•Hazımsızlık ve Hased

□Hazımsızlık ve çekememezlik

□Hazımsızlıktan Kardeş Katline

□Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…

□Hazımsızlığı Hazmetmek

□Hased Ehlinin Vasıfları ve Nebevî beyanlarda Hased

□Mahzursuz Gıpta ve Hasetten Kurtulma Yolları

***

HAZIMSIZLIK ve ÇEKEMEMEZLİK 

Hazımsızlık, halledilmesi çok zor ruhî bir marazdır. Şeytanın insan karşısındaki HAZIMSIZLIĞI ve bu sebeple TEPETAKLAK YUVARLANIP gitmesi bu hakikatin en çarpıcı bir misalini teşkil eder.

Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde geçen şeytanın konuşmalarına bakılacak olursa, onun, Allah’ı bilen bir varlık olduğu anlaşılır. Fakat buna rağmen o, göz göre göre, sırf KISKANÇLIK ve HAZIMSIZLIĞINDAN dolayı Hazreti Âdem’e secde etmemişti. Kur’ân-ı Kerim onun, secde mevzuundaki muhalefetini anlatırken hep “ebâ” fiilini kullanır ki, bu da onun bu konudaki ısrarını ifade eder.

Yani şeytan katiyyen ve katıbeten Hazreti Âdem’e secde etmeme inat ve temerrüdü içindeydi. Mahiyeti kin ve nefretle dopdolu olduğundan, bu durum onun olumlu ve güzel şeyleri görmesine, düşünmesine fırsat vermiyordu.

KISKANÇLIK ve HAZIMSIZLIĞIN yenilmesi, ortadan kaldırılması kolayca mümkün olsaydı, belki de şeytan böyle feci bir akıbete maruz kalmayacaktı. İHTİMAL, Hazreti Âdem’in Allah’la münasebeti ve melaike-i kiramın onu tazimi, şeytan için bir mânâ ifade eder ve böylece o, bu tablo karşısında dersini alır ve yola girerdi. Fakat KISKANÇLIK ve HASEDİN KURBANI bu zavallı varlık, tepetaklak yuvarlanıp gitmiştir ve hâlâ da yuvarlanmaya devam etmektedir.

Bir menkıbede şöyle anlatılır:

Şeytan, Cenâb-ı Hakk’a, “Bu kadar çok insanı affediyorsun. Benim ceza ve çilem -sanki çile çekiyormuş gibi- daha bitmedi mi?” diye sorar. Cenâb-ı Hak da ona: “Senin ilk imtihan olduğun hususu bir kere daha hatırlatıyorum. Git ve Hazreti Âdem’in mezarına secde et. Ben de seni bağışlayayım.” der. Fakat şeytan nasıl bir haset ve hazımsızlığa kilitlenmiş ki, yine de red ve inkârına devam eder. Demek ki, HASEDİN öyle muzaaf ve mük’ab bir kısmı var ki, bunun sonucunda ŞEYTAN KENDİSİNİ göz göre göre balıklamasına KÜFRÜN İÇİNE atmıştır.

***

HAZIMSIZLIKTAN KARDEŞ KATLİNE

Öte yandan Cenâb-ı Hak, Mâide Sûresi’nde, kıskançlık ve hazımsızlığın insanı nasıl bir akıbete sürüklediğini gösterme adına Hazreti Âdem’in iki evlâdının kıssasını anlatır.

(Mâide Sûresi, 5/27-31)

  • Maide Sûresi

27. (Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), “Öldüreceğim seni!” dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: “Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.

28. “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.

29. “Ben, (seni öldürmek için) elimi uzatıp da asla günaha girmek, böylece hem kendi günahımı, hem de senin günahını yüklenmek istemem; bu bakımdan dikkat et, bütün günahı sen yükleneceksin ve sonunda Ateş’in ehlinden olacaksın. Çünkü budur zalimlerin cezası.”

***

•Âyetin buraya kadar olan kısmının kelime kelime manâsı, “Ben dilerim ki, benim günahımı da kendi günahını da yüklenesin ve Ateş’in ehlinden olasın!” şeklindedir. Aslında bu, bir dileğin değil, tekvinî bir realitenin ve ciddî bir ikazın ifadesidir.

  • •Bu realite ve ikazı, şu iki hadis-i şerifte görebiliyoruz: “İki Müslüman birbirini öldürmeye teşebbüs etse, ölen de öldüren de Cehennem’dedir. Çünkü, ölen de, gücü yetseydi diğerini öldürecekti.” (Müslim, “Fiten”, 14; İbn Mâce, “Feraiz”, 8).
  • •“İki insan birbirine karşı SÖZLÜ TECAVÜZE giriştiğinde, mazlum taraf tecavüzde ileri gitmedikçe, tevacüzü ilk başlatan, hem kendisinin hem de sebep olduğu için diğerinin günahını yüklenir.” (Müslim, “Birr”, 68; Tirmizî, “Birr”, 51).

