□İhsan ve İtkan
□Amel Aksiyon ve Nitelikli İş
□İhsan Şuuru Talep Edilmeli
□Mâlâyaniyâtı Terk, İslam’ın Güzelliğindendir
□Ciddiyet Üzerine
□Mükemmelliğin Peşinde ve Teftişlik İş
□İlâhî Beyan İnananları İhsan ve İtkan Ufkuna Çağırır
□İtkan ve İhsan Ufku
□İtkan üzere alış-veriş ve Çarşı-pazardan nebiler-sıddıklar arasına
(İçteki Ciddiyet Dışa Akseder)
□Allah Bundan Hoşnut Olur mu?
□Duamız!
***
İHSAN ve İTKAN
İhsan ve itkan kelimelerinin temel kaynaklarımızda izahı şu şekildedir.
İHSAN; lügat itibarı ile iki şekilde kullanılır: BİRİ ” أَحْسَنَهُ ” dur ki; bir şeyi güzel ve mükemmel yaptı, ihsan şuuru ile davrandı, hep mükemmeli takip etti.. DİĞERİ İSE ” أَحْسَنَ اِلَيْهِ “dir ki; iyilik etti, ihsan ve cemilede bulundu mânâlarına gelir. Her iki anlam da, Kur’ân’da ve Sünnet’te nazar-ı itibara alınmıştır…
HAKİKAT EHLİNCE İHSAN; hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler plânlama, iyi işlere mukayyet kalma ve kullukla alâkalı bütün davranışların, Allah’ın nazarına arz edilmesi şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde temsil edilmesinden ibaret kalbî bir ameldir. İhsana ulaşabilmek için, duygu, düşünce ve tasavvurların sağlam bir imana bina edilmesi, iman gerçeğinin İslâmî esaslarla derinleştirilmesi ve kalbin kadirşinas ölçüleri ile ilâhîleştirilmesi şarttır. Başkalarına ve başka şeylere ihsan duygusu ise Hak murakabesi ile bütünleşmiş böyle bir kalbin tabiî tavrıdır. [Kalbin Zümrüt Tepeleri]
İTKAN; İtkan manasını, iki anlamda değerlendirmek mümkündür.
BİRİNCİSİ :
Yakin kelimesinden hareketle; herhangi bir hakikate yakından vakıf olup, delilleriyle bilerek inanmak, manasındadır.(Kur’an-ı Kerim’de “Yakîn” kelimesinin geçtiği ayetler için bkz: ( Vakıa, 95, Hakka, 51,Tekasür, 5).)
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَق۪ينِۚ
•[Vakıa 95]: İşte, hakkında hiç ŞÜPHE OLMAYAN gerçek budur!
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ ﴿٥١﴾ فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ ﴿٥٢
•[Hakka 50-51] :Şüphesiz o, kâfirler için büyük bir pişmanlık ve karşılaşacakları KESİN bir gerçektir.
İKİNCİSİ:
Herhangi bir şeyi, pürüzsüz, kaliteli ve sağlam bir şekilde yapmak ve uygulamak demektir. Teknik, teknisyen terimleri, itkan kelimesinden türemiştir.
***
AMEL AKSİYON ve NETİLİKLİ İŞ
Cenâb-ı Hak katında kulun yaptığı kulluğun bir kıymet bir değer ifade etmesi için..bazı VASIFLARI üzerinde taşımasına ve o vasıflar çerçevesinde KULLUK yapmasına bağlıdır.
İmanın aksiyona dönüşürken bazı şartlar dahilinde olması gerektiği kitap ve sünnette şu şekilde ifade edilir:
Aksiyon ve Amel ile ilgili Dikkat ve teemmül isteyen bir beyanlarında, AMEL ve AKSİYON adına Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى يُحِبُّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ الْمُحْتَرِفَ
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/380; Beyhakî, Şuabü’l-iman 2/88). Evet, böyledir, zira başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ
“De ki: İstediğinizi işleyin; Allah,peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105). Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde, yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, BUNA BİR İŞ DENİR mi, DENMEZ mi diye TEFTİŞ MAHİYETİNDE bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur:
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, arızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” (Ebû Ya’lâ, Müsned 7/349; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/275.)
Söz konusu ettiğimiz âyet, ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mucizelerdendir.. ve bence her kitaba sermeşk edilecek bedahettedir. Bu bedahetin bir buuduna; Allah Resûlü’nden gelen ses:
إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى يُحِبُّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ الْمُحْتَرِفَ
“Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” şeklindedir.
Diğer bir zayıf hadis ki, اَلْكَاسِبُ حَبِيبُ اللّٰهِ vecizesidir.. evet, çoğumuzun çerçeveletip ev ve dükkânlarımıza astığımız bu zayıf hadis: “Çalışıp kazanan, Allah’ın sevgilisidir.” mânâsına gelmektedir. Evet, Allah, şeriat-ı fıtriyeye uygun ve meşru dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. İsterseniz meseleyi bir de “Asr sûresi”nin gölgesinde ele alabiliriz.
Âkif, bu sûrenin muhtevasını şöyle mısralaştırır:
“Hani ashab-ı kiram “Ayrılalım” derlerken
Mutlaka sûre-i “ve’l-asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh.
Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat; işte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”
İman, amel-i salih, hakka bağlılık, hakkı tavsiye, sabır, sabra bağlılık, sabrı tavsiye bunların hepsi birer amel ve aksiyondur.. bunları yapan da Allah’ın sevdiği insandır. Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. [Sonsuz Nûr-2]
***
İHSAN ŞUURU TALEB EDİLMELİ
Bir insanın Fiilî ve kavlî olarak talep etmediği bir ameli-işi yaşaması mümkün değildir.
