Pırlanta İkliminde Seyahat-39

□Peygamberler ve Hidayet

□Gınâ

□İç Heyecan ve Titreyişlerin Sesi

□İradî Miskinlik veya Fakr

□İnsan Parayla Alınıp Satılacak Hakir Bir Varlık Değildir

***

PEYGAMBERLER VE HİDAYET

°°°Önsöz°°°

  • Hidâyetin kendisi, yani bir kulun kalbine yerleştirilmesi tamamen Allah’tandır. Fa­kat bu, kulun iradesinin burada hiç rolü yoktur anlamına gelmez.
  • İnsan iradesinin söz konusu olduğu yerlerde Allah’ın takdiri genellikle kulun tercihine göre gerçekleşir.
  • Bir başka husus da, sebepler dünyasında yaşıyor olmamızın bir sonucu olarak hidayetin bir takım vesileleri de vardır. Bu bir olay, bir bilgi veya bir kişi de olabilir.
  • Genel anlamda Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm hidayetimizin en büyük vesilesidir. Buna rağmen O, bir hadis-i şeriflerinde Cenab-ı Hak’tan kendisi için bile hidayet, takva, iffet ve gınâ istemektedir.
  • Bu değerler Onda zaten kâmil mânâda mevcut bulunduğu halde bunları yine de istiyor olması, Onun sürekli olarak manevi tekamül hâlinde bulunması, yani bunların artarak devamını istiyor olmasıyla açıklanabilir.
  • Bu isteklerinden bilhassa hidâyet ve gınânın, Onun için ne ifade ettiği ve bizler için neler ifade etmesi gerektiği de Pırlantada şöyle ele alınıyor:

°°°

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çokça tekrar ettiği:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

“Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.” (Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 74; İbn Mâce, dua 2.) duası kendilerini insanlığa, hak ve hakikati anlatmaya adamış irşad ve tebliğ kahramanları bu yüce vasıflara uygun hareket etmeli, dillerinin yanı sıra, hâl, tavır ve davranışlarıyla da, “Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.” demelidir.

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) diline vird-i zebân ettiği bu duada talep edilen ilk husus olan hidayet; doğruyu görme, doğruyu duyma, doğruyu bulma ve doğruda sabitkadem olma demektir. Bu açıdan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) duada ilk olarak hidayete yer vermesi çok önemlidir. Çünkü hidayet olmadan bir insanın doğruyu görmesi, hayatını doğruya göre programlaması mümkün değildir. Bu mümkün olmayınca da takva, iffet ve gınâdan bahsedilemez. Duada yer alan daha sonraki üç talebin elde edilmesi bir yönüyle hidayete bağlıdır.

Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sa­hi­ha’dır.

Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde,

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Hi­dayet rehberidir müttakilere.” (Bakara sûresi, 2/2.) beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. 

  • Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette,

-“İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.” (Bakara sûresi, 2/5.) buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Başta da ifade etmeye çalıştığımız gibi hidayet, peygamberlerin doğuştan mazhar oldukları temel karakterleridir. Çünkü Allah Teâlâ, çok önemli bir misyonla göndermiş olduğu o mualla zatların ileride bir kısım kendini bilmez densizler tarafından serrişte (bahane) edilecek davranışlarda bulunmalarına fırsat vermez. Bu açıdan Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) aleyhinde söylenilen sözler İsrailoğulları’nın bir iftirası olduğu gibi, Hazreti Nuh ve Hazreti Hûd (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi peygamberler aleyhinde söylenilen sözler de kavimlerinin birer iftirasından ibarettir.

Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında hidayet dairesi dışında söylenilen uygunsuz sözler hem kendini bilmezliğin bir ifadesi hem de Arş’ı titretecek büyük bir iftiradır.