•Âyetteki ifade, bu gerçeğe bakmaktadır. Yani Habil, “Ben, tecavüz ederek, iki günahı, yani hem tecavüz hem de tecavüze sevketme günahını birden yüklenmek istemem.” demekte ve esasen kardeşine, “Dikkat et, iki günahı, yani hem beni öldürme hem de meşrû savunma adına benim sana yapacaklarımın günahını birden yükleneceksin!” diyerek beliğ bir hatırlatma ve ikazda bulunmaktadır. Yoksa, onun iki kişinin günahını birden yüklenip Cehennem’e gitmesini arzuluyor değildir.

30. (Bu sözler, diğerinin ders almak yerine HIRSINI KAMÇILADI da,) nefsi onu kardeşini öldürmeye sevketti ve nihayet o da kalktı kardeşini öldürdü; böyle yapmakla kaybedip gidenlerden oldu.

31. Allah, (ona, ne yapacağını bilemediği) kardeşinin cesedini nasıl ortadan kaldıracağını göstermek için bir karga gönderdi: onun yeri eşip de (oraya bir şey gömüp üstünü örttüğünü görünce), “Vah bana, ben şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki, kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim?!” diye dövündü; hüsran ve haybete düştü.

***

Bazı ferdî görünen hadiseler, küllî gerçekleri ortaya koyar ve küllî kanunlara sebep olurlar. Meselâ, bir defasında Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu keşfe çalıştığı bir zamanda iki Müslüman’ın şiddetle münakaşa ettiklerini görür ve o iş, kendisine unutturulur. Bu hadise, ferdî bir hadise olmakla birlikte, ümmet içinde maalesef âdeta yerleşik bir hâl olan cedel, ihtilâf ve fitnenin sembolü gibi bir fonksiyon gördüğünden, büyük bir hayırdan ümmeti mahrum bırakmıştır denebilir. Bunun gibi, Kitab-ı Mukaddes’te (Tekvîn: 4) adları Abel (Habil) ve Kain (Kabil) olarak anılan iki kardeşin başından geçen bu hadise de, bir insanlık gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Kabil çiftçi, Habil ise çobandır. İhtimal bir münasebetle Allah’a yakınlık için birer kurban, Habil iyi bir koyun, Kabil ise, yetiştirdiği ekinden birkaç tutam takdimde bulunur.

•KURBAN, “yaklaşma” manâsınadır ve ondan kasıt, Allah’a yaklaşmaktır.

•KURBAN, terim ve uygulama olarak İslâm’da artık küçük veya büyükbaş hayvanlar cinsinden bir hayvan kesme şeklinde yerleşmişse de, yine de onun altında yatan asıl gaye Allah’a yaklaşmak olup, Kur’ân-ı Kerim’de, Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; sizden O’na ulaşacak tek şey, takvadır (Hacc Sûresi/22: 37) buyurulmaktadır.

•KABİL, takvadan yoksun bulunduğu, ihtimal bunun için de kurban veya takdimesinde başka gaye güttüğü veya bunu istemeye istemeye yaptığı, kısaca ibadete ters bir niyet, tutum ve davranış içinde bulunduğu için, Allah onun kurban veya takdimesini kabul buyurmamıştır. Bu ise onda, bir başka çok önemli insanlık gerçeği olan kıskançlık damarını harekete geçirmiş ve bu kıskançlık da insanlık tarihinde ilk bağy, yani haksız tecavüz ve kanın dökülmesine yol açmıştır.

TARİH BOYU ilk insan topluluğu gibi, insan toplulukları, özellikle peygamberler veya peygamber vârisleriyle sağlanan sulh ve nizamın daha sonra tefrika ve ihtilaflarla bozulmasına da sebep hep bağy, yani kişinin hakkına rıza göstermeyip başkalarının haklarına tecavüz olmuştur (Bakara Sûresi/2: 213; Âl-i İmran Sûresi/3: 19).

