□AKIBET ENDİŞESİ
•Selâmet ve Emniyet, Yalnız İmanda ve İslamiyet’tedir.
•Kötülüklerin ve Günahların dünyevî Âkıbeti
•Âkıbet Endişesi
•Herkes Ateşe Girecek
•Garantisi Yok
•Burada Korkmayan Orada Korkar
•Âkıbet Korkusu Îmandandır”
□”PIRLANTA” UFKUNDAN ÂKIBET ENDİŞESİ
•”Akıbetten Emin Olmada Ölçü
•Akıbet Endişesi
•İman Huzuru ve Akıbet Endişesi
•Ölüm Korkusu mu Akıbet Endişesi mi?
•Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Reca Dengesi
•Kısa Kısa Akıbet Endişesi
•”Güzel bir Akıbet için Duâ Örnekleri
***

SELÂMET VE EMNİYET,YALNIZ İMANDA VE İSLÂMİYET’TEDİR
Her ağaç çekirdeğinde dürülmüş olduğu ve çekirdeğinden çıktığı gibi, iman ve küfür de bir açıdan birer çekirdektir veya birer çekirdeği muhtevîdir.
İMAN, kalbde inşiraha sebep olur; hangi şartta olursa olsun, mü’mine imandaki derecesine göre Cenab-ı Allah’ı tanımak ve O’na inanıp tevekkül etmekten kaynaklanan bir saadet, bir ümit ve inbisat hali verir. BUNA KARŞILIK, küfür ve dalâlette katlanılmaz elemler ve korkular vardır: İnsana hükmeden EBEDİYET ARZUSUNA rağmen hemen geliverme ihtimali bulunan ölüm korkusu; sevdiklerinden ebediyen ayrılacağı korkusu; kendilerinin ve yakınlarının başlarına gelenlerden dolayı ÂHİRET İNANCI OLMADIĞI İÇİN şefkatten gelen elemler ve şikâyetler; HAYATIN KENDİSİNİ SÜREKLİ HİSSETTİREN fâniliğinin kalbde sebep olduğu derin boşluklar ve bu boşlukların yol açtığı GAYESİZLİK ve BAŞIBOŞLUK; dünya hayatı açısından en olumlu ve verimli şartlarda bile kendini yetim, kimsesiz ve âciz hissetme ve içinde daima bir burkuntu, karanlık ve bulanıklık duyma… bunlar ve bunlar gibi daha pek çok sebeplerle kâfirler, hayattan zevk alamamalı, hattâ hiç yaşayamamalıdırlar. Fakat kâfirler dünya hayatını yaşayabiliyor, hattâ ondan belli bir zevk bile alabiliyorlarsa bu, öncelikle nefsin DEVE KUŞU TAVRINDAN dolayıdır. Nefis, günahlara ve arzularını tatmine gelince, başını toprağa gömer ve “Âhiret, ceza ve mükâfat yok!” der. Ölüm aklına gelince başını kaldırır ve “Âhiret olsa gerek, nasıl olsa dirileceğim ve herhalde orada da kurtulurum!” kuruntusuna girer.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim, bu noktaya dikkat çeker:
Derken bahçesine vardı; sahip kılındığı servet ve nüfusun şımarıklığı içinde bütün bunları kendinden biliyor ve böylece kendine yazık ediyordu. “Sanmam ki,” diye devam etti, “bu bağ bozulup yok olsun. Sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da zannetmiyorum. Kopsa bile, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, hiç şüphem yok, bundan daha iyi bir âkıbetle karşılaşırım.” (Kehf Sûresi/35–36)
İşte, iyi-kötü bir dinî gelenekten gelmiş olmak ve küfr-ü mutlak yerine en azından bir şüphe taşımak insanı KISMEN DE OLSA RAHATLATTIĞI GİBİ, modern hayatın velveleleri, insanlara empoze ettiği sürekli tüketimin gereği olarak sürekli çalışma mecburiyeti, eğlencenin bolluğu ve çeşitliliği, insanları ÂHİRET’İ düşünme noktasında belli bir UNUTKANLIĞA ve GAFLETE sevketmekte, modern hayat bu konuda bir müsekkin (depresan) fonksiyonu görmektedir.Yoksa dünya hayatı açısından en zor şartlarda yaşayan bir mü’min, en gelişmiş imkânlar içindeki bir kâfirden daha mesuttur.
İşte, nasıl dünya hayatı itibariyle bile İMAN kalbde bir TÛBÂ-İ CENNET ÇEKİRDEĞİ taşıyor, Cennet’te ağaç haline gelecek bir saadetin çekirdeğini kalbde yerleştiriyorsa, KÜFÜR de, CEHENNEM ZAKKUMUNUN tohumunu kalbe eker. Bunun yanısıra, imanın kalbe ektiği TÛBÂ-İ CENNET ÇEKİRDEĞİ, mü’min için Âhiret’te onun cenneti veya cennetinin tamamını gölgelendirecek bir tûbâ ağacı olarak ortaya çıkacaktır. BUNA KARŞILIK, küfrün kalbe ektiği zakkum-u Cehennem çekirdeği ise, Âhiret’te kâfirin cehennemi, azap mekân ve malzemesi veya cehenneminde “şeytanların başları gibi olan” meyveleri (Sâffât Sûresi/65) gıda niyetine kendisine verilecek zakkum ağacı haline gelecektir.(RNKK)
***
KÖTÜLÜKLERİN ve GÜNAHLARIN dünyevî ÂKIBETİ
İnsan Şeriat-ı Tekvîniyye’ye itaat veya isyanının cezasını genellikle dünyada görse de, Din’e itaat ve isyanın cezası daha çok Âhiret’e bırakılır. Fakat Din’in dünya hayatını da tanzim etmesi ve dolayısıyla hükümlerinden bir çoğunun dünyayı da ilgilendirmesi sebebiyle pek çok fenalık ve günah, dünyada da karşılıksız kalmamaktadır.
Fısk, fahşâ ve fücur gibi kuvve-i şeheviyenin yanlış kullanılmasından doğan günahlar zaman zaman AKLÎ, PSİKOLOJİK ve BEDENÎ HASTALIKLARA sebep olurken, ZULÜM, başkalarının haklarına tecavüz, özellikle anne–baba hukukuna riayetsizlik, âdeta aynen karşılığını görmekte, bilhassa mü’minler için ibadetlerde ihmal de mukabelesiz kalmayabilmektedir. Bu tür günah, kötülük ve ihmallerin karşılığı olan cezalar, belâlar, musibetler, hiç beklenmedik anda ve âdeta sebepsiz gelmekte ve dolayısıyla insanları, bunların sebebinin işlenen günahlar, zulümler, haksızlıklar ve tecavüzler olduğu sonucuna kendiliğinden götürmektedir. Bu gerçek o kadar yaygın ve halk nazarında o ölçüde belirgindir ki, “Kendi etti kendi buldu.”; “Etme–bulma dünyası!”; “Kötülük etti, belâsını buldu!” gibi sözler, âdeta birer atasözü haline gelmiştir.
ŞÜPHESİZ insan dünyada sadece kötülüklerinin cezasını görmemekte, zaman zaman teşvik adına ve rıza-ı İlâhî’ye nailiyet sebebiyle bazı iyiliklerinin, Din’e hizmetlerinin, güzel amellerinin karşılığını da belli ölçülerde görebilmektedir. O KADAR Kİ, bazen Cenab-ı Allah (c.c), küçük gibi de görünse rızasını çeken güzel bir davranışın karşılığında insana onu Cennet’e taşıyacak bir kapı, sürekli hayırlar ve sevaplar kapısı açabilmektedir.
NİTEKİM, susuz bir köpeğe kuyuya inerek ayakkabısıyla çıkardığı suyu içeren bağiye bir kadının Cennet’e, evinde bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olan bir kadının da Cehennem’e gittiğini beyan buyuran hadis-i şerifler (Buharî,“Enbiya” 51,“Müsakat” 9;Müslim,“Selâm” 15–155) bu gerçeği ifade etmektedir.
