•Saadet için Sekiz Kudsî Yol Haritası

(Horasanlı Seçkin Bir Talebenin İrşad Metodu)

Kur’ân, kendi ifadesiyle insanları irşâd ve doğru yolu göstermek için inmiştir. Bu yönüyle Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’i hem ibadet, hem de hayat rehberi olarak “Ahlâk-ı Hasene” kabul etmişlerdir. Sünnet ise; Kur’an’ın beşer hayatındaki tatbik sahasını gösteren Peygamberî bir yol ve “Üsve-iHasene” dir.

İşte Kur’ân ve Sünnet’in insan hayatına nasıl aksetmesi gerektiğini çok iyi anlayan ve kavrayan öğrencilerden biri de meşhur sûfî mutasavvıf Hâtim el-Esam’dır.

Nitekim sekiz meselede hocası Şakik el-Belhî’yi dahi hayrette bırakarak “seçkin talebe” unvanını almıştır.

Hâtim el-Esam el-Belhî (v. 237) Afganistan’ın kuzeyindeki bir şehir olan Belh’te doğmuştur. Meşhur mutasavvıf Horasanlı Şakik el-Belhi’nin (v. 153) talebesidir.Bkz. İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân, II, 26, 475.Horasan, İran’ın kuzeydoğusunda bir eyalettir.

  • Farsça “Güneş’in doğduğu yer, doğu bölgesi” manasında bir isimdir.
  • Horasan’ın tasavvuf tarihi açısından da önemli bir yeri vardır.
  • Meselâ H. II. yüzyıldan itibaren “Zühhâd” adı verilen Şakik el-Belhi, (v.153) İbrahim b. Edhem, (v.161) Fudayl b. İyaz, (v.187) Bişr el-Hâfi, (v.227) Hâtim el-Esam (v.237) ve Ahmed b. Harb gibi meşhur sûfiler buralarda yaşamışlardır.》

Hicri III. asırda yaşayan bu gönül sultanı, hocasının vefatından sonra otuz yıl uzlet hayatı yaşamış sonra da hac yolculuğuna çıkmıştır.Esam (sağır) lakabını ise şu hadiseden dolayı aldığı rivayet edilir: Bir gün huzuruna dertli ve biçare bir kadın gelir. Derdini anlatırken o heyecan içinde kadından bir yellenme sesi duyulur. Zavallı kadın utancından ve mahcubiyetinden kıpkırmızı olur bir şey söyleyemez. Hâtim el- Belhî’nin ise ne yüzünde ne gözünde zerre kadar bir değişiklik olmaz. Hatta vakarlı bir edâ ile kadına: “Hatun! sözlerini duyamıyorum, çok ağır işitiyorum yüksek sesle konuş! Ben sağırım!” der. Bunun üzerine kadın da duyulmadığını düşünerek sanki yeniden hayata dönmüş gibi sevinip sualini rahatlıkla tekrarlamıştır. Zira Kur’ân’dan öğrendiği şu ayet ile

 قَوْلٌ مَعروفٌ وَمَغفِرَة ٌ خيْرٌ مِنْ صَدقَةٍ يَتْبَعُها أذيً

“İyi güzel ve tatlı bir söz, bir ayıp örtme, peşinden eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır” [Bakara, 2/263.] ve Sünnetten öğrendiği şu hadis

 مَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَترَهُُ اللهُُُُ يَوْمَ القِيامَةِ

“ Kim başkasının ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter”[Buhârî,Mezâlim, 3.] düsturunu çok nazik ve hâzık bir şekilde uygulayan bu Allah dostu ve velisine el-esam (sağır) lakabı bu hadiseden sonra verilmiştir.

•İleride herkesin gıpta ile bahsedeceği henüz talebe olan Hatim el-Belhî ile hocası Şakık el-Belhî aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hocası Şakik : Kaç yıldır benden ders alıyorsun?

— Hâtim : “33 yıldan bu yana” diyerek cevap verir.

– Hocası Şakîk : 33 yılda ne öğrendin?

—Hâtim :“Ancak sekiz mesele öğrenebildim” der.

—Şakik el-Belhi :

“Fe Subhanallah! Seninle 33 yıl beraber olduk o kadar şeyler öğretmeye çalıştım, demek ki ancak sekiz mesele öğretebildim!.

Yazık bana! Fazla faydalı olamamışım!

O halde öğrendiğin sekiz mesele nedir?” der.

Bunun üzerine Hâtim el-Belhî hocasına şunları sayar:

[Bahsedilen sekiz madde ile ilgili konunun geçtiği Orjinal kaynaklarda olmayan fakat Konunun daha güzel anlaşılabilmesi için âyet-i kerime ve Hadîs-i Şerifler ile ilgili Tefsir ve Hadislerin şerh edildiği farklı kaynaklardan ilave bilgiler verildi.]