Söz buraya gelmişken, وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى (Duhâ sûresi, 93/7.) âyet-i kerimesiyle ilgili bir kısım teologlar tarafından dile getirilen bir yorumun yanlışlığını ifade etmek istiyorum. Onlar bu âyet-i keri­me­yi, “Allah, Seni dalâlet içinde buldu ve hidayete erdirdi.” şek­lin­de izah ediyor, burada yer alan ضَۤالًّا lafzına, hida­yetin zıddı bir mânâ veriyorlar. Buradan yola çıkarak da peygam­berlik nuruyla serfiraz kılınıp ufkunun aydınlanacağı âna kadar –hâşâ ve kellâ– İki Cihan Serveri Hazreti Muhammed Mustafa Efen­di­miz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dalâlet içinde yaşadığını iddia ediyorlar. İşin doğrusu, O’na böyle bir dalâlet nispetinde bulunan bir insan, –Allah hidayet buyursun– kendisi dalâlet içinde demektir. Kur’ân-ı Kerim, Necm Sûresi’nde, مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى “Sa­hi­bi­niz (Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâ­yâ), hiçbir zaman dalâlet ve sapıklığa düşmedi, hiçbir zaman aşı­rı­lık, taşkınlık ve ölçüsüzlüğe girmedi.” (Necm sûresi, 53/2.) buyurmuştur. Ayet-i ke­ri­mede geçen ve Allah Resûlü’nün dalâlete düşmediğini bildiren مَاضَلَّ fiili, mâzi sigasıyla geldiği için, O’nun hayat-ı seniyyelerinin hep hidayet üzerine geçtiği ifade edilmiş oluyor.

O hâlde zahiren birbirine zıt gibi görünen bu iki âyet-i kerimenin arasını telif etmek için “dalâlet” kelimesinin farklı anlamlarına bakmak gerekmektedir.

Dalâletin bir anlamı, “yürünen doğru yoldan ayrılma, sapma” olsa da, onun diğer anlamı, “değişik yollar karşısında doğru yolun ne olduğunu kestirememe ve bu konuda tereddüt yaşama demektir”. İşte “dalâlet” kelimesi, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispet edildiğinde anlaşılması gereken bu ikinci mânâdır. Semavî nurun ulaşacağı âna kadar O (sallallâhu aleyhi ve sellem), farklı yollar karşısında tereddüt yaşamış, doğru yolu bulma adına cehd ü gayret sarf etmiş, bununla da bir yönüyle geleceğine ait çok önemli blokajlar oluşturmuştur.  […]

Peygamberlerin sahip olduğu hidayet sıfatıyla alâkalı üzerinde durulması gereken ayrı bir husus da şudur: Şûra Sûre­si’nde,

 وَإِنَّكَ لَتَهْدِۤي إِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Sen gerçekten insanları doğru yola hidayet edersin.” (Şûrâ sûresi, 42/52.) buyrulmak suretiyle, kendisi hidayet üzere olan Allah Resûlü’nün, aynı zamanda bu konuda bir rehber olduğu ifade buyrulmuştur.

Hidayette olan peygamberler, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, aynı zamanda insanları da hidayete sevk eder, bu konuda insanlara rehberlik yapar, yol gösterir, onların önünü açar ve onları hidayetle tanıştırırlar. [Bir Dua Dört Esas / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

GINÂ

°°°Önsöz°°°

  • Yukarıda da geçtiği üzere, Efendimiz’in Cenab-ı Hak’tan istediği dört şeyden birisi gınâ, yani zenginliktir.
  • Burada şöyle bir hassasiyet gereklidir.
  • Elindeki bir şeyin Allah’tan olduğunu bilmek, onu yine O’nun yolunda kullanmayı gerektirir. Çünkü bu durumda insan onun sahibi değil emanetçisi olmuş oluyor.
  • Emanet ise, gerçek sahibi adına ancak vekaleten kullanılabilir.
  • Burada söz konusu olan gınanın tarifi ve bu zenginliğin nasıl değerlendirilmesi gerektiği, mezkûr hadîs-i şerif ve âyet-i kerimeler ışığında açıklanmaya şöyle devam ediliyor:

°°°

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem):

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

“Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.” (Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 74; İbn Mâce, dua 2.)