•Şu kadar ki, işlenen sevapların karşılığı dünyada istenmemeli, beklentisiz ve istenmeden geldiğinde de bir yandan şükrederken, diğer yandan “Acaba Âhiret’ten mi veriliyor?” ENDİŞESİ taşınmalıdır. İşte sözkonusu bu gerçek, Âhiret’e ve Âhiret’te ceza ve mükâfata delildir. Çünkü kimse, dünyada bütün yaptıklarının karşılığını görmez. Ders verme, ikaz etme, teşvikte bulunma, Cenab-ı Allah’ı ve Âhiret’i hatırlatma gibi hikmetlere binaen arz ettiğimiz şekilde bazı karşılıklar gelse de, kâfir küfrüyle, mü’min imanıyla, zalim zulümlerinin, günahkâr günahlarının, mazlum çektiklerinin ve iyi insanlar iyiliklerinin pek çoğuyla Âhiret’e gitmektedir. ÖLÜMÜN bunların hepsini, yani mü’minle kâfiri, imanla küfrü, sevapla günahı, hak ve adaletle zulmü, iyilikle kötülüğü EŞİTLEDİĞİNİ düşünmek, BÖYLE DÜŞÜNEN ADINA tam bir zulüm ve zalimlik, bazı kötülükleri ve iyilikleri dünyada da karşılıksız bırakmayan İlâhî Adalet’e ve bu Adalet’in tesis buyurduğu kâinattaki mükemmel denge, düzen ve intizama terstir. Dolayısıyla, dünyada yapılanların tamamının karşılığının hem de eksiksiz görüleceği bir diyar olarak Âhiret mutlaka gelecektir.[RNKK]
***
ÂKIBET ENDİŞESİ”
Bir mü’min’in Kendine ait değerleri korumasının bir yolu da, onları kaybetmekten duyulan korkudur. Bu korkunun şiddeti, tehlikenin büyüklüğü ile orantılı olması gerekir. Zamanında korkması gerektiği halde korkmayanlar, korkmaya başladıklarında ise iş işten geçmiş olur. Aşağıdaki iki âyet-i kerime bunu anlatıyor:
ﻭَﺍَﻗْﺒَﻞَ ﺑَﻌْﻀُﻬُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻌْﺾٍ ﻳَﺘَﺴَٓﺎﺀَﻟُﻮﻥَ . ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻛُﻨَّﺎ ﻗَﺒْﻞُ ﻓِٓﻰ ﺍَﻫْﻠِﻨَﺎ ﻣُﺸْﻔِﻘِﻴﻦَ . ﻓَﻤَﻦَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﻭَﻭَﻗٰﻴﻨَﺎ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﺍﻟﺴَّﻤُﻮﻡِ
* “Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar. Derler ki: Daha önce biz,aile çevremiz içinde bile ‼ÂKIBETİMİZDEN KORKARDIK ‼ . Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.” (Tûr: 24-26)
***
“HERKES ATEŞE GİRECEK”
Korkmamızı gerektiren hususlardan birisi de herkesin mutlaka cehenneme girecek olmasıdır. Dünyadaki durumuna göre kimisinin oradan kurtarılacağını, kiminin de orada bırakılacağını bizzat Kuran-ı Kerim haber verirken, aşağıdaki hadis-i şerifler ve açıklamalar da aynı gerçeği bildiriyor:
ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَﺍﺭِﺩُﻫَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺭَﺑِّﻚَ ﺣَﺘْﻤًﺎ ﻣَﻘْﻀِﻴًّﺎ . ﺛُﻢَّ ﻧُﻨَﺠِّﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍﺗَّﻘَﻮْﺍ ﻭَﻧَﺬَﺭُ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤِﻴﻦَ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺟِﺜِﻴًّﺎ
“(Ey insanlar!) Sizden hiç kimse yoktur ki, Cehennem’e uğramayacak olsun. Bu,Rabbinin katında üzerine ‘mühür basılmış’ bir hükümdür.” “Şu kadar ki,kalbleri Rabbilerine karşı saygıyla dopdolu olan, O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından kaçınanları kurtarır,(onları Cehennem’in yakmasına müsaade etmez,hattâ bazılarına onun hışırtısını bile duyurmaz),buna karşılık, (Allah’a şirk koşmak veya O’nu inkârla en büyük zulmü işleyen) zalimleri Cehennem’in içinde diz üstü bırakırız.”(Meryem:71-72)
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ”NDE bu iki Ayetin açıklaması aşağıdaki gibi yapılmıştır:
Bu iki âyet etrafında farklı mütalâalar olmuş,Allah Rasûlü’nden bazı rivayetler de nakledilmiştir.
•Bir tanesi “Herkes cehenneme girer, fakat müminler için Hz.İbrâhim’e olduğu gibi ateş serin ve selâmet olur.” BAZILARI,istisnasız herkesin,onu hak edenlerin kalmak üzere, onda kalmayacak mü’minlerin ise Cehennem’i tanımak,Cennet’i ve nimetlerini daha iyi duyup takdir etmek için Cehennem’e mutlaka gireceği, fakat nasıl içine atıldığı ateş Hz.İbrahim’i yakmamışsa, Cehennem’in de onda kalmayacak mü’minlere azap etmeyeceği görüşündedir.
•Daha başkaları ise,71’inci âyetteki “vürûd” kelimesinin burada sadece uğramak manâsına geldiğini, dolayısıyla herkesin Cehennem’e uğrayacağı,ama ona girmeyecek mü’minlerin yine girmeyeceği, fakat onu ve dehşetini mutlaka hissedeceğini belirtmiştir.
•Her halükârda kesin olan, istisnasız herkesin Cehennem’i BÜTÜN ÜRPERTİ ve DEHŞETİYLE GÖRECEĞİ, fakat ona girmeyecek olan mü’minlerin, içlerinde en seçkin olanları onun hışırtısını bile duymayacak derecede (Enbiyâ Sûresi/102) ondan herhangi bir azaba maruz kalmayacaklarıdır. [Ali Ünal]
- Süddi (ra)’dan:
Mürre el-Hemedani’ye, -“Sizden cehenneme uğramayacak yoktur” (Meryem:71) ayetinden sordum. Bunun üzerine bana İbnu Abbas (ra)’ın Hz. Peygamber (sav)’den rivayet ettiği şu hadisi rivayet etti: -“İnsanlar ateşe girerler, sonra amellerine göre ondan çıkarlar: Onların ilk grubu şimşek hızıyla çıkar, ikinci grub rüzgar gibi çıkar. Sonra at süratiyle, at binicisi süratiyle, sonra yaya koşusuyla, en sonra da yaya yürüyüşüyle çıkar.”(Tirmizi)
“Seleften korku halinde olanlar: Bizim kokumuzun asıl sebebi,cehenneme gireceğimizi kesin olarak bildiğimiz halde, çıkacağımızı kesin olarak bilmediğimizdendir. Bir adamın: Yâ Hannân, Yâ Mennân diyerek bin sene cehennemde yandıktan sonra, cehennemden çıkacağına dair Resûl-ü Erkemin hadisini duyan Hasan-ı Basri:“Keşke o ben olsaydım” demiştir.”(İhya:4/1:49)
GARANTİSİ YOK”
İmanda itibar son nefesedir.O konuda da kimsenin garantisi yok.Yaşarken belli bir kıvam kazanmış olmak yetmiyor. İşte onun için korkmak gerekiyor.Çünkü çok hazin kayma örnekleri var. İşte bu durumu beyan eden bir hadiste şöyle ifade buyurulur:
Ebu Hüreyre (ra)’dan: Resulullah (sav) buyurdular ki:
-“Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle hitam bulur.Yine kişi vardır,uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle hitam bulur.” (Müslim) Bir mü’min son zamanlarında Kayıp gidenleri gördükçe daha çok ürpermeli, hatta tir tir titremeli ve Allah’a sığınma hissimizi hep canlı tutmalıyız.”***
BURADA KORKMAYAN ORADA KORKAR”
Ahiretteki bazı haller, dünyadakilerle tam aksi yönden alâkalıdırlar. Bunlardan birisi de korku veya emniyet hisleriyle ilgilidir. Aşağıdaki hadis-i şerifi ve bu bağlılığı PIRLANTA MÜELLİFİ şöyle anlatıyor:
Allah Resulü (asm),bir hadis-i kutsîde de, Allah’ın şu sözünü naklediyor:
