•Ölümcül Bir Hastalık DUYARSIZLAŞMA

□Ölümcül Bir Hastalık DUYARSIZLAŞMA

□(Ülfet Nedir?)

□Bakmak ve Görmek

□(Ülfet Kimlerde Olur)

□Hayat Tarzında Değişiklik

□(Emr-i bi’lmaruf ve Ülfet) 

□Tedavisi Nedir?

□Yol Arkadaşlarıyla Yollarını Ayıran Ubeydullah İBNU CAHŞ’ın hazin Âkıbeti!

□Ülfetin Panzehiri: Âkıbet Korkusu

□DUÂ

***

ÖLÜMCÜL BİR HASTALIK “DUYARSIZLAŞMA”

Dinî açıdan DUYARSIZLAŞMA veya diğer bir ifadesiyle ÜLFET, özellikle iki şekilde tecelli eder. BİRİSİ vazifelerin, sorumlulukların yerine getirilmemesi, DİĞERİ de yasaklardan, haramlardan sakınma konusunda umursamazlık. İNSAN BÖYLE BİR HASTALIĞA MÜPTELÂ OLUNCA, hâşâ ne emirler, ne de yasaklar pek umrunda olmaz. İnandığını SÖYLEYEBİLİR, ama inanmış bir insan gibi YAŞAMAZ.

Gerçi bu durum herkes için aynı seviyede olmaz. Herkesin gaflet derecesiyle orantılı olarak bir yaşama biçimi halinde artarak devam eder.

  • Aşağıda, Pırlanta sohbetlerden birisiyle,”Yeni Ümit” dergisinde yayınlanan bir yazıyı (R.Haylamaz/Duyarsızlaşma) esas alarak, asıl metinlerden biraz farklı ara başlıklar altında konuyu anlamaya çalışacağız.
  • Yazılara ait olan ifadeleri tırnak içinde, ara başlıkları da parantez içinde göstereceğiz. Cenâb-ı Hakk ülfet ve ünsiyetimizi, marifet ve yakîne tebdil buyursun inşâAllah.

(ÜLFET NEDİR?)

Bir canlı yaşadığı sürece dışarıdan gelen tahriklere tepki verir. Tepki vermiyorsa ölmüş demektir. Beden ve cismaniyetimizle ilgili durum bu olduğu gibi, kalbimiz, ruhumuz ve topyekûn mâneviyatımız için de durum aynıdır. Bunun MUKABİLİ OLAN ÜLFET İSE, hayatımızdaki tezahürleri ile şöyle tarif ediliyor:

 

*”ÜLFET, insanın, belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle, etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hâdiselere karşı lâkayt ve alâkasız kalması demektir. İnsan, yaratılışı itibariyle ülfete açık bir varlıktır. Zira o, bir mesele karşısında ilk başlarda heyecan duysa da gerekli bakış derinliğini yakalayamazsa zamanla bu heyecanını kaybeder ve artık en ciddi meseleler bile onun nazarında canlılığını yitirir ve ilgi çekmez olur. İslâmiyetle ilgili can alıcı bir mevzuu ilk duyduğumuzda, kalbimizdeki bütün fakülteleri tetikleyici, Rabbimizle münasebetimizi takviye edici çok canlı bir hitabe olarak hissedip ürperebiliriz. Fakat daha sonra ülfetle birlikte o mesele sadece kendine has donuk hatlarıyla akıllarda bir hikâye olarak kalabilir. Ruhumuzda meydana getirmesini beklediğimiz heyecanı artık meydana getirmez hâle gelir. İşte bu durum, bir ülfet ve ünsiyet durağanlığıdır…” (Bahar Neşidesi)

 

*Yeni Ümit : “Ülfet, insanoğluna musallat büyük bir musîbettir. Ve çokları da, bu musibete giriftâr olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gafil; kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hâdiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Mü’min için duyarsızlaşma, gerek şahsî gerekse ictimâî hayatı adına hassasiyet göstermesi gereken konularda titizliğini yitirmesi ve etrafındaki olumsuzluklara karşı da bîgâne kalması şeklinde özetlenebilir. Aynı zamanda onun için bu, kimliğini yitirip silikleşmesi ve renk atıp matlaşması mânâsına gelmektedir. Zira bu mânâdaki bir insan, mü’mini mü’min yapan husûsiyetlerden de uzaklaşmış demektir…”

BAKMAK ve GÖRMEK

 Bakmakla görmek, görmekle anlamak ayrı şeylerdir. DUYARSIZLAŞMA bir bakıma BAKMAYI AMA GÖREMEMEYİ, görse de ANLAMAMAYI ifade eder. Çünkü bakmak ve görmek için basar (göz), anlamak için basiret (gönül gözü) lâzımdır. İnsanlar çoğu zaman, devamlı gördükleri şeylere karşı ülfet peydâ eder, baksalar da görmezler, görseler de anlamazlar. Dilimizde böylelerine “bakar kör” denir. Gözü olan bütün canlılar, bizim gördüğümüz her şeyi görür ama onlardan bizim anladığımızı anlamazlar. ÜSTAD HAZRETLERİ, Allah’ın verdiği bütün organları, kabiliyetleri, onları kendisine veren adına, yani Allah adına kullanmak gerektiğini anlattığı yerde, nasıl bakmamız ve görmemiz gerektiğini de şöyle anlatıyor: 

 

* “…MESELÂ: Göz bir hâssedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad (pezevenk) derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

MESELÂ: Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerim’e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

  • İşte EY AKIL, dikkat et!

Meş’um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede?

  • EY GÖZ, güzel bak!

Âdi bir kavvad nerede? Kütübhane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede?

  • Ve EY DİL, iyi tad!

Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a’zâları kıyas etsen anlarsın ki:

Hakikaten mü’min Cennet’e lâyık ve kâfir Cehennem’e muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların herbiri, öyle bir kıymet almalarının sebebi: Mü’min, imanıyla Hâlıkının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.” (6. Söz)

 (ÜLFET KİMLERDE OLUR)

 Ülfet herkeste olur. Bu bizim yapımızda var. Ülfetten tamamen kurtulmak mümkün olmasa bile, hayatî dengelerimizi kaybetmeyecek kadar ondan korunmanın yolu, devamlı uyanık kalmaya çalışmak, ülfetle mücadele etmektir. Asr-ı saadetten örnekleriyle ülfet ve bununla mücadele Pırlanta Müellifi tarafından şöyle anlatılıyor:

* HER DEVRİN EN BÜYÜK HASTALIKLARINDAN olan ülfetten, sahabîler de etkilenebiliyordu. Abdullah İbn Mesud’un (radıyallâhu anh) anlattığına göre, âyetler gökten ter ü taze peşi peşine gelirken bile onlar –elbette kendi seviyelerine göre- ÜLFETTEN DOLAYI UYARILMIŞLARDI:

“İman edenlerin kalblerinin Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar da daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet meydana gelmiş, neticede kalbleri katılaşmıştı. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.” (Hadîd/16)

Bu uyarıyla birlikte sahabîler, kemale giden yolu kendilerine göstermek ve kalblerine heyecan vermek için adeta tehdit ediliyorlardı. Eğer bu durum onlar için söz konusu olduysa onlardan sonra gelecek her topluluk için de söz konusu olabilir. Biz de orijinalitesi üzerinde ter ü taze Müslümanlığın yeniden doğuşunu gördüğümüz zaman meseleyi sahabî neşvesi içinde kabulleniyor, gecelerimizi oldukça canlı geçiriyor, yer yer bu türlü mevzular karşısında içimizde heyecan duyuyor ve gönlümüzle Allah’a (celle celâluhu) yöneliyorduk. Fakat zamanla bunlar bizim de alışageldiğimiz meseleler hâline geldi ve sonra Allah’tan gelen, kitapta anlatılan her mesele o ölü gönüllerde mâkes bulmamaya başladı. Gönüllerimiz artık eskisi gibi ürpermiyor, günlük meseleler içinde boğulup kalıyorduk. İNSANLAR, “Kitabımız, on dört asır evvel Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil oldu, ifadesi Arapçadır, içinde de bizden bazı şeyler isteniyor ama biz bunları bilmiyoruz” diyorlarsa, burada bir ülfet var demektir. Bu durum hem o insanlar hem de o kitap için büyük bir tali’sizliktir ve bu insanlardan meydana gelen bir toplum da baş aşağı gitmeye başlamış demektir. Bu ülfet çemberinin kırılması bazı faktörlere bağlıdır. Bizim için gerekli olan da işte bunlar üzerinde durmaktır. ÖNCELİKLE şunu ifade etmeliyim ki bugün insanımız, bulduğu şeyin kadrini-kıymetini bilmemek suretiyle ülfet içindedir. HER ŞEYDEN EVVEL Kur’an’a sahip çıkan bir cemaat neye sahip olduğunu iyi bilmeli ve onu elinden kaçırmamaya âzami dikkat etmelidir. Bu meseleye, Hazreti Musa (aleyhisselâm) hakkında anlatılan bir hâdiseyle ışık tutmak istiyorum. O büyük Peygamber, “Ya Rabbi, görüyorum ki pek çok kimse ciddi bir coşkunluk ve heyecan içinde Sana doğru koşup gelirken daha sonra vazgeçiyor ve yarıyolda kalıyorlar.” diyor. Cenâb-ı Hak, kemal-i hikmet ve azametle: “Ey Musa! Onlar bana ulaşanlar değil, henüz hiçbir şey bilmeden yola koyulanlardır. Bana vâsıl olan insanlar asla gerisin geriye dönmezler” diye ferman ediyor.

ÜLFETİN TEMELİNDE EVVELÂ, vâsıl olmadan elde edilen küçük şeyleri, hatta VESİLELERE AİT ŞEYLERİ GAYE MEVKİİNE koyarak her şeyi elde etme GURUR ve KİBRİNE kapılma gibi MARAZİ BİR RUH HÂLETİ söz konusudur.

Evet, insan her şeyden önce KENDİSİNDEN NE İSTENDİĞİNİ iyi tetkik etmelidir. Ondan, Rabbine, bin bir ismiyle KALBİ ÜRPERE ÜRPERE TAZARRU ve NİYAZ etmesi isteniyor. Bu, gecenin karanlıkları içinde Rabbe teveccühün adıdır; riyazî bir kısım şeyleri sayıp dökme değildir. Mü’min, vicdanında her zaman O’nu (celle celâluhu) duymaya çalışmalı, O’na söylediği ve O’ndan gelebileceğini tasavvur ettiği her şeyin kendi vicdanında ve kalbinde mâkes bulup içinde bir aydınlık meydana getirmesini gaye hâline getirmelidir…” (Bahar Neşidesi)

*ÖYLEYSE KİMLER DUYARSIZLAŞIR?

Yeni Ümit : Tabiî ki ölülerden böyle bir duyarlılık beklenemez; zîrâ o, kalb ve gönül itibariyle canlı olanların işidir ve duyarsızlık da zaten bu tür insanlar için söz konusu olan bir hastalıktır. Evet o, bir noktaya kadar kendini işin merkezinde gördüğü hâlde zamanla solup pörsümeye başlayan insanların hastalığıdır; dünkü hassasiyetlerine bugün duyarsız kalan ve sükût durmak suretiyle etrafında yeni yeni olumsuzlukların yeşermesine zemin hazırlayanların hastalığı! BULAŞICI BİR HASTALIKTIR DUYARSIZLAŞMA; tedavi adına adımların atılmadığı yerde birbirine bakarak kararan üzümler misâli kitleleri kırıp geçirir! Onun içindir ki Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, bu hastalığın umumiyet kesbettiği yere musibetlerin sağanak olup yağacağını ifade edip herkesi ikaz ediyor…”

 

*Yeni Ümit : “…Duyarsızlık, uzun soluklu ve sinsi bir hastalıktır; seyri yavaş olduğu için çoğu zaman farkına bile varılamaz! Onun için hiç kimse, “Bana bir şey olmaz!” dememelidir; zîrâ bu da onun açık bir belirtisidir! Tıpkı kapalı bir mekâna girmeden önce fark edilenlerin, daha sonraki girişlerde sıradan hâle gelip çoğu zaman fark edilemez bir hâl alması veya hava akıcılığı iyi sağlanamamış toplantı salonlarında, salona geç giren birisinin hemen fark ettiği ağırlığı ve olumsuz kokuyu, içinde oldukları hâlde aynı mekânı uzun süre paylaşan kimselerin farkına varamamaları gibi insan, içinde bulunduğu toplumun telâkkilerine zamanla alışıyor ve ilk günkü tepkisini çoğu zaman veremez hâle geliyor ki, benzeri bir durumla karşı karşıya kalmamak için, zaman zaman meseleye dışarıdan bakmak veya dışarıdan başka gözlere baktırmakta fayda var.”

 HAYAT TARZINDA DEĞİŞİKLİK

Duyarsızlık yaygınlaşınca bu, belli kişilerde ve belli konularda ortaya çıkmıyor.

  • BAZEN yavaş yavaş,
  • BAZEN de hızlanarak,
  • BAZEN farkına varmadan,
  • BAZEN de bilerek,
  • toplumun bütün kesimlerinde görünür hâle geliyor
  • ve hayat tarzımızı değiştiriyor.

Önce inandığımız gibi yaşamıyor, sonra da yaşadığımız gibi inanmaya başlıyoruz. Zira inandığı gibi yaşamayanlar, birgün yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Üstelik bu durum yeni de değil.

 

Üstadımızın yaşadığı devirdeki bu duyarsızlık bile, onu şu şekilde haykırmaya sevketmişti:

*”Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! SEFİHANE taklit edenler, ittiba değil belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. ÂGÂH OLUNUZ ki siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır! هَدٰينَا اللّٰهُ وَ اِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ (Allah bizi de, sizi de sırât-ı müstakîme hidâyet buyursun)” (17. Lem’a)

 

 

Yeni Ümit : 

*”Her hastalık gibi DUYARSIZLIĞIN DA ÇOK AÇIK BELİRTİLERİ VARDIR. Bilindiği gibi din muâmeledir ve bir mü’min, mü’minliğini muâmelesiyle belli eder. Duyarsızlığa müptelâ olmuş bir mü’minin oturmasından kalkmasına, giyiminden kuşamına, yemesinden içmesine kadar hemen her adımında bu hastalığın belirtisini görmek mümkündür.

 

MESELÂ yeme ve içme, mü’minin duyarsız kalamayacağı hayatî bir konudur. Zira Allah (celle celâlühü), kesim esnasında besmele çekilmeyen etin yenmeyeceğini Yüce Beyanı’nda açıkça ve defalarca ifade etmektedir. (En’âm/119, 121, 145; Mâide/4)

 

Aynı zamanda kazancını helâl yollarla tedarik etmesi, bir mü’min için en temel meseledir. Sarhoşluk veren maddeleri kullanmak da onun, aynı titizliği göstermesi gereken bir husustur. Zira dinin yasak kılmış olmasına rağmen haram yolla boğazdan girenler, sadece maddî bedeni tahrip etmekle kalmaz, aynı zamanda kalb ve ruh dünyamızı da perişan eder. Onun içindir ki, “Haramla beslenen vücudun yeri Cehennem’dir!” buyuruyor Allah Resûlü (ﷺ). (Müslim,Dârimî, Ahmed) yine; Yediği ve içtiği haramdan müteşekkil birisinin, duasının kabûl görmeyeceği hususu da yine Efendimiz’e ait bir ikaz. (Müslim, Tirmizi)

Hâlbuki dua, mü’minin en büyük silâhı. (Hâkim, Ebû Ya’lâ, Ahmed  b Hanbel) Hak nezdinde kabûl görmenin şartı o ki, – “Bana dua edin ki duanıza cevap verip kabul edeyim!” (Mü’min/60) buyuruyor Yüce Mevlâ. Bugün helâl de belli, haram da; nüzûl süreci çoktan sona erdi ve yeni bir hüküm yok! Domuz eti yemek ve içki içmek ne kadar haram ise besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek de aynı hükmü taşıyor! O hâlde yeme ve içme meselesinde Allah ve Resûlü’nün hassasiyetini hayatına taşıyamayan bir mü’minde bu hastalığa ait çok emare var demektir.

Giyim kuşam ve tesettür gibi konulara da aynı gözle bakabiliriz; zîrâ bu hususta da, hem erkek hem de kadın için dinin belirlediği kurallar bellidir. Aynı zamanda örtünmek, insana değer katan bir medeniyet nişanesidir ve Allah ve Resûlullah’ın çizdiği sınırlar içinde olduğunda insana ayrı bir kıymet kazandırır; âdeta Cibrîl-i Emîn onu, semâvî bir merasimle getirmiş ve mü’mine lutfetmiş, mü’minliğinin alâmeti olarak ona giydirmiş gibidir! Bu açıdan örtünmek, sadece vücudu kapalı kılmak değil, Allah ve Resûlü’nün emirleri karşısında Rahmânî bir duruşun ifadesidir. BİLİNDİĞİ GİBİ tesettür, mutlak mânâda vücudu örtmek değil, vücut hatlarını da belli etmeyecek şekilde bir giyinişin adıdır. ‘Moda’ denilen içi boş bir kavramın esiri olarak daralan pantolonlarımıza, vücudumuzu sarıp hatları olduğu gibi ortaya koyan giyinişimize ve dışarıdakilerin dikkatini çekebilmek için içine düştüğümüz rengârenk hâle şöyle bir bakıversek, hastalığımızı teşhiste hiç zorlanmayız.

Bu durumda olanlar için Allah Resûlü “giyinik çıplaklar” ifadesini kullanmakta, kırıta kırıta ve kendilerini hissettirerek yürüyen, başörtülerinin altına değişik maddeler koyarak başlarına garip şekiller veren bu insanların, onca yakınlığına rağmen Cennet’in kokusunu duyamayacaklarını anlatmaktadır. (Müslim, Mâlik, Ahmed). BUNLARIN, âhiret yurdunda da çıplak muamelesi göreceklerini beyan eden Efendiler Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem), (Buhârî, Tirmizî, Mâlik) kendi tercihleriyle lânete kapı araladıkları için onlara lânet edilmeyi mübah gördüğünü de açıkça ifade etmektedir. (Ahmed b Hanbel)

Bu konudaki duyarlılığın nasıl olması gerektiğini de yine Allah Resûlü’nden (sallallahü aleyhi ve sellem) görmekteyiz; günün birisinde Ashâb-ı Kirâm’dan birine Mısır işi keten bir kumaş vermiş ve diğer yarısından da hanımının elbise dikmesini istemişti. Ardından şu tembihte bulunmayı ihmal etmedi: “Ona söyle; vücut hatlarının belli olmaması için dikeceği elbisenin altına bir şeyler giymeyi ihmal etmesin!” (Kurtubî, Câmi’)

 

  • Daha ilk dönem diyebileceğimiz yıllarda Âişe Validemiz’i ziyarete gelen kadınların, değişmeye başlayan giysilerine şahit olan Annemiz, gördüğü manzarayı garipseyerek onları uyaracak ve şöyle diyecekti:

– “Nûr sûresine inanan bir kadın böyle örtünemez! Eğer sizler mü’minler iseniz, bilin ki üzerinize almış olduğunuz bu giysiler inanmış hanımların giysileri değil!” (Kurtubî, Câmi’)

  • Başka bir zaman huzuruna giren yeğenlerinden Hafsa Binti Abdurrahmân’ın, başına aldığı örtünün inceliğini fark etmiş ve onu alarak ikiye katlamış, ardından da:

-“Allah’ın Nûr sûresinde indirdiğinden haberin yok mu”, diyerek onu uyarmış ve daha sonra da yanındakilerden daha kalın bir başörtüsü isteyerek yeğeninin başına onu örtmüştü. (Mâlik, Beyhakî, İbn Sa’d)

Duyarsızlığımızı test edebileceğimiz alanlar elbette yeme içme ve giyim kuşamla sınırlı değildir; bunu görebilmek için kadın erkek arasındaki münasebetleri belirleyen kurallardan alışverişlerimizde zaman zaman üzerimizi kirletip elbisemize bulaşan olumsuzluklara, hak ve hukuk adına attığımız adımlardan hemen her çeşidiyle faiz uygulamalarına kadar geniş bir alanda aynı teşhisi koymak mümkündür. Unutmamak lazım ki, ihlâl edilen her bir kural, yeni bir arızanın başlangıcıdır ve ne yazık ki, Allah ve Resûlullah’ın beyanlarına kulak vermeyenlerin rehberi çoğu zaman nefis ve Şeytan olmaktadır. Rehberi nefis ve Şeytan olanın âkıbeti de bellidir.

Duyarsızsıklarımızda nefis ve Şeytan’ın işini kolaylaştıran unsurlar da yok değil; sebebi ne olursa olsun, ekran ve sayfalarına taşımak suretiyle haramın reklâmını yapan, hâl ve hareketleriyle onu daha sevimli gösterme gayreti içine giren, pazar payını artırmak için defileler düzenleyip dinin onay vermediğini dinden onaylı gibi gösteren, hastalığın toplumu kemirmeye başladığını gördüğü hâlde sükûtu tercih eden kişi, kurum ve kuruluşlar bu açıdan oturup bir kez daha düşünmek durumundadır!

Unutmamak gerektir ki harama duyarsız kalmak, muharrematın irtikâb edildiği zeminde sessizliği tercih etmek veya günahların işlendiği zeminlerde bulunmak suretiyle onun işlenebilir olduğunu fiilen tescil edip haramın yaygınlaşmasına zemin hazırlamak da ayrı bir mesuliyettir ki, bu durumda olanları Kur’ân, o işi yapan mücrimlerle aynı kefeye koymaktadır. (Mâlik, Ebû Dâvûd, Ahmed)

  • Yine hatırdan çıkarılmamalı ki inanan bir insan, ‘..mış gibi’ davranamaz! Zaten o, inandığı için mü’mindir! Vaziyeti idare, bu hastalığın kemikleşmiş ve kangren hâline gelmiş şekli! Kur’ân’ın ifadesiyle, kazandığını düşündüğü yerde bir insanın iflâsla baş başa kalması ne kadar acı. (Kehf/104)

Efendiler Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem), gözü namazda olmadığı hâlde verip veriştirerek namaz kılan kimsenin gereksiz yere uykusuz ve yorgun kaldığını anlatıyor. İçinden gelmediği ve inanmadığı hâlde etrafındakilere bakarak oruç tutmaya çalışan kimsenin boşuna açlık ve susuzluk meşakkatini çektiğini ifade eden de O (sallallahü aleyhi ve sellem) değil mi? (İbn Hibbân, Beyhakî, Deylemî) Aksi hâlde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

“O zaman bunca meşakkatin mânâsı ne?..” (Y. Ümit)

 (EMR-İ Bİ’LMARUF VE ÜLFET) 

Ülfet sadece iman ve ibadet konularında olmuyor. İman ettikten sonra samimî bir mü’minin en büyük gâye-i hayali olması gereken emr-i bi’lmaruf, nehy-i ani’lmünkerde de aynı durum yaşanıyor. Bir mü’minin, şahsî ibadetlerinin dışında da vazife ve sorumlulukları vardır. Bu vazife kısaca şudur:

Yeni Ümit :

*”Hâlbuki mü’min, dünyayı güzelliklerle bezemek ve onu Allah ve Resûlü’nün çirkin gördüklerinden dezenfekte etmek için vardır ve olumsuzluklar karşısında en azından buğzetmek, onun için alt sınır olarak kabul edilmektedir.

Kur’ân ve Sünnet, münkerât karşısında bir mü’minin duyarsız kalamayacağını her fırsatta ilân eden ediyor. Zira emr-i ma’rûf ve nehy-i münker, mü’minin en önemli vazifesi. Aksi hâlde sonuç, hem kendisi hem de içinde yaşadığı toplum için ölüm demek.

Bu mânâda olumsuzluklara ‘dur’ diyebilmek, canlanma sebebi olurken duyarsızlık, insanı ölümün eşiğine getiriyor. Belki de insan, lâtifeleriyle öldüğü için duyarsızlaşıyor! İşin özü, ortada fâsit bir daire söz konusu; hassasiyetlerini kaybedip kalben ölenler duyarsızlaşıyor, duyarsızlaşanlar ise, ölümün pençesinde can çekişiyor demektir!..”

“Dünyada güzel gelişmeler var; düne nispetle bugün insanlar, semavî olanla daha çok ilgili ve ahlâkî olana duyulan ihtiyaç her geçen gün artıyor. Dünyanın merkezinden dört bir yana süzülen bir aydınlık kaplıyor yeryüzünü. Şüphesiz üzerinde yaşadığımız topraklar da bundan nasibini alıyor. Belli ki insanlık, bedeni yanında bir de onu harekete geçiren ruhunun olduğunu yeniden keşif arayışında! Ruhumuz adına incelip mânânın enginliğine yönelen insan sayısının her geçen gün artıyor olması elbette ayrı bir ümit kaynağı. Dünya kabuk değiştiriyor ve değişen dünyanın dışında kalanın, çağının dışında kalacağı da aşikâr! İşin burasında rehberliğin önemi kendini gösteriyor; kitlelere keyfiyet adına iyi rehberlik yapıldığı takdirde dünyanın kıvamı, Allah ve Resûlü’nün müjdelediği çizgiyi işaret ediyor. Kısaca ifade etmek gerekirse bu kabuk değiştirme, işi rehberlik olanların kıvamına bağlı. Başladığı noktadaki hassasiyetini sonuna kadar koruyabilen ve her geçen gün kendini yenileyip istikbale ümitle koşmasını bilen rehberlerin kıvamına! İşte bu kıvamı tehdit eden ölümcül bir hastalıktır duyarsızlaşma. O, iç âlemi itibariyle şahsın renk atıp matlaşmasını ifade ettiği gibi aynı zamanda etrafında olup biten olumsuzluklara kulak asmaması şeklinde de kendini gösteriyor. Belki burada da bir fâsit dâire söz konusu; iç âlemi itibariyle matlaşanlar, demek ki dışarıdakilere karşı da duyarsızlaşıyor! Zaten iç dünyası itibariyle aşınıp karbonlaşan birisinin, dış dünyadaki olumsuzlukların farkına varması düşünülemez ve farkına varılmayan kusurun giderilme ihtimali de yoktur!” (Y. Ümit)

 TEDAVİSİ NEDİR?

 Yukarıda da geçtiği üzere ülfetten tamamen kurtulmak mümkün olmasa bile, onda boğulmamanın çaresi ve yolları elbette vardır. Ama bu büyük ölçüde o çareyi aramaya ve o yolda iradesini kullanmaya bağlıdır. Bu konuda alınması gereken bazı tedbirleri Pırlanta Müellifi şöyle söylüyor:

*[ “Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına bağlı marazî bir ruh hâletidir. Bu itibarla insanın, her şeyden önce hem şahsî gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır. Bunları elden bırakmayan, “Benim” diyen bir insanın öbür âlemden gelen “Benim” sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufî ifadesiyle önce “benlik”ten vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafi ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır. Ayrıca, ülfeti yırtmak bir AMELİYAT-I FİKRİYE ister. Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.

BÜYÜKLERE AİT MENKIBELERİ OKUMAK da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Meselâ, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur. O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında “Onlar nerde biz nerdeyiz?” diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır. Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belânın badiresinden kurtulmak çok zordur.

Sahabîlerden Hazreti Hanzala İbn Rebî (radıyallâhu anh), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu!” diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hazreti Ebû Bekir’le karşılaştı. Onun böyle kederli hâlini gören Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ne olduğunu sordu. Aldığı cevap نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu” oldu. Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı: “Resûl-i Ekrem’in huzurunda olduğumuzda Cennet ve Cehennem’den bahsediliyor, sanki onları görmüş gibi oluyoruz. Oradan ayrılıp evlâd ü iyal, çoluk-çocuk, bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor. Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve Resûlullah unutuluyor. Bu ise münafıklık ve ikiyüzlülükten başka bir şey değil.”

Hazreti Ebû Bekir, Hanzala’yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden “Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum” der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) açarlar. Allah Resûlü, “Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle bazen böyle olması normaldir (bu, münafıklık değildir) der (ve son cümleyi üç kere tekrarlar).” (Müslim, Tirmizî) Allah Resûlü, bunu derken sanki; “Ey Hanzala! Bir ekin gibi düşeceksin; düşeceksin ama ürperip kalkacaksın. ‘Ya Rabbi, gaflet içine düştüm!’ diyecek yine O’na koşacaksın. Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak. Ayın, bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin. Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın. An olacak evlâd ü iyalinle hemdem olacaksın, an olacak Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın” diyordu. Beşerin, sürekli o yüksek çizgide kalması zordur. Çünkü onun tabiatı böyledir; bazen ulvî âlemlerde dolaşırken bazen de tanınamayacak hâle gelebilir…” (Bahar Neşidesi)]

 

 

Yeni Ümit :

*Bu HASTALIĞIN TEDAVİSİ, sürekli hareket etmek, kolektif şuurdan ayrılmamak ve beslenme kaynaklarından uzak kalmamaktır. Bilindiği gibi olduğu yerde sâbit kalan bisikletin düşmesi mukadderdir. Aynı şekilde ateşi sönen sobanın, bir müddet sonra ortama ayak uydurarak içinde bulunduğu ortamla hararette eşit hâle geldiğini bilmeyen yoktur. Kendini yenileyemeyenlerin, kendileri olarak kalmaları da öyledir! Hususiyle hassasiyetler söz konusu olduğunda, işin merkezini tutan ve bugün dünyanın ümidi hâline gelenlerin, dünyevîlik karşısında eşitlenerek aynîleşmemesi için sobadaki ateşlerini hiç söndürmemeleri, hattâ her daim hararetlerini daha da artıracak çareler bulmaları gerekiyor.

Burada bilinen bir gerçeği hatırlatmakta fayda var:

Önünde yeni alanlar açan her fetih hareketi, muhatap olduğu kültürlerin istilâsıyla da karşı karşıyadır! Habeşistan’a hicret eden öncülerden Ubeydullah İBNU CAHŞ örneği ASLA UNUTULMAMALIDIR. İbn Cahş, Efendimiz’in halaoğlu ve Ezvâc-ı Tâhirât’tan Zeyneb Validemiz’in de kardeşidir. O günün şartlarında Ebû Süfyân’a damat olacak bir statünün de sahibidir. İlk Müslümanlardandır ve dinini daha rahat yaşayabilmek için o da Habeşistan’a hicret etmiştir. Bir farkla ki, durmuş ve ateşi sönmüştür; yani MEKKE İLE OLAN İRTİBATI KESİLMİŞ, ne Vahiy ne de Efendimiz’den gelecek haberler onun için ÖNEM ARZ ETMEZ hâle gelmiştir! Üstelik Habeşistan’da bulunan YOL ARKADAŞLARIYLA DA YOLLARINI AYIRMIŞ; selâm ve sabahı keserek YALNIZLIĞI TERCİH ETMİŞTİR.

  • Habîb-i Kibriyâ Efendimiz’in beyanlarına göre yalnız kalanın arkadaşı Şeytan’dır. (Mâlik, Ebû Dâvûd, Ahmed) ve Ubeydullah İbn-i Cahş da, Şeytan’ın hedefi hâline gelmiş ve kendini içkiye vermiştir.
  • Yine Fahr-i Kâinat Efendimiz’in beyanlarına göre içki, bütün kötülüklerin anasıdır (Nesâî) ve artık İbn Cahş, her türlü kötülüğün potansiyel hedefi hâline gelmiştir. Ve çok geçmeden o, uğruna HİCRET ETTİĞİ DÜŞÜNCEYİ TERK ETMİŞ ve yeni muhatap olduğu kültürün tesirinde kalıp onu benimseyerek Hristiyan olmuş ve ne acı ki bu hâl üzere Habeşistan’da vefat etmiştir. (İbn Abdi’l-Berr, İbn Hacer, İsâbe).

HÂDİSENİN MESAJI AÇIKTIR; beslenme kaynaklarından uzaklaşanların, arkadaşlarıyla selâm ve sabahı kesip yalnızlığı tercih edenlerin ve belli periyotlarla bir araya gelip yeniden durum müzakeresi yapmayanların ne kendileri olarak kalmaları ne de etraflarındakilere faydalı olmaları söz konusudur.

FARK EDİLMEZ VEYA GEÇ KALINIRSA NE OLUR?

Teşhiste gecikme ölüm sebebidir. Hattâ bu durumdaki insan, öldüğünün farkına bile varamaz! Hele bir de mesele umumiyet kesbetmiş ve toplumu oluşturan fertlerin çoğunluğu aynı hastalığa dûçâr kalmışsa artık iflâh olunmaz bir kerteye gelinmiş demektir. Ehl-i hamiyyetin güçsüz kaldığı, ıslahçıların acziyet içine düştüğü, duyarsızlığın etrafı kırıp geçirdiği ve ehl-i küfrün ehl-i imana galebe çaldığı beldelere Allah (cc), gazabıyla tecelli eder. (Hûd/117; İsrâ/15; Zuhruf/76)

Hangi alanda olursa olsun DUYARSIZ KALMANIN SONU çıkmaz sokaktır ve böyle bir gidişin sonu herhalükârda felakettir. İşte misâli:

-“İsrâiloğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu Îsâ’nın lisanı ile lânetlendiler. Bunun sebebi, onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (Mâide/78–79). Bu âyeti tefsir ederken Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve selem), İsrailoğullarının duyarsız tavırlarını da nazara vererek şu tavzihte bulunmaktadır: “İsrâiloğulları arasında zuhûr eden ilk kusur ve ortaya çıkan sosyal çöküntü şöyle gerçekleşmiştir: Onlardan birisi bir diğerini olumsuzluk üzerinde ilk gördüğünde, “Ey filan! Allah’tan kork ve yapageldiğin bu kötülükten vazgeç! Çünkü o, senin için helâl değil.” derdi. Ancak ertesi gün olup da yine aynı adamı aynı kötülük üzerinde görünce bu onun, dün ikaz ettiği aynı şahısla oturup eğlenmesine, yeyip içmesine de mâni olmazdı. Artık o da onunla birlikte yer içer, dostluğunu devam ettirir ve aynı cürmü birlikte irtikab ederdi. İşte onlar, kendi iradeleriyle böyle bir yanlışlığa saplanıp bu duruma dûçâr olunca Allah (celle celâlühû), onların kalblerini birbirine karşı hâle getirdi ve bundan böyle aralarında ne bir huzur ne de ahenk kaldı. Bu beyanından sonra yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyan Habîb-i Kibriya Hazretleri duracak ve aynı akıbete dûçâr kalmamak için ümmetine şu tembihte bulunacaktır: Hayır! Vallahi de sizler, marufu emredip münkerden nehyetme vazifenizi yerine getirmeli ve zalimin elinden tutarak onu da hak çizgisine çekmelisiniz.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Ahmed)

Velhasıl duyarsızlık, bir düşünce kaymasıdır; başkalarıyla aradaki farkı tüketmenin adıdır ve bu durumdaki insanlar, kendileri için takdir edilen misyonu tamamlamış demektir. Yani onlar, artık ‘kendileri’ olarak yok olmuşlardır ve akıbetleri de yok olmaktır. Bu bir başkalaşmadır ve Allah (celle celâlühü), yolda giderken yolunu değiştireni değiştireceğini ifade etmektedir: “Bir toplum (değişik iç deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe, Allah ona lütfettiği nimetlerini değiştirecek değildir.” (Enfâl/53) Demek ki değişen, değiştiriliyor. Öyleyse duyarsızlığımızı imanın enginliğinde tedavi edip değiştiğimiz yönlerimizi değiştirmek, bizim için en önemli vazife. Unutmamak gerektir ki dünyayı değiştirecek olanlar, yürürken herhangi bir değişikliğe maruz kalmayanlardır! Öyleyse duyarsızlığın pençesinde can vermemek için Hazreti Yunus’un (aleyhisselam) kavmi misâli (Yûnus/98) bir teveccühle yeniden o kıbleye yönelmek ve yürekten iman edip bu çizgideki değerleri yeniden değişilmez kılmak gerekiyor! (Y. Ümit)

ÜLFETİN PANZEHİRİ: ÂKIBET KORKUSU

 İnsanın öldükten sonraki âkıbetinin ne olacağı endişesini taşıması, söz konusu gaflet ve umursamazlıktan uyanma adına çok önemli bir husustur. Efendimizin bir hadisini esas alarak, ihlâsa ermenin, yani bir mânâda gafletten sıyrılıp gözünü açmanın çarelerini açıkladığı yerde Üstad Hazretlerinin söyledikleriyle, Pırlanta müellifinin bu konudaki ifadeleri şöyle:

* “Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ -ev kema kal- yani, “Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu rabıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikata uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlas-ı etemme yol açar.” (21. Lema)

*Tâbiîn imamlarından Abdullah ibn Ebî Müleyke diyor ki: Ashab-ı kiramdan otuz kadar insan tanıdım, hepsi de kendilerinde nifak alâmeti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı. (Buhârî) Bunların içinde Hazreti Ömer ve Hazreti Âişe (radıyallâhu anhümâ) gibi büyük sahabîler de vardı. Hazreti Ömer ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun hakkında, “Benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu” buyurmuştur. (Tirmizî, Ahmed) Hazreti Âişe, dinin birçok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz, ilmiyle bilinen bir sahabiydi. Bu zatlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa, bizim gibi sıradan mü’minlerin, kalbinin kasvetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, Rabbiyle münasebeti olmadan geçirdiği yirmi dört saatin şeytan hesabına geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir. Şayet bir insanın içinde, en azından ticari hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa, kendi münafıklığından endişe etmelidir. Bir mü’mine ben “münafık” diyemem; kendisi de demesin. Fakat Allah Resûlü bazı emareleri, münafıklık alâmeti olarak saymıştır. Mü’min bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) münafıklar hakkında bilgi vermişti. O, münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu. Hz. Huzeyfe, münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu. Hazreti Ömer de (radıyallâhu anh) onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu. Bir gün Hazreti Ömer’in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir. Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz. Huzeyfe oradan ayrılır. Bunu gören Hazreti Ömer hemen peşinden yetişirir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar. Cevap vermek istemeyen Huzeyfe’yi biraz zorlayınca “evet” cevabını alır. (Üsdül-ğâbe) Her gün camide mü’minlerin arasında olan bir insanın İslâm’dan nasıl nasibi olmaz; ama olmamıştı işte! Bunu duyan Hazreti Ömer’in endişelerini insan daha iyi anlıyor. Hazreti Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ bile bunu sorarken, acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu? Seccadeye başımızı koyup “Rabbim! Endişe ediyorum, ben de onlardan mıyım? Onlardan olmaktan Sana sığınırım.” endişesini izhar ettik mi?

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ

“Ey Kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.” (Âl-i İmrân/8) diye inledik mi? Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) durmadan tekrar ettiği

 يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ

Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, İbn mâce) duasıyla yalvarıp yakardık mı? Eğer bu endişeleri içimizde duymuyorsak kendimizde bir nevi nifak olduğu endişesini taşımalı ve korkmalıyız. İnsan, bu hususta endişe ettiği kadar Rabbiyle münasebetini güçlendirecektir.

Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Sen nerde, şehadet nerde!” sorusunu kendisine soruyordu. (Taberî, İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk) Şimdi sana, “sen nerdesin?” diye sorabilir miyim? Endişe edecek, korkacaksın; Allah da o ülfet perdesini yırtacak. Bunun için, kalbi incelten Kitâbü’r-Rekâik’le çok iştigal edeceksin. Şu dünyada gezdiğin, dolaştığın gibi Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), her biri nurefşân sözlerine tutunacak ve ahirette dolaşacaksın. Orada hesabı, mizanı ve başına gelecek şeyleri burada görüyor gibi olacaksın.

عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْۜ

“Her nefis ileriye ne takdim ettiğini ve geride ne bıraktığını bilecektir.” (İnfitâr/5) hakikatini gözlerinle görüyor gibi olacaksın. Bunun için sık sık önünü ve arkanı yoklayacaksın. Senden evvel ahirete sâlihât ve güzel ameller adına ne gönderdin? Geriye bıraktığın şeyler ahiret adına işine yarar mı, yaramaz mı? Bunlara bakacak, sık sık kendini kontrol edecek, dünyada iken ahiret sahnelerinde geziyor gibi gezeceksin. Bunlar, ülfetin perdelerini paramparça edecek ve insan kendisini Kur’an’ın âlem ve havasına salacak ve o, ter ü taze yeni nazil oluyormuş gibi görülecektir.

Ülfet perdesini yırtmak için şekil ve şekilcilikten kaçınmak lâzımdır. Namaz, mü’min için bir vecibe ve vazifedir. Evrâd ü ezkâr, dua gibi şeyler de insanın mânevi hayatı adına çok mühimdir. Bunlar, askerî talim ve terbiye gibi sadece şeklî olarak yerine getirilecek şeyler değildir. Bunların her biri Hak’la ayrı bir münasebet ifade eder. Binaenaleyh gerek evrâd ü ezkâr okurken gerekse Rabbe namaz ve sair ibadetlerle teveccüh ederken bunları şekil olarak yapmaktan daha ziyade vazife şuuru içinde bulunmalı, muhatap olarak karşında O’nu görmelisin. Önünde seni hesaba çağıran Rabbin, ayaklarının altında sırat köprüsü, dağ cesametinde alevlerin kıvılcımlarının seni tehdit ettiğini düşüneceksin. Sırtında bütün bir hayatın mesuliyet ve vebaliyle beraber o köprüyü geçmekle mükellefsin. Düşün ki, defterler sağda solda uçuşup duruyor. Defterini kimi sağdan, kimisi soldan alıyor… Bunları düşününce endişeyle ciğerlerin parçalanır, yüreğin ağzına gelir gibi olacaktır. Evet, sen hep bu endişeyi taşıyacak ve bu endişeyle Rabbin kapısının tokmağına vuracaksın.

“Mücrimim, günahkârım, isyankârım, efendisinden kaçmış bir köleyim. Fakat Sen’den gayrı kapı bilmiyorum” diyecek ve İbrahim Edhem gibi yalvarıp yakaracaksın:

هِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَاكَ … مُقِرّاً بِالذُّنُوبِ وَقَدْ دَعَاكَ

وَاِنْ يَكُ يَا مُهَيْمِنُ قَدْ عَصَاكَ … فَلَمْ يَسْجُدْ لِمَعْبُودٍ سِوَاكَ

“İlâhî, günahkâr kulun, günahlarını itiraf ederek Sana geldi, Sana dua ediyor. Eğer af ve mağfiret edersen, o işe ehil Sen’sin. Eğer kapından kovarsan, Senin kapından başka hangi kapı var ki, oraya gidilsin.” Bana öyle gelir ki duygu ve düşüncelerimizi bu anlatılanlarla canlandırma gönül hayatımıza fer getirecek, bizi kuvvetli kılacak ve bu sayede mükemmel fertler olma istikametinde yükselme imkânına kavuşacağız. (Bahar Neşidesi) 

 “DU”

ALLAH’IM! Ashâb-ı Bedir ve şühedâ-i Uhud HÜRMETİNE,

✍BİZİ daimî himayen altında tutmanı.. değişmeyen ve herhangi bir zarar dokundurulamayan yakınlığına almanı.. hiç kimsenin dokunamayacağı fakat içine girenlerin her ihtiyacına kâfi gelen korumana dâhil etmeni.. her şeyi ihata etmiş bulunan ve asla parçalanamayan sıyanetinle saklamanı..

✍yüksek ve aşılamayan kalene, asla zayi olmayan emanetlerin arasına katmanı.. hıfz u inayet çadırında muhafaza buyurmanı.. koruman, gözetmen ve setretmen ile sarıp sarmalamanı.. kötülerin şerrini bizden uzak tutmanı..

✍azametinin nuruyla bizi zalim ve fâcirlerden gizlemeni.. şer konuşan bütün dilleri bize karşı bağlamanı.. zarar vermek kastıyla atılan bütün okları geri çevirmeni.. hasetle bakan kem gözleri, düşmanlıkla atan bütün kalbleri göremez ve atamaz hale getirmeni.. kahrımızı isteyenleri, rahat ve istikrar bulamayacakları şekilde kahretmeni.. arzı bütün genişliğine rağmen onlara dar hale getirmeni.. eziyet etmeyi meslek haline getiren her zalimi hilm, lütf ve mühlet dairenden çıkarmanı.. ısrarla düşmanlık yapanların ellerini kollarını kelepçeleyip kalblerini bağlamanı.. emellerine ulaşmalarına müsaade etmemeni.. haddini aşan ve zarar vermek için fırsat kollayanlara karşı bizi sıyanet etmeni..

✍kaybolan ve elden giden şeylere karşılık lütuflarınla bizi sevindirmeni.. her türlü fitne, hayırsızlık ve sıkıntıların şerrinden bizi korumanı.. kalbimizi bütün haset, garaz ve kinlerden arındırmanı.. arkadan ve önden gelebilecek şerlerden bizi muhafaza etmeni.. her iki cihanda gaye-i hayallerimize ulaştırmanı.. kazanın karşı konulamaz hükümleri ve kaderde olan ağır belalara karşı sürpriz ve gizli lütuflarınla bizi bürümeni ve gece-gündüz, ikamette-seferde, uyurken-uyanıkken, açık-gizli her halimizde güzellerden güzel maiyyetinle bizimle beraber olmanı Senden dileniyoruz.

ALLAH’IM! Kâinatın İftihar Tablosu hatırına ve Ashâb-ı Bedir ve şühedâ-i Uhud HÜRMETİNE, Senden, cânî ve serkeşleri bile içine alan geniş ve kuşatıcı affınla, hiçbir kulun Senin üzerinde hiçbir hakkı olmamasına rağmen iyi ve kötü herkese ulaşan ihsanınla, bize de bol bol lütufta bulunmanı..

✍Senden başka herkes ve her şeyden bizi müstağni kılmanı.. ömrümüzü hayırlı ve uzun kılmanı.. mümin kullarının kalblerine bizim ve üzerinde yürüdüğümüz yolun sevgisini yerleştirmeni.. üzerimizde bulunan hak ve borçları ödemeye muvaffak kılmanı.. göz açıp kapayıncaya kadar bizi kendimizle ve nefsimizle başbaşa bırakmamanı.. günahlarımızı bağışlamanı.. helal ve hoş kazanç ihsan etmeni.. sürçmelerimizi affetmeni.. amellerimizi ve yine Senin havlinle işleyebildiğimiz iyiliklerimizi kabul etmeni.. bizi, zürriyetimizi ve erkek-kadın bütün inananları karanlıklardan nura çıkarmanı.. günahlarla aramıza en büyük kalkan ve en sağlam bir sur ile girmeni.. İslâm’ı en büyük talebimiz haline getirmeni.. lütuf ve rahmetinden ümit kesmeden, af ve müsamahan hakkında ye’se düşmeden dinî ve dünyevî işlerimizde bizi tertemiz ve afiyet içinde bir hayat yaşatmanı.. demimeze damarımıza karışacak her çeşit zulümden ve ağyar mülahazalarından bizi uzak tutmanı.. inkisar içindeki kalbimizi zafer ve nusretinle sarıp sarmalamanı.. inabe ve hüsn-ü yakîn ile rızıklandırmanı.. salih kullarına dünyayı nasıl göstermişsen bize de öyle göstermeni.. kopan bağlarımızı fazlınla birleştirmeni.. zayıf ve cılız halimizi kudretinle güçlendirmeni.. eğri büğrü huylarımızı izale etmeni.. gevşeyen himmetimizi gafletinden uyandırmanı.. Senin haşyetinden gözyaşlarımızı kesintisiz yağan yağmurlar gibi akıtmanı ve en çok talepte bulunduğumuz isteklerimizi bahşetmeni ve bizi âkıbetin en güzeliyle serfiraz kılmanı diliyoruz.

Âmîn! Ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l-Âlemîn.

Salât ü selâm Efendimiz Hazreti Muhammed’e, âline ve bütün ashâbına… 

[YAKARAN GÖNÜLLER]

Bu yazı 67 kez okundu