***

BİRİNCİSİ:

İnsanlara baktım ki, her birisinin bir sevdiği var. O sevdiği ile hayatını sürdürüp gidiyor. Ölümü hiç aklına getirmiyor. Fakat kabre varınca sevdiğinden ayrılıyor. Bu hali görünce Kur’ân-ı Kerîm’deki

قلْ إنّ المَوْتَ الذي تفِرّونَ مِنه فإنّه مُلاقيكُمْ ثمّ ترَدّونَ إلى عالِمِ الغَيْبِ وَالشّهادَةِ فَيُنَبّئُكُم بما كنْتُمْ تَعْمَلونَ

“Sizin kendinizden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz” [Cuma, 62/8.] ayeti ile, Hz. Peygamber’in şu hadisini hatırladım:

يَتْبَعُ المَيّتَ ثلاثة ٌ فيَرجعُ اثنانِ وَيَبْقىَ مَعهُ واحِدٌ يَتبَعُهُ أهْلُهُ وَمالُهُ وَعَمَلُهُ فيَرجعُ أهلهُ وَمالهُ وَيبْقيَ عَمَلُهُ

“Ölüyü kabre kadar üç şey takip eder; ikisi döner biri kalır. Yakınları ve malı döner, ameli ile başbaşa kalır.” [Buhârî, Rikâk, 42] Bunun üzerine ben de salih amelimi kendime sevgili yaptım ki kabre girdiğimde benden ayrılmasın!

***

Hamdi Yazır HAK DÎNİ KUR’AN DİLİ TEFSİRİNDE [Cuma, 62/8.] 

Ayetini özet olarak şu şekilde tefsir eder: (De ki: Haberiniz olsun, o sizin kaçıp durduğunuz ölüm her halde size gelip çatacaktır. Kaçmakla ondan kurtulamayacağınız gibi ölmekle de kurtulacak değilsiniz.Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz.) İlkin sizi yaratmış bütün varlığınıza sahipken, sizler firarî köleler gibi O’nun mülkünden, emir ve hükmünden kaçmak isteyerek gizli ve açık isyanlar yaptığınız gerçek mevlanız olup, bütün görünmeyen ve görünenleri bilen ve kendisine hiçbir şeyin gizli kalmasına imkan bulunmayan Allah Teâlâ’nın huzuruna döndürüleceksiniz, o size bütün yaptıklarınızı haber verecektir. Kitabından ve verdiği ilimlerden neleri tahrif ettiğinizi, neler gizleyip neleri açıkladığınızı yüzünüze vuracak ve ona göre cezanızı verecektir.

BURADA BİLHASSA “Âlimu’l-ğaybi ve’ş-şehâde” ifadesiyle; bilinmeyen âlemden bilinen âleme gelmiş olan bir insan, ölümle yine bilinmeyen âleme döndüğü zaman bütün hakikatı, dünyadaki ömrünün başından sonuna kadar içinde ve dışında meydana gelen iyi veya kötü bütün fiil ve işleri, gayb ve şehadeti bilen Allah Teâlâ’nın ilminde hiçbir noktası kaybolmaksızın hazır bulacak ve ona göre ceza veya mükafatını görecektir.

Kaf Sûresi’nde yer alan “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) âyetinde geçtiği şekilde insan nefsinin derinliklerinde cereyan eden gizli vesveseler gibi nice sırları vardır ki onları yalnız “insana şah damarından daha yakın” olan, gayb ve şehadeti bilen zatın ilmi kuşatır. Onun içindir ki, insanın bütün hakikatiyle dönüşü yalnız Allah’adır. İşte bu suretle insanlar Hak Teâlâ’nın huzuruna bütün hakikatleriyle toplanarak hesaba çekilecekler ve ömürlerinin kazançları olan ruhanî ve cismanî bütün amellerin tartısına göre ceza ve mükafat göreceklerdir.

***

“Riyâzü’s-Sâlihîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri” adlı sekiz ciltlik eserde ÖLÜYÜ KABRE KADAR ÜÇ ŞEY TAKİP EDER NEBEVÎ BEYANI İLE İLGİLİ şu açıklama yapılmıştır:

Her canlı ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrılır. Ölen insan kabre kadar uğurlanır. Bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasından kabre kadar gidenleri saymaktadır. Çoluk-çocuğu, dostları gerçek uğurlayıcı olarak; malı-mülkü, techiz-tekfin ve defin masrafları ve geride bıraktığı mirası hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen takip eder. Defin işinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan ayrılır, mirası da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise, başkasının işine yaramaz. O sadece sahibine özel olduğu için, nihâî değerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal eder. Bu sebeple “Mezar amel sandığıdır” denilmiştir. Ölen insan ne kadar büyük ve hatırlı biri olursa olsun, çoluk-çocuğu ve dostlarından hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve girmez. Çok sevenleri bile, ağlaya ağlaya da olsa definden sonra ayrılıp giderler. Ne kadar üzülüp ağlasalar bile, onu mezarında yalnız bırakırlar. Ölen kimse dünyanın en zengini de olsa, yanında götürdüğü şey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir.