- -“İzzetime ve celâlime yemin ederim ki, bir kuluma iki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem: Kulum dünyada azabımdan emin olursa, kullarımı topladığım Kıyamet Gününde ona korku veririm. Kulum dünyada Benden korkarsa, kullarımı topladığım gün onu azabımdan emin kılarım.” (Câmius Sağîr,İbn Hibban,Müsned)
- “Burada ince hesaplara bağlı yaşamayanın ahirette hesabı çok ince olur. İnsan kendisiyle sık sık hesaplaşmazsa çok hesap yanlışlıklarına düşebilir. Hayat kıymetli bir sermayedir.Ahireti hesabına endişesiz yaşayanın akıbetinden korkulur…”…“Yarınsız dünyaperestler, ahiret hesabına mutlak güvende gibi yaşıyorlar; oysa, âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!” (K.Testi)
ÂKIBET KORKUSU ÎMANDANDIR”
Bir mü’min için korkulması gereken tehlikelerin başında,imansız gitme ihtimali gelmesi gerekir. Bu korku aslında imanın gereği olan bir korkudur. Onun için büyükler bu korkuyu hep duymuşlardır. Münafık çeşit çeşittir.Bunlardan münafık olduğunu bilenler olduğu gibi, bunun hiç farkında olmayanlar da vardır.İşte herkes için sözkonusu olabilen bu durum da korkmamızı gerektiren sebeplerden birisidir.Şu örneklerde olduğu gibi:“Adamın birisi Huzeyfe (r.a)’a der ki: -“Ben nifaktan korkuyorum. O (r.a)’da der ki: -“Eğer münafık olsaydın ondan korkmazdın.” (İhyâ: 1/217)
Tâbiin imamlarından Abdullah ibn Ebi Müleyke diyor ki:
“Ashab-ı kiramdan otuz kadar insan tanıdım,hepsi de kendilerinde NİFAK ALÂMETİ olduğu ŞÜPHE ve KORKUSUNU taşıyorlardı.” (Buhari,imân 36)
***
PIRLANTA MÜELLİFİNİN UFKUNDAN ÂKIBET ENDİŞESİ
- “Akıbetten Emin Olmada Ölçü”
Âkıbetten emin olma diye bir durum söz konusu değildir. Ama bu hiçbir zaman ümitsizlik hâline de dönüşmemelidir. Bu da şeytanın ayrı bir desisesidir. Bu korkunun ümitsizliğe değil, ilticaya sebep olması gerektiği de şöyle anlatılıyor: “İnsanın ayağını kaydıracak nice tehlikeler var; ve insan da bu tehlikeler ortasında yol almak zorunda. Öyle ise, akıbetten emin olmak ne mümkün! Hem,varlığının tek zerresine dahi, hakiki ma’nâda sahip olamayan insanın, bu kadar ağyar arasında emin olması da ne demek! Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’a iltica edildiğinde, insanın içine, -o farkına varmasa- da oluk oluk emniyet akar. Ancak böyle bir iltica da ancak akıbet endişesinden kaynaklanır. ENDİŞE ne denli çok olursa, İLTİCA da o seviyede KUVVETLİ olur. Dolayısıyla akıbetten endişe duymama, iltica ve yönelişe vurulmuş bir prangadır. Böyle insanların, istenen ölçüde Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeleri ise âdetâ imkânsızdır. Onun için bizler daima akıbetimizden endişe içinde yaşamalıyız. Ne var ki,bu durum ümitsizlik sınırına da ulaşmamalıdır. Hz. ÖMER (ra) ÖLÇÜSÜ her zaman bize REHBER OLMALI;“Herkes cehenneme gitti, bir tek insan kurtuldu deseler, ümit ederim ki o ben olayım. Ve yine,herkes kurtuldu bir tek insan kaybetti deseler, korkarım ki o kaybeden ben olurum.”(F.Fasıla-1)
Akıbet Endişesi
Kişinin, kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemli bir hadisedir. Çünkü bu endişe,Allah’a yönelmenin ve günahlara karşı tavır almanın hem ilk saiki,hem de ilk merhalesini teşkil eder. Bu yönüyle ona, gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmamak için,kulun teyakkuza geçmesi ve uyanık olması da diyebiliriz. Halinden endişe etmeyenlere gelince onlar, bir kısım gafilane yaşayanlardır ki, Kur’ân-ı Kerim onların bu halini çarpıcı bir üslupla şöyle anlatır:
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır,yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.'(Tevbe/109) âyette geçen ‘CÜRUF’ kelimesi,dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu toprak parçasını ifade etmektedir ki bu,her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. Bu toprak parçası üzerine yapılan binanın ne kadar çürük olacağını ise varın siz tasavvur edin. İşte AMELİNE GÜVENEN ve AKIBETİNDEN ENDİŞE ETMEYEN insanlar da,TIPKI bu toprak parçası üzerine yapılan EV GİBİ,her an bir kayma ve yıkılma ile karşı karşıyadırlar.
Evet, Allah (c.c)’ın rahmeti olabildiğine geniştir ve bir kudsî hadiste ifade edildiği gibi, O’nun rahmeti gadabını aşmıştır. Hatta bu rahmetin boyutları,Yunus’un ifadesiyle:
Benden kemter kula benzer /Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer / Allahu Allah, Allahu Allah..
kulun, dağlar kadar günah ve kusurları olmasına rağmen,her günah işlediğinde:’Allah’ım,ben yine günah işledim. Günahımı affet..’ demesi karşısında onu affedecek kadar geniştir.Ve işte bu yönüyle o, insanı hayrete düşürecek ölçüdedir.
Allah Resûlü (s.a.s.), bu hususa dikkat çekmek için bir mecliste ashabına:
‘Kimse ameliyle kurtulamaz’ der. Sahabe: ‘Sen de mi Ya Resûlallah!’ dediğinde, O: ‘Evet, Allah’ın rahmeti ve fazlı olmadan ben de kurtulamam.’ cevabını verir. Cenâb-ı Hak, başka bir kudsî hadiste ise, tevbe edip salih amel işleyen kullarına,başka sürprizlerinin de olacağını ifade için: ‘Ben, salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.’ buyurmuş ve tefsircilerin ‘Cennette cemalullah’ı görme’ şeklinde tefsir ettikleri bir ‘zaide’ vereceğini bildirmiştir. Ebû Hureyre (r.a.) de,’Eğer buna inanmıyorsanız, ‘Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak,ne mükâfatların saklandığını kimse bilemez.’ âyetini okuyun.’ demiştir. Ancak,Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bunca genişliğine rağmen, kul yine de endişe etmeli; kabre imansız girmekten tir tir titremelidir. Zira Allah Resûlü’nün ifadeleri içerisinde, akşam mü’min olanın sabah kâfir;sabah mü’min olanın da akşam kâfir olabileceği şu dönemde,kimse akıbetinden emin olmamalıdır. [Prizma-3]
İman Huzuru ve Akıbet Endişesi
Seviyesi ne olursa olsun insanın içindeki iman, bir cevher kıymetindedir. Zira iman,insana, varlığı okunması gerektiği şekilde okutur. EVET,insan,imanla,varlığa arka planı itibarıyla bakar, onu perde önü ve perde arkasıyla beraber değerlendirir. BU BAKIŞ AÇISI ve değerlendirme sonucunda, varlığın mutlak kudret ve sonsuz merhamet sahibi bir Zât’ın tasarrufu altında olduğunu, O’nun izni olmaksızın hiçbir kimse ve hiçbir şeyin kendisine herhangi bir zarar veremeyeceğini bilir. Aynı zamanda ahirete iman sayesinde o, DÜNYA HAYATI ne kadar sıkıntılı ve meşakkatli de olsa, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır, şükreder.