Hayat, bilhassa insan hayatı, Allah katında son derece kıymetli ve önemlidir. O kadar ki, “Hak haktır; hakkın büyüğü küçüğü olmaz; bir ferdin hakkı toplum için feda edilemez.” hükmünü veren İslâm, bir insanı (maddî veya manevî açıdan) öldürmeyi veya diriltmeyi bütün insanlığı öldürme veya diriltme gibi telâkki etmiş ve hakların ve değerlerin mütekabiliyeti, yani karşılıklı oluşundan hareketle de kısası koymuştur. [ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ/Ali Ünal]

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da Hazreti Âdem’in bu iki oğlunun isimleri tasrih edilmese de, kütüb-ü sâlifede bunların isimlerinin Habil ve Kâbil olduğu ifade edilir. Evet, sağanak sağanak vahyin yağdığı bir evde neş’et eden, bir yönüyle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nüvesi olan ve Safiyullah unvanıyla yâd edilen Hazreti Âdem’in bu iki evladından birisi diğerini hazmedememiş, kardeşinin hayatına kıyacak kadar gözü dönmüş ve neticede onun kanına girmiştir. Tarih süzüldüğünde onun usaresinden buna benzer daha pek çok hadiseyi müşahede etmek mümkündür. Bütün bu hadiselerde karşımıza çıkan netice ise, hasedin nicelerini tepetaklak baş aşağı getirdiğidir.

Hatta kimseyi gül kadar incitmeyen ve sorgulanacak hiçbir yanı olmayan İnsanlığın İftihar Tablosu bile bazı insanlar tarafından kin ve haset kaynaklı tavırlara maruz kalmıştır.

Mesela bir seferinde Ebu Cehil’in Mugire ibn-i Şu’be’ye şu sözleriyle açıktan açığa bu hazımsızlığını ifade ettiğini görüyoruz:

“O’nun getirdiği haberlerin hepsi doğru.

O yalan söylemez. Çünkü şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık. FAKAT Abdülmuttalipoğulları, ‘Sikâye (Hacılara zemzem dağıtma hizmeti) bizden, sidâne (Kâbe’nin kilitlerini muhafaza hizmeti) bizden, rifâde (Hacılara yemek dağıtma hizmeti) bizden’ diyorlar; bir de kalkıp ‘Peygamber de bizden.’ derlerse ben bunu İÇİME SİNDİREMEM.” (İbn İshak, es-Sîre 4/191)

Bedir’de devrileceği ana kadar her gününü Allah Resûlü’ne düşmanlıkla geçiren bu bedbaht insan, HASET ve HAZIMSIZLIK DUYGUSUNUN cenderesinde ebedî FELAKETE sürüklenmiştir. Vefatından birkaç dakika önce “Ben şu ana kadar KISKANÇLIK ve HASEDİMDEN dolayı hep Senin yaptığın işleri yıkmaya çalıştım. Şimdi özür diliyorum.” diyerek kelime-i şehadet getirseydi belki de ilahî affa mazhar olacaktı. Fakat o, ÖYLESİNE HASET ve HAZIMSIZLIĞA kilitlenmişti ki, ÖLÜM HIRILTILARI ESNASINDA dahi gurur, kibir ve hasetle dopdoluydu.

Şimdi düşünelim; eğer EFENDİLER Efendisi’nin BÜYÜLEYİCİ ATMOSFERİNDE bile buz dağı mesabesindeki bu HAZIMSIZLIK DUYGUSU ERİMİYOR, kırılmıyor ve parçalanmıyorsa, kanaatimce KİMİLERİNİN SİZE OLAN HASETLERİNİN kırılmaması ve erimemesi çok zorunuza gitmemeli ve bir mânâda bu hâli tabii ve normal görmelisiniz.

CENNET’e MERDİVEN DAYASANIZ DAHİ …

BAZILARI, hayırlı bir faaliyetin başlatılması, planlanması, realize edilmesi gibi aşamalarda KENDİSİ OLMADIĞI için, o iş, ne kadar önemli, faydalı ve güzel olursa olsun, onun yıkılmasını isteyebilir.

Mesela, son yıllarda ülkemizde dünyanın dört bir tarafından gelen öğrencilerin katılımıyla dil olimpiyatları yapılmaktadır. Böyle bir organizasyonun arkasında kendini eğitime adamış öğretmenler, civanmert rehberler ve fedakâr mütevellîleriyle Anadolu insanı bulunmaktadır. Yani dil olimpiyatları ülkemizdeki pek çok fedakâr insanın cehd ve gayretinin bir ürünüdür. Hatta bu vesileyle, dünyanın dört bir yanındaki talebelere sadece dil öğretilmekle kalmıyor, bunun yanında, kendi kültür ve değerlerimiz de onların beğenilerine sunuluyor. Misyonerlik yapılmaksızın, dayatma olmaksızın kendi ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerler manzumesi onların nazarına takdim ediliyor. Çünkü her dil, siz farkına varsanız da varmasanız da, dayandığı kültür ve düşünce dünyasını yanında beraber götürür.

Tarihimizde çok güçlü olduğumuz dönemlerde bile bu çapta bir faaliyet gerçekleştirmeye muvaffak olamamışken, ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde sizin civanmert insanınız bu yolda bütün zorluklara göğüs germiş, değişik yerlerdeki eksik ve gediği gidererek Allah’ın izni ve inayetiyle bu çok önemli misyonu eda etmiştir/etmektedir. Ne var ki, bakıyorsunuz aynı hava ve atmosferi paylaştığınız bir insan bile kalkıp, “Siz de bu meseleyi çok büyütüyorsunuz.” diyerek rahatsızlığını dile getirebiliyor.