Şâir ne güzel söylemiştir: Ana rahminden geldik pazara/ Bir kefen aldık döndük mezara.

Geriye kalan mal, artık ona değil mirasçılara aittir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte ifade buyurulduğu gibi, “Kişinin asıl malı, yiyip bitirdiği, giyip eskittiği ve Allah için verip biriktirdiğidir” (Müslim, Zühd 4). İNSAN, hayatı boyunca yaptıklarını yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur” hadisi, bu muamelenin neler olabileceğini ifade eder. Madem ki kişiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kılma gayretidir, denilebilir. Akıllı kişi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Mücâhedenin gereği ve sınırları bu hadîs-i şerîf ile pek veciz bir şekilde dile getirilmiş olmaktadır.

***

İKİNCİSİ:

Nâziât suresinin 40 ve 41. ayetlerini düşündüm. Burada Allah Tealâ:

 وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهىَ النّفْسَ عَنِ الهَوَى فإنّ الجنّة َ هِيَ المَأوَى

“Her kim Rabbinin makamından korkup nefsini heva ve şehevattan alıkoymuşsa işte cennet onun varacağı yerdir” buyuruyor. Bu ayeti öğrenince nefsimle mücadele edip onun dizginlerini elime aldım, nefsimi itaatta daim eyledim.

***

FÎ ZILÂLİ’l-KUR’ÂN Tefsîrinde (Seyyid Kutub) Nâziat 41 ve 41.âyet-i kerimeleri ile ilgili şunları söyler:

Rabbinin huzuruna çıkarılma endişesi taşıyan günaha yönelemez. Beşeri zaafının baskısıyla ona yöneldiği zaman dahi bu yüce makamın endişesi onu hemen pişmanlığa, istiğfara ve tevbeye yöneltir. itaat dairesinde hareket etmeye devam eder. Kişinin kendisini heva ve hevesten alıkoymasının yolu itaat dairesindeki noktada yoğunlaşmaktır. Çünkü heva ve heves her tür azgınlığın, zalimliğin, her tür haddi aşmanın ve her çeşit günahın itici gücüdür. Belanın esası ve kötülüğün kaynağıdır. insanın başına ne gelirse hevasından gelir. Cahilliğin tedavisi kolaydır. Fakat bilgiden sonraki heva heves, tedavisi için uzun zorlu bir mücadele gereken nefsin başbelasıdır.

ALLAH KORKUSU, azgın isteklerin şiddetli saldırılarına karşı sağlam ve muhkem bir kale durumundadır.

HEVA ve HEVESİN saldırılarına karşı bu muhkem kaleden başkası ayakta duramaz. Bu nedenle Kur’an’ın ifadesi bunların her ikisini de bir ayette topluyor. Çünkü burada konuşan, nefsin hastalığını en iyi bilen yüce yaratıcı olan Allah’tır. Tedavisini de bilen O’dur. Girintilerini ve çıkıntılarını en iyi bilen de yalnız O’dur. Heva ve hevesinin nerede gizlendiğini, gizliliklerinin ve hareketlerinin nasıl koordine edildiğini bilir. Yüce Allah, insanın heva ve hevesini serbest bırakmamasını, onu frenlemesini ve dizginini eline almasını istemiştir. Bu konuda korkudan destek almasını istemiştir. Ürpertici, ulu ve büyük olan Rabbinin huzuruna çıkarılma endişesidir bu. Bu çetin cihadına karşı ona cenneti ödül ve sığınak olarak vermiştir.

ONUN BARINAĞI DA CENNETTİR.” Böyledir çünkü yüce Allah bu cihadın büyüklüğünü bilir. İnsanın nefsini terbiye etmede, düzeltmede ve en yüce makama yükseltmedeki değerini takdir eder. Şüphesiz insan, bu alıkoyma, bu cihad, yükseliş ile insandır. Hiçbir insan doğasının gereği budur, yapısında bu vardır diye heva ve hevesini serbest bırakamaz. Nefsin cazibesine kapılarak alçalamaz. Çünkü insanın içine heva ve hevesin dürtülerinden etkilenme yeteneği veren Allah aynı zamanda heva ve hevesin dizginini tutma yeteneğini de vermiştir. Heva ve hevesi frenlemeyi, cazibesinden kurtulup yükselmeyi öneren de O’dur. İnsanın bu mücadelede başarı olarak çıkıp yükselmesi ve yücelmesi halinde ona mükafat ve sığınak olarak cenneti veren de O’dur.

***

ÜÇÜNCÜSÜ:

İnsanlara baktım. Gördüm ki devamlı dünya için çalışıp çırpınıyorlar. Ne kazanırlarsa onu biriktiriyorlar. Ahirete hazırlık yok. Oysa ki Cenab-ı Hak:

ماعِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَما عِنْدَ اللهِ باقٍ

“Sizin yanınızdaki dünya nimetleri tükenir, Allah’ın katındaki rahmet hazinesi ise bâkidir” buyurmaktadır. [Nahl, 16/96.]