Pırlanta Müellifinin ifadeleri ile Efendimizin lâl-ü güher beyanlarından bir örnek ile konumuza devam edelim:
HAŞYET; Mevlâ-yı Müteâl’i isim ve sıfatlarıyla tanımaya muvaffak olmuş bir kulun, kendi acz u fakrının şuuruyla O’nun izzet ve azameti karşısında iki büklüm olması, O’na hakkıyla ubudiyette bulunamadığı endişesiyle kıvranması, her zaman edepli davranması, saygıyla oturup kalkması ve meleklerle atbaşı hâle gelse bile tevazudan asla ayrılmaması demektir.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنِي أَخْشَاكَ حَتَّى كَأَنِّي أَرَاكَ
“Allahım içimi haşyet hissiyle doldur ve beni Zât-ı Ulûhiyetine karşı hürmette kusur etmeyen bir kul eyle, tâ ki her an Seni görüyormuş gibi olayım.” duası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun DİLİNDEN HİÇ DÜŞMEYEN bir NİYAZDIR. BU İTİBARLA, haşyet talebinde bulunmamız gerektiğini bize talim buyuran muallim, kulluk âdâbını kendisinden öğrendiğimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir. ASLINDA, “Allahım, duygu, düşünce, tavır, hal ve hareketlerime öyle bir haşyet boyası çal ki, her an Seni görüyormuş gibi davranayım!” dileği, başta KUR’AN TALEBELERİ OLMAK ÜZERE, BÜTÜN İNANANLAR TARAFINDAN vird-i zeban (sürekli tekrarlanan dua) edinilmelidir.
Çünkü, HAKİKÎ MÜ’MİNLER, her tavır ve davranışlarında O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla temkin ve teyakkuz soluklayan ve ömrünü derin bir İHSAN ŞUURUYLA hep O’nu görüyormuşçasına TİR TİR TİTREYEREK GEÇİREN insanlardır. İSLAM HAKİKATİNİ TEMSİL EDEBİLEN ve BEŞERİN UFKUNU AYDINLATAN KAHRAMANLAR da ANCAK ONLARDIR. Ciddiyetsiz ve lâubâli kimselerin, dava adamı olmaları ve başkalarına REHBERLİK yapmaları mümkün değildir. Zira, İÇTE İHSAN bulunmalıdır ki, DIŞTA İTKAN olsun; insan, gönül âlemini ciddiyetle donatmalıdır ki, bu onun dış dünyasına da yansısın ve muhatapları üzerinde tesir bıraksın. Evet, tavır ve davranışlarıyla lâubâli olan kimseler, diğer insanlara hiçbir şey veremezler; aksine, onları kendi yollarından nefret ettirirler.
…
Bir mü’min, bütün cihanın anahtarlarını elde etme imkânına sahip olduğu bir yolda yürüse dahi, şayet “Allahım içimi haşyet hissiyle öyle doldur ki, her an Seni görüyormuş gibi olayım!” mülahazasına bağlı adımlar atmıyor ve sürekli Cenâb-ı Hak’la irtibatının kavî olması için yakarmıyorsa, GAFLETE DALMIŞ ve TERCİH HATASI yapmış sayılır.
Hak nezdinde insana talebinin kıymetine göre değer biçilir; insan, peşine düştüğü gaye ölçüsünde daha üst mertebelere yükseltilir.
KİMİSİ mala, mülke, bağa, bahçeye;
KİMİSİ makama, mansıba, şöhrete, pâyeye;
KİMİSİ keşfe, kerâmete, zevke ve hâle..
KİMİSİ de doğrudan doğruya meâliye tâliptir.
Ne ki, iman, marifet, muhabbet, aşk ve iştiyakın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka hiçbir matlubun karşılaması mümkün değildir.
Dahası, velîlik, kutupluk ve gavslık gibi makamlar da BİRİNCİ MAKSAT yapılmamalıdır. MUVAHHİD BİR MÜ’MİN, bütün bunları mülahazaya aldığı zaman da tercihini yine iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk istikametinde kullanmalıdır. O, gavslığı değil, BİR GAVSIN MAZHAR OLDUĞU iman, marifet ve muhabbet ufkunu dilemelidir.
İşte, BÖYLE BİR TALEPTE ISRARLI OLMAK, şuurlu tercih yapmanın, Hakk’ın rızasını üstün tutmanın, yerinde kararlı durmanın ve Mevlâ’ya sâdık kalmanın ifadesidir. DOLAYISIYLA, EN DEĞERLİ İNSAN, rıza-i ilahî peşinde olan ve iman, marifet, muhabbet, aşk u iştiyak istikametinde derinleşmeye çalışandır. Aslında, bu talebi ortaya koymak çok zor bir mesele de değildir. İnsan, başlangıçta seleflerini taklid edercesine de olsa, iradesinin hakkını vererek kalbini mâsivâdan temizlemeye gayret gösterir ve her fırsatta Rıdvan’a erme emelini dile getirirse; hele bir de, haline başkalarının muttalî olamayacağı gecelerin o sihirli vakitlerinde secdede pusuya yatıp tecellî avlamaya durur ve Mevlâ-yı Müteâl’e teveccüh ederek O’nunla münasebete geçme çağrısında bulunursa, bir gün mutlaka farklı sinyallerle cevaplar alacak ve aradığı marifet ufkuna ulaşacaktır.