Allah Resûlü’nün duasında yer alan dördüncü husus gınâdır ki, bunun da iki mânâsı vardır. Bunlardan birincisi gönül zenginliği, istiğna; diğeri de helâlinden kazanarak maddeten zengin olma demektir. Bunların ikincisini istemede de bir mahzur yoktur. Çünkü dünya nimetleri yerli yerinde kullanılabildiği takdirde, imanı, ibadet ü taat düşüncesini destekleyici önemli birer faktör olabilir. Fakat maddî zenginlik istenirken bunun helâlinden olmasına âzamî dikkat edilmeli, böyle bir zenginliğin hakkını verme konusunda asla cimriliğe düşülmemeli, gönlün mala mülke kapılmasına müsaade edilmemeli, mal ve servetin Allah’ın (celle celâluhu) bir lütfu olduğu unutulmamalı, elde edilen imkânlara bakıp, “Bunu ben kendi bilgi ve maharetimle elde ettim.” demek suretiyle Karun’un düştüğü çukura yuvarlanmamaya dikkat edilmelidir. (Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.) Bu hususlara riayet edildiği takdirde Cenab-ı Hak’tan servet istemekte bir mahzur yoktur. Ayrıca Nebiler Serveri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarında, başka bir kısım hususların yanında açlık (Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 32) ve fakirlikten (Bkz.: Buhârî daavât 38; Müslim, zikr 49) de Allah’a sığınmıştır. Çünkü böyle bir duruma maruz kalan insan, hâlinden şikâyet edebilir veya dilenciliğe düşebilir.

Bu açıdan denilebilir ki zenginlik talebi karşısında İslâm dininin olumsuz, yasaklayıcı bir tavrı olmamıştır. Belki burada dikkat edilmesi gereken mesele, kenz yapmamak, şahsî servet ve istikbal için para ve mal stoklamamaktır.

Zira kenz yapıp da ondan infakta bulunmayan insanların su-i âkıbetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da şöyle gözler önüne serilmiştir:

 وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele!” (Tevbe sûresi, 9/34.) Evet, burada hazineler oluşturan, stok üstüne stoklar yapan, çok defa bu stoklarını tefecilikte kullanan, hatta fırsat kollayarak yerine göre ekonomiyle oynayan, bütün bunları yaparken Allah korkusu, ahiret düşüncesi olmayan insanlar, canlarını yakacak bir azapla müjdelenmiştir. Aslında insan, elindeki servetini yerli yerinde kullansa, gerçek bir müjdeye mazhar olabilir. Fakat onlar ellerindeki serveti yanlış yerde kullanmalarından ötürü bu müjdeyi, kendi elleriyle acıklı bir azap müjdesine çevirmişlerdir.

Müteakip âyet-i kerimede ise onların Cehennem’de maruz kalacakları azap şekli detaylandırılarak haber verilmiştir:

 يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ

“O azap günü, dünyada iken bi­rik­ti­rilip yığılan altın ve gümüşler, Cehennem ateşinde kızdırılır kız­dı­rılmaz sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağ­lanır: ‘İşte’ denir kendilerine, ‘bunlar, nefisleriniz için yığıp bi­rik­tirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp biriktirdiğiniz şeyleri!’” (Tevbe sûresi, 9/35.)

Allah yolunda harcamak için biriktirilen servet ise böyle bir kenzden farklıdır. Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunda kullanmak, dünyanın farklı yerlerinde okullar, üniversiteler açmak, kendi değerlerimizi insanlığa duyurmak gibi hayırlı niyetlerle kazanılan servet farklı değerlendirilmelidir. Hatta insanlar bu gaye-i hayali gerçekleştirmek için servet sahibi olmaya teşvik edilmelidir. [Bir Dua Dört Esas / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İÇ HEYECAN VE TİTREYİŞLERİN SESİ