>>Bu ayeti hatırladım ve senelerdir kazanıp, biriktirmiş olduğum şeyleri Allah rızası için tasadduk ettim ve ahiret azığı olsun diye Allah’a emanet eyledim.

***

Ömer NASUHİ BİLMEN “Kur’anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri”nde ayetin tefsirinde şunları ifade eder:

[NAHL 96] “Ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin katınızda) dünyevî varlıklar, lezzetler (tükenir) birgün ellerinizden çıkar, ne kadar çok görülse de nihayet yok olur.”》. Fakat (Allah’ın katındaki ise bakidir) onun rahmet hazineleri nihayet bulmaz, onun dünyevî ve uhrevî nimetleri birer saadet vesilesidir, onun rızasına uygun olan dünyevî bir nimet, uhrevî saadeti kazanmaya sebep olur. Hak yolunda sarfedilen servetler gibi. Cenab-ı Hak’kın uhrevî nimetleri ise pek muazzamdır ve ebedîdir. Artık akıllı olan bir insan elbetteki, bu ebedî nimetlere kavuşmak için çalışır bu yolda sabır ve sebattan ayrılmaz.

işte Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

[ve sabır edenleri) müşriklerin, bir takım kâfirlerin eziyetlerine tahammül ve kötü telkinlerine karşı direnç gösterip dîni vazifelerini yapmaya devam eyleyenleri (amellerinin daha güzeli ile muhakkak ki, mükâfata kavuşturacağız.] onlara amellerinin kat kat sevabını vereceğizdir.O sabırlarından dolayı kendilerini büyük mükâfatlara kavuşturacağızdır.

***

DÖRDÜNCÜSÜ:

İnsanlara baktım, üstünlüğü soyda, sopta, zenginlikte, makam ve mevkide zannediyorlar.

Ben ise Allah’ın: إنّ أكْرَمَكمْ عِنْدَ اللهِ أتْقاكُم “Biliniz ki, Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır.”[Hucurât, 49/13.] kavli kerimine baktım ve takvaya sarıldım. Ta ki Allah yanında mükerrem olayım.

***

Hucurât Sûresi Tefsiri (Ahlâk ve Âdâb Sûresi) adlı eserde ayetin bu kısmı ile ilgili özet olarak şu şekilde izah edilir:

TAKVÂ, vikâye kökünden gelir; vikâye de gâyet iyi korunma ve sakınma demektir. ŞER’Î ISTILAHTA TAKVÂ, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi” şeklinde tarif edilmiştir. BİR DE TAKVÂNIN OLDUKÇA ŞÜMÛLLÜ VE UMÛMÎ MÂNÂSI VARDIR Kİ, şeriat prensiplerini kemâl-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmâm eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

İşte bu mânâda takvâ insan için biricik şeref ve değer kaynağıdır ki:

 إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ أَتْقٰيكُمْ

“Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvâda en derin olanınızdır.” (Hucurât, 13) âyet-i pürenvârı buna işaret etmektedir. Evet, mânâ ve muhtevâ itibarıyla takvâda öyle bir büyü var ki, ona sığınmadan Kur’ân’ı tam anlamak ve Kur’ân yörüngesinde yürümeden ona ulaşmak mümkün değildir.Hakk’ın, en çok beğendiği iş takvâ, O’nun en temiz, en nezih kulları da müttakîlerdir. Takvâ adına müttakîlere en saf, en duru mesaj da Hz. Furkan-ı Bedîü’l-beyân’dır.Hakk’ın kulları, her zaman Kur’ân’la beslenir, ötede de rü’yet ü rıdvanla. Buradaki vicdânî zevk, oradaki rûhânî haz, takvâdaki derinliğe bir ikinci mevhibe olması itibarıyla Cenâb-ı Hak: اِتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ “Allah’a karşı olabildiğince takvâ dairesinde olun!” (Âl-i İmran, 102) buyurarak bu mânâdaki takvânın önemini hatırlatır.

Evet, bütün hayır vesilelerini değerlendirme, bütün şer yollarına karşı kapalı kalma veya kapalı kalmaya çalışma mânâlarına gelen takvâ sayesinde insan, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtulur ve “a’lâ-yı illiyyîn” yolcusu olur. Bu itibarla da denebilir ki, takvâyı bulan, bütün hayırların, yümünlerin, bereketlerin kaynağını bulmuş olur. İşte bir şahit daha:

“Allah din ü takvâyı kime verdiyse o, dünya-ahiret muradına ermiştir. Kim ki, hak eri ve takvâ sahibidir, o bir şakî değil saiddir ve dosdoğru yoldadır. Kim ki takvâdan nasipsiz ve takvâ emâresinden yoksundur, onun varlığı ayıp ve ardan başka değildir. Aslında, Hazreti Hakk’a yol bulandan başkası da diri değil, ölüdür.” (Gülşen-i Tevhid).