“Ehlullah” dediğimiz Hak dostları sürekli bu hedefi takip etmişlerdir. Onların hemen hepsi senelerce “Seni isterim Allahım, sadece Seni!..” diye inlemişlerdir. Aralarında tam altmış yıl boyunca “Başka bir muradım yoktur Rabbim; yalnızca Seni diliyorum.. Seni, Seni, Seni…” deyip ağlayanların sayısı hiç de az değildir. Bu güzîde kulların tesbihleri dahi adeta “Seni, Seni, Seni…” nakarâtından ibarettir. (Talebin Kadar İnsansın/Kırık Testi)
***
MÂLÂYANİYÂTI TERK, İSLAM’IN GÜZELLİĞİNDENDİR
Mü’min hayatının her anını KULLUK şuuru ve ciddiyetinde yaşaması lazım geldiğini ve insanlığın iftihar tablosunun gösterdiği ufukta nasıl olması gerektiğini “El-Nûr El-Halid” adlı eserde şu şekilde ifade buyurulur:
İki Cihan Serveri buyuruyor ki:
مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ
“Müslümanın islâmiyetine ait güzelliklerindendir mâlâyanîyi terk etmesi...” (Tirmizî, zühd 11; İbn Mâce, fiten 12) Elbette ki, sadece böyle bir tercüme ile Efendimiz’e ait bir sözün derinliğini anlamak, bu kısa ifadenin şümulünü kavramak mümkün değildir. HADİSTE; mü’minin islâmiyetinin, ihsan ve itkana ulaşabilmesinin sırrından bahsedilmektedir. YANİ pratikte ve dış yönü itibarıyla, sağlam, arızasız ve kusursuz bir seviyeye; iç yönü itibarıyla da ihsan sırrını temsile ulaşmış bir mü’min, mutlak surette, mâlâyaniyâtı terk etmelidir.. terk eder de…
İçteki Ciddiyet Dışa Akseder
Ciddiyetsiz ve laubali insanların ibadetlerinde de ciddiyet yoktur. Böyle bir insan, belki namaza durduğu zaman ciddî gibi görünebilir; fakat eğer iç dünyasında, kalb ve vicdanında ciddîliğe ulaşamamışsa, o sadece yıldız görünme sevdasında bir ateş böceğidir. Uzun zaman da böyle görünebilmesi mümkün değildir. Karakterler gizlenemez. HER İNSAN, er veya geç karakterinin muktezasını mutlaka yerine getirir. Meğer ki ciddiyet onda değişmeyen bir karakter hâline gelmiş olsun! Temrin ve sıkı kontrolle bu seviyeyi yakalamak mümkündür. Eğer böyle bir temrin ve kontrol varsa “olma”, “görünme”nin önüne geçer.. bir serçe uzun müddet tavus kuşu olarak arz-ı endam edemez. Yani insan, şuurunun ve zihin altının çocuğudur. Onlardan kaçıp kurtulamaz.
Meseleyi şöyle toparlayabiliriz:
İçte ihsan olmalı ki, dışta itkan olsun! Dış, daima içten destek almalıdır. İnsanın iç dünyası ciddî olmalı ki, bu onun dış dünyasına da sirayet etsin.
Hz. Ömer, hilafet makamına tavsiye edilen büyük bir sahabi için şöyle demiştir:
“Denilen kişi her yönüyle hilâfete lâyıktır. Ancak şakası biraz fazladır. Hâlbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir meseledir.” (Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk 2/581; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 44/438, 45/453; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs 2/118.). İnsanları idare durumunda hilafet ciddiyet ister de, yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın temsilcisi olma mânâsına hilafet ciddiyet iktiza etmez mi? Allah huzurunda, O’nun boynu tasmalı bir kulu olma mevzuunda gerekli ciddiyeti elde edememiş bir insan, diğer hususlarda nasıl ciddî olabilir ki?
İhsan Şuuru ve Ciddiyet
Cümlenin başındaki “Min” harf-i cerri “hasr” ifade eder. Bununla, Müslümanın ihsan sırrına ermesi için gerekli olan bir yoldan bahsedilmektedir. O da laubaliliği terk etmektir. Ciddiyet kazanılıp laubalilik terk edilmedikçe, bir insanın ihsan şuuruna sıçraması mümkün değildir.
Cibril hadisinde, ihsan mertebesi en son merhale olarak ele alınmaktadır. Allah Resûlü’ne gelen Cibril, evvelâ imanı, sonra islâmı sormuş ve bunlara Allah Resûlü’nün verdiği cevapları tasdikten sonra da “İhsan nedir?” diyerek ihsanı sormuştur. Efendimiz de ona şu cevapla mukabele etmiştir:
اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ
“İhsan, senin Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmandır. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”( Buhârî, îmân 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, îmân 5, 7.)
Bu mertebeyi yakalama da, ancak a’zamî takva, zühd ve vilâyet ile olabilir. İnsan, evvelâ o noktaya ulaşmayı bir ideal ve gaye hâline getirmeli; sonra da oraya götüren yolları bir bir denemelidir. Allah, insana şah damarından daha yakındır.302 302 Kaf sûresi, 50/16.Bir şairin dediği gibi, insan, O’nu taşrada ararken, O, can içinde candır. “Ben taşrada ararken, O can içinde can imiş.” Bir başka şairimiz de şöyle der:
“Mâverâdan bekliyorken bir haber Perde kalktı öyle gördüm ben beni.”
Evet, insan her şeyi ile, O’nun kudret elinde evrilip çevrilmekte.. ve her şey, O’nun tecellîlerinden ibaret bulunmaktadır. O’nu dışta aramak beyhude yorulmaktır. Zira O, insana kendinden daha yakındır; bu sırrın inkişafı da ihsandır.