…
İMAN, insana mebde ve müntehayı gösterdiği gibi, ona GÜZERGÂH EMNİYETİNİ de vaad eder.
Evet, iman ÖYLE BİR CEVHERDİR ki, iman edilmesi gereken mevzuları derinlemesine tahlil ve tetkike tâbi tutmaksızın onlara iman eden ÜMMİ BİR İNSAN BİLE, daha başta ilmihallerden öğrendiği bilgilere istinaden vicdanında, imanın hakikaten, insan kalbinde mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği; küfrün de, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumu sakladığını duyup hissedebilir. Fakat bir de bu iman, kâmil mânâda olursa,o insan âdeta Cennet koridorunda yürüyor gibi bir hâl kesbeder. İMANIN VAAD ETTİĞİ BU HUZURU kevser yudumluyor gibi duyup hisseden hakiki mü’minler aynı zamanda,“Ben ölünce hesabımı nasıl vereceğim, ötelere nasıl bir keyfiyette gideceğim?” ENDİŞESİYLE DE TİR TİR titremişlerdir.Zira AKIBETİNDEN endişe etmeyenin, akıbetinden endişe edilir. Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin,iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda AKIBET-ENDİŞ OLDUKLARINI da görüyoruz.
MESELÂ Hazreti Ebû Bekir es-Sıddık Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:
“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,
İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!
Günahı pek büyük;Sen o günahları yarlığa ne olur,
Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.
Onunki isyan, onun ki nisyan ve hata üstüne hata,
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl,
Eğer Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, her şeyini bitirmiş bir insansa, o zaman biz daha baştan bitmişiz demektir. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bir hadis-i şeriflerinde onun hakkında şöyle buyurur:
لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ
“Şayet Ebu Bekir’in imanı bütün insanların imanı ile tartılsa, muhakkak onun imanı diğerlerinden ağır gelirdi.” (Kenzü’l-ummâl, hadis no:35614)
İşte Hazreti Ebû Bekir Efendimiz,KALBİNDE BÖYLE BİR İMAN BULUNDUĞU HALDE, Allah karşısında hep akıbetinden endişe etmiştir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu’nun DİZİNİN DİBİNDE OTURMA MAZHARİYETİNE ERİP DE daha sonra Müseylimetü’l-kezzâb’ın safları içinde Cehennem’e yuvarlanıp giden insanlar vardır.
BU AÇIDAN hiç kimsenin mutlak garantisi yoktur, Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağı belli değildir. SAHABE-İ KİRAM efendilerimiz gibi, tabiîn-i kiram efendilerimiz arasında da kılı kırk yararcasına bir hayat yaşadıkları halde AKIBET-ENDİŞ olan çok büyük insanlar vardı.
Meseleyi çok tekerrür eden bir misalle arz etmeye çalışayım:
Tabiîni, tebe-i tabiîne bağlayan bir dönemde yaşayan İbrahim b. Ethem Hazretleri,hükümdarken, taç ve tahtını terk ederek Mekke-i Mükerreme’ye mücavir olmuş ve kendisini Allah yoluna adamıştır. Yaşadığı hayat itibarıyla baş döndürücü bir manzara arz eden bu büyük insanın dualarına baktığımızda havf u haşyetle dopdolu AYRI BİR DERİNLİKLE KARŞILAŞIRIZ.
Mesela o, bir duasında Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarır: “ALLAH’IM! Senin bu asi, mücrim ve günahkâr kulun günahlarını itiraf ederek Sana döndü. Ey her şeyi görüp gözeten Allah’ım! Bu kul pek çok isyanda bulunsa da, Senden başkasına secde etmedi.”
Konuyla ilgili bir misal de, Nehaî ailesinin serkâr ve pişuvası olan Esved b. Yezid en-Nehaî’den verelim: O, vefat ederken öyle kıvranır, öyle ızdırap çeker ve yüzünde öyle takallüsler oluşur ki, Hazreti Alkame yanına gelir ve ona: “Günahlarından mı korkuyorsun?” diye sorar. Esved b. Yezid’in cevabı oldukça dikkat çekicidir: O,“Nasıl korkmayayım! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenâb-ı Hak yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir.Bu ölçüde bir endişeyle kıvrım kıvrım kıvranan Esved b. Yezid Hazretleri,Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (sav) önceki dönemlerde yaşasaydı, ihtimal, peygamberlik mazhariyetiyle şereflendirilirdi. Bu yücelikte olduğu halde, görüldüğü üzere o, çok ciddi bir havf u haşyet duygusu içindedir.
Bu açıdan diyebiliriz ki,bir insanın AKIBETİNDEN TİR TİR TİTREYECEK ÖLÇÜDE ENDİŞE ETMESİ, onun imanının kemaline delalet eder. İman öyle bir cevherdir ki, hakiki mü’min onun gerçek ve zatî değerini çok iyi bildiğinden, sürçerek, düşerek veya kapaklanarak, sırtında taşıdığı bu kıymetli cevheri kaybetmekten korkar. ÜSTAD HAZRETLERİ:‼ “Hazer et,dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma,bir kelime,bir dane,bir lem’a,bir işarette,bir öpmekte batma.” ‼ diyerek bu önemli hususa dikkat çeker. Yani sayılan bu hususlardan bir tanesi bile, insanı sel gibi alıp götürebileceğinden, inanan bir insan, imanını kaybetmeme adına her zaman böyle bir korku ve endişe içinde olmalıdır.
Bildiğiniz üzere Devlet-i Âliye bir dönem koskocaman bir coğrafyada İslâm’ın müdafii ve son karakolu olmuştur. Evet, o, çok uzun bir dönem, İslâm dünyasının namus, şeref ve haysiyetini koruma vazifesi görmüştür. Fakat daha sonra ne olmuşsa olmuş ve öyle bir dönem gelmiştir ki, ONUN BULUNDUĞU COĞRAFYADA, Kur’ân’la, Peygamber’le ve Kâbe’yle alay edildiği hâlde kulaklar küfrü netice veren bu hakaretleri duymazlıktan gelmiştir. Evet, öyle bir dönem yaşanmıştır ki, insanı imanından edecek bu tür mülâhazalara tepki bile verilmemiş; verilmemiş ve bu dönemde nice insan iman dairesinden çıkıp dinini kaybetmiştir. DEMEK Kİ hiçbir insan ve hiçbir toplum için mutlak emniyet yoktur.
HAVF u RECÂ mevzuunda Hazreti Ömer Efendimiz’e nispet edilen güzel bir söz vardır: “Bana deseler ki, bütün insanlar Cennet’e, tek bir insan Cehennem’e gidecek. ‘Acaba o ben miyim?’ diye endişe ederim. Ve yine bana deseler ki, peygamberlerin dışında bütün insanlar Cehennem’e, tek bir insan Cennet’e gidecek. Allah’ın rahmetinin enginliğinden ‘Acaba o insan ben miyim?’ diye ümit ederim.” İşte böyle bir havf u recâ DENGESİ çok önemlidir.
Burada istidradi olarak Hazreti Gazzâlî’nin mülâhazasını da arz edeyim:
İmam Gazzâlî, ihtiyarlıktan önce, ölümün keşif kolları henüz vücudu istila etmemişken daha ziyade havfın; ihtiyarlık döneminde ise recânın ağır basması gerektiğini ifade eder. Yani insan sağlığı, sıhhati yerindeyken Allah’tan çok korkmalı ve tir tir titremelidir. Ölümün soluklarını hissettiği günlerde ise, ümitsizliğe düşmemek için recâ duygusu ağır basmalıdır.