Takvâ, paha biçilmez bir hazine; en zengin hazinelerin en mûtenâ yerinde eşsiz, bîhemta bir cevher; bütün hayır kapılarını açan sırlı bir anahtar ve Cennet yolunda bir buraktır. Onun bu müstesnâ yerine binâendir ki o, Kur’ân-ı Kerîm’in zülâl beyânıyla, tam yüz elli defa ışık tayfları halinde gelir ve ruhlarımızın dimağına akar.

***

BEŞİNCİSİ:

Şu insanlara baktım, mal ve şöhret sebebiyle birbirlerine haset ve buğuz ediyorlar. O zaman yine Allah’ın kelamına müracaat ettim;

نَحْنُ قسَمْنا بَيْنَهُم مَعِيشَتَهُم في الحيوةِ الدنيا

“Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik” [Zuhruf, 43/32.] âyetini düşündüm, benim hakkımda irade buyrulmuş olduğu taksimata razı oldum. Herkesle iyi geçindim. Hiç kimseye hased ve düşmanlık etmedim.

***

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ(Ali Ünal) adlı eserde ayetin bu bölümü ile ilgili kısa fakat çok cami bir tefsir vardır:

Bu, çok önemli bir toplum ve içtimaî hayat gerçeğine işaret etmektedir. Cenab-ı Allah (c.c.), aynı maddî malzemeden olmakla birlikte, kullarının her birini diğerinden pek çok bakımdan farklı yaratmıştır. Bu farklılıklardan birisi de, beğeni, tercih, kabiliyet ve rızıkların taksimindeki farklılıklardır. Bu farklılıklar, toplum hayatında meslekleri ve karşılıklı yardımlaşmayı doğurur. Karşılıklı yardımlaşma ise, içtimaî hayat dinamiklerinin en önemlilerindendir. Meselâ Allah (c.c.), fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını giderecek miktarı zenginlerin malında yaratmış ve bu miktarın ifasını zekât ile zenginlere şart koşmuştur. Böylece, hem zenginlere kalblerinden mal sevgisini çıkarma imkânı ve yolu, hem sevap kazanma imkânı ve yolu bahşetmiş, ayrıca onların kalblerinde merhamet ve şefkate de yol açmıştır. Zekât ve yardımlaşmayı fakirlerde ise, kendilerine yardım edenlere karşı bir hürmet duygusu uyanmasına sebep kılmıştır. Allah (c.c.), bu sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı zekâtla sınırlamamış, infak kavramı altında hem yardım sebeplerini ve yollarını hem de yardım miktarını arttırmıştır.

İnsan arasındaki sözü edilen farklılıklar, toplumda işçi-işveren münasebetlerinin de kaynağıdır. Fakir-zengin münasebeti gibi, işçi-işveren münasebeti de, İslâm’da bir dayanışma ve yardımlaşma münasebetidir. İşçi işverene olduğu kadar, işveren de işçiye muhtaçtır ve işçi ve işverenin varlığı bir bakıma yaratılışa, Kader’e ait olarak kabullenilmesi ve dolayısıyla yardım-laşmaya, dayanışmaya basamak olması gereken bir realitedir.

İşte, söz konusu farklılıklar modern sistemlerde, kapitalizm ve komünizmde içtimaî çatışmalara menşe yapılırken, İslâm, bu farklılıklar gibi bütün hayatı yardımlaşma ve dayanışma senfonisi olarak ele alır ve öyle olması için de her türlü itikadî, içtimaî, ahlâkî düsturu koymuştur. Bu nokta, içtimaî ve ekonomik sistem adına üzerinde çok durulması gereken bir konudur.

***

ALTINCISI:

İnsanlara baktım birbirlerine düşmanlık edip, birbirlerine kötülük etmekte sanki yarışıyorlar. Hakikatte düşmanıma baktığımda onun da şeytan olduğunu düşündüm.

Cenab-ı Hakkın إنّ الشّيْطانَ لكُمْ عَدُوٌّ فاتّخِذوُهُ عَدُوًًًّا “Şeytan sizin bir düşmanınızdır. Onun için sizde kendisini bir düşman kabul ediniz”[Fâtır, 35/6.] fermanına baktım ona düşman oldum ve insanların hepsini Allah için sevmeye başladım.

***

FÎ ZILÂLİ’l-KUR’ÂN Tefsîrinde (Seyyid Kutub) fatır 6.âyet-i kerime ile ilgili şunları söyler:

Şeytanın işi-gücü de sizi kışkırtıp baştan çıkarmaktır. Onun size zarar vermesine fırsat vermeyiniz;

• “SAKIN ŞEYTAN SİZİ ALLAH’IN AFFINA GÜVENDİREREK AYARTMASIN.”

Şeytan sizin düşmanınız olduğunu ve bu düşmanlığında ısrarlı olduğunu açıkça ilân etmiştir.

•O halde; ONU SİZ DE DÜŞMAN TUTUNUZ.”