°°°Önsöz°°°

  • Herşeyi Allah’tan istemek gerektiğini bilmek kadar, öncelikli olarak neyin ve nelerin istenmesi gerektiğini bilmek de çok önemlidir.
  • Dünyada sağlık, selâmet ve âfiyet, ahirette cennet istemek elbette meşrudur. Fakat aslında bunlar avamca istekler olup, esas istenmesi gerekenlerin neticesidir.
  • Burada söz konusu olan avamilik durumu, bu dünyada çocukların istekleriyle büyüklerin isteklerinin farklı olmasına da benzetilebilir. Ruhen kemale ermiş insanların Cenab-ı Haktan istekleri bizden farklıdır.
  • İşte o kâmillerden birisi, bizlere de tavsiye mahiyetinde dualarımızda ilk sırada yer alması gereken en önemli isteklerimizden birinin ne olması gerektiğini, kendisinin de tanıdığı canlı örneklerin hallerini ifade babında şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi tarafından :

°°°

[…] ihsan şuuru içinde duada huzur, hudû ve huşû çok önemlidir. Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah’a (celle celâluhu) yönelmeli ve dua ederken kendisinden geçmelidir.

Ben, Hazreti Pîr’in talebelerinden Tahiri Mutlu Ağabey ve Ahmed Feyzi Ağabey’i gördüm. Onlar, dua ederken iç heyecanlarını dile getirir, âdeta kıvranır ve kendilerinden geçerlerdi. Aslında onlar, Üstadlarından gördükleri tavrı sergiliyorlardı.

Burada sizin için de mazeret sayılabilecek bir hususa bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Maalesef biz, doğru dürüst namaz kılan, samimi dua eden, gönülden Cenab-ı Hakk’a teveccühte bulunan insanları tekyede de, medresede de, camide de görmedik. Bu konuda bize öncülük yapacak, ufkumuzu açacak, kapıyı aralayarak hakikatin dırahşan çehresini gösterecek rehberlerimiz olmadı. Her birimiz birer ümmi olarak kaldığımız yerde kalakaldık. Merhum Kutup, bu türlü mülâhazalara girdiğinde, “Biz, Müslüman mıyız?” diyerek hâl-i pürmelâlimizi ifade ederdi. Fakat her şeye rağmen, hakiki imanı elde etmeyi ağır bulmayın ve elde edilmez sanmayın. Siz, hele bir dertlenin ve ızdırapla O’na yönelin. İşte o zaman bakın, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler ve size ne tür sürpriz kapılar açar. Öyleyse gelin, içimizdeki katılıkların izale olması, kulluğun içimizde bir inşirah hâsıl etmesi ve imanda derinleşebilme adına gece kalkalım, dört rekâtlık bir hacet namazı kılalım; ardından da, “Allah’ım! Senden bu gece beni ihsan şuuruna ulaştırmanı istiyorum. Senden ne keramet, ne ikram ne şu ne de bu, başka bir şey istemiyorum. Tek isteğim, Seninle münasebette derinleşebilmek. Sen aklıma geldiğinde başka şeylerin gözümden silinip gitmesi ve Senin mârifetinle meşbû yaşamaktan başka bir şey istemiyorum!” diyelim. Bunu derken de ağzımızdan çıkan her bir kelimenin şuur damgası taşımasına dikkat edelim. Israrla geceleri Allah’tan (celle celâluhu) bunu isteyelim. Bir gece, iki gece, üç gece… kalkalım, delice Allah’a yalvaralım. Ben, burada sizi itham edercesine bir tavırla, “İçinizde, Allah’tan mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyak isteme adına hayatında bir hafta peşi peşine gece kalkıp hacet namazı kılıp arkasından da böyle bir istekte bulunmuş olan var mı?” diye sormak istemem. Çünkü böyle bir soru karşısında olumlu cevap alacağım insanın çok fazla olmayacağı kanaatini taşıyorum. Bu da bizim, meseleye verdiğimiz önemi gösteriyor. Fakat unutmamak gerekir ki,

مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ

“Bir şeyi talep eden, talebinde ciddi olur ve gereken gayreti de gösterirse istediğini elde eder.” (Bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.) Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum. İçlerinde delice Allah’a (celle celâluhu) dua eden, heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum. Eğer orada bin tane insan samimi olarak elini açsa ve bin ağızdan âli mülâhazalar Cenab-ı Hakk’a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrilmesi mümkün değildir.