Her İşte İtkan
İnsanın vicdanını, böyle bir ihsan şuuru sardığında, artık onun davranışlarına itkan hâkim olur. Zaten Cenâb-ı Hak da, işin sağlam yapılmasını istemekte ve sağlam işi sevmektedir. O, Kur’ân’da diyor ki :
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“De ki: Amel edin! Amelinizi Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecektir. Sonra görüleni de görülmeyeni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O da size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”(Tevbe sûresi, 9/105)
Yani yapılan bütün ameller, Allah’ın, Resûlü’nün ve vicdanları hüşyar mü’minlerin teftişinden geçecektir. Onun için her amel, teftişe göre yapılmalıdır ki, sahibini utandırmasın. Bu da, yapılan amelin çok sağlam yapılmasını zarurî kılmaktadır. Böyle bir amele muvaffak olabilmek de, ancak içten “ihsan”a ulaşmakla mümkündür. İnsan, iç âlemi itibarıyla böyle derinleşebildiği ölçüde, davranışları da çok mükemmel olacak ve bu insan, asla laubaliliklere düşmeyecektir.
Böylece de İslâm’ın güzelliklerini elde etmiş, başka bir ifadeyle, güzel olan İslâm’ı yaşamış, zatında güzel olan İslâmiyet’in güzelliğine uygun bir kemalât arşına taht kurmuş olacaktır.
“Mâlâyanî”, insanı hiçbir zaman alâkadar etmeyen, gereksiz ve onun ne bugünü ne de yarını için hiçbir faydası olmayan lüzumsuz şeylerle meşgul olması demektir. Öyle ki, meşgul olduğu şeylerin, ne şahsına, ne ailesine ne de milletine hiçbir faydası yoktur.
İşte İslâmiyet’teki güzellikleri yakalayabilmiş biri aynı zamanda laubalilikten de uzaklaşmış demektir. Öyleyse bu hadis, aynı zamanda insana, ne yapması gerektiğini de öğretmektedir. İnsan daima, yüce ve yüksek meselelerle meşgul olmalı, uğraştığı her mesele ya doğrudan doğruya, ya da dolayısıyla, hem kendine, hem ailesine hem de cemiyete faydalı bulunmalıdır. Bir cihetle, ciddî insan olmanın tarifi de budur…
Sözün burasında, hadisten teşemmüm ettiğim ince bir meseleyi de arz etmeden geçemeyeceğim:
Mâlâyaniyât Nedir?
“Mâlâyaniyât” ile meşgul olan bir insan, fırsat bulamaz ki “Mâyanî: kendisini ilgilendiren” şeylerle meşgul olabilsin. Devamlı surette, hiç kendisini ilgilendirmeyen iş ve düşüncelerle dopdolu olan bir insan, kendisi için gerekli ve onu yakından ilgilendiren meselelere vakit bulamaz ki onlarla meşgul olsun… Henüz kendi çizgisini bulamamış ve frekansını tutturamamış bir insanın, o frekansta doğru bir şeyler yapması düşünülemez. Mâlâyanîlerle dolu olan bir insanın, “mâyanî”ye açık olması mümkün değildir. Evet kalbi ve kafası sakat şeylerle memlû (dolu) bir insan, nasıl ulvî ve sağlam şeylerle meşgul olabilir ki? [Sonsuz Nûr-1] <<
***
Ciddiyet Üzerine
Ciddiyetsiz ve lâubâlî insanların, ibadetlerinde de ciddiyet yoktur. Böyle bir insan, belki namaza durduğu zaman ciddi gibi görünebilir; fakat eğer, iç dünyasında, kalp ve vicdanında ciddiliğe ulaşamamışsa, o sadece yıldız görünme sevdasında bir ateş böceğidir. Uzun zaman da böyle görünebilmesi mümkün değildir. Karakterler gizlenemez. Her insan, er veya geç karakterinin muktezasını mutlaka yerine getirir. Meğer ki ciddiyet onda değişmeyen bir karakter haline gelmiş olsun! Temrin ve sıkı kontrolle bu seviyeyi yakalamak mümkündür. Eğer böyle bir temrin ve kontrol varsa olma’, ‘görünme’nin önüne geçer… Aksine bir serçe uzun müddet tavus kuşu olarak arz-ı endam edemez. Evet insan, şuurun ve zihinaltının çocuğudur. Onlardan kaçıp kurtulamaz.
Mes’eleyi şöyle toparlayabiliriz: İçte ihsan olmalı ki, dışta itkan olsun! Dış, daima içten destek almalıdır. İnsanın iç dünyası ciddi olmalı ki, bu onun dış dünyasına da sirayet etsin. Hz. Ömer, hilafet makamına tavsiye edilen büyük bir sahabe için şöyle demiştir: ‘Denilen kişi her yönüyle hilafete layıktır. Ancak şakası biraz fazladır. Halbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir mes’eledir.’ İnsanları idare durumunda hilafet, ciddiyet ister de, yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın temsilcisi olma manasına hilafet ciddiyet iktiza etmez mi? Allah huzurunda, O’nun boynu tasmalı bir kulu olma mevzuunda gerekli ciddiyeti elde edememiş bir insan, diğer hususlarda nasıl ciddi olabilir ki?
Büyük cihadda muvaffak olan bir insanın ekseriyet itibariyle küçük cihadı da kazanması muhakkak ve mukadderdir. Fakat, büyük cihadda kaybeden insanın, küçük cihadda kazandığı hiç görülmemiştir. Öyleleri, iş ve hizmeti bir yere kadar götürseler bile neticeye varmaları mümkün değildir.