Ona yanaşmayız, onun telkinlerini iyiliğinize sanmayınız, onun izinden gitmeyiniz. Çünkü aklı başında insan düşmanın peşinden gitmez. O sizi iyiliğe çağırmaz, sizi kurtuluşa erdirmez:

•”O TARAFTARLARINI CEHENNEMLİKLERDEN OLMAYA SÜRÜKLER.”

Hiç bir aklı başında insan, kendisini cehenneme sürüklemek isteyen çağrıya olumlu karşılık verir mi? Bu gerçekçi bir psikolojik dokunuştur. Çünkü insan ezeli düşmanı şeytan ile arasındaki bitimsiz savaşı göz önüne getirince tüm gücü ile ve tüm uyanıklığı ile dikkat kesilir; kendini savunma, özünü koruma içgüdüsü harekete geçer. Tüm dikkati ile şeytanın ayartma ve baştan çıkarma girişimlerine karşı koyar. Şeytanın kalbine girerken kullanabileceği kanalları yoklar. Her türlü iç fısıltıya karşı kulak kesilir. Bütün bunları hemen yüce Allah’ın şeytan tuzaklarını tanımaya ilişkin ölçülerine vurmaya koşar. İçinde beliren dürtüler belki de düşmanının gizli manevralarıdır diye düşünür.

Kur’an insanın vicdanında böylesine tedbirli bir savunma bilinci oluşturmayı amaçlar. İnsandan her an şeytanın kışkırtmalarına, şeytanın ayartma girişimlerini savmaya hazır olmasını ister. Herhangi bir dış düşman karşısında, herhangi bir gizli komplo karşısında nasıl uyanık olmak gereğini duyuyorsa şeytanın saptırma girişimleri karşısında da her an eli tetikte olsun ister. Kötülüğe ve kötülüğün ön sebeplerine karşı, şeytanın içine fısıldadığı sürekli iğvalara karşı bu iğvaların dışa yansıyan dâvetiyelerine karşı insanın bilinçli olmasını bekler. Hiçbir an durmayan, dünya durdukça hızından hiçbir şey kaybetmeksizin devam edecek olan bu amansız savaşta gözünü dört açmanın gerekliliğini telkin eder.

***

YEDİNCİSİ:

Baktım ki bütün insanlar dünyevi ihtiyaçları için çalışıyorlar. Bunun için nefislerini dahi zillete düşürüyorlar, hatta haram ve şüpheli şeylere bile giriyorlar. Bunun üzerine şu ayete baktım:

وَما مِنْ دآبّةٍ فى الأرْضِ إلاّ على اللهِ رِزْقهُا

“Yeryüzünde ne kadar yürüyen canlı varsa hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir.”[Hûd, 11/6.]

Böylece kendimi de o canlılar arasında bir canlı olarak hesap ettim ve ömrümü Rabbimin taatında geçirmeye koyuldum.

***

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ(Ali Ünal) adlı eserde CANLILAR ve RIZIK konusunda şu enfes hakikatleri birlikte okuyalım:

Allah (c.c.), her canlının kendisine takdir buyurduğu ömrü müddetince tüketeceği rızkı da takdir buyurmuştur ve buna kefildir. Bitkiler, onlarda irade ve yer değiştirebilecek güçte hareket olmadığı, yani onlar bir manâda Allah’a tam teslim bulundukları için rızıkları “ayakları” altında hazırdır; yani rızıklarını topraktan hazır çekerler.

▪︎HAYVANLAR, Allah’ın sevkiyle rızıklarını temin ederler; rızıklarını temin edemeyecek derecede küçük ve zayıf olanlara ise rızıkları yine hazır verilir –bebeklere anne göksünden verilmesi gibi.

▪︎İNSANLAR ise, yine bebek oldukları dönemde rızıkları kendilerine sonsuz Şefkat ve Merhamet Eli’yle ve yine anneler vasıtasıyla hazır gönderilir.

▪︎HAYVANLAR ve İNSANLAR, güçlerine güvenmeye başladıkları andan itibaren kendileri için takdir buyrulan rızkı bu defa çalışarak elde ederler; fakat yine de, kendileri için takdir buyurulan rızkın miktarını aşamazlar. Bu noktada, “Çalışan kazanıyor, çalışmayan kazanmıyor.” gibi bir karşı fikir ileri sürülmemelidir; çünkü sebep için de netice için de aynı kader vardır. Yani, Allah rızkı takdir buyururken hiç şüphesiz ona sebep olacak faktörlerle beraber takdir buyurur. Fakat her halükârda Allah, herkesin onu hayatta tutacak derecedeki rızkını üzerine almıştır; bu aslî rızıktır; bundan ötesi fazlalığa girer ki, Allah buna kefil değildir. Kimse, hayatı için takdir buyurulan aslî rızkı yemeden ölmez.