Hatta benim bu konudaki inancım şudur: 

Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah’ım, bu arzı değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki arz birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur. Heyhat! lem-i İslâm’ın var olduğu günden bu yana günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır. Ama demek ki insanlar bu felâketleri, bu zillet hâlini bütün fecaatiyle duyamıyorlar. Şayet duysalardı, en azından bir dua ölçüsünde bundan kurtulma cehtleri olurdu. İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.

Son olarak: Böyle bir ızdırap ufkuna bir anda ulaşılmazsa da insanın kendini zorlaması, bu istikamette ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyması gerekir. Ellerini kaldırdığında, “Verirsen verirsin, vermezsen vermezsin.” tavrıyla dua etmesi ise Allah karşısında küstahlık ve terbiyesizliğin ifadesidir. Hâlbuki insan, dua ederken âdeta bir dilenci gibi olmalı, hâli ve tavrıyla, “İstiyorum Allah’ım, bahtına düştüm, kurban olayım istiyorum! Lütfet Allah’ım! Öldür beni ama isteklerimi kabul et!” demelidir.

Evet, mü’min, nazarını hep yüksek zirvelere dikmeli ve bu isteklerini içinden gelerek dillendirmelidir ki, Cenab-ı Hak da ona lütfuyla cevapta bulunsun. Çünkü bir insanın teveccühü ne kadarsa ona o kadar teveccüh edilir; nazarı ne ölçüde ise ona o ölçüde nazar edilir. [Gaflet ve Ülfete Yenik Düşmemiş Dua /Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İRADÎ MİSKİNLİK VEYA FAKR

°°°Önsöz°°°

  • İnsanın kendisini tanımasıyla Allah’ı bilmesi arasında mutlak mânâda karşılıklı bir gerektirme durumu vardır.
  • İnsan, enâniyetini devreden çıkarabildiği, yani Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına dupduru bir ayna olabildiği ölçüde o isim ve sıfatları net görür, o ölçüde Allah’ı bilmiş ve tanımış (ârif) olur.
  • Kendi acizliğini, fakirliğini ve zayıflığını bilmeyen, yani kendini tanımayan insan, aslında Allah’a ait olan güç, kuvvet, kudret ve gınâ (zenginlik) sıfatlarını kendi uhdesinde gördüğü ölçüde Allah’ı tanımaktan uzaklaşmış olur.
  • Risale-i Nur’un çok önemli tespitlerinden birisi olan bu gerçeği, ekmel-i insan olan Efendimiz’in hem kavli hem amelî olarak hangi seviyede temsil ettiğini, onun zamanımızdaki sâdık vârisi şöyle açıklıyor:

°°°

Hazreti Bediüzzaman’ın da mesleğinin esası olarak zikrettiği (Bkz.: Bediüzzaman (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl); (Dördüncü Mektup), (Yirmi Sekizinci Mektup, Beşinci Mesele).) fakr, hakikatte hiçbir şeye malik olmadığının farkına varma, Allah’a (celle celâluhu) karşı ihtiyacını hissetme demektir. Bu duyguya sahip olan insan,

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Yâ Hayyu, yâ Kayyûm! (Ey gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan Yüceler Yücesi Zât), rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle başbaşa bırakma!” (en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 4/46, el-Mu’ce­mü’s-sağîr 1/270.) diyerek sürekli Allah’ın (celle celâluhu) himaye ve görüp gözetmesine sığınır.

İşte Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duygularla yaşamayı, bu duygularla ruhunun ufkuna yürümeyi ve ötede de acz ve fakr kanatlarıyla kanatlanan, sürekli Allah’a iltica eden insanların içinde haşrolmayı diliyor. Bir başka ifadeyle, Efen­di­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ahirette de bu duyguya sahip olan insanların rehber ve öncüsü olacaktır; olacaktır çünkü O (aleyhissalâtü vesselâm), hayatı boyunca hep insanlardan bir insan olarak yaşamış, hiçbir zaman mahviyet ve tevazudan ayrılmamıştır. Hazreti işe Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) ifadesiyle, bazen o kutlu hanenin üzerinden iki ay geçmiş, üçüncü ay girmiştir de hâlâ orada ocak yanmamış, bir çorba bile pişmemiştir. (Buhârî, hibe 1, rikâk 17; Müslim, zühd 26, 28.)