Bir gün Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerine:
“Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum!” deyince aldığı cevap şu olur: “Korkma! Tir tir titre!” Yani o kadar endişe içinde ol ki, âdeta yiyeceğin yemekler boğazında düğümlensin kalsın. Buna karşılık insan vefat edeceği esnada: “Allah’ım ben Sana geliyorum. Sen şimdiye kadar Sana ümitle gelen insanların hiçbirisini o kapıdan boş çevirmedin. Sen, kapının tokmağına dokunan hiç kimseye ‘hayır’ demedin. Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmadın. Çok küçük sermayelerle bile Sana teveccüh eden insanları, çok âlî sermayelerle gelmiş ziyaretçiler gibi kabul buyurdun ve onlara iltifat ettin.” mülâhazalarıyla dolup taşmalıdır. Üstad Hazretlerinin Lem’alar isimli eserinde, yaşlılıkla alâkalı bahislere “recâ” ismini vermesi de böyle bir mülâhazayla alâkalı olabilir.
Evet, imanın mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıdığı doğrudur. Bununla birlikte bir insanın ‘bu büyük sermayeyi kaybedebilirim’ endişesini taşıması da çok önemlidir. Bunu bir misalle şöyle izah edebiliriz: Beş-on görevlinin, Merkez Bankası’nın bir trilyon lirasını arabayla bir yerden bir yere götürdüklerini düşünelim. Bu insanlar, “Aman bir başkası bu ölçüde para taşıdığımızı duymasın!”, “Ya bir yerde önümüz kesilirse!”, “Ya bir yerde trafik probleminden dolayı bizi durdurup bu paraları alıp kaçırırlarsa?” endişe ve mülâhazalarıyla vazifelerini nasıl yürekleri ağızlarında yerine getirirler! EBEDÎ SAADETİN VESİLESİ OLMASI DOLAYISIYLA iman sermayesinin yanında trilyonların, katrilyonların ne ehemmiyeti olabilir ki! Evet, iman ebedî saadeti peyleyeceğimiz eşsiz bir sermayedir.
Bu yönüyle o bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır. Yani Cennet, o iman çekirdeğinden neşv ü nema bulacak, bir ağaç hâline gelecek, sonsuzluğa doğru ser çekip sizin ferih ve fahur bir şekilde ebediyetlere kadar gölgesinde yaşamanıza imkân sağlayacak.
Şimdi İNSAN BU KADAR BÜYÜK BİR SERMAYEYE SAHİPSE ve o insanın şeytan, şeytanın avenesi, nefs-i emmare ve cismaniyet gibi düşmanları VARSA ve aynı zamanda bu düşmanlar tarafından HER AN BİR ÇELMEYE MARUZ KALIP O SERMAYEYİ KAYBETME TEHLİKESİ BULUNUYORSA, böyle bir insan korkmalı mıdır, korkmamalı mıdır?
İşte akıbet endişesi dediğimiz korku böyle bir korkudur. Burada misal olması kabilinden zikrettiğimiz Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi sahabe efendilerimizin,İbrahim b. Ethem, Esved b. Yezid Hazretleri gibi Allah dostlarının korkusu budur. [İman Huzuru ve Akıbet Endişesi/[30/05/2011_K.Testi ]
Ölüm Korkusu mu Akıbet Endişesi mi?
İnsan, iki ayrı derinliği olan bir varlıktır. Onun bir cismanî bir de ruhanî yönü vardır. CİSMANİYETİ İTİBARIYLA İNSAN, hayatın tadını acılaştıran, yaşam arzusunu bitiren ölümden korkabilir; maddi varlığı itibarıyla çürüyüp yok olmayı ifade eden kabre girmekten ürkebilir. Zira nefis, alışageldiği zevk ve lezzetleri kaybetmek istemez. Ölüm; nefse, bedene ve dünyaya bağlı ele alındığı takdirde az ya da çok bir korkunun duyulması kaçınılmaz olur.
Ben, kendini dine vermiş, tamamen dinin i’lâ edilmesi istikametinde çırpınıp duran bazı insanlarda bile ciddi ölüm korkusu gördüm.
İnsan, ölüm hakikatini çok iyi anlasa, onun mahiyeti hakkında yazıp çizse, ölümün arka plânını başkalarına anlatmaya çalışsa bile ölümden korkabilir. Cismaniyetin ve bedenî hislerin ağır basmasına, nefsin kuruntularının her şeyin önüne geçmesine göre bu korkunun şiddeti artar. AHİRETE YÜRÜMEYİ tatlı bir rüyaya açılma gibi görenler, dar ve bunaltıcı bir âlemden geniş ve ferah feza âlemlere yürüyeceklerine, dostlara kavuşacaklarına, Cenab-ı Hakk’ı müşahede edeceklerine iz’an ölçüsünde inanlardır ki bu korkudan kurtulabilirler. Onlar, ölümü içlerine öyle sindirmişlerdir ki onu, bu odadan öbür odaya gitme, bir mekândan başka bir mekâna intikal etme gibi görürler. Ölüme, his ve şuurlarıyla, vicdan enginliğiyle, latife-i Rabbaniyeleriyle baktıklarından onu çok farklı algılarlar. Bu yüzden ölümden bahsederken, çok rahat konuşurlar. Ses tonlarında ve vurgulamalarında bu rahatlığı görebilirsiniz. Ölüm korkusunu aşabilmek, Allah’a kavuşma iştiyakıyla yaşayabilmek herkes için kolay değildir. Bu açıdan mü’min, dualarında her zaman Allah’tan ilim, iman, ihlas, yakin, tevekkül ve teslimiyet istemenin yanında Allah’a kavuşma iştiyakı da istemelidir.
…. YAŞAMA TUTKUSUNDAN SIYRILAMAYANLAR İÇİN ölüm korkusu kaçınılmazdır. Bu korkuyu kimileri çok, kimileri orta ölçekte, kimileri daha az hissederler. DÜNYA HAYATINA çok bağlananlar, burada uzun yaşamayı arzu edebilirler. Ne var ki neticesi ölüm olan bin senenin on seneden bir farkı yoktur. Fakat hayatlarını kalb ve ruhun hayat seviyesinde yaşayan insanlar, ölümün mahiyetini farklı algılamaya başlayacaklarından bu korku da zail olur. Fani dünya kendine mahsus çehresiyle ona görüneceği gibi baki dünya da kendine has rengârenk güzellikleriyle onun nazarına akseder. O da iştiyak-ı İlâhî ile iştiyak-ı Nebevî ile oturur kalkar. Dünyayı bir askerlik gibi görür ve terhisini alıncaya kadar burada kalmayı Allah’ın emrine saygılı olmanın bir gereği sayar. Heva ve hevese bakan yönü itibarıyla onun nazarında dünyanın bir kıymeti yoktur.
…..
Ahirete imansız gitme korkusu farklı bir şeydir. Enbiya-i izamın dışında bütün Allah dostları böyle bir korkuyla yaşamışlardır. Hatta peygamberler bile Allah’ın itabıyla karşılaşmaktan endişe duymuş olabilirler. Fakat onlar hakkında Allah’ın teminatı bulunduğu için imansız gitme korkusu mevzubahis değildir. Fakat Sahabe efendilerimiz de, Abdülkadir Geylânî de, Hasan Şâzilî de, Muhammed Bahauddin Nakşibend de akıbetlerinden endişe duymuşlardır. Zira akıbetinden endişe duymayanın akıbetinden endişe edilir. Kimsenin nasıl gideceği belli değildir. İnsanın ayağını kaydırma adına şeytanın o kadar çok yolları vardır ki, bunlardan BİR TANESİYLE ONUN AHİRET SERMAYESİNİ ELİNDEN ALABİLİR. Allah muhafaza, vefat ederken insana kelime-i tevhidi söyletmeyebilir. Kötü bir hâldeyken ölümün gelip çatmasına ve ahirete bu kötü hâliyle yürümesine sebep olabilir.
