•Kırk Hadis-3 (Şerhli)

  1. •Kıyamete Ayarlı Topluluk
  2. •Deccalin Ateşinde Yanmayı Tercih Eden Talihliler 
  3. •Aç Kurdun Sürüye Verdiği Zarardan Beter
  4. •Gıbta Edilen İnsanlar
  5. •Zulüm Cezasız Kalmaz 
  6. •Israr Edilen Küçük Günah Büyük Olur
  7. •Zikir/Dua veSohbet-i Cânan Meclislerinde Bulunmak 
  8. •Zayıflara Yardım ve Rızık 
  9. •Başkaları İçin İstiğfar
  10. •Koruyucu Kalkan
  11. •İslam Ümmetinin Fitnesi
  12. •Altın ve Gümüşe Tapanlar
  13. •Sadık ve Emin Emanetçi
  14. •Kendi Küçük Mükâfatı Büyük İş
  15. •Zarar Veren Zarar Görür
  16. •Haya ve Edebsizlik
  17. •Derdi Paylaşmak
  18. •Küfre Denk Bir Günah..!
  19. •Vehen İlleti!
  20. •Cehennemlik Hakim ve Savcılar
  21. •Bir Öpüçükle Bile Olsa..!
  22. •Halkın ve Hakkın Rızası
  23. •Aleyte Olan Sözler
  24. •Mükemmel Teşekkür!
  25. •Acele etmediği müddetçe her duaya icâbet edilir.
  26. •Faiz’de alan, veren, kâtiplik ve şahitlik yapan ortaktır.
  27. •Alış-verişte Hile 
  28. •Cennetin Kenarı Ortası ve Göbeğinde Ev Mükâfatı 
  29. •Şamata Yapmayın
  30. •Yalan Şehadet ve Şirk
  31. •Kalb Kapkara Olur
  32. •Allah Merhamet Etmez 
  33. •Duyarsızlaşma
  34. •Ribat
  35. •İbadet Olan Bekleme!
  36. •Şuurlu Dualar Kabul Olur
  37. •İbadetin Omuriliği
  38. •Zirve Tehlikesi
  39. •Hayırları Tüketen Şey
  40. •Hangi Hedefe Hangi Netice

***

KIYAMETE PROGRAMLI TOPLULUK


  • -Hz. Cabir (ra) anlatıyor:
  • “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde  mücadeleye  kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi: “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: “Hayır! der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı  olarak siz birbirinize emîrsiniz!”

[Müslim, İman 247.]


Hadis, kıyamete kadar, yeryüzünde İslam’ın devam edeceğini, hem de açıktan açığa mücadele edecek bir güç ve kuvvete sahip olarak devam edeceğini ifade eder. Bu ifade İslam’a karşı olan güçlerin devam edeceğini de ifade eder. Ancak, İslam’ın kesin bir mağlubiyetle her tarafta sindirilmiş, gizlilik içinde, gayr-ı müessir, mahdud  ferdler arasında devamı suretinde değil, muzafferâne, açıktan açığa mücadelesini yapabilen bir haşmet içerisinde devam edeceğini ihbar etmektedir.

Bu ihbar-ı nebevî, mü’minlerin gelecek hakkında ye’si atmaları için yeterli bir müjdedir. Tarih boyu Müslümanlar çeşitli işkence, hakaret, muhaceret, mağlubiyet vs. zilletleri tatmışlarsa da, hiçbir zaman kesin bir yenilgiyle yok edilememişlerdir.

Aleyhissalâtu vesselâm, bu halin kıyamete kadar devam edeceğini, yeryüzünün bazı bölgelerinde sindirilmiş olsalar bile, diğer bir kısım bölgelerinde tevhid bayrağının dalgalanacağını haber vermektedir.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14.Cilt]

***

DECCALİN ATEŞİNDE YANMAYI TERCİH EDEN TALİHLİLER


  • -Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor:
  • “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur;  halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.”

[Buhârî, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105; Ebu Davud, Melahim 14]


Hadis, Deccal’le ilgili haberlerin sembol ve teşbih ifade ettiğini, değerlendirmelerin izafî olduğunu anlamada  daha açıktır.

Çünkü, Deccal beraberinde ateş getirecek. Fakat bunun ateş olması beşerî bir  değerlendirmedir; insanlara göre ateştir, İlahî ölçülere göre ise o ateş değil, tatlı sudur.

Resulullah’ı dinleyen mü’minlerin o ateşi tercih etmesi gerekir. Çünkü insanlar nazarında tatlı olan “su”yu ise, Allah nazarında ateştir.

Bu, Deccal’in, İslam tarafından reddedilen, nefisperestlerin hoşuna giden her çeşit sefahat, israfat, malayaniyat ve muharremat ve Allah’a isyanları tatbikata koyup, insanları buna zorla sevketmeye çalışacağının, uymayanların onun kahrına uğrayıp “ateş”ine  atılacağının ifadesidir.

Ateşi ise, insanların diri diri yakıldığı fırınlar, idamlar, hapishaneler, işten, aştan olmalar, aziller, tahkirler vs.’dir. Ama dini için, Allah  rızası için bunlara katlanıp Deccal’in “tatlı suyu”na yani  ikram, taltif ve terfiine, vereceği mevki, makam ve ünvana iltifat ve  itibar etmeyenler, o dünya ateşinde yansalar da uhrevî ebedî lütfa, İlahî ikrama mazhar olacaklardır.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem o devre erecek Müslümanlara Deccal’in ateşinde yanmayı tercih etmelerini irşad buyurmaktadır.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14.Cilt]

***

AÇ KURDUN SÜRÜYE VERDİĞİ ZARARDAN BETER


Ka’b İbnu Mâlik (ra) anlatıyor: “Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” [Tirmizî, Zühd, 43]


Mânası şudur: Kişinin mal ve şeref için gösterdiği hırs veya bu iki şeye olan sevgisi dine fesad ve zarar getirir, tıpkı aç iki kurdun hiçbir engelleme olmadan sürüye salındığı zaman hâsıl edecekleri zarar gibi…

Hadis, mevki ve mala karşı gösterilen hırs sebebiyle kişinin dine karşı pek büyük zarar getirebileceğini ifade etmekte ve bunu hiç bir koruyucu techizâta sahip olmayan müdâfaasız koyun sürüsüne salınan bir çift aç kurdun sürüye vereceği zararla kıyaslamaktadır.

Teşbihteki inceliği anlamak için kurtların şu tabiatını bilmek gerek: Müdâfaasız bir sürüye musallat olan kurt, karnını doyurmak üzere bir koyunu kapıp kaçırmaz. Sürüdeki bütün hayvanları kırımdan geçirir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) insandaki mal ve makam hırsının dine vereceği zararın, iki aç kurdun koyun sürüsüne vereceği zarardan büyük olacağına dikkat çekmiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 6.Cilt]

***

GIBTA EDİLEN İNSANLAR


Hz. Ömer (ra) anlatıyor:“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne de şehidlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehidler de onlara gıpta ederler.”

Orada bulunanlar sordu:

Ey Allah’ın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!

Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın ruhu (Kur’ân) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken,  onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler.

Ve şu âyeti okudu: “Haberiniz olsun Allah’ın dostları var ya! Onlara ne korku var ne de onlar üzülecekler” (Yunus 62). [Ebû Dâvud, Büyû: 78, (3527)]


Hadiste geçen Allah’ın ruhu tabirindeki ruh’tan maksad Kur’ân’dır.

Ruh’u Kur’ân’la tevil eden ulemâ şu âyeti delil getirmiştir: “İşte biz sana emrimizden bir Ruh (Kur’ân) vahyettik” (Şûrâ 52).

Kur’ân’ın Ruh olarak isimlenmesi, kalblerin onunla hayat bulmasındandır, tıpkı nefislerin ve bedenlerin hayatı ruhlarla olması gibi. Ancak bununla  muhabbet kastedilmiştir, yani “Alah’ın kalblerine îka ettiği, Allah için olan hâlis muhabbet sayesinde birbirlerini severler” demektir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/141-142.]

***

ZULÜM CEZASIZ KALMAZ


إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ فَإِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ ثُمَّ قَرَأَ: وَكَذٰلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُۤ أَلِيمٌ شَدِيدٌ

‘Allah, zalime mehil verir. Bir de onu yakaladı mı, artık iflâh etmez.’ Sonra da Allah Resûlü sözlerine şu âyetle devam ettiler: ‘İşte Rabbinin yakalaması böyledir. O, zalim ahaliyi böyle yakalar. Zira O’nun yakalaması çok can yakıcı, çok şiddetlidir.’ (Hûd sûresi/102.)”[Buhârî, tefsir (11) 5; Müslim, birr 61.]


Allah, zalime mehil üstüne mehil verir. Zulmedeni, kendine baş kaldıranı ve kendisine isyan edeni, hep mehillerle karşılar. Ama bir kere de yakaladı mı gayri onu iflâh etmez. Demek ki, yapılan şeyler artık gayrete dokunmuş ve bir son damla gibi bardağı taşırmıştır…

Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta câri bazı kanunları vardır. Bunlar asla değişmezler.

لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ âyeti de bize bunu anlatmaktadır. “Allah’ın yarattığında değiştirmek yoktur…” (Rûm sûresi/30.) Bu kanunlardan biri de, zalimin Allah’ın kılıcı olma keyfiyetidir. Efendimiz bu durumu bildirirken: “Zalim, Allah’ın adaletidir. Onunla intikam alır, sonra da o zalimden intikam alınır.”(Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/64-65) buyurmaktadırlar.

  • Zalim seyfullah’tır.
  • Haddini bilmezlere Allah, zalimle haddini bildirir.
  • Sonra da zalimden bir intikam alır ki, siz de şaşar kalırsınız.
  • Zalimler, bugünkü halleriyle, gemi azıya almış gidiyorlar.
  • Ancak sakın siz bu duruma bakıp ümitsizliğe düşmeyin.
  • Nice “karye”lere Allah böyle mehil, müddet vermiş ve âdeta onlara “Yiyin, için, yaşayın!” demiştir; ama bir de bakmışsınız derdest etmiş ve işlerini bitirmiştir.(Bkz.: Hac sûresi, 22/48.)

Şöyle etrafınıza ibretle bir bakıverseniz, arz ettiklerimizin müşahhas manzaralarını siz de apaçık göreceksiniz. Sodom, Gomore ve Pompei, bunun sadece üç misali… Kim bilir daha adını bilmediğimiz veya onlar kadar ibret verici olmadığı için unutulmuş daha nice misaller var ki, hepsi de bu ilâhî kanuna hâl dilleriyle şahitlik yapmaktadır. Uzağa gitmeye ne gerek var? [Sonsuz Nûr]

***

ISRAR EDİLEN KÜÇÜK GÜNAH BÜYÜK OLUR


Masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır.


 لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ ، وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الْاِسْتِغْفَارِ

“Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” (Deylemî, Müsned 5/199; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/44) fehvâsınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır.


Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, âdeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz.

Evet, ısrar sebebiyle küçük günahlar büyük olur, tevbe edildiğinde ise, büyük günahlar küçülür ve affedilir. İnsan, en büyük bir cürmü işlemiş olsa da, hemen kendisini seccadesine atar, nedametle kıvranır, pişmanlık gözyaşları döker, gönülden istiğfar ederse ve hele yetmiş sene sonra aklına geldiğinde bile onu bir dakika evvel işlemiş gibi içinde ızdırabını duyarsa, hakiki tevbe etmiş demektir.

Aksine, önemsemediğinden dolayı unuttuğu küçük günahlar teraküm edip büyüdüğü ve tevbe görmeden öteye intikal ettiği için ahirette insanın helâketine sebebiyet verebilir. Bu açıdan, günahın en küçüğünün dahi büyük sayılması ve hep hatırlanması, sevabın ise en büyüğünün dahi çok küçük addedilmesi ve hemen unutulması esastır.”[KALP İBRESİ]

***

ZİKİR/DUÂ VE SOHBET-İ CÂNÂN MECLİSLERİNDE BULUNMA

  • Zikir denince sadece tesbih çekerek Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği ve zikir, fikir ve tefekkürün beraberce yapıldığı yerler de birer zikir meclisidir.(***)

Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

-“Allah’ın “Tavvâfûn” denilen melekleri vardır ki, bunlar insanların dolaştıkları yerlerde dolaşırlar ve EHL-İ ZİKR-İ ARAŞTIRIRLAR.

Öyle bir topluluğu buldukları zaman “Gelin!Gelin! Aradığınız kimseler burada!” diye birbirlerine seslenirler.

Buldukları bu ehl-i zikri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla gölgelendirir ve etraflarını kuşatırlar.

Allah mutlak ilmiyle her şeyi bildiği halde meleklerine sorar:

KULLARIM NE DİYORLAR?”

Melekler: “Ya Rabb, Seni tesbih, tekbir, tahmîd ve temcid ediyorlar.

(Yani اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ ve اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi ifadelerle Seni tazim ediyorlardı.

Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu سُبْحَانَ اللّٰهِ; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ; âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyor ve zikrediyorlardı)” derler.

(Sonra Cenâb-ı Hak ile melekler arasında şu muhavere gerçekleşir):

– “Peki onlar BENİ GÖRDÜLER Mİ?”

– “Hayır, vallahi Seni görmediler.”

“Ya görselerdi?”

– “Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ubudiyette bulunur, Seni tazim ve tesbih ederlerdi. (Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi)”

“KULLARIM NE İSTİYORLAR?”

– “Senden CENNETİNİ istiyorlar.”

“ Peki onu gördüler mi?”

– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”

“Ya görselerdi?”

– “Eğer cenneti görselerdi onu çok daha şiddetli bir şekilde isterler, ona girebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.”

“Onlar HANGİ ŞEYDEN SIĞINIYORLAR?”

– “Cehenneminden.”

“Peki onu gördüler mi?”

– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cehennemi görmediler.”

“Ya görselerdi?”

– “Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.”

Meleklerin bu cevapları üzerine Cenâb-ı Hak:

-“Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben ONLARIN HEPSİNİ affettim.” buyurur.

Meleklerden biri sorar:

– “Ya Rabbi, ONLAR ARASINDA BİRİSİ daha vardı ki, o, BU MECLİSE BAŞKA BİR İŞ İÇİN GELMİŞTİ; niyeti zikir değildi.”

Cenâb-ı Hakk buna rağmen şöyle ferman eder:

-“O mecliste oturan kişiler öyle kâmil insanlardır ki, onların arasında bulunan şaki (talihsiz ve bedbaht) olmaz.” [Buhari, Deavât 66]

[Muhtasar RiyazüsSalihin]

***

ZAYIFLAR YARDIM VE RIZIK


ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ : ابْغُونِى ضُعَفَاءَكُمْ، فَإنَّمَا تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ بِضُفَائِكُمْ[. أخرجه أصحاب السنن.ومعنى »أبْغُونى« اطلبوا لى .

-Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” [Ebû Dâvud, Cihâd 77; Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43]


 

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) fakirliği sebebiyle halkın zayıf addettiği kimselerin himâyesini , onların korunmasını, onlara yardım edilmesini emretmektedir.

2- “…zayıflarınız sebebiyle…” ibâresi:

  • onların aranızda olmaları sebebiyle …”,
  • onların dizginleri sizde olması sebebiyle“,
  • onların duaları bereketine” diye anlaşılmıştır.

Zayıf kimse aczini ve güçsüzlüğünü görünce, güç ve kuvvetten tam bir ihlâsla yüz çevirerek Allah’tan yardım ister. Böylece galebe elde eder. Nitekim “Nice az topluluk, çok topluluğa Allah’ın izniyle galebe çalmıştır” (Bakara 248) buyurulmuştur. Halbuki kuvvetli olan, kuvvetine güvenerek, galebe çalacağına kesin gözüyle bakar, kuvvetine mağrur olur. Bu onu tedbirsizliğe ve yalnızlığa iter, mağlubiyete götürür. Kur’ân-ı Kerîm, müslümanların Huneyn’de böyle bir gurura düşerek mağlup olduklarını haber verir (Tevbe 25).

3- Nesâî : “Allah bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duaları, namazları ve ihlasları hatırı için yardım eder.” Yani “Zayıfların ibâdet ve duaları çok daha hâlisânedir. Çünkü, kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duaları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.” Öyle ise onların bu makbul duaları sebebiyle düşmanlarınıza karşı yardım görüyorsunuz, belalar üzerinizden defediliyor.

4- Tîbî der ki: “Bu hadiste zenginlerle, düşüp kalkmaktan nehyedilmekte, fakirlere karşı tekebbür etmekten (büyüklenmekten) yasaklanmaktadır. Bu sebeple Hz. Lokman, oğluna: “Elbiseleri eski diye fakirleri hakir görme, çünkü senin de, onun da Rabbiniz birdir” demiştir.

İbnu Muâz da: “Fakirlere olan sevgin peygamberlerin ahlâkındandır. Onlarla düşüp kalkamayı tercih etmen sâlihlerin alâmetlerindendir, onlardan kaçman da münâfıkların alâmetlerindendir” demiştir.

5- Münâvî:

Tenbih: Bu hadis ve buna benzeyen,

هَلْ تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ إَّ بِضُعَفَائِكُمْ

Siz ancak zayıflarınız sebebiyle yardım görür, rızka kavuşursunuz” hadisi ile Müslim’de gelmiş olan

اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ الى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفي كُلِّ خَيْرٌ

Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır” hadis arasında zâhiri bir teâruz vardır. Ancak düşünüldüğü zaman, aralarında zıtlık olmadığı görülür. Zîra kuvvetin medhinden murad Allah’ın zâtındaki kuvvettir ve azimdeki şiddet(in medhidir). Za’fın medhinde murad da sade yaşayış, kalp inceliği ve Cenâb-ı Hakk’ın celâlini müşâhede edince kendinden geçmedir.

Veya kuvvetin zemminden (kötülenmesinden) murad, zorbalık ve büyüklenmedir, zayıflığın zemminden murad da Vâhidu’l-Kahhâr’ın hakkını yerine getirmede azim zayıflığıdır. Zîra Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) burada: “Fakirlerin kuvvetiyle muzaffer olursunuz..” demiyor. Bilakis muradı “onların duası”, “ihlası” vesair zikri geçen şeylerden biridir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/450-452.]

***

BAŞKALARI İÇİN İSTİĞFAR

Kardeş olduğu bildirilen müminlerin kendi aralarındaki münasebetleri ve muameleleri, İslam’da çok önemlidir. Onlardan birinin kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için de arzu etmesi, istemediği bir şeyi kardeşi için de dilememesi doğrudan İMANININ SEVİYESİNİ ortaya koyan bir davranıştır.

Birbirleri için GIYABLARINDA İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunmaları, kardeşlik hukukunu gözetme adına çok mühimdir. Üstelik bu herkesin, oturduğu, yattığı, durduğu veya koştuğu bir anda bile başkasına yapabileceği en güzel, değerli ve teşri kaynaklarında tahşidatı yapılan iyiliklerden biri belki de en başta gelenidir.

BAŞKALARI İÇİN YAPILAN İSTİĞFARIN MANASI, onların kurtuluşunu talep etmektir. TEVBE, her kulun kendine has iken, İSTİĞFAR, çok daha geniş bir alana sahiptir. İNSAN, kendinden başlayarak anne babası ve kadın erkek, ölü diri bütün mümin kardeşleri için İSTİĞFAR TALEBİNDE BULUNABİLİR. MESELA Kur’ân, “Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!”(Nûh Sûresi 71/28) diyerek Hz. NÛH’UN; ve “Ey Kerîm! Rabbimiz Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle.”(İbrahim Sûresi 14/41) buyurarak Hz. İBRÂHİM’İN böyle dua ettiklerini haber verir.

•Yine Kur’an’da Allah Resûlü’ne : O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem KENDİ GÜNAHIN , hem MÜ’MİN ERKEKLERİN ve MÜMİN KADINLARIN günahı için Allah’tan AF DİLE. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir. [MUHAMMED SÛRESİ-19] buyurulmuştur.

•Arkadan gelen mü’minlerin de “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşir Sûresi 59/10) diyerek kendilerinden ÖNCE meseleye SAHİP ÇIKMIŞ kardeşlerine İSTİĞFARDA bulundukları bildirilir. Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) hayatında ve mübarek beyanlarında da meseleyi açan çok şey bulunur. ÖNCELİKLE


)‏عن عبادة رضي الله عنه قال رسول الله صلى الله عليه وسلم :

من استغفر للمؤمنين والمؤمنات كتب الله له بكل مؤمن ومؤمنة حسنة ) رواه الطبراني في “مسند الشاميين” (3/234)

Ubâde (radıyallâhu anh) Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: “Her KİM mümin erkek ve kadınlar için İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunursa, bunların herbirine karşı ona BİR HASENE yazılır.” (Taberânî-Müsnedü’ş-Şâmiyyîn)


buyurarak hem başkaları için istiğfar talebinde bulunmaya teşvik eder hem de böylesi bir talebin beraberinde getirdiği sevabı haber verir.

•Peygamber yolu Sitesi

•Kur’an-ı Hakîm’in Açıklamalı Meâli

***

KORUYUCU KALKAN


 قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  بَادِرُوا بِالصَّدَقَةِ فَإِنَّ الْبََلاءَ َ يَتَخَطَّاهَا[. أخرجه رزين .

-Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sadaka vermede acele edin. Çünkü belâ sadakanın önüne geçemez.” [Rezîn tahriç etmiştir. (Câmi’u’s-Sagîr şerhi Feyzu’l-Kâdir’de mevcuttur) 3,195)]


 

Hadîste belâ ile sadaka, yarış yapan iki ata benzetilmiştir.

İlâhî kanun, sadaka atını, belâ atının geçemiyeceği hükmüne bağlamıştır.

Yani, kişi belâ henüz gelmemişken sadaka verebilirse, artık belâ gelmeyecek demektir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/32.]

***

İSLAM ÜMMETİNİN FİTNESİ!


إنَّ لِكُلِّ أمَّةٍ فِتْنَةً، وَإنَّ فِتْنَةَ أمَّتِى الْمَالُ.

Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.

[Tirmizî, Zühd: 26]


 

Hadiste geçen “fitne’ dalâlet ve masiyet, yani sapıtma ve Hakk’a isyandır. Yani bu ümmeti hak yoldan ayıracak, İslâm’dan uzaklaştıracak en mühim âmil “madde ve mal” olmaktadır.

İslâm düşmanı gizli ve açık komitelerin, mahallî ve beynelmilel teşkilatların Müslümanları ayartabilmek için en ziyade “madde”ye dayandıklarını müşahede ettikçe, nice yakınlarımızın, bu vatan evlatlarının maddî menfaat sebebiyle dinden koptuklarını gördükçe, “Kâfirler mallarını,Allah’ın yolundan insanları alıkoymak için sarfederler ve daha da sarfedeceklerdir.” (Enfal: 8/37) âyetinin teyidini görmekle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın benzeri ihbaratında ortaya çıkan gaybtan haber mucizesi karşısında hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamıyoruz.

Öyle ise,”mal” ve “madde”yi kınayan ifadelerin gayesi, bunların, her an uyanık olunmadığı takdirde ahlâki ve dinî hayatımızda sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere karşı uyarmaktır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi: 3.Cilt]

***

ALTIN VE GÜMÜŞE TAPANLAR


لُعِنَ عَبْدُ الدِّينَارِ، لُعِنَ عَبْدُ الدِّرْهَمِ

“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.”

[Tirmizî, Zühd: 42]


 

Hadis-i şerif para biriktirmekte hırs gösterenleri lanetlemektedir.

Para kazanmada gayr-ı meşruluğun ölçüsü, “hırs”tır. Yani paraya aşırı bir hırs gösterip haram-helal demeden sâdece kazanmayı düşünen, zekâtını vermeden, hayır yolunda harcamadan sadece çoğaltmayı düşünen kimse paraya tapıyor demektir. Para sevgisi Allah sevgisinden öne geçti mi, bu ona tapmadır.

Para kazanma meşgaleleri yüzünden ibadeti terketmek, kazanılan paranın zekâtını tam olarak gönül hoşluğuyla ödememek gibi durumlar para sevgisinin Allah ve Resulüne olan sevgiye galebe çaldığını gösterir.

Suç olan “para kazanmak” değildir, “tapınmaya düşmek”dir, para sebebiyle Allah’ı unutmak, tuğyan etmektir.

Hadiste “altın” ve “gümüş”ün zikri, dünyevî serveti bunlar temsil ettiği içindir. Değilse, her çeşit madde düşkünlüğü buna dâhildir.

Nitekim günümüzde dolar,apartman dairesi,arsa,fabrika vs. düşkünleri çoğalmaktadır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/171-172.]

***

SADIK VE EMİN EMANETÇİ


قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الْخَازِنُ الْمُسْلِمُ الْاَمِينُ الَّذِي يُعْطِي مَا أُمِرَ بِهِ طَيِّبَةً بِهِ نَفْسِهِ أَحَدُ الْمُتَصَدِّقِيِنَ. أخرجه الشيخان .

-Ebu Musâ (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Müslüman emin vekilharc, kendisine emredilen malı, gönül hoşluğu ile verdiği taktirde tasadduk edenlerden biri olur (ve sevaba iştirak eder).” [Buharî, Zekât: 25; Müslim, Zekât: 79]


 

•Hadîsin Buharî’deki veçhi bazı ziyadeler ihtiva eder: “Mal sâhibinin emrini eksiksiz tam olarak, gönül hoşluğu ile icra ederek kendisine emredilen şeyi, söylenen kimseye aynen veren müslüman, emin vekilharc, (sevabta), bağışta bulunan iki kişiden biri olur.”

•Hadîs sadaka sevabına iştirak için, vekilharc’ta bazı şartlar aramaktadır: Önce müslüman olması şartını koşmaktadır.. Emîn olma şartını da koşmuştur, çünkü hâin, günahkârdır, sevaba iştirak edemez..

Bir diğer şart emredilen miktara uymaktır, fazlası da, noksanı da ihânet sınıfına girer.. Son bir şart gönül hoşluğudur, tâ ki amelinin mahiyetini niyetiyle bozmasın, İslâm’da niyet, âdetleri ibâdetlere çevirecek kadar ehemmiyetlidir. Niyeti kaybederse sevabtan mahrum kalır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/51]

***

KENDİ KÜÇÜK MÜKAFATI BÜYÜK İŞ


Ebu Zerr (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ey Ebu Zerr! Mâruf’dan (iyilik) hiç bir şeyi hakir görme, hatta bir kardeşini güler bir yüzle karşılaman bile (basit bir şey değildir). Et satın aldığın veya bir tencere kaynattığın zaman suyunu artır, ondan komşuna bir avuç (kadar da olsa) ver.” [Tirmizî, Et’ime: 30]


 

Ma’ruf, aklın ve şeriatın güzel bulduğu, tasvîb ettiği her şeydir. Türkçemizdeki iyilik kelimesi kısmen bunu karşılayabilir.

  • Allah’a ibadet ve taat, insanlara ihsan sayılan her şey bu kelimeyle ifâde edilebilir.
  • İnsanların görüp garipsemediği, normal karşıladığı bir fiil, bir durum, adâletli bir iş, aile ve başkalarıyla hoş sohbet, güler yüz hep ma’ruftan sayılmaktadır.Resulullah, güler yüzü de ma’ruftan saymıştır. Çünkü bu, mü’minin kalbine sürûr verir. İşte bu, ma’ruf’tur.
  • Gönderilecek çorba suyunun avuçla ifâdesi, az bile olsa yapılacak iyiliğin gerekli ve makbul olduğunu ifâde eder. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10.Cilt]

***

ZARAR VEREN ZARAR GÖRÜR


Ebû Sırma (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de (bir müslüman) ile, nizaya husumete girerse Allah da onunla husûmete girer.” [Ebû Dâvud, Akdiye: 31; Tirmizî, Birr: 27, (1941); İbnu Mâce,  Ahkâm: 17]


 

1- Hadisin Ebû Dâvud’daki aslı

مَنْ ضَارَّ اَضَرَّ اللّهُ بِهِ وَمَنْ شَاقَّ شَقَّ اللّهُ عَلَيْهِ

şeklindedir.

 

2- Hadis bir rivayette “müslümana” diye tasrih eder. Yani “Kim, bir müslümana -ki bu komşu olur, yolcu olur, müşteri… vs olur aynıdır- gerek malı ve gerekse şahsı ve ırzı yönünden haksız yere bir zarar verecek olursa, Allah ona ameli cinsinden bir ceza takdir ederek onu zarara sokar” demektir. Keza “müslümanlara haksız yere husûmet edip meşakkat verene de Allah aynı cinsten ceza olarak ona meşakkat verir” demektir.

Hadis, hangi suretle olursa olsun komşu veya bir başkasına zarar vermenin haram olduğuna delildir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/215.]

***

HAYA VE EDEBSİZLİK


وعن أنس رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال النَّبىُّ (صلى الله عليه و سلم): مَا كَانَ الْفُحْشُ في شَئ إﻻَّ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الحَيَاءُ في شَئٍ إﻻَّ زَانَهُ[. أخرجه الترمذى .

Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği  şeyi güzelleştirir.” [Tirmizî, Birr 47, (1975); İbnu Mâce, Zühd 17.]


 

Edebsizlik diye  tercüme edilen kelime fuhş’dur.

Fuhş, günah ve meâsiden çirkinliği fazla olanlara denmiştir.

Söz ve fiilden açık şekilde çirkin olanlar hep fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir.

Zinâ da  günahların en çirkini olması sebebiyle fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu hadisteki fuhştan çirkin ve kaba sözlerin kastedildiği umumiyetle benimsenmiştir. Ancak, kaba ve sert davranışın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü bu mânayı te’yiden bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur:

مَا كَانَ الرِّفْقُ فِى شَىْءٍ إِلَّا زَانَهُ وََ نُزِعَ مِنْ شَىْءٍ إِلَّا شَانَهُ

Bir şeye rıfk girdi mi onu güzelleştirir, bir şeyden de çıkarıldı mı onu çirkinleştirir.”

 

Tîbî,  hadisteki: “Hayâ bir şeye girerse onu güzelleştirir” ifadesindeki “şey’e” kelimesinde mübâlağa kastı olduğunu söyler ve der ki: “Hayâ veya fuhş cansızı güzelleştirir veya çirkinleştirebilirse, insanı nasıl güzelleştirip  çirkinleştirdiği anlaşılmalıdır! denmek istenmiştir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/339.]

***

DERDİ PAYLAŞMAK


Şefkat Peygamberi Efendimiz (ﷺ):

 مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

“Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356) buyuruyor, derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.


 

Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır.

Bilakis Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O’na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır.

Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar içinde kıvranıp durmaktadır. Bu dert ve sıkıntılar bazen fasıl fasıl yer değiştirse, kâh oraya kâh buraya geçse de, umumi mânâda bilmem kaç asırdan beri devam etmektedir. [CEMRE BEKLENTİSİ]

***

KÜFRE DENK BİR GÜNAH..!


 “Gıybet büyük günahlardan biridir. Öyle ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (ﷺ)  bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurur:

 إِيَّاكُمْ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّ الْغِيبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْنِي وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللهُ عَلَيْهِ، وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتَّى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ

Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.”

[Taberânî, Mu’cemü’l-evsat 6/348; Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306]


 

Meseleye Bedîüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımı içinde bakılacak olursa, gıybetin öyle nevi vardır ki, o, zinadan daha büyüktür. [24. Söz, Üçüncü Dal) Meselâ bir zümre-i sâlihînin veya belli bir cemaati temsil eden bir şahsın ya da helâllik alma imkânı kalmadığından dolayı vefat etmiş kimselerin gıybetini yapmak bu nevi gıybete girebilir.”[..]

Gıybet, iftira, bühtan, töhmet ve benzeri günahlar, ferdî olmaktan çıkıp bir cemaat hakkında işlenirse, söz konusu cemaatin tek tek bütün fertlerinden helâllik alınmadıkça bu günahlar affedilmezler.

Meselâ Kadirîler veya Şâzilîler hakkında onların bütününü itham edecek şekilde aleyhte konuşan bir insan koskocaman bir cemaat hakkında öyle korkunç bir gıybet etmiş olur ki, o şahsın affedilebilmesi için Abdülkadir Geylânî’den veya Ebû Hasan Şâzilî’den GÜNÜMÜZE KADAR GELMİŞ GEÇMİŞ binlerce belki milyonlarca İNSANIN BÜTÜNÜNDEN helâllik istenmesi gerekir.

Biraz daha açacak olursak, bir cemaatin bütünü hakkında söz söyleyen insan şayet gidip teker teker o fertlerin hepsini bularak onlar hakkında her ne dediyse onu şerh edip, “Ben, senin de içinde bulunduğun cemaat hakkında şöyle dedim. Senin de bu işin içinde hakkın var. Hakkını bana helâl et!” diyemezse –hafizanallah– kurtulamaz.

[…]

Nasıl ki dua külliyet kesbettiğinde kabul ediliyor. Aynen öyle de gıybet de külliyet kesbederek küllî bir gıybet olduğunda, hak sahiplerinin tamamından helâllik istenmeyince insanın o işin içinden sıyrılması mümkün değildir.

Rabbim muhafaza buyursun, onca insanın vebalini alır, gıybet eden o şahsın sırtına yüklerler. Bu da, DENİLEBİLİR Kİ, küfre denk bir günahtır. [YAŞATMA İDEALİ]

***

VEHEN İLLETİ!


Efendimiz (ﷺ) :

Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya davet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize davet edecek ve üzerinize üşüşecekler.”

Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?”

Allah Resûlü:

“Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehen’ atacak” dedi.

Yine birisi sordu:

“Ey Allah’ın Resûlü, vehen nedir?” Cevap verdi: “Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!

[ Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359, 5/278.]


 

Bu ifadelerden, ilk bakışta şu mânâları anlıyoruz: Bir gün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yeraltı-yerüstü servetimizi aralarında paylaşacaklar.

Evet, bütün yeraltı ve yerüstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdeta sofralarımızı yağmalayacaklar.

Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar.

Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için.

Evet, bizim mizaç, meşrep, hizip ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkar ediyorduk. Hâlbuki şimdi biz ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar. (Çekirdekten Çınara)

***

CEHENNEMLİK HAKİM-SAVCILAR


-Büreyde (ra) anlatıyor: “Resûlullah (ﷺ) buyurdular ki:

“Kadı üçtür: Biri cennetlik, ikisi cehennemliktir. Cennetlik olan, hakkı bilip öyle hükmedendir. Hakkı bilip hükmünde (bile bile) adaletsiz davranan cehennemliktir. Halka câhilâne hükümde bulunan da cehennemliktir.”

[Ebu Dâvud, Akdiye 2, (3573).]


 

  1. Hadis, hakkı bilen ve hakla amel eden kadının cehennemden kurtulabileceğini belirtir. Diğerleri ise kutulamayacaktır.
  2. Şu halde burada esas, sadece bilmek değil, onunla amel’dir.
  3. Zîra hakkı bilip de onunla amel etmeyenin, aynen cehaletle hükmeden gibi cehennemlik olduğu belirtilmiştir.
  4. Hadiste mühim bir husus şudur: Cehaletle hükmedenin hükmü hakka muvafık olsa da cehennemliktir. Hadisin zâhiri bunu ifade etmektedir. Çünkü mutlak gelmiştir. Böylece hadis, cehaletle hükmetmekten veya hakkı bildiği halde haksız hükmetmekten şiddetle tahzîrde bulunmuş olmaktadır.
  5. Hatîb Şerbînî: “Hükmü infaz edilecek kadı birinci kadıdır, diğer ikisinin hükümlerine itibar edilmez” demiştir.[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14.Cilt]

***

BİR ÖPÜCÜKLE BİLE OLSA..


Efendimiz (ﷺ)

Bir öpücükle bile olsa çocuklarınız arasında ayırımcılık yapmayın’ buyurmuştur.

(Abdürrezzâk b. Hemmâm es-Sanânî, el-Musannef, (thk: Habîburrahmân el-A’zamî), Beyrut 1403/1983, 99-100, nr. 16501.)


Konuyla ilgili fukahadan Tâvus b. Keysân (106/724) ‘Çok basit/önemsiz (bir saç parçası) bir şeyle de olsa çocuklar arasında ayırımcılık yapılamaz; ayırımcılık şeytan işidir ve bu tür bağışlar bâtıldır.’ der.

Buhârî hazretleri böylesi bir muamelenin hukukî geçerliliğini reddeder.

***

HAKKIN VE HALKIN RIZASI


-Hz. Muaviye (ra)’in anlattığna göre, Hz. Aişe  (radıyallahu anhâ)’ya:

“Bana bir mektupla vasiyetini yaz, fakat çok şey yazma!” diye bir mektup yolladı.

Hz. Aişe de cevaben şöyle yazdı: “Selam üzerine olsun! Emma ba’d: Ben Resulullah (ﷺ)’ın:

“Kim halkın öfkesini dinlemeden Allah’ın rızasını ararsa insanların sıkıntısına karşı Allah kifayet eder. Kim de Allah’ın öfkesini dinlemeden halkın rızasını ararsa, Allah onu insanlara havale eder” dediğini işittim, selam üzerine olsun!”

[Tirmizî, Zühd 65]


 

Hadis, halkın çevremizin  manevî baskısıyla Allah’ın rızasına uymayan hareketlerden kaçınmamızı irşad  buyurmaktadır.

Bu hadisi daha açık hale getiren Resulullah’ın bir diğer tavsiyesi şöyle:

Kim Allah’ın rızasını, halkın adem-i rızasında ararsa, Allah ondan razı olur, halkı da ondan razı kılar. Kim de Allah’ın adem-i rızasından halkın  rızasını ararsa Allah ona buğzeder ve halkı da ondan soğutur.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16.Cilt]

***

ALEYHTE OLAN SÖZLER


-Ümmü Habibe (ra) anlatıyor: “Resulullah (ﷺ) buyurdular ki:

Ademoğlunun, emr-i bi’lma’ruf veya nehy-i ani’lmünker veya Allah Teala hazretlerine zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.”

[Tirmizî,  Zühd 63]


 

•Gerek ayetlerde ve gerek hadislerde gelen bilgiler hayra müteallik konuşmak çeşitleri dışındaki konuşmalar kişinin lehine değildir.

•Alimler, mübah kelamın aleyhte olmayacak hududda kalsa bile  ahirette faydasının olmayacağına dikkat çekerler. Normal bir sohbet mübahtır, ama gıybete, dedikoduya, malayaniye bulaşma tehlikesi her an mevcuttur. Bütün mübahlar böyledir.

•Dolayısıyla, Aleyhissalâtu vesselâm, Allah’ın rızasına, ahiret  ekimine âzamî ölçüde muvafık bir hayat tarzının yollarını gösterirken, telaffuz ettiğimiz kelam meselesinde, mü’minleri âzamî ihtiyatlı olmaya çağıran bir üslub takip etmiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16.Cilt]

***

MÜKEMMEL TEŞEKKÜR


-Üsâme İbnu Zeyd (radıyalahu anhümâ) anlatıyor:

“Resûlullah (ﷺ) buyurdular ki:

Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karşı, bunu yapana: “Cezâkellâhu hayran (Allah sana hayırlı mükâfaat versin!)” derse teşekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur.

[Tirmizî, Birr 86]


 

Senâ övme demektir. Ancak, yapılan iyiliğe karşı izhâr edilecek minnet duygumuzu  teşekkür olarak ifâde ediyoruz. Aslında iyiliğe  iyilikle, aynı cinsten amelle mukabele esastır. Fakat her iyiliğe anında aynı cinsten amelle mukabele etmek mümkün olmaz, bu noktada insanoğlu acizdir. Öyle ise teşekkürümüzü sözle ifâde etmemiz gerekir.

Bazıları: “Mükâfaat vermekten elin kısa kalırsa, dua ve teşekkürde dilini uzun tut” demiştir.

Hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), yapılan iyiliğe karşı, anında yapılacak en mükemmel sözlü mukâbelenin, iyilik yapana:

Senin bu iyiliğin, benim nazarımda o kadar kıymetlidir ki, karşılığını bizzat vermekten acizim, onu ancak Allah verebilir, dünyada veya âhirette, bana bedel O, sizi mükâfaatlandırsın” mânasında olmak üzere “Cezâkellahu hayran” demek olduğunu belirtiyor. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/11.]

***

ACELE EDİLMEDİĞİ MÜDDETÇE HER DUÂYA İCÂBET EDİLİR.


-Hz. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki:

Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: “Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi.”

[Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikr 92; Tirmizî, Daavât 145]


 

Müslim’in diğer bir rivâyeti şöyledir:

“Kul, günah talebetmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” (Müslim)

Tirmizî’nin bir diğer rivâyetinde şöyledir:

“Allah’a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, YA dünyada peşin olur, YA DA ahirete saklanır, YAHUT da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, YETER Kİ günah taleb etmemiş VEYA sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun.” (Tirmizi)

  • Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde dua eden insanların bir zaafına dikkat çekmektedir:

“İsti’cal, yani acelecilik. Bir başka ifâde ile duanın hemen karşılığını görme arzusu, Müslim’in bir rivâyetinde “Ya Rasulallah İsti’cal nedir?” diye sorulunca şu açıklamayı yapar: “Dua ettim, ettim de hiçbir neticesini görmedim” der ve o anda duayı terkeder.”

Şu halde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), duanın terkine sevkedecek bir aceleciliği hoş görmüyor.

Bu sebeple, her hâl u kârda dua etmeye devam edilmesi için, duanın mutlaka netice vereceğini kesin bir dille ifâde ettikten sonra bu kabulün şu sûretlerden biriyle olcağını belirtir:

1-Ya isteğe uygun olarak dünyada görülecek bir şekilde makbul olur.

2-Ya âhirette verilmek üzere sevap takdir edilir.

3-Yahut günahları affedilir.”

Şu halde, bu hadis, neticeye hiç aldırmadan dua etmeye, Allah’tan hayırlı şeyler istemeye devam etmeye teşvik etmektedir. Duayı ibadetin, kulluğun bir gereği bilip, ara vermeden devam etmelidir. Mü’min ibadetten usanmaz, zaten hayatının gayesi ibadet ve kulluktur. Zîra Allah insanları sadece ve sadece ibâdet için yaratmış bulunmaktadır (Zâriyat 56).

İcâbetin gecikmesi, henüz vakti gelmediğinden, yahut daha çok ibadet edip mübâlağa göstermesi gereğindendir. Zîra, önce de belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk duada mübâlağa ve ısrarı sevmekte, çok dua edenlerin duasını kabul buyurmaktadır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/545.]

***

FÂİZE’DE ALAN, VEREN, KATİPLİK ve ŞAHİTLİK YAPAN ORTAKTIR!


 

Cenâb-ı Hak, iman ehlini uyarır ve onlara faizden vazgeçmelerini tembih eder. Eğer bu emre uyup da faizden vazgeçmezlerse, bu davranışın Allah’a karşı küstahça bir davranış sayılan O’na harp ilan etmek mânâsına geleceğini ifade buyurur:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer inanıyorsanız, faizden alacak olduklarınızdan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberi’ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş, haksızlığa da uğramamış olursunuz.”(Bakara sûresi, 2/278-279.)

Evet, Allah faizi yasak ettiği hâlde inat edip o yolda devam eden fert ve toplumların bu davranışı, Allah’a karşı bir harp ilanıdır. Aman Allahım! Bu ne affedilmez bir saygısızlıktır! Efendimiz de bir hadislerinde, faizle alâkalı olarak dört sınıfın lanete uğrayacağını ifade buyururlar: “Allah, faiz alana, verene, buna kâtiplik ve şahitlik yapana lanet etti. Bunlar aynı günahta müsavidirler.” (Müslim, müsâkât 106; Tirmizî, büyû 2; Ebû Dâvûd, büyû 4; İbn Mâce, ticârât 58; Nesâî, ziynet 25.)

  • Burada, işin başından nihayetine kadar faiz ile alâkalı herkesi içine alan bir hüküm tebliğ edilmiş oluyor.
  • Allah Resûlü bunların hepsinin aynı günahta müsavi olduğunu ilan etmekle bir büyük günahın önünün alınması gerektiğini hatırlatıyor.
  • Zira bu günahın önü alınmazsa, cemiyet içinde meydana gelen çalkantıların önünün alınması da mümkün değildir.
  • Ve hâl-i âlem en açık misalleriyle bunun şahididir.

[Enginliğiyle Bizim Dünyamız]

***

ALIŞVERİŞTE HİLE


Aldatmanın her çeşidi İslâm’da mezmumdur ve kınanmıştır.

İşinde, alışverişinde, ticarî ve insanî münasebetlerinde mü’minleri aldatan, onların aldanma yönlerini araştıran, dahası bazılarının iyi niyetinden veya saflığından istifade etmeye kalkışan ve daha geniş mânâsıyla, hangi yol ve usûlle olursa olsun mü’minleri sömürmeye çalışan bir insan, er-geç Allah Resûlü’nden ayrı düşme tokadını yer ve yediği bu tokatla da tevbe edinceye kadar hep sendeler durur; ihtimal artık hiçbir işinde ve bilhassa da ahiret işlerinde kat’iyen dikiş tutturamaz.

  • Bir gün Efendimiz pazar yerinde dolaşırken bir satıcıya rastlar. Tezgâhtaki mala elini daldırdığında kuru hurmaların üstte, yaş hurmaların ise altta olduğunu görür. Böyle yapan sahabiyi itap eder ve “Aldatan bizden değildir.” buyurur. (Bkz.: Müslim, iman 164; Tirmizî, büyû 74; İbn Mâce, ticârât 36.)

Müslümanlık bunu âmir bulunduğu hâlde günümüzde ticaret, âdeta aldatma üzerine kurulmuş gibidir. [..]

Eğer söylenenlerde zerre kadar mübalâğa varsa -ki reklâmlarda söylenenlerin yüzde doksanı mübalâğadır- bu yolla elde edilen kazancın helâl olduğu söylenemez.

[Enginliğiyle Bizim Dünyamız]

***

CENNETİN KENARI ORTASI VE GÖBEĞİNDE EV MÜKÂFATI!


-Ebu Ümâme (ra) anlatıyor:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

KİM haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene  de cennetin ortasında bir ev kurulur. KİM de ahlakını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev kurulur.”

[Tirmizî, Birr 58; Ebu Dâvud, Edeb 8; İbnu Mâce, Mukaddime 7, (51); Nesâî, Edeb (6, 21).]


 

  • Mü’min şânına, imanına hiç yakışmayan bâtıl bir iddiaya girer de bunu bir noktada bırakırsa Cenab-ı Hakk lütfuyla buna bir mükâfaatta bulunuyor.

Haklı olduğu bir meselede iddialaşma ve münazarayı bırakan, öncekinden daha büyük bir sevap alıyor. Bu sevap kendisine mükâfaat olarak cennetin ortasında bir ev verilmesi şeklinde ifade edilmiştir.

  • Böylece, haklı bile olunsa münâkaşanın terkinde hayır olduğu ifade edilmiştir.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 5.Cilt]

***

ŞAMATA YAPMAYIN


ـ وعن واثلة بن ا‘سقع رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ : َ تُظْهِر الشَّمَاتَةَ بِأخِيكَ فَيُعَافِيَهُ اللّهُ وَيَبْتَلِيَكَ[. أخرجه الترمذي .

-Vâsıle İbnu’l-Eskâ (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kardeşine karşı şamata yapma. Allah ona afiyet sana da belayı verir.

 [Tirmizî, Kıyamet 55]


 

  • Şamata dilimize de geçen bir kelimedir; düşmanlık  ettiğin veya  sana düşmanlık eden kimsenin maruz kaldığı musibet karşısında sevinmektir.

Resulullah mü’minin mü’mine  şamata yapmasını menetmekte ve bu durumun  tersine dönüp, şamata yapanın müsibete düşebileceğini hatırlatmaktadır.

Şu halde şamata, bir başka hadiste tavsiye edilen “düşmana karşı davranışta ölçülü olma” prensibine aykırı düşmektedir.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/372.]

***

YALAN ŞEHADET VE ŞİRK!


– Eymen İbnu Hureym İbni Fatik anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Yalan şehadet Allah’a şirkle bir tutulmuştur!” buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): “…Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının.” (Hacc 30).

[Tirmizî, Şehâdât 3; Ebu Davud, Akdiye 15; İbnu Mace, Ahkâm 32]


 

  • Hadiste Aleyhissalâtu vesselâm, yalan şehadeti, günah itibariyle şirke emsal tutmuştur. Çünkü şirk de Allah hakkında bir yalandan ibarettir; söylenmesi caiz olmayan şeyi Allah’a  nisbettir.

Aynı şekilde yalancı şahitlik de kula caiz olmayan bir şeyi  söylemektir. Öyleyse her ikisi de, gerçekte olmayan şeylerin iddiasıdır.

Tîbî der ki: “Resulullah  yalan sözü şirke müsavi kıldı. Çünkü şirk de yalan sınıfına girer. Zîra müşrik, putun ibadete müstehak olduğunu zanneder.”

[ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/112-113. ]

***

KALB KAPKARA OLUR


-İmam Malik’e ulaştığına göre, İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) şöyle demiştir:

“Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde “yalancılar” arasına kaydedilir.”

[Muvatta, Kelam 18]


 

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada, söylenen her yalanla kalpte bir kararma olduğunu belirtiyor. Bu kara noktalar çoğalınca kalbin tamamı kararıyor.

  • Hadiste yalana niyet ettikçe buyrulmakla, bu halden kaçınmaya teşvik ediliyor.
  • İnsan yalan söyleyince bidayette sıkıntı duyar.
  • Bu sıkıntının sevkiyle tevbe edip, yalancılıktan geri dönebilir.
  • Ama yalana, yalan söyleme hususunda cür’ete devam ettikçe kalp tamamen kararır.

Yani, artık yalan söylemek tabii hale gelir, sıkılma, üzülme diye bir şey kalmaz. Bu hale gelince Allah nezdinde, yalancı olduğuna hükmedilir ve o vasıfla yazılır.

Şarihlere göre, bu vasıfla yazılması, mele-i a’la’da yalancı olarak tanınıp, arz ehlinin kalplerine de onun yalancı olduğunun ilhamen atılması, dillere yalancı olarak konması demektir. Tıpkı yeryüzüne kabul ve buğzun da  bu şekilde konması gibi. Bu hal, ona alçalma olarak yeterlidir. Deylemî’de gelen merfu  bir rivayette: “Yalancı, hep kendini alçaltmaya yalan söyler” buyrulmuştur.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/547-548.]

***

ALLAH MERHAMET ETMEZ!


 ـ وعن أبى سعيد الخدري رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ : مَنْ َ يَرْحَمِ النَّاسَ َ يَرْحَمُهُ اللّهُ تَعالى[. أخرجه الترمذي .

– Ebu Saidi’l-Hudrî (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İnsanlara merhametli olmayana Allah Teala merhamet etmez.”

[Tirmizî, Birr 16]


 

  • Hadis, insanlara  karşı merhametli olmaya teşvik etmektedir.

Bir başka rivayette bütün canlılara  şamil olacak bir üslubla: “Yerde olanlara merhamet etmeyenlere gökte olanlar merhamet etmez”  buyrulur.

  • İbnu Battal bu hadislerle Müslümanın bütün mahlukata; mü’min, kâfir, hayvan, merhametli olmaya teşvik edildiğini belirtir.

“Merhamet, canlılara yiyecek içecek vermek, hayvanlara ağır yük yüklememek, dövme, acıktırma, yorma gibi vasıtalarla onlara karşı haddi aşmamak  şeklinde tezahür etmelidir” der.

Bir başka hadiste  “Rahmet sadece şaki (bedbaht) olandan çıkarılmıştır” buyurularak merhametsizliğin ebedî hüsran alâmeti olduğuna dikkat çekilmiştir.

Ayet-i kerimede “İyilik yaparsanız kendi nefsiniz için yaparsınız” (İsra 7) buyrularak mahlukata yapılan merhametin de, netice itibariyle kişinin kendine yaptığına dikkat çekilmiştir.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/356.]

***

DUYARSIZLAŞMA

Teşhiste gecikme ölüm sebebidir. Hattâ bu durumdaki insan, öldüğünün farkına bile varamaz! Hele bir de mesele umumiyet kesbetmiş ve toplumu oluşturan fertlerin çoğunluğu aynı hastalığa dûçâr kalmışsa artık iflâh olunmaz bir kerteye gelinmiş demektir.

  • Ehl-i hamiyyetin güçsüz kaldığı, ıslahçıların acziyet içine düştüğü, duyarsızlığın etrafı kırıp geçirdiği ve ehl-i küfrün ehl-i imana galebe çaldığı beldelere Allah (cc), gazabıyla tecelli eder. (Hûd/117; İsrâ/15; Zuhruf/76)

 Hangi alanda olursa olsun DUYARSIZ KALMANIN SONU çıkmaz sokaktır ve böyle bir gidişin sonu herhalükârda felakettir. İşte misâli:


 

“İsrâiloğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu Îsâ’nın lisanı ile lânetlendiler. Bunun sebebi, onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (Mâide/78–79).

Bu âyeti tefsir ederken Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve selem), İsrailoğullarının duyarsız tavırlarını da nazara vererek şu tavzihte bulunmaktadır:

– “İsrâiloğulları arasında zuhûr eden ilk kusur ve ortaya çıkan sosyal çöküntü şöyle gerçekleşmiştir: Onlardan birisi bir diğerini olumsuzluk üzerinde ilk gördüğünde,

– “Ey filan! Allah’tan kork ve yapageldiğin bu kötülükten vazgeç! Çünkü o, senin için helâl değil.” derdi. Ancak ertesi gün olup da yine aynı adamı aynı kötülük üzerinde görünce bu onun, dün ikaz ettiği aynı şahısla oturup eğlenmesine, yeyip içmesine de mâni olmazdı. Artık o da onunla birlikte yer içer, dostluğunu devam ettirir ve aynı cürmü birlikte irtikab ederdi. İşte onlar, kendi iradeleriyle böyle bir yanlışlığa saplanıp bu duruma dûçâr olunca Allah (celle celâlühû), onların kalblerini birbirine karşı hâle getirdi ve bundan böyle aralarında ne bir huzur ne de ahenk kaldı. Bu beyanından sonra yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyan Habîb-i Kibriya Hazretleri duracak ve aynı akıbete dûçâr kalmamak için ümmetine şu tembihte bulunacaktır: Hayır! Vallahi de sizler, marufu emredip münkerden nehyetme vazifenizi yerine getirmeli ve zalimin elinden tutarak onu da hak çizgisine çekmelisiniz.”

(Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Ahmed)


 

Velhasıl duyarsızlık, bir düşünce kaymasