKADAŞLIĞA DAİR

*Ahmak ve cahil ile arkadaşlık etme, nice ahmak vardır ki arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak etmişlerdir. (Hz. Ali)

* Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. (Cervantes)

* Kendi iyiliğinizi isterseniz iyi kimselerle dost olun; çünkü kötü bir arkadaş edinmektense yalnız kalmak daha iyidir. (George Washington)

* Kusurlarınızı hemen söyleyecek arkadaşlar bulun. (Nicolas Boileau)

* Hiçbir dost, dostluğunu kanıtlayana kadar dost değildir. (Beaumont Fletcher)

* Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir altın bırakan dosttan daha hayırlıdır. (Bilal Bin Saad)

* Dostluğa ihanet ettiniz mi oyun ettiğiniz kimselerin güçleri yetmez diye güvenmeyin, onların elinden bir şey gelmese bile Allah o kötülüğü sizin yanınıza koymaz. (Ezop)

* Gerçek dostlar, iyi günlerinizde davet edince sizi ziyaret ederler, kara günlerinizde davetsiz gelirler. (Theopmrastus)

***

…Ve bir Duâ !

Allahım! Ucb, kibir, riya, nifak ve gizli şirkten beni koru. Her türlü kirden, sürçmelerden, gizli ve açık ayıplardan temizle. Kabir azabından ve fitnesinden beni emin kıl ve hayatımı Sana itaatle geçirmeye muvaffak eyle. Bana insanî enginliklere yağan bir bârân-ı rahmet olan ilm-i ledünde anlayış ihsan et ve beni salih kullarına, kötü hasletlerden sıyrılıp vilayet mertebesini ihraz eden ebdallara ve sıddıklara arkadaş eyle. Yâ Erhamerrâhimîn, rahmetinle beni de onlardan eyle.

Allahım! Bizi, anne-babamızı ve onların anne-babalarını, meşayihimizi ve onların meşayihlerini, üstadımızı, rehberimizi ve onun üstadlarını, sevdiklerimizi, yakınlarımızı, (Zalimler ve Destekçileri hariç) toplum ve milletimizi, arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi, bize bir iyiliği dokunan herkesi, din kardeşlerimiz olan müminleri, bize hayır dualarla dua edenleri, üzerimizde herhangi bir hakkı olanları, bize hayır dua ve hasenâtta bulunanları ve bütün ümmet-i Muhammed’i mağfiret buyur.

Ey nimet ve feyizlerini başımızdan aşağıya sağanak sağanak yağdıran Feyyâz-ı Mutlak! Ey Erhamürrâhimîn! Rahmetinle bizi bütün bela ve hastalıklardan koru. Hamd yalnız Sana mahsustur Allahım!

Ey bizatihî var olup başkasına muhtaç olmayan ve her şeyin varlık ve bekâsı kendisine muhtaç bulunan Hayy u Kayyûm! Her hâl ve tavrımızı rızan istikametinde eyle. Göz açıp kapayıncaya kadar hatta ondan da kısa bir süre bizi nefsimizle baş başa bırakma. Bizi ve dünyanın dört bir yanındaki kadın-erkek kardeşlerimizi, sevdiklerimizi, arkadaşlarımızı başımıza gelebilecek her türlü kötü durumdan himaye buyur! ***

Bu yazı 78 kez okundu