Bu sebepledir ki sahabe-i kiram ve tâbiin-i fiham arasında dahi akıbet endişesini dillendiren dünya kadar insan olmuştur. Daha sonraki büyük zatlar da aynı şekilde yaşamışlardır. Onların dualarında, Allah’a yakarışlarında bu endişelerini görmek mümkündür. Onlar kılı kırk yaşarcasına dinlerine bağlı yaşamış; dinî esasları tahkim etme, sağlam blokajlar üzerine oturtma adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte ölürken kâfir olarak yuvarlanıp gidebilecekleri endişesiyle yaşamışlardır. Hâşâ ki onlar böyle bir akıbete düçar olmuş olsunlar. Fakat hayatlarında bir kerecik olsun böyle bir endişe ve korku duymayan insanların imansız gitmelerinden endişe edilir. Biz hiç kimsenin akıbeti hakkında kesin bir hüküm veremeyeceğimiz için bu tür kimselerin kâfir olarak ölmesi “mukadderdir” diyemeyiz. Kaldı ki Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Bu tür kimseler de bu rahmetten istifade edebilirler. Fakat böyle bir endişe ve korku her mü’minde olmalıdır.
Hatta İmam Gazzâlî Hazretleri, mü’minin hayatı boyunca korku ağırlıklı yaşaması, ölürken ise recayı öne çıkarması, Allah’ın rahmetine sığınması gerektiği üzerinde durur. Onun bu yaklaşımı havf-reca dengesi adına önemli bir ölçüdür.
DOLAYISIYLA AHİRET KORKUSU sebebiyle hakiki bir mü’minin yüzü solmalı, rengi kaçmalı, kasıkları ağrımalı, ayakları titremelidir. Çünkü insan, şeytanın nerede nasıl bir çelme takacağından emin olamaz.
Fakat bu korku onu hiçbir zaman ye’se (ümitsizliğe) düşürmemelidir. Yeis duyguları ağır basmaya başladığı an hemen reca (ümit) ipine sarılmalı ve “Rabbim, Senin rahmetin o kadar geniş ki benim gibi mücrimleri bile kurtarır. Benim gibi nice derbeder ve zavallı kulların Senin kapına gelmiş ve eli boş dönmemişlerdir.” demelidir. Bugüne kadar büyükler kendilerine hep bir “mücrim” nazarıyla bakmış ve hayatlarını da ahiret endişesiyle geçirmişlerdir.
Hazreti Pir-i Mugan’ın “On İkinci Nota”daki sözlerine bakacak olursanız ne demek istediğimi anlarsınız. O, kendisini, efendisinden kaçmış günahkâr bir köle olarak görmüş ve kendisiyle ciddi bir şekilde yüzleşmiştir. ALVAR İMAMI,devasa bir insandı,abide bir şahsiyetti. Binlerce insan, onun etrafında pervane gibi dönerdi. Fakat o, sürekli; “Herkes yahşi men yaman,herkes buğday men saman!” der, akıbet endişesiyle kıvrım kıvrım kıvranırdı. KIRKINCI HOCA, gençliğinde bile elini dizine vurur, “ akıbetimden çok korkuyorum.” derdi. Küçükler ise böyle bir ufka vâkıf olamadıklarından dolayı ahiretleri hakkında bir endişe duymamışlardır.
‼ MAALESEF günümüzün ÇOĞU MÜ’MİNİNDE ÖLÜM KORKUSU olsa da AKIBET ENDİŞESİ YOK. İnsanların büyük bir kısmı kabre girmekten, orada çürümüş kemikler hâline gelmekten korkuyor. FAKAT tertemiz bir fıtratla dünyaya gönderilen insanların pek azı bu fıtratlarını kirletmeden Allah’ın huzuruna çıkabilmenin derdinde.
‼ ALLAH DOSTLARI,Allah haşyetiyle tir tir titreseler de bizim gibi bu dostluğun âdâb u erkânını bilemeyenler hayatlarını oldukça laubali ve gayr-i ciddi geçiriyorlar. ASLINDA imanın vaat ettiği güzelliklere, Cennet’e girmenin sırlı anahtarının iman olduğuna, ebediyet arzusunun ancak onunla gerçekleşeceğine hakiki mânâda inanan bir insanın onu kaybetmekten tir tir titrememesi düşünülemez. FAKAT imanın nasıl kıymetler üstü bir kıymeti haiz olduğunun farkında değilse onu koruma adına da gerekli tedbirleri almaz, onu kaybetmekten korkmaz. BU SEBEPLE ‼ insanın imansız olarak ahirete gitme korkusunun imanının derinliği ölçüsünde olduğu söylenebilir.‼ Yani bir kişinin imanı ne kadar güçlü ise onun ahiret endişesi de o kadar derin olacaktır. İMANDA SIĞ olanların ise Allah korkusundan nasipleri ya hiç yok ya da yetersizdir.
ZÜĞÜRT BİRİ, haramilerin kol gezdiği yerlerde gezerken dahi endişe duymaz. Fakat çok değerli bir hazine taşıyan kimse, değil haramilerin kol gezdiği yerlerde, belki en masum insanların içinde gezerken bile hazinesine zarar gelebileceğinden endişe duyar. Onun gasp edilmemesi,çalınmaması adına her türlü tedbiri alır. Bankaların, paralarını bir yerden başka bir yere naklederken nasıl zırhlı arabalar kullandıklarını, onu nasıl eskortlarla götürdüklerini görmüşsünüzdür. HELE BU HAZİNE, insanın sadece dünyada işine yaramıyor,ona ebedî bir huzurun da teminatını sunuyorsa,bu konuda gösterilmesi gereken HASSASİYET ve KORKUNUN ölçüsünü varın siz hesap edin! [ÖLÜM KORKUSU MU AKIBET ENDİŞESİ Mİ? [12/04/2020._K.Testi]
Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Reca Dengesi
“Muhasebe”,“murakabe” gibi bir derdi olmayan, kendisiyle yüzleşmeyen ve hiçbir şey yokmuş gibi GAFİLÂNE BİR HAYAT SÜRDÜREN insanların, kendi akıbetleri hususunda herhangi bir korku, endişe ve hesapları olmaz. ONLAR, kendilerini Cennet’te zannediyor gibi, Cennet’i garanti etmiş gibi bir hayat yaşarlar. Dolayısıyla o insanın kurtulup kurtulamayacağı mevzuunda bir şey söyleyemeyiz. Ancak Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu temel disiplinlere baktığımızda bu anlayıştaki bir insanın İYİ BİR YOLDA OLMADIĞINI rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir; akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Dünyada iken, “Allah huzurunda hesabımı nasıl veririm?” korkusu yaşamayan bir insan, –hafizanallah– ötede o korkuyu iliklerine kadar hisseder.
İsterseniz bu noktada; لاَ أَجْمَعُ عَلَى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَ أَمْنَيْنِ “Ben kuluma iki emniyeti de, iki korkuyu da birden vermem.” (Beyhakî, Şüabü’l-iman,1/482) şeklinde rivayet edilen hadis-i kutsîyi hatırlayabilirsiniz.
Evet, bu KUTSÎ BEYANA GÖRE, burada uluorta ve dalgın yaşayanlar ahirette o dalgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. Fakat burada korkuyla tir tir titreyenler orada korkudan emin olacaklardır. ONLARA, “Sen korku hislerini öbür tarafta yaşamıştın.Burada korku yok sana!” denilecektir. BU İFADELERDEN ANLAŞILMASI GEREKEN,insanın dünyada bütün bütün recâ hissini yitirmesi;yitirip Allah’ın rahmetinden ümidini kesecek ölçüde bir korku hâli yaşaması değildir.
….
Kendisiyle yüzleşmesini bilen Allah dostları, hep havf yörüngesinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Meselâ, Esved b. Yezid en-Nehaî Hazretleri can hulkuna geldiği esnada tir tir titreyip ağlayınca kendisine bu korkunun sebebi sorulur. Bunun üzerine o büyük zat; “Nasıl korkmayayım ben! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenab-ı Hakk yaptıklarımı mağfiret buyursa da, HAYÂ DUYGUSU, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir. VEFAT ETTİKTEN SONRA kendisini rüyada görüp, durumunu sorduklarında ise o, “Vallahi peygamberlikle aramızda dört parmak gibi bir mesafe kalmıştı.” diye cevap vermiştir. Bu zat, dini hakikatleri kendi dönemlerinde ihya eden Ebû Hanife mektebinin ilk müessislerinden Nehaî ailesinin bir mensubudur. Yüzlerce sahabiyle görüşmüş bir insandır. Parmak ucu kadar yanlışa adım atmamış bir irade kahramanıdır.