Bir başkası, gazetedeki köşesinde, yapılan bütün bu hizmetleri “şov” olarak nitelendirerek ayrı bir ithamda bulunuyor. Görüldüğü gibi gözyaşları ve çilelerle ortaya konulan bütün bu faaliyetleri kimi insanlar içlerine sindiremiyor ve farklı şekillerde karalamalara gidiyorlar. Hatta bazen, yapılan bütün güzel işlerin yıkılıp gitmesini arzu edecek derecede haset ve hazımsızlığa giriyorlar. Kimi zaman içlerindeki bu hazımsızlık hissi fiiliyata dökülüyor ve sizi, asılsız itham ve isnatlarla sağa sola gammazlıyorlar. Öyle ki, gidilen değişik ülkelerdeki hizmetlerin oradan sökülüp atılması için ellerinden geleni yapmaya başlıyorlar. Gayz ve kinin bu dereceye ulaşmış haline herhalde haset demek bile yetersiz kalır.

Evet, zannediyorum haset bile, “ben bu kategoriye girmiyorum” diyecektir. Çünkü böyle bir tahribat ancak bir kâfir sıfatı olabilir. Gerçi bu insanlara kâfir denemez.

Münafık demeye de bizim dilimiz varmaz. Fakat onların ruhlarını öyle bir hazımsızlık ve çekememezlik hissi sarmıştır ki, siz bir merdiven koyup onları Cennet’e ulaştırsanız dahi, onlar yine de bu nuranî merdiveni yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır.

***

HAZIMSIZLIĞI HAZMETMEK

ÖYLEYSE bu tür haset ve hazımsızlıkların her zaman yaşanabileceğini hesaba katmamız gerekir. Nasıl ki uzaktakiler küfürlerinin muktezasını yerine getiriyorlarsa, yakında duran, sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan, hatta ellerinde aynı eserleri dolaştıran insanlar da yer yer hazımsızlık ve çekememezliklerini ortaya koyacaklardır. Bu durumda size düşen vazife, bütün bunları beşer tabiatının muktezası görerek hazmetmek ve herkesi bağrınıza basmaktır.

وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ

“Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/134) âyet-i kerimesi gereğince, gayzınızı yutacak, insanları affedecek ve karşı taraftan kötülük gelse bile, siz, bu kötülüğü tek taraflı bırakacaksınız. Zira duran bir vasıtaya, başka bir vasıta gelip çarptığı zaman tahribat yarıya iner. Fakat iki vasıta da süratle birbirine çarptıklarında ikisi de orada preslenirler. Aynen bunun gibi siz de kötülükleri tek başına bırakmak suretiyle, tahribatı yarıya indirmeli ve karşı tarafın haset ve hazımsızlığını erimeye mahkûm etmelisiniz.

Öte yandan BU TÜR PROBLEMLERİN ÜSTESİNDEN GELME ADINA, sürekli çevrenizdeki insanlara imanda derinleşme yollarını göstermeli, ihlâs ve uhuvveti nazara vermeli, onları sürekli sohbet-i Canan’la rehabilite etmeli ve böylece onların nefis ve enaniyet cihetiyle fena bularak kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla yeniden bekâ billâh’a mazhar olmaları istikametinde cehd ve gayret göstermelisiniz.

Sohbetlerinizin birinci gündem maddesi, Allah’la münasebetlerimizi, durmamız gereken yerde tam durup durmadığımızı, düşünce dünyamız itibarıyla Kur’ânî çizgide olup olmadığımızı bir kere daha gözden geçirme olmalıdır.

Her seferinde sohbet-i Canan’la yeniden canlanmalı, bir kere daha dolmalı ve tekrar şarj olmalıyız. Böyle büyük bir mesele karşısında falan yerde okul açma, filan yerde üniversite açma gibi işler çok küçük kalır.

İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, nerede eksiğimiz olduğunu görmek mümkündür.

Biz oturup kalkıp sürekli sohbet-i Canan demediğimizden, sözleri evirip çevirip Allah ve Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getiremediğimizden, sürekli tahkiki iman etrafında tahşidatta bulunamadığımızdan haset ve hazımsızlık denilen o canavarın ağzına fermuar vuramıyoruz.