Burada şu hususu da belirtmeden geçmemek gerekiyor:

Gerek rızık, gerekse kader meselesinde âlimler aklı ikna edecek şekilde, bu çalışmada da yer yer kendilerine temas ettiğimiz açıklamalarda bulunmuşlarsa da, hem rızık, hem Kader konusunun doğrudan Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı sır ifade eden önemli bir yanı da vardır ki bu, akılla kavranamaz; belki marifet derinliği ve kalbî-ruhî tecrübe ile kısmen anlaşılabilir. Bu da, peygamberler ve peygamberlik dışında onların misyonunu devam ettiren ve asfiyâ dediğimiz zatlara mahsustur. Her bir mü’minin de marifet ufkuna göre bu kavrayıştan bir hissesi bulunabilir. İnsan, her bakımdan sınırlı bir varlık olarak, Cenab-ı Allah ile, bilhassa O’nun Zâtı ile alâkalı her meseleyi kavrayabilecek donanımda değildir.

Böyle bir donanımda olmuş olsa idi, bu defa Yaratıcı-yaratılan, Allah-kul sınırı kalkmış olurdu. Bu da, imkânsızdır, muhaldir. Dolayısıyla, Kader ve rızık meselesi gibi bazı meseleler Allah’ın birer sırrıdır, ilmî olmaktan çok, ilmin aklı ikna edecek derecede söz sahibi olabileceği imanî ve gaybî meselelerdir. Bu tür meselelerde önce iman gelir, sonra da akıl kendisine ait saha çerçevesinde ikna olacak kadar yol alabilir; ötesine ise yol bulamaz ve yine iman eder.

***

SEKİZİNCİSİ:

Gördüm ki insanların kimi malına, kimi mülküne, kimi sanatına, kimi gençliğine…güvenip dayanıyor. Böylece insanlar mahlukata güvenmiş oluyorlar. Oysa Cenab-ı Hakkın:

 وَمَنْ يَتوَكّلْ على اللهِ فهُوَ حَسْبُهُ

“Kim Allah’a güvenip dayanırsa ona Allah kâfidir” [Talâk, 65/3] ayetini hatırladım ve yalnız Allah’a güvenip O’na dayandım.

***

Bu ayeti kerime Elmalılı hamdi yazırın Hak Dîni Kuran Dili tefsirinde [Talâk, 65/3] ile ilgili özet olarak şu şekilde izah edilmiştir:

…Her kim Allah’a tevekkül ederse başına gelen herhangi bir şeye karşı O’nun kudretine itimad edip, yapacağı işte kendini O’nun emrine teslim ederek hükmünce giderse O, ona yeter. Allah onun işlerinin hakkından gelir. Hesabına kâfidir. “Yani elde ettiği şeyler konusunda Allah’a güvenirse kendisinin önem verdiği şeylerde de Allah ona kâfidir.”

Razî tefsirinde zikredildiği üzere onun için Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki:

“İnsanların en kuvvetlisi olmayı arzu eden, Allah’a dayansın.” Her halde Allah emrini yerine getirir. Muradını muhakkak yapar, hiç bir işinden geri kalmaz, hepsinin hakkından gelir. Hükmünü istediği gibi yürütür. Kendisine tevekkül edilse de, edilmese de yürütür. Nihayet her şeyin sonu gelir. Dünyada acı da geçer, tatlı da geçer, sıkıntı da geçer, refah da geçer. Ecel gelince takdir edilen ölüm, dakika geçirmeksizin pençesini takar, akibet gelir çatar. İyiler iyiliği ile, kötüler kötülüğü ile kalır. Herkes ameliyle toplanır. Ancak Allah’a tevekkül de, O’nun emridir. Tevekkül edenin muradı da, Allah’ın irade ve rızasına teslim olmaktan ibaret olursa, Allah da onun mükafatını büyütür. Hakikat, Allah her şey için bir ölçü takdir etmiştir, bir sınır ve miktar tahsis etmiştir ki o şeyi ona göre yürütür. O sınır ve miktardan ileri geçirmez. Bu hüküm öyle bir kanundur ki her şey hakkında geçerlidir. Ve her şeyin hükmü, kıymeti Allah’ın ona tahsis ettiği ölçü ile uygunluk arzetmektedir. Gerçekte bir şeyi bilmek de onu, o ölçü ve sınırıyla seçmek demektir.

Bu cihetle sebeplerin bir dereceye kadar kıymet ve itibarı yok değilse de, bunlar, zatî (aslî) değil, değişken ve sınırlıdır. Tesir ve hüküm onun değil, Allah’ındır. Asıl ilim ve kudretine itimad edilecek; işler, hüküm ve iradesine havale edilecek hakim, sebepler değil, sebepleri yaratan Allah’tır. Her şey geçer, leh ve aleyhte olan her sebep tükenir, takdir edilen kaderi biter, başında ve sonunda bütün kudretiyle Allah kalır. Hem Allah takdir buyurmamışsa hiçbir şey diğerinde tesirini gösteremez. Takdir buyurmuş ise, Allah’tan başka hiçbir şey de onun önüne geçemez. Ateş, Allah’ın yak dediğini kendi miktarınca dediği kadar yakabilir. Rızık da Allah’ın doyur dediğini kendi miktarınca dediği kadar doyurabilir. Demek ki sebeplere itimad sonlu, Allah’a itimad sonsuzdur. O halde kuvvet ve kesin bilgi, sebeplere güvenmekte değil, Allah’a dayanmaktadır.