DENİLEBİLİR ki, bu büyük veli, Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde olsaydı peygamber olurdu. Fakat gördüğünüz gibi işte bütün bunlara rağmen o, ötelere göçüp giderken endişeyle kıvrım kıvrımdır. DEMEK Kİ, çok hassas ve duyarlı olan bu insanlar, İNHİRAFIN ARPA BOYU KADAR OLANINI BİLE büyük bir tehlike olarak görmüş, onun kendilerini batıracağından endişe etmişlerdir.
Zaten ÜSTAD HAZRETLERİ de: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma” demiyor mu? Zira BAZEN ayağınızın altındaki küçük bir nohut tanesi, sizi tepetaklak getirebilir; getirebilir ve siz, olmayacak bir yerde yüzüstü yere kapaklanabilirsiniz.
İşte bunun gibi, HAKKINIZ OLUP OLMADIĞINI DÜŞÜNMEDEN ağzınıza koyduğunuz bir lokma, HARAM OLUP OLMADIĞINA dikkat etmeden konuştuğunuz bir kelime; BİR bakış, BİR kulak kabartma, BİR adım atma,BİR el uzatma gibi KÜÇÜK hamleleriniz, küçüklüklerine rağmen size çok pahalıya mal olabilir. Bu açıdan insan,günaha girme endişesiyle tir tir titremeli ve ona göre bir hayat tarzı tutturmaya çalışmalıdır. Tabiî,bir taraftan böyle bir korku içinde hayatını sürdürürken, diğer taraftan da mâni-i her kemal olan YEİS BATAKLIĞINA ASLA düşmemelidir.
Topluluk İçinde Bulunma ve Sıyanet: Bir topluluk,bir hareket içinde bulunma mevzuu..ben bunu metaftaki insanların hâline benzetiyorum.Siz orada bazen kendi ayaklarınızla,bazen de başkalarının ayaklarıyla yürürsünüz. Hele o bayram günlerinde ifada tavafını yaparken öyle bir izdiham yaşanır ki, çok defa ayaklarınız yerden kesilir ve siz artık bir topluluğun sırtında yol alır, öyle mesafe katedersiniz. Öbür taraftan, siz de bir başkasını sırtlanır,onu alır götürürsünüz.
AYNEN BUNUN GİBİ, bir cemaat, bir topluluk içinde bulunan insan da,bazen iradesinin hakkını veremediği, heva u hevesine yenik düştüğü bir anda,çevresindeki insanların sayesinde o durumdan sıyrılır ve kurtulur.
Meselâ onların o güzel hâl ve tavırları karşısında nefsini sorgulamaya başlar, “Böyle temiz ve nezih arkadaşların yanında bu halt da yapılır mı?” der, kendinden utanır, böylece gözüne, kulağına dikkat eder ve kendine çekidüzen verir.
MESELÂ dilini vazifesi olmayan bir işte kullanacak olsa,yanındaki bir arkadaşının yüzüne bakar, onun edep ve nezaketinden utanır ve böylece o çirkin sözü konuşmaktan vazgeçer. Kelimenin yarısını söylemişken diğer yarısını söylemeden içine atar ve yutar. İŞTE İNSAN, beraber olduğu güzel arkadaşları sayesinde,zaaflarını,heva u hevesini kontrol altında tutar ve böylece devrilmekten, yıkılıp gitmekten kendini korumuş olur. BUNDAN DOLAYI,değişik vesilelerle çevremde bulunan insanlara hep “Bir yerden bir yere giderken yanınıza mutlaka bir iki arkadaş alın.” diye ifade etmişimdir. Çünkü insan günah seylâpları içinde tek başına kalırsa, gözünü-kulağını,elini-ayağını dinin istediği seviyede kontrol altında tutamayabilir.
AYRICA, hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın şöyle bir avantajı da vardır:İyilik ve güzellik adına koşturup duran insanların hâli, bizim iyilik duygularımızı da tetikler, bizi etkiler, imrendirir ve teşvik eder. Zaten HAYIRLI BİR TOPLULUK içinde bulunmanın, insanı helak olup gitmekten muhafaza edeceğini ve onun için büyük bir avantaj olacağını açık bir şekilde ifade eden nasslar da mevcuttur.
MESELÂ bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sav) şöyle buyurur:
هُمُ الْقَوْمُ لاَ يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ
“Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturup kalkan hiç kimse tâli’siz olmaz.” (Müslim,Zikr 25.)
Evet, görüldüğü üzere hadis-i şerif, CEMAATLE BİRLİKTE OLANIN ŞAKİ MUAMELESİ GÖRMEYECEĞİNİ müjdelemektedir.
Dolayısıyla hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın, Allah yolunda güzel bir işte istihdam olunmanın, insanın ümitsizlik girdabına kapılmaması adına önemli bir vazife göreceği söylenebilir.
Bu sebeple, HİKEM-İ ATAİYE’de geçen: ‼ “Allah indindeki yerinizi öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizi ne ile istihdam ettiğine bakın” ‼ sözü, bir hata ve günahın altında kalıp ezilen, yeis neticesinde iradesi felç olan bir kimse için, ümitleri coşturacak bir söz olarak değerlendirilebilir. Ancak bu konuda tam ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için şu TEMEL DİSİPLİNİ HER ZAMAN GÖZ ÖNÜNDE bulundurmamız gerekir:
“Cenâb-ı Hakk’ın nezdindeki yerinizi bilmek istiyorsanız, Allah’ın nezdinizdeki yerine bakın.”
Evet, sizin nazarınızda Zat-ı Ulûhiyet’e karşı ciddi bir alâka varsa, derin bir duyguyla o hakikate bağlıysanız, ötede öyle bir muamele göreceksiniz demektir. Fakat bir insanın Zat-ı Ulûhiyet’e karşı hiçbir alâkası yoksa, aşk u iştiyaktan bîhaberse, gafilâne bir hayat yaşıyorsa, onun da gökler ötesi âlemdeki durumu aynı şekildedir. Evet, insanın, bu dünyadaki kalbî ve ruhî hayatı, ötedeki hâlinin resmi ve gökler ötesi durumunun FOTOĞRAFIDIR. Bu açıdan Ataullah İskenderânî Hazretleri’nin bu sözü, bir taraftan, bir hakikatin ifadesi olarak ele alınmalıdır. Fakat diğer taraftan, mutlak ölçü olarak kabul edilmemeli, bu mevzudaki başka nassların ışığı altında bu söz değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Evet, istihdam olunduğu vazife ve hizmet, insanın ümitvar olması adına BİR VESİLEDİR.
Mesela KANALLARI TEMİZLEMEK İÇİN KULLANILAN bir çapa düşündüğümüzde, bu, onun kıymet-i harbiyesinin ne ölçüde olduğunu gösterir. Ama yine alet olarak kullanılan BAŞKA BİR ÇAPA DAHA VARDIR ki, onunla gül bahçesi tımar edilir. İşte, böyle güzel işlerde istihdam edilme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın size olan teveccühünün bir tezahürü olabilir. Böyle bir durumun, ümitlere esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesinde bir mahzur olmasa gerek. Fakat yine de bu yaklaşım sorgulanabilir. Çünkü meselenin bir de İSTİDRAÇ yanı vardır. Zira bildiğiniz üzere menkıbelerde, Bel’am b. Baura ve Bersisa gibi vilayet mertebesini ihraz etmiş çok büyük kimselerin dahi –hafizanallah– BENLİK ve ENANİYETTEN TAM TECERRÜT EDEMEDİKLERİNDEN DOLAYI baş aşağı yuvarlanıp gittiklerinden bahsedilir. Fakat diğer yandan,menkıbelerde,yaramaz işlerle meşgul olan bir sarhoşun, yaptığı bir iyilik neticesinde, meselâ verdiği bir sadaka sonucunda, tastamam bir dönüş yaşadığı, öyle ki Ramazan-ı şerifte bütünüyle ibadet ü taate yumulduğu ve böyle bir hâldeyken Allah’a yürüdüğü ifade edilir.