Ağzına fermuar vuramadığımız için de bu canavar Müslümanları yamuk yumuk konuşturuyor ve yamuk yumuk davranışlar içine itiyor. [16/07/2012. | K.Testi]

***

HASED EHLİNİN VASIFLARI ve NEBEVÎ BEYANLARDA HASED

Bir mânâda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset”, herhangi bir insanın şeref, ikbal, başarı, hatta sağlık, afiyet, zenginlik, eda, endam, güzellik, bilgi, zekâ, mutluluk… gibi vasıflar ve mazhariyetler karşısında duyduğu hazımsızlık hissidir ki, buna kestirmeden, bir ferdin kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin, başkasında bulunması karşısında duyduğu bir iç rahatsızlık da diyebiliriz.

RAHATSIZDIR böyle biri

  • kendine nispet edilmeyen faziletlerden, meziyetlerden, başarılardan;
  • kederlenir hasım yerine koyduğu insanlara gelen nimetlerden;
  • sevinir onların maruz kaldıkları musibetlerden..
  • ne “hüsn-ü aklî”ye saygı duyar ne de “hüsn-ü şer’î”ye; zira o, altında kalıp ezildiği ifritten egoizması ve dünyalara sığmayan kibriyle bütün fâikiyetlerin, farklılıkların kendine nispet edilmesi kuruntularıyla oturur-kalkar ve geçmiş devirlerdeki ilâhî mevhibeler hakkında bile nasıl olmuş da ona rağmen farklı bir zaman diliminde ortaya çıkmışlar diye düşünerek sürekli iç homurdanmalar yaşar.

Aslında böyle bir ruh haleti taşıyan kimsenin cinnetinde şüphe olmamakla beraber şimdiye kadar bir kısım psikanalizcilerle bazı psikologların dışında, açıktan açığa bu delilere “deli” diyen de çıkmamıştır. Evet, bir kısım psikanalizciler, haset duygusunu belli aşamalara ayırır ve şöyle bir sıralama ile ele alırlar:

  • Değişik rekabet hisleriyle dışa vuran kıskançlık;
  • hazımsızlığa hazımsızlıkla mukabele şeklinde ortaya çıkan çekememezlik
  • ve gidip hezeyana dönüşen, sonra da bir tufan halini alan daha müthiş haset hissi…

Bu sıralama, potansiyel kıskançlık duygusunun değişik terbiye yöntemleriyle kontrol altına alınmaması durumu itibarıyladır. İnsanları, his, şuur ve şuuraltı dünyalarıyla iyi okuyup iyi değerlendirebilen iç derinlikli rehberler ve insan sarrafı terbiyeciler vasıtasıyla, onun zararlı bir şekilde ortaya çıkmasına fırsat verilmeyebilir.

Bu his önceden sezilerek, hoşgörü ve başkalarına ait meziyetlere tahammül ufkunu göstermek, kendi meziyet ve mevhibelerine yönlendirmek suretiyle tâdil edilebilir ve böylece kıskançlığın derecesi azaltılarak hasetçinin kendini harap etmesi kısmen de olsa önlenebilir.

Üzerinde daha farklı bir üslupla durma mülâhazası mahfuz bu da bir görüş. Siz isterseniz, yine bir psikanalizci mülâhazasıyla buna, insanın bir kısım iç zaaflarının belli şahıslarda haset dürtülerine dönüşmesi de diyebilirsiniz..

İster öyle ister böyle, haset marazının -kem nazar dışında- kıskanılan kimseye hiçbir zararı yoktur, olamaz da. Şayet bir zarar söz konusu ise, o da hâsidin kendisine râcidir; zira kıskançlık, kıskanılandan daha çok kıskananın işini bitirir; evet böyle biri, her zaman rahatsızlık içindedir çekemediği kimselerde gördüğü güzelliklerden, değişik ilâhî lütuflardan; rahatsız olur, olur da oturur-kalkar hasım kabul ettiği şahsın mazhariyetleri karşısında kinle, nefretle homurdanır durur; Hakk’ın ona teveccühlerini içten içe sorgular.. duaya inanıyorsa, kıskandığı kimseye beddua eder; ihtimal onun için büyüye,kahriyeye başvurur ve kendi hayatını çekilmez bir azaba çevirir.

Bir insanda haset marazı mevcutsa, onun için bir sürü çekememezlik sebebi hazır demektir:

  • Bazıları için aynı kulvarda koşma;
  • bazılarınca karşı taraf kadar başarılı olamama
  • veya beklediği ölçüde başarılarının karşılığını görememe;
  • kimilerince de bencillik ve kibri zaviyesinden hep hasmına göre kendine biçtiği seviyenin gerisinde kalma…
  • gibi hususlar birer hazımsızlık sebebidir.

BÖYLE BİR HÂSİD, Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini arzu edercesine sürekli hezeyan yaşar; açık-kapalı her zaman kaderi tenkit eder; ilâhî icraatı sorgulama küstahlığında bulunur.. KISKANÇLIK hafakanları itibarıyla kendi yaşama atmosferini elektriklendirir ve kendi eliyle gider öldüren bir darlığın kulu-kölesi olur. RAHATSIZ EDER çevresini ve onlar tarafından rahatsızlığa maruz kalır.. böyle bir darlık içinde geçirdiği her dakika, her saat patlamaya hazır bir bomba görüntüsü sergiler ve bu hâliyle en yakınlarını dahi bîzar eder.

Hastalık böyle sürüp gittiği takdirde zamanla mahdut kimselere karşı olan bu çekememezlik hissi büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak onu bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir.

Öyle ki, artık böyle birinin bütün sözleri, beyanları döner-dolaşır, hep gelir hasım/hasımlar konumundaki şahıslara takılır.

  • Bir mü’min için müzakere ve muhaverelerde “sohbet-i Canan” ne ise, kıskançlık pençesinde kıvranıp duran bahtsız için de bütün negatif mülâhazaların gelip kıskanılan (mahsûd) şahsa dayanması aynıdır.

Bazen hasmını hafife alarak, bazen onun hakkında gıybetlere girerek, bazen de iftiralar ile karalayarak hep ona karşı düşmanlık duygularıyla oturur-kalkar. Nefsin azad kabul etmez kölesi böyle bir zavallı, her gün beş defa camiye gitse veya ömrünü zâviye ve halvethanelerde geçirse ya da gidip Haremeyn-i Şerifeyn mücâvir ve misafirliğiyle serfiraz olsa da, içindeki bencillik hissini, kibir duygusunu, görünme zaafını, alkışlanma arzusunu söküp atacağa âna kadar, onun hakikî insan olmayı duyup zevketmesi çok zordur; zordur, zira o, ruh dünyasındaki bu olumsuz şeylerle Arapların “dâü’l-udâl” dedikleri iflâh etmez bir rahatsızlığın pençesindedir.. ve bu hâliyle bir şey dinleyip bir şey anlaması da mümkün değildir; mümkün değildir; çünkü, onun tahayyülleri kirli, tasavvurları basbayağı, fikirleri de sisli-dumanlıdır. Doğru göremez, doğru düşünemez, doğru değerlendiremez; iyiliklere kötülük der, -kendine ait değilse- güzellikleri çirkin görür ve kendisine nispet edilmeyen en önemli insanî değerlerin gerçekleştirilmesine karşı dahi savaş ilan eder. Dahası, gücünü, kendi değerlerini yükseltmeye sarf edeceğine, başkalarının başarılarını karalama, küçük gösterme ve tahrip etme istikametinde kullanır.. böyle davranır ve çok defa hasımlarını yakmak için tutuşturduğu ateşte içten içe cayır cayır yanar da bıkıp usanmaz çekememezlik adına tutuşturduğu fitne ocaklarını körüklemekten. Karşı tarafı küçük düşüreyim diye çırpınır durur, ama küçük düşen de yine kendisi olur; böylece kendi hakkında zamanla bütün kazanma kuşaklarını birer kaybetme arenasına çevirir. Başkalarına zindan projeleri hazırlarken, koskoca dünyayı kendine zindan eder.. manevî hayatının nurlarını söndürür ve körkütük bir hazımsızlık heykeli haline gelir; gelir ve pîri sayılan İblis’i sevindirir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kıskanma ve çekememe konusunda oldukça sert ifadeler kullanır ve ümmetinin bu ruhî rahatsızlıktan -bir mânâda “sedd-i zerâyi” mülâhazasıyla- uzak durmalarını salıklar. İşte o nûrefşan sözlerden meâlen birkaçı:

  • •”Hasetle iman bir kalbde beraber bulunmaz.”[Nesâî, Cihad, 8.]
  • •”Ateş odunu yakıp kül ettiği gibi haset de iyilikleri öyle yer bitirir.” [Ebû Davud, Edeb, 44; İbn Mâce, Zühd, 22.]
  • •”Benim ümmetime de geçmiş milletlerin hastalıkları bulaşacaktır; o hastalıklar, şımarıklık, küstahlık, servet çokluğuyla övünme, birbirine sırt dönüp uzaklaşma ve çekememezlikti.” [Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 9/23; Hâkim, Müstedrek, 4/185.]
  • •”Hasede girmedikleri sürece insanlar hep hayırla oturur-kalkarlar.”[Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/309.]
  • Bir başka yerde benzer ruhî rahatsızlıklar üzerinde durur, suizandan uzak durma vurgusunda bulunur ve hasedin tehlikesini hatırlatır. [Buhârî, Edeb, 57; Müslim, Birr, 28-31; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/312.]

Konuyla alâkalı O’ndan şerefsudur olmuş daha bir hayli nurefşan beyan göstermek mümkündür; ama biz onlardan “cevâmiu’l-kelim”den sayılan bir pırlanta daha zikretmekle yetinmek istiyoruz:

  • Zinhâr dedikodu ile ömür tüketmeyin; başkalarının kusurlarının takipçisi olmayın; birbirinize karşı çekememezlik ve kıskançlığa girmeyin ve sakın sakın kin gütmeyin.” [Buhârî, Edeb, 57; Müslim, Birr, 28-31.]

Bütün İslâm ahlâkçıları uzun uzadıya haset üzerinde durmuş, herhangi bir insan üzerindeki ilâhî nimetlerin zâil olmasını istemeyi kalbsizlik saymış ve bu iblisçe mülâhazayı ciddî ciddî sorgulamışlardır.

Evet, ötelerde ilk işlenen günahlardandır Hazreti Adem’e karşı bu kıskançlık oyunu.. Kabil’le yeryüzünde bir kere daha yenilenir ve sonra figüranları insanoğlu, şeytan bu çirkin oyunu teksir eder durur.

Öyle görünüyor ki, Goethe’nin ifadesiyle kıyamete kadar da tekerrür edip duracak. İblis, Hazreti Adem’i çekememişti, Kabil de Habil’i. Firavun, Hazreti Musa’yı, bir kısım densiz diyanet mensupları Hazreti İsa’yı ve nice kendini bilmezler de insanlığın iftihar tablosu Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı.. çekemedi, kendi ufuklarını kararttılar; bugün de çekemiyor ve hayatlarını azaba çeviriyorlar; iyiliklere, güzelliklere çirkin deyip daha bir çirkinleşiyorlar; hayırları baltalıyor, dünyayı şerler arenasına çeviriyorlar.

Diğer hastalıklar gibi haset rahatsızlığının da erken teşhisi çok önemlidir.

Eğer rahatsızlık dışa vurmadan sezilir; kıskanılan kimse veya bir başkası tarafından kıskanç adam değişik rehabilitelerle kalbî ve ruhî hayata yönlendirilebilirse bu öldürücü duygu belli ölçüde de olsa baskı altına alınmış olur.

Haset, bir kötülük saplantısı, bir yıkma ve yok etme hissidir; aklî, mantıkî yollarla bunun kıskanç kimseye hiçbir şey kazandırmadığının anlatılması yararlı olur.

Hemen tesir etmese de zamanla bir şey ifade edeceği, hiç olmazsa bu duygunun frenlenmesini sağlayacağı söylenebilir.

  • Ayrıca, kıskanç kimsede başkalarına yararlı olma hissinin uyarılması, yaşama duygusu yerine yaşatma mefkûresinin geliştirilmesi faydalı olabilir.

Ve tabiî her şeyden evvel, hayatı Allah rızasına bağlı götürme ve O’nu hoşnut etme cehdi içinde bulunma istikametindeki rehabilitasyonların onu bir nefis zebunu gibi yaşamaktan, bir beden ve cismaniyet hamalı olmaktan kurtarması -Allah’ın izniyle- her zaman ihtimal dâhilindedir.

Bu arada haset edilen kimselere de,

  • mazhar oldukları nimetleri paylaşma ve herkesi faydalandırma;
  • kıskanma ve çekememe konumunda bulunan kimseleri görme-gözetme ve gönüllerine girme;
  • hazımsız olduklarına ihtimal verdikleri kimseler hakkındaki iyi düşünce ve mülâhazalarını onlara ulaştırma;
  • ellerinden geldiğince Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme;
  • Allah’ın ihsan ve lütuflarını herkesin görüp bileceği tarzda kullanarak iştihaları kabartmama…” gibi bir hayli iş düşmektedir.
  • Bütün bunlarla çekememezlik marazının önü alınır mı-alınmaz mı, o, Allah’ın bileceği bir şeydir; ben, bu konuda yapılmasının yararlı olabileceğine inandığım bazı hususları açmaya çalıştım. Hakikati Allah bilir ve Müessir-i Hakikî de yalnız O’dur.

Ayrıca şu hususa işaret etmede de yarar var; hasedin böyle zararlı olanının yanında gıpta mânâsına gelen bir türünü de Sahib-i Şeriat mahzursuz görmüş ve şöyle buyurmuştur:

İki kimseye hasette (gıpta) zarar yoktur: Kendisine bahşedilen serveti Allah yolunda infak eden imkân sahibi ve Allah’ın lütfettiği ilmi yaşayıp başkalarına da öğreten kimse.” [Buhârî, İlim, 15; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 268.]