BU İTİBARLADIR Kİ, cihadı sağda-solda diyalektik yapmaktan ibaret görenler, şayet anlattıklarını ne ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmiyorlarsa, bu takdirde sadece vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir. İÇLERİNİ zabt u rabt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış, fahrı ayaklarının altında ezememiş, başkalarına iş buyurmayı ve gösteriş yapmayı omuzlarından silkip atamamış insanların yaptığı dış müdahaleler, huzursuzluk kaynağı olmak ve gürültü çıkarmaktan başka bir mana ifade etmeyecektir. ÖTE YANDAN, mes’eleyi yalnız manevî cihad şeklinde ele alıp ‘Kendi kavgamı vermeden, başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz’ diyerek bir köşeye çekilenler, çekilip nefsine derece kazandırmayı her şeyin üstünde görenler ve dışa karşı verilen kavgaya iştirak etmeyenler ise, en hafif ifadeyle İslâm’ı ‘yogileştirme’ gayretine düşmüşler demektir. [FF-2]
***
MÜKEMMELLİĞİN PEŞİNDE ve TEFTİŞLİK İŞ
Mü’minin Allah rızası yolunda yaptığı işlerde MÜKEMMELE TALİP OLMASIYLA alakalı Tevbe Sûresi’nde ise şöyle buyrulmuştur:
اِعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105)
Cenâb-ı Hak, burada bir fiil ortaya koyma manasına gelen اِفْعَلُوا fiilini kullanmamış, bunun yerine اِعْمَلُوا buyurmak suretiyle mü’minlere amelde bulunmalarını emretmiştir. Amel etme ise –başka âyet-i kerimelerde sıkça “salih amel” ifadesiyle nazara verildiğinden anlaşılacağı üzere– neticesini hesap ederek belirli bir plan dâhilinde pozitif ve arızasız iş yapma demektir.
Âyet-i kerimenin devamında, amellerin Allah’ın, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlerin teftişine arz etme mülâhazası içinde yerine getirilmesi emredilmiştir. Yani bir mü’min öyle bir amel ortaya koymalıdır ki Allah, “Bu iş, işte böyle olur.” buyursun, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Barekallah benim ümmetime!” desin, mü’minler de yapılan amele baktıklarında, “Keşke biz de böyle güzel bir iş yapmaya muvaffak olsaydık!” desinler. (Kırık Testi)
***
İLÂHÎ BEYAN İNANANLARI İHSAN ve İTKAN UFKUNA ÇAĞIRIR
Kur’ân-ı Kerim’de inananlara, amellerini, Allah’a, Resulü’ne ve mü’minlere arz edecek gibi yapmaları emrediliyor. Yapılan amellerde mü’minlerin nazar-ı itibara alınma mevzuunu şu şekilde anlaşılabilir.
– Bu konuyla alâkalı Tevbe sûre-i celîlesinde iki âyet-i kerime geçmektedir. Bunlar peş peşe iki sayfada yer alırlar. Bunlardan BİRİNCİSİ,
وَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Yapacağınız her şeyi Allah da, Resûlü de görüp değerlendirecek, daha sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz.” (Tevbe sûresi, 9/94) şeklindedir.
DİĞER ÂYET İSE hemen peşindeki sayfada gelir:
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
De ki: “Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105) Görüldüğü üzere ikinci âyette MÜ ’MİNLER KAYDI da yer almıştır.
Bu âyet-i kerimelerdeki hitap, HEM imkânları olduğu halde Allah Resûlü’yle birlikte cihada iştirak etmeyen, etmemekle birlikte değişik bahane ve mazeretlerin arkasına sığınan münafıklara; HEM de cihada katılmak isteyip de değişik sebeplerle katılamayan, ancak bu durumdan pişmanlık duyup tevbe eden mü’minlere yöneliktir. Dolayısıyla burada birinciler için bir tehdit, ikinciler içinse bundan sonra yapacakları salih ameller açısından bir teşvik vardır. Tabii âyet-i kerimelerin evvelemirde onlara yönelik olması o âyetlerde bizim hissemiz olmadığı mânâsına gelmez.
Netice itibarıyla her iki âyet-i kerimenin de inananları ihsan ve itkan ufkuna çağırdığı açıktır. Bildiğiniz üzere İHSAN, Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk yapmaktır. Biz O’nu görmesek bile O bizi görmektedir. İTKAN da yapılan ameli salih bir şekilde yani kusursuz ve arızasız olarak yerine getirmeye denir. Aslında itkan vicdandaki ihsan şuurunun lâzımî bir neticesi gibidir. Bu kat’iyen başkaları görsün de beğensinler mânâsına gelmez.
Aksine “Siz amellerinizi, Allah, Resûlü ve mü’minlerin teftişine arz ediyor gibi halisane ve sapasağlam yapın; yapın da Allah, Resûlü ve mü’minler İSTER BU DÜNYADA İSTERSE AHİRETTE O AMELLERİ GÖRDÜKLERİ ZAMAN TAKDİR ETSİNLER.” mânâsı vardır. Yani Allah ve Resûlü sizin amellerinizden hoşnut olduğu gibi, mü’minler de o amelleri görme imkânına kavuştuklarında “Maşallah, bin barekallah; namazı, orucu, zekatı, tevazu ve mahviyeti, hudû ve huşûuyla ne derin bir kulluk gerçekleştirmiş!” ifadeleriyle takdirlerini dile getirebilsinler.