Bu açıdan bir insan, “İyi bir yerde istihdam ediliyorum.” diye ille de,mutlak mânâda kendisine BİR FAZİLET ÇIKARMAMALIDIR. Bu noktada yapılması gereken, bu durumu Allah’ın bir nimeti olarak bilmek ve ona göre hareket etmek olmalıdır. Zira bidayette insana verilen bu nimetin ilelebet sürüp gideceği garanti değildir. Bundan dolayı, bu büyük nimetin devamı için insan sürekli dua dua Allah’a yalvarmalıdır. Ayrıca insan bu hâlin, kendisini baştan çıkarmaya matuf bir istidraç vesilesi olmaması için sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı; kendisini O’ndan uzaklaştıracak hâdiseler karşısında tir tir titremeli ve böyle bir temkin ve teyakkuz anlayışı içinde hayatını sürdürmelidir. Evet, şu an, her birimiz, çok önemli ve çok parlak hizmetlerde istihdam ediliyor olabiliriz. Ancak hiçbirimiz müzekka olmadığından yani tezkiye-yi nefse muvaffak olamadığından, kendimizi,
إِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ
“Allah bu dini fâcir bir kimse ile de güçlendirir.”(Buhari,Cihad 182) hadis-i şerifiyle anlatılan o racül-i fâcir gibi bilmeliyiz. Başkası hakkında böyle bir kanaate varmak elbette ki doğru değildir. Ancak her fert kendisi hakkında böyle düşünmeli ve son nefesini teslim edeceği âna kadar bütün iyilik ve güzelliklerin,lütuf ve ihsanların gerçek sahibinin Cenâb-ı Hak olduğu hakikatini hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. [21/06/2010._K.Testi ] [İstihdam,İstidrac ve İhanet_20/12/2010.Bmtl]
***
Kısa Kısa Akıbet Endişesi
•Kur’ân-ı Kerim, gönüllerimize bütün bir hayat boyu ÂKIBET-ENDİŞ olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi ilâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah’a sığınma duygularımızı tetikler. [Arş’ı Titreten Çığlıklar/Ümit Burcu]
•Her zaman havf ve reca dengesini gözetmenin hayati ehemmiyeti vardır. İnsan, meleklerle aynı safta yer aldığını görse bile, asla nefsine güvenmemeli, ÂKIBET ve ahiret hesabına emniyette olduğunu sanmamalıdır. Mutlak yeis küfür olduğu gibi, mutlak emniyet de küfürdür. Evet, nasıl ki ÂKIBET ve ahiret konusunda bütün bütün ümitsiz olmak bir küfür sıfatıdır; bir insanın ameline güvenmesi, âkıbetinden hiç endişe etmemesi ve Cennet’e gireceğinden emin olması da bir küfür vasfıdır.[Gönül Darlığı/Ölümsüzlük iksiri]
•Rivayete göre; bir gün, Râbia Adeviye evinde ibadet ü taatiyle meşgulken sokaktan gelen bir davul zurna sesiyle irkilir ve artarak devam eden büyük coşkunun sebebini öğrenmek ister. Komşuları, askerlik vazifesini tamamlayan bir gencin evine dönmekte olduğunu söylerler. Kadınlık aleminin iftihar âbidelerinden olan bu mualla annemiz, bir müddet kalabalığı seyreder, gencin davul zurna eşliğinde anne-babasına kavuştuğu sahneyi görünce artık gözyaşlarını tutamaz hâle gelir ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Herkes gülüp eğleniyorken, o gözlerinden sicim gibi yaş döker; “Acaba, ötede ben de şu gencin karşılandığı gibi sevinç içinde karşılanacak mıyım?” der, ÂKIBET ENDİŞESİNİ seslendirir.Sonra,“Dost, Dost!..” diye inler;O’na vâsıl olacağı anın hayaliyle kendinden geçer. [Önsöz/Vuslat Muştusu]
•Nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile,gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de racul-i fâcirin ÂKIBETİNE uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır;aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabiî bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lütfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı,nefsi ile baş başa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.[Dine Hizmet Eden Fâcir/Vuslat Muştusu]
•Bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi, bir tane de iman emaresi olsa,biz yine o insan hakkında elimizden geldiğince hüsnüzan etmek mecburiyetindeyiz. Evet, o şahıs, söz konusu mezmum sıfatlarından dolayı kendi hesabına çok korkmalı ve ÂKIBETİNDEN endişe etmelidir; ancak, biz, kat’iyen onun hakkında münafık hükmüne varmamalıyız;suizanda isabet etmektense hüsnüzanda yanılmayı seçmeliyiz.Tabiî ki,iman hizmetinin ve umumun hukukunu gözeterek, üzerinde nifak alâmeti bulunan insanlara bir kısım vazife ve sorumluluklar verip vermeme hususunda daha temkinli olabiliriz. [Biz, Hüsnüzanna Memuruz!../Vuslat Muştusu]
•İster ferâiz kurbeti diyeceğimiz şekilde,farz ibadetleri şuurluca eda etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olun, isterseniz de farzlarla beraber nafileleri de hiç aksatmayıp kurbetinize bir enginlik daha ilâve etmiş bulunun; ne suretle ve ne seviyede olursa olsun, iyilikleri tabiatınızın bir derinliği hâline getirseniz ve oluşturduğunuz salih daire vesilesiyle sürekli bir hayırdan diğerine koşup dursanız da ÂKIBETİNİZ MEVZUUNDA teminatınızın olduğu söylenemez.
Bugün Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin kulluk mertebesi ölçüsünde bir noktayı ihraz etseniz de, bu sizin yarınınıza hiçbir şey miras bırakmayabilir. Her gün sizin için yeni bir gündür ve her yeni gün müstakil olarak inşa edilmesi gereken bir zaman parçasıdır. Dahası, her yeni günde siz de bir mânâda yeni bir insansınız ve ruhunuzun abidesini bir kere daha ikâme etmek zorundasınız. Öyleyse, HER GÜN DÜŞÜNCE DÜNYANIZI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRMELİ, bir kere daha Allah yolunda infak duygusunun, takva şuurunun ve sadâkat ruhunun tabiatınıza mal olup olmadığını kontrol etmeli ve bu konuda cehd ü gayret ortaya koyarak Cenâb-ı Hak tarafından işi kolaylaştırılan ve önündeki engeller kaldırılan bir insan olmaya namzed hâle gelmelisiniz. [Vuslat Muştusu]
•Eğer biz,kalbimizde HAŞYET DUYGUSUNU TETİKLEMEK istiyorsak, sohbet-i cânan meseleleri etrafında müzakerede bulunmalı; mevzuları bu bakış açısıyla daha engince anlamaya çalışmalı ve böylece imanımızı sürekli takviye etmeliyiz. Oturduğumuz çay veya yemek faslında dahi meseleyi evirip çevirip hep Allah’a bağlamalı, her defasında yeni bir mârifet ufkuyla meseleyi O’nunla irtibatlandırmalı ve O’nunla noktalamalıyız. Aksi takdirde hiç farkına varmaksızın heyecan ve yol yorgunluğuna düşer, canlılığımızı yitirir ve içten içe kadavralaşırız.Rabbim hepimizi böyle bir âkıbetten muhafaza buyursun! [Huşu Haşyet ve Kalb İnceliği,YAŞATMA İDEALİ]
***
“Güzel bir Akıbet için Duâ Örnekleri”
Allahım!
Her işte âkıbetimizi güzel eyle ve bizi dünyada perişan olmaktan, âhirette de azaba uğramaktan muhafaza buyur.
Allahım!
Her hâlimizde ve her işimizde âkıbetimizi güzel eyle ve bizi dünyada rezil rüsvay olmaktan, âhirette de Cehennem azabından koru.
(Yakaran Gönüller )