Kim bilir belki de bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinden biraz da sorumlu olduğu kişilerin hukukunu koruma endişesiyle, bu konuda bazı mülâhazalar geçmiş olabilir. İhtimal ki işte böyle bir zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Cebrail’in (aleyhisselâm) yanında bulunurken bir ses duyulmuş, yanlarına farklı bir melek inmiş ve şöyle demiştir: “Allah sormaktadır: Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Böyle bir sual karşısında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaten tercihini doğru yapacaktır. Fakat Hazreti Cebrail, meselenin yanılmaya hiç tahammülü olmadığından, “Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!” demiştir. Bunun üzerine Efendimiz de, “Kul bir peygamber olmayı isterim!” buyurmuştur. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/231; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 10/491.)

  Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fakir olarak yaşamış ve ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada da arkasında hesabını veremeyeceği bir mal bırakmamıştır. O, elde ettiği bütün nimetlerin hakkını vermiş, Allah’ın (celle celâluhu) kendisine ihsan buyurduğu malları yine O’nun yolunda harcamış, böylece de alnı açık, yüzü ak olarak huzur-u kibriyaya yürümüştür.

İffet bidesi ve İffet Kahramanları

Bununla birlikte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatı boyunca kendini hiç atalete salmamış, yaşadığı sıkıntılarla ilgili kimseye dert yanmamış, kimsenin eline bakmamış, dilenmemiş, kimseden sadaka ve zekât kabul etmemiştir. Zaten O’nun sadaka ve zekât alması haram kılınmıştı. (Bkz.: Buhârî, zekât 60, cihâd 188; Müslim, zekât 161.) O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine gelen hediyeleri de hep başkalarına dağıtmıştır. (Bkz: Buhârî, bed’ü’l-vahy 5-6, zekât 50, rikak 20, savm7; Müslim, zekât 124, fezâil 50.) Efendimiz, aile fertlerinin iaşesini karşılayabilmek için bir Yahudiden veresiye yiyecek satın almış, karşılığında da ona mübarek kalkanını rehin bırakmıştı. O, kalkanı rehin olduğu hâlde ruhunun ufkuna yürümüştür. (Bkz.: Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1.)

Muhtemelen böyle bir hâdiseden sahabe-i kiramın haberi bile olmamıştır; olsaydı onlar bu konuda ne yapacaklarını çok iyi bilirlerdi. İşte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli infakta bulunarak elinde avucunda ne varsa Allah yolunda harcamış, iradî olarak ümmetinin en fakiri gibi hayatını yaşamış ama asla kimseye el açmamış, bu konuda en küçük imada dahi bulunmamıştır.

İşte O’nun talep ettiği miskinliği, bir taraftan cömertlik ve civanmertlik sergileyerek en basit ve sade bir hayatı tercih etmek, diğer taraftan da bir iffet âbidesi olarak başkalarından en küçük bir beklentiye girmemek şeklinde anlamak gerekir. O (aleyhissalâtü vesselâm) eşsiz bir iffet âbidesi olduğu gibi, adım adım O’nu takip eden ashab-ı kiram efendilerimiz de iffet kahramanları olarak hayatlarını geçirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, fakirlik ve zaruret içinde kıvranıp durdukları hâlde tekeffüf ve tese’ülde bulunmayan, yani elin âlemin eline bakmayan ve kendini dilenmeye salmayan İslâm’ın o ilk kahramanlarını;

يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَۤاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا

“Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.” (Bakara sûresi, 2/273.) buyurmak suretiyle takdir ve tebcil etmiştir.

Evet, sahabe-i kiramın hayatlarına baktığımızda onların, ciddi bir hassasiyet içinde başkalarından bir şey istemekten kaçındıklarını ve geçimlerini kendi el emekleriyle çalışarak karşıladıklarını görürüz.

Mesela Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman İbn Avf (radıyallâhu anh) bütün servetini Mekke’de bırakmak zorunda kalarak Medine’ye hicret etmiştir. Fakat Medine’ye geldiğinde, eline bir ip alıp pazarın yolunu tutmuş, işe hamallıkla başlamış (Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 3.) ama Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle bir süre sonra yedi yüz deveyi infak edebilecek bir zenginliğe ulaşmıştır. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129)

Evet, dilenmenin çok ayıp bir davranış olduğunu bilen sahabe-i kiram efendilerimiz, ciddi fakr u zarurete rağmen hep kendi el emekleriyle geçinme ve helâlinden kazanma yollarını aramışlardır.

Bu açıdan vaktini Allah yolunda harcayan, Allah yolunda hizmet eden insanların bile kanaatimce, başkalarından burs ve yardım beklemesi ayıptır. Keşke imkân olsa taş kırsak, apartmanlarda temizlik yapsak ama her zaman alnımızın teriyle kazandığımız parayı yesek. Fakat bazı konumlar, meşgul olunan bazı hizmetler vardır ki, insanın başka bir iş yapmasına müsaade etmez. İşte ancak bu durumlarda, o konumda bulunan insanın zaruret ölçüsündeki ihtiyaçlarının karşılanabileceği ruhsatı verilebilir. [Miskinliğin Doğru Anlaşılması / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

İNSAN PARAYLA ALINIP SATILACAK HAKİR BİR VARLIK DEĞİLDİR

°°°Önsöz°°°

  • İffet ve gınânın hizmetimize ve bütün hizmet anlayışlarına bakan çok önemli bir yönü daha vardır.
  • Hizmet erlerinde bu sıfatların zayıflığı veya yokluğu, sadece şahsî itibarlarına değil temsil etme durumunda bulundukları davalarına da çok büyük zararlar verebilir.
  • Bu durum genellikle iki şekilde olabilir:
  • Birisi, sözünü ettiğimiz konularda zaafları bulunan insanlar, para veya makam gibi cazip teklifler karşısında başkaları tarafından peylenebilirler.
  • Diğeri ise, başka insanların hizmet hakkında sû-i zanna kapılmalarına sebebiyet verip yine hizmete büyük zarar vermiş olurlar.
  • Son olarak, hizmetimizin ilk yıllarındaki gönlü zengin, ruhu engin, kalbi geniş mümtaz insanlardan misaller verilmek suretiyle, dava düşüncesine sahip günümüz insanlarının nelere, ne ölçüde dikkat etmeleri gerektiği şöyle özetleniyor:

°°°

Çağımızın inanan gönülleri daha bir hassas olmalı ve hayatları boyunca onurlu ve izzetli yaşamaya çok dikkat etmelidirler. Onlar, hiç kimseden tek bir kuruş dahi olsa beklenti içine girmemeli ve hiç kimseye karşı diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.

Evet, onlar, iffet kahramanları olarak her zaman dimdik durmasını bilmelidirler. Aksi takdirde değişik menfaat şebekeleri, din yolunda koşturan bu insanları kendilerine kul köle hâline getirirler ve gün gelir onları dininden taviz vermek zorunda bırakırlar.

 Maalesef günümüzde bunun çok acı misallerini müşahede ediyoruz.

Evet, acı acı görüyoruz ki niceleri satın alınıyor, sonra da onlar değişik şekilde kullanılıyor. Hâlbuki insan, asla parayla alınıp satılacak bir varlık değildir, olmamalıdır. Onun fiyatı, Cen­net’tir, Cemalullah’tır, Allah’ın (celle celâluhu) rızasıdır. Bunların dışında kalan hiçbir şey insana bedel olamaz.