Evet, orada sen yoksun, amelin var. Öyleyse koy arızasız, kusursuz salih amellerini ortaya. Kendin de bir kenara çekiliver. Allah ve Resûlü beğendiği gibi inanan kullar da beğensinler o amelleri ve “İşte Cenâb-ı Hakk’a karşı böyle kulluk yapılır.” desinler. Yoksa insanlara beğendirmek kastı ve maksadıyla bakırı altın gibi göstermeye kalkışma. Elbette ki rıza-ı ilâhî istikametinde yapacağın işleri altın, gümüş kıvamında yapmaya çalış. Zira ötede altına, gümüşe değer veriliyor ama zinhâr bakırı altın gibi göstermeye çalışma. Çünkü sen bir bakır ortaya koyup da üzerine Reşat mührü bile bassan o yine bakır, yine bakırdır. Evet, değil Reşat mührü, o bakırın üstüne Fatih, Selahaddin, Abdülhamid mührü de vursan o yine bakır, yine bakır, yine bakırdır!. [Salih Amel ve Riya Virüsü/14/12/2009. |K.Testi]
***
İTKAN ve İHSAN UFKU
İTKAN, herhangi bir hakikate yakından vâkıf olup delilleriyle bilerek inanmak ve onu pürüzsüz ve sağlam bir şekilde uygulamak demektir.
Kur’ân-ı Kerim, “De ki: Amel edin! Yaptıklarınızı hem Allah, hem Resûlü, hem de mü’minler görecektir.”(Tevbe sûresi/105) âyetiyle itkana işaret etmektedir ki, bu “Amellerinizi Allah ve Resûlullah’ın teftiş ve kontrolüne arz edecek şekilde itkan ruhuyla, arızasız ve mükemmel yapın.” demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde: “Allah, yaptığı işi itkan üzere yapan insanı sever.” buyurmaktadır.
MESELÂ; bir binanın mimarisini düşünecek olursak; binanın mukavemet ve statik açıdan sağlam bir zemine oturması, mimarı hayrette bırakacak şekilde ayarlanması itkan ruhunun mimariye yansımış şekli denilebilir.
İtkan, İNSANIN MEVCUDU EN İYİ ŞEKİLDE KULLANMASI, gücünün yettiği şeylerde çok sağlam ve göz, gönül doldurucu bir iş ortaya koymasına da denir. Buna, insanın yemesinden içmesine, yatmasından kalkmasına, konuşmasından ibadet ü taatine kadar sergilemiş olduğu davranış düzeni demek de mümkündür. İNSANIN DAVRANIŞLARININ SAĞLAM OLMASI, yine sağlam bir kaynaktan nebeân etmesine vâbestedir. Bu kaynak, insanın ledünniyatında meknuz (gizli) olan “ihsan şuuru”dur. Bu mânâda dışa sızan itkan, içteki ihsanın bir tezahürüdür.
İhsan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Senin görüyormuşçasına Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” (Buhârî, îmân 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, îmân 5, 7) ifadeleriyle, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapmaktır. İşte bu şuura ulaşan insanlar, sadece ibadet ü taatte değil muamelâta müteallik meselelerde de ihsan şuuruyla hareket ederler. Evet İTKAN ile İHSAN, bir vahidin iki yüzü gibidir. Bu İKİ TEMEL ESASA bağlı olarak insanın amellerini bir tertip ve düzene koyması, saadet-i dâreyne ulaşmada iki nuranî kanat sayılırlar. [FF-4/Ruhi Hayat]
***
İtkan üzere alış-veriş ve Çarşı-pazardan nebiler-sıddıklar arasına
.. Allah Rasûlü, “Sâdık ve emin tâcir şehitlerle, sıddıklarla ve nebilerle beraberdir” diyerek bir manada müminleri ticarete teşvik etmektedir. Şu kadar var ki, Allah’ın en sevgili kullarıyla beraber haşredilmesi için TİCARET ADAMININ mutlaka DOĞRU, DÜRÜST ve GÜVENİLİR bir insan olması gerektiğini de nazara vermektedir.
Evet, İslam’ın TİCARET AHLAKINI ESAS ALAN BİR TÂCİR, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile muhatabına güven vermelidir.
Müşterinin bilgisizliğini, gafletini ve ihtiyaç içinde olmasını sûiistîmal etmemeli ve asla kimseyi aldatmamalıdır. Hatta aldatan ve kandıran bir insan olmayı, İslam dairesinin dışına çıkma gibi saymalı ve böyle bir akıbetten ürkmelidir. Evet, mümin aldansa da aldatmaz.
Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, bir satıcının, ıslandığı için tartıda normal ağırlığından daha fazla gelen bir miktar buğdayı satmaya çalıştığını görünce, “Niçin ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diyerek onu ikaz ettikten sonra, “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuş; KUSURLU BİR MALI, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslüman’a yakışmayacağını ve ONDAN GELEN PARANIN da HELAL OLMAYACAĞINI belirtmiştir.
Mahşerde NEBİLERLE BERABER OLACAK TÂCİRİN en önemli VASFI sıdktır.
Yalan söylemek ve hele yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır. Allah Teâlâ, çok küçük menfaatler elde etmek için Nam-ı Celîlini kullananların ve yeminler ederek insanları aldatanların ötede yüzlerine bakmayacaktır. Bu hakikati dile getiren Rasûl-ü Ekem Efendimiz, “elbisesini yerlerde sürüyerek kibirle yürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışan” kimselerle Cenâb-ı Allah’ın konuşmayacağını, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağını ve onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber vermiştir. Ticaret erbâbı için en az sıdk kadar önemli olan emniyet vasfı, alış-verişte âdil davranmayı, ölçü ve tartıyı tam yapmayı ve hileden uzak durmayı gerektirmektedir.