Ne var ki, Kur’ân’ın has talebelerinin, ismiyle aynı olduğu gibi, algılanmasıyla da mahzurlu, çekememezliğe hem-hudut olan böyle bir ruh hâletinden uzak durmaları daha uygundur. Bundan başka hakta, dinî hayatta ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” Kur’ân-ı Kerim’ce alkışlanmış ve takdir edilmiştir. Rıza ne hoş ufuk, onu “i’lâ-yı kelimetullah” ile yakalama ne kutsal bir vazife ve o hususta rekabetsiz yarışma ne mübeccel bir iştir..! [Sükûtun Çığlıkları.]

***

MAHZURSUZ GIPTA ve HASETTEN KURTULMA YOLLARI

Haset dediğimiz şey, Türkçesi itibarıyla insandaki kıskançlık hissidir. Bunun en düşük seviyede cereyan eden mahzursuz şekline gıpta, en üst seviyede ve gayri meşru olanına da kıskançlık, çekememezlik deriz. Arapçada her iki mânâ da haset sözüyle anlatılır.

Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir. Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta mânâsına kullanmıştır. Gıpta mânâsına gelen bir diğer kelime de “tenâfüs ” sözcüğüdür ki, فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ [Mutaffifîn/26] âyeti hayırda yarışmaya teşvik anlamıyla bunu ifade eder.

Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke bende böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servet im olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir. Asr-ı Saadet’te, ensar-ı kiram ve muhacirîn-i izâm fukarâsı (radıyallâhu anhüm), “Yâ Resûlallah! Zengin kardeşlerimiz, bizimle beraber namaz kılıyor ve oruç tutuyorlar. Ayrıca servet sahibi olduklarından infak da edebiliyorlar. Bizim ise infak edecek bir şeyimiz yok.” derler. Allah Resûlü de onlara namaz tesbihatını tavsiye eder.

Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan tevakki etmek, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de, gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.

Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî, hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse, her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i ruhiyesi içinde bulunan birinin de, bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur.

Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, mânevî huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit mânâsında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da suiedepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları, kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır; evet, o, bu şekilde haset etmesiyle kendisi için öyle felaketli bir yola girmiştir ki, en acınacak birinin durumuna düştüğü hâlde kimse tarafından acınmaz da.

Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım.

Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır. Meselâ siyasî cephede birisinin adım adım muvaffakiyete gitmesi, şayet haset ediyorsa ötekini öyle kıskandırır ki, o kimse artık muvazeneli hareket etme imkânını da kaybeder ve dengesiz bir şekilde sağa sola saldırır durur. Aynı durum ilimde de söz konusudur; birisi, ilim sahasında ileriye gitmiş, diğeri gidememiş ve kıskançlığa düşmüşse bütün bütün muhakeme kabiliyetleri alt üst olur. O, artık ne düşünebilir, ne anlayabilir, ne de terkip yapabilir. Bu durum servet hususunda da aynıyla söz konusudur. Birilerinin yığın yığın mal kazanması, diğerinin o ölçüde bir şey elde edememesi onu öyle kıskandırır ki, “Ne yapayım, ne edeyim de bu adam böyle kazanmasın.” Diye düşünür. Bu kimse zamanla kendini yer bitirir, hatta muvazenesi bozulur da artık ticaret de yapamaz.

Hasetten kurtulma yollarına gelince;

1. Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.

2. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder, ifna ve itlâf etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”

3. Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.

4. Şu fâni dünya da fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mü’mine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın bâki nimetlerine hasr-ı nazar ederek bunların zevali ve bâki nimetlerin de bekâsı muvazenesiyle hasedine konu teşkil eden şeyi değerlendirebilir.

5. Ayrıca haset eden, hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı ve bu mevzuda kendini zorlamalıdır. Evet kişi, hasedi izhar etmek suretiyle kendini hasede alıştırmamalıdır. Bu noktada kendisini tedip etmeli, elini, ağzını, gözünü, dilini ve kulağını kontrol altında tutmalıdır.

6. Kişi, başkalarının mazhar olduğu nimetleri araştırıp karıştırmamalı ve derinliğine vâkıf olmayı düşünmemelidir. Madem kendisinde böyle bir hastalık var, bunun tedavi ve çaresi, mümkün olduğu kadar onların mazhar oldukları nimetleri görmemektir. Aksi takdirde kendisini kıskandıracak şeyler karşısına çıkarsa rahatsız olur. Nitekim bir âyet-i kerimede, “Sizi rahatsız edebilecek hoşnut olmayacağınız neticeler karşınıza çıkmaması için çok soruşturup durmayın.”[Mâide sûresi/101] buyrulmaktadır. Vâkıa bu âyet bu vesileyle değil, Efendimiz’e çok soru sorulmasını men sadedinde nazil olmuştur. Ancak âyet, işârî mânâsıyla bu meseleye de bakmaktadır. [Yol Mülâhazaları.]

Bu yazı 52 kez okundu