Evet, bedel olarak İstanbul’un fethi bile takdir edilse, insanın kendisini satması konusunda bu bir bedel olamaz. Yani birisi satıldığında İstanbul fethedilecek olsa, insan yine de buna razı olmamalıdır. Çünkü insanın izzet, haysiyet ve şerefi onların hepsinden daha yüksektir.

Bu kudsî daire içinde bazı kimselerin bu ölçüde bir ruh saffetine ulaştıklarını söylemezsek, nankörlük olur. Fakat biz, herkesi böyle bir ruh hâletine ulaştırmaya çalışmalıyız. İnsanlara, el emeğiyle geçinmenin, itibarı korumanın, izzetli yaşamanın değerini anlatmalıyız. Çünkü Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kul bir peygamber olmayı seçmesi, peygamberlik mesleğinin temsili olan bir hizmet yolunun her zaman aynı ruh hâletiyle temsil edilebileceğini gösterir.

Dar-ı bekâya irtihalinden sonraki dönemde, Hazreti Pîr’in öndeki talebelerinin çoğunu gördüm.

O günlerde Türkiye genelinde sadece birkaç ev vardı. Bu evlerde, sadelik hâkimdi. Oralarda çoğu zaman çorba pişerdi, onun da yağı olmazdı. Çayın yanında bir ekmek ve peynirle iktifa edilirdi. Fakat onlar, hakka hizmet adına ciddi bir şevk u târâb içindeydiler. Onların her biri hizmet aşkıyla bir küheylan gibi şahlanmıştı. Bu açıdan denilebilir ki, asıl hizmeti onlar yaptı, bugünkü zemini size onlar hazırladı. Toprağı sürdüler, tohumu saçtılar, sonra da onu tımar ettiler. Ardından hasat mevsiminde iş size düştü. Bu ölçüde bir istiğna ve iffet içinde yaşamak bazıları için ağır gelebilir. Fakat ulvi bir düşünceye gönül vermiş mefkûre muhacirleri hep bu ufku yakalama gayreti içinde olmalıdır.

Asla unutulmamalı ki, bu yüce mefkûre devam ederse, ancak bu ahlâkla devam eder. Çünkü –Allah korusun– şatafatlı bir hayat içine girerseniz insanların size olan güvenleri sarsılır; sarsılır da sizi himaye eden ellerini üzerinizden çekerler. O zaman da geniş bir coğrafyaya yayılmış çok güzel faaliyetler –Allah korusun– durur. Evet, bütün insanlığa öyle hizmetler sunuluyor ki, sayısız gönüllünün sayısız fedakârlıkları olmasa bu faaliyetlerin devam etmesi söz konusu olmaz. Günümüzde kimisi cehaletten, kimisi de çok iyi bildiği hâlde sırf kıskançlık ve hasedinden dolayı; “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye itham edici sorular ortaya atabilir. Şurası muhakkak ki, bu değirmenin çarkları suyla veya rüzgârla değil; İstiklâl mücadelesinde baş döndürücü bir fedakârlık ortaya koyan civanmert Anadolu insanının bir kez daha fedakârlıkla şahlanmasıyla dönüyor. O hâlde bu civanmert insanların zihnini bulandıracak, onları suizanna sevk edecek en küçük bir yanlışlık içine girilmemelidir. Bu, altından kalkılamayacak bir vebaldir ve Allah (celle celâluhu) bunun hesabını sorar.

Elbette ki bir iş adamı, bir tüccar ticarî hayata atılacak, çalışıp kazanacaktır.

Rabbim onların ticaretlerine bin bereket versin, onlar da çalışıp kazanmaya devam etsinler. Ancak konumu itibarıyla sade bir hayat yaşama mecburiyetinde olan hakka adanmış ruhlar, mefkûre muhacirleri son nefeslerini verinceye dek zâhidâne hayatı tercih etmeli, dünyaya karşı müstağni davranmalı ve duyguları, düşünceleri, akılları ve kalbleriyle kendilerini tamamen iman ve Kur’ân hizmetine adamalıdırlar. [Miskinliğin Doğru Anlaşılması / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 67 kez okundu