‼Kur’an-ı Kerim, geçmiş toplumların gerileyiş, çöküş ve yıkılış sebepleri arasında ölçü ve tartıda haksızlık yapmalarını da saymakta; mesela, Hazreti Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halklarını helake götüren sebeplerden birisinin de ölçü ve tartıda hile yapmaları olduğunu hatırlatmaktadır. DİĞER TARAFTAN, ticaret akdinde bulunan hiç kimsenin aldatılmaması için dinimizin emirleri istikametinde bir dizi tedbirler tavsiye edilmiş; mesela, alış-veriş ve borçlanma anlaşmalarının kayıt altına alınması gerektiği vurgulanmıştır. AYRICA, bir ticarî malı pahalanması gayesiyle stoklayıp daha yüksek bir fiyatla satmak için piyasaya arzını geciktirmek anlamına gelen “ihtikâr” ve gerçek alıcı olmayan bir kimsenin satış bedelini arttırmak maksadıyla fiyat yükselterek müşteri kızıştırması diyebileceğimiz “neceş” gibi haksız rekabet çeşitleri de yasaklanmıştır. DOLAYISIYLA, bir tâcirin, söz konusu hadis-i şerifin şemsiyesi altına girebilmesi için ticaretteki bu türlü gayr-ı meşru muamelelerden de kaçınması gerekmektedir.
Çarşı cephesindeki kahramanlar
“Bikadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî – Meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” darb-ı meselini gözönünde bulundurmamız icap eder. Evet, bir iş ne kadar zor elde ediliyorsa ve o uğurda ne ölçüde meşakkatlere tahammül göstermek gerekiyorsa, onun sevabı da o kadar çok olur.
NİTEKİM, cephede düşman tarafından gelebilecek saldırıları gözetlemek için bir saat nöbet bekleme bir sene ibadete denk tutulmuştur. Düşman karşısında savaşıp şehit olma ise, bambaşka bir hayat mertebesine yükselmeye ve ötede nebîlerle ve sıddıklarla beraber Cennet’e yürümeye vesile sayılmıştır. Şayet, sâdık ve emin tâcire, AHİRETTE EN KUTLULARDAN MÜTEŞEKKİL OLAN o ÜÇ ZÜMRE ile BERABER BULUNMA VAAD EDİLİYORSA, demek ki onu da bekleyen bazı zorluklar vardır.
İşte, ticaret hayatında karşı karşıya kalacağı zorlukları aşabilmesi için ahirette nâil olacağı o büyük mevki ve mükâfât müjdelenerek dürüst tâcirin iradesi takviye edilmektedir.
- Evet, BAZI KİMSELER cismanî arzuları ve şehevanî duygularının altında kalır ve aldanırlar.
- BAZILARI rahat-rehavet, yurt-yuva ve ev-bark gibi dünyalıklara takılır, yolda kalırlar.
- DİĞER BAZILARI da dünyaya bütün bütün meftundurlar; mala-mülke, servet ü sâmâna asla doymaz ve hep daha çok zenginlik arzularlar. Bu arzularını gerçekleştirmek için de her türlü gayr-i meşru işlere bile tevessül eder ve burası adına ard arda yatırımlar yaparken ahiret hesabına sürekli kaybederler.
SÂDIK, İFFETLİ ve HELALİNDEN KAZANAN BİR TİCARET ADAMI İSE, pek çok insanın ayağının kaydığı bu hususlarda temkinli davranır, kaygan zeminleri dikkatli adımlar ve hep ahiretin yamaçlarını düşünerek hileden, yalandan, müşteriyi kandırmaktan ve haksız kazançtan ısrarla uzak kalır. Çarşı pazarda cirit atan binlerce şeytanın hücumlarına rağmen, haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak ALIŞ-VERİŞ YAPTIĞI SÜRECE, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar da İBADET SAYILIR.
İşte, bu kayma noktalarında iradesinin hakkını verip mümince duruşunu koruyabilen ve kendini zorlayarak istikamet çizgisinde işini devam ettirebilen sâdık ve emin bir tâcir, buradaki cehd ü gayretine ve halis niyetine mükâfât olarak ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşrolur. Böylece o, ticaretten vazgeçmediği ve dünyayı ihmal etmediği gibi ahiretine de gereken ehemmiyeti göstermiş ve ebedî saadete vesile uhrevî ücretini de elde etmiş olur. Zaten, bir açıdan sırat-ı müstakim, dünyayı ihmal etmemenin yanında, insanın kendisini ve ahiretini de gözetmesinin farklı bir ünvanıdır.
Hâsılı; ticaretini GÜZEL BİR NİYET, DOĞRULUK ve EMNİYET üzere götürebilen, HELALİNDEN kazanıp başkalarına el açmadan ailesinin nafakasını temin etme gayesiyle çarşı pazar dolaşan, KAZANCINDA diğer muhtaç müminlerin de hakları olduğunu düşünerek darda kalmışlara gücü nisbetinde el uzatan ve BİR DE ADALET, İHSAN, ŞEFKAT ve İTKAN üzere yaptığı alış-verişlerinden elde ettiği kârın bir kısmını DİNİN İ’LASI YOLUNDA EBEDİYET YATIRIMI OLARAK değerlendiren tâcirler hadiste müjdelenen bahtiyarlardır. Dahası onlar, “… öyle yiğitler vardır ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” (Nur, 24/37) mealindeki ayet-i kerimeyle vasfedilen kahramanlardır. [Ölümsüzlük İksiri]
***
Allah Bundan Hoşnut Olur mu?
Günlük yaşantımızda Yaptığımız en sıradan gözüken işlerde bile mükemmelliğe talip olmamız gerektiğini anlatan bir çay muhabbetinden hatıra ile noktalayalım.
PIRLANTA MÜELLİFİ , kendisine takdim edilen çayı çok beğenince şunları söylemiştir:
Bazen arkadaşlar böyle güzel çay yapıyorlar; o zaman, bir iki bardak daha içesim geliyor. Aslında, insan ne yaparsa yapsın, işini çok iyi yapmalı, her meseleyi “itkan” üzere ortaya koymalı. Biliyorsunuz, “itkan” herhangi bir hakikate yakından vakıf olup ona tam inanmak ve onun gereklerini pürüzsüz, sağlam bir şekilde uygulamak demektir. Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere “Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler; bu şuurla çalışın!” (Tevbe, 9/105) buyururken itkana işaret etmektedir. Bu ilahi beyan, “Amellerinizi Allah’ın ve Resûlü’nün teftişine arz edecek şekilde arızasız ve mükemmel yapın.” demektir.
Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde, “Allah, işlerini itkan üzere yapan insanı sever.” buyurmaktadır. Bu mevzudaki dini emir ve tavsiyeler çok şümullüdür. Mesleği ve vazifesi ne olursa olsun, her mü’min her türlü işini Allah’ın hoşnutluğuna ve Resûl-ü Ekrem’in beğenisine sunuyor gibi ortaya koymalıdır. Öyleyse, şayet MÜHENDİSSENİZ, vazifenizi bu şuurla eda edin ve Hak nezdinde makbul semereler üretin.. ÇİFTÇİYSENİZ, tarlanızı bu anlayışla sürün, seranıza bu düşünceyle girip çıkın ve Allah indinde hoşa gidecek ürünler verin.. HEKİMSENİZ, hastanıza karşı her tavır ve davranışınızda “Mevlâ-yı Müteal bu muamelemden memnun mu, Kalblerin Tabibi bu mualecemi beğendi mi?” sorusunun cevabını arayın.. bir DERGİNİN ya da GAZETENİN mizanpajından SORUMLUYSANIZ, ele aldığınız HER SAYFAYI Allah’ın takdirine arz ediyor gibi hazırlayın; her adımda “Rabb-i Rahim bu sayfayı, bu üslubu ve bu çizgileri beğenir mi; Resûl-ü Ekrem Efendimiz çalışmamı görünce tasvip ve takdir eder mi?” diye kendi kendinizi sorguya çekin.
Şüphesiz, Allah Teâlâ her hâlinizi görüyor; O dilerse sizinle alâkalı tabloları Peygamber Efendimiz’in nazar-ı şuhuduna da takdim eder. Dolayısıyla, her işinizi teftişe sunuyor gibi ortaya koymalısınız. Her hareketinizi ilahi hoşnutluğa ve nebevî beğeniye bağlamalısınız.. ve unutmamalısınız, bu anlayış, insanlara beğenilme ve alkışlanma peşinde koşmak değildir; Allah Teâlâ’nın razı olduğu bir işi başkalarına da sevdireceğini daha baştan kabul etmek demektir.ö[İbretlik Hatıralar]
Hâsılı ; Mü’min, yaptığı şeyleri Allah’ın teftişine arz etme mülâhazasıyla yapar.(* * *)
DUAMIZ!
ALLAH’IM!
Yüce nezdinden göndereceğin bir nurla simalarımızı pırıl pırıl hâle getir. Sadrımızı, sinemizi, kâmil imana, tastamam ihsana aç ve bizi, sevip razı olduğun amelleri işlemeye muvaffak kıl!
ALLAH’IM!
Geçmişte, evliya, asfiya ve ebrâr kullarına ihsanlarını tastamam lutfettiğin gibi, lütfen ve keremen, bize olan ihsanlarını da sonsuz lütfunla tamamiyete erdir. Bizleri bu müstesna kulların zümresine dâhil eyle.
ALLAH’IM!
Dünyada bizlere afiyet ihsan eyle; bizi her türlü beladan, veba gibi hastalıklardan, düşmanların komplolarından ve insî-cinnî şeytanların taşkınlıklarından muhafaza buyur! Âhirette de zincire vurulmaktan, kelepçelerle prangalanmaktan ve alevli Cehennem ateşine atılmaktan halâs eyle!
ALLAH’IM!
Gam ve kederlerimizden en yakın zamanda kurtulabilmemiz için bize fereç ve mahreçler, çıkış yolları ihsan et!
ALLAH’IM!
Senin hak kelimen olan yüce dinin İslâm’ı, dünyanın her bir köşesinde ve hayatın bütün ünitelerinde bugün de bir kez daha yücelt. Bizim ve dünyanın değişik yerlerindeki, hayatın muhtelif ünitelerindeki bütün kullarının sinelerini imana, İslâm’a, ihsana, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç. Bizleri bu kudsî iman hizmetinde istihdam eyle. Yerde ve gökte, bütün kulların arasında bizim için vüdd/sevgi vaz’et. Bizi âlim, ârif, halîm, çok tevbe, evbe ve inâbede bulunan, âh u enînlerle hep kapının tokmağına dokunan, mütevazi, huşû ile iki büklüm, Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmış, vakûr, ciddi, heybet sahibi, salih, ihlasın özüne ermiş ve erdirilmiş muhlis ve muhlas, Senden razı ve Senin hoşnutluğuna mazhar, Seni seven ve nezdinde muhabbetle serfiraz kılınan ve huzurunda sürekli el açıp dua eden bahtiyar kullarından eyle.
[Kırık Dilekçe/Yakaran Gönüller]