Tevekkül de gururla kendini sayıp koyuvermek değil, Allah’ın gösterdiği yolda gücü yettiği kadar vazifesine önem vermek, takva sahibi olmak, kusurunu itiraf ile beraber, Allah’ın kudretine itimad edip netice hakkında telaşa düşmeksizin, O’nun iradesine teslim olmaktır. Önce “Kim Allah’tan korkarsa” sonra da “Kim Allah’a dayanırsa.” buyurulmasında buna bir işaret vardır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadisinde “Deveyi bağla da tevekkül et.” buyurulması da bu mânâyı hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ her şeye bir ölçü takdir ettiği için her şey gibi insana da gerek cinsine, gerek nevine, gerek toplumuna gerek ferdine, gerek rızıklarına gerek fiillerine, gerek sözlerine gerek hallerine hep birer miktar takdir buyurmuş ve birer sınır koymuştur ki, Allah’tan korkma ve O’na tevekkül bile o ölçü ve değer dairesinde cereyan eder.

Binaenaleyh, erkeğin de dişinin de birer miktarı ve her birinin fiil ve hallerinde birer sınırı vardır. O sınırı aşmaya kalkışan kendine zulmetmiş olur.

Bu suretle Allah Teâlâ, iddete, çıkarmaya, çıkmaya, kavuşmaya, ayrılığa, kederlere, sevinçlere, nasip ve rızıklara hep birer miktar ve sınır takdir buyurmuştur. Bundan dolayı boşanan kadınların iddetlerini de hayızlı, hayızsız ve hamile olup olmamalarına göre ayrı ayrı birer miktar ile takdir etmiş, nafaka ve oturacakları evleri ona uygun olarak emretmiştir. Bu sebeple “Hakikat, Allah her şey için bir ölçü takdir etmiştir.” hükmü, hem kendinden öncesini hülasa ve takviye etmektedir, hem de kendinden sonrakine bir mukaddime ve tenbihtir. Allah’ın takdiri böyle her şeyi önünden, arkasından ve hatıra gelmeyen yönlerden bağlar.

Bütün bunları can kulağıyla dinleyen hocası Şakik el-Belhî:

– “Ey Hâtim! Gönlümü hoş ettin. Kur’ân’dan pek güzel istifade etmişsin. Bu saydığın şeyler üzere amel edersen iki cihanda mutluluk senindir. Ben dahi bunlarla amel edersem ancak kurtulabilirim. Seni tebrik ederim beni de irşâd ettin. Rabbimden tüm talebelerin böyle yetişmesini niyaz ederim. Allah sana hayırlı ve uzun ömür versin, gönlün muhabbet ve sürûrla dolsun.” İşte Kur’ân’ın mesajını iyi algılayan ve hocasını dahi hayrette bırakan eğitim ve öğretimde herkese örnek olabilecek hakiki bir mürşid talebe portresi.

Netice olarak irşâd ve eğitimde başarılı olmanın sırrı Kur’ân ahlâkını yaşamaktır. Zira bizlere muallim olarak gönderilen Hz. Peygamber’in ahlâkının da bizzat Kur’ân olduğunu

Hz. Aişe (r.ah) vâlidemiz فإنّ خُلُقَ نَبِيِّ اللهِ صلى الله عليه وسلم كانَ القرآنَ

“Allah’ın Nebisi’nin ahlâkı Kur’an idi” şeklinde haber vermektedir.[Bkz. Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 139.] Çünkü Kur’ân her fırsatta insanların Allah’a kul olduğunu hatırlatır ve kulluğun onun için bir şeref, bir paye olduğunu devamlı vurgular.

Kısacası Kur’ân’ı anlamak ve onunla yaşamak, onun özünde derinleşmeye ve Hz. Peygamber’i tanımaya bağlıdır. Kur’an’la münasebette işin esası, bilginin ötesinde bütün insanî duyguları harekete geçirip samimiyetle yaşamaktır.

[Bu sekiz madde Muhammed Haccâr’ın “Semîru’l-Mü’minîn” adlı eserinden (s. 296-298) istifade ile hazırlanmıştır. Ayrıca bkz. Gazzali, İhyau ulûmi’d-dîn, Beyrut, I, 65/YeniÜmit Dergisi]

~~~~

İstifade edilen Kaynaklar

•HAK DÎNİ KUR’AN DİLİ

•ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ(Ali Ünal)

•Ömer NASUHİ BİLMEN “Kur’anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri

•Hucurât Sûresi Tefsiri (Ahlâk ve Âdâb Sûresi) 

•FÎ ZILÂLİ’l-KUR’ÂN Tefsîrinde (Seyyid Kutub)

•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi

•“Riyâzü’s-Sâlihîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri” 

•Yeni Ümit Dergisi

Bu yazı 68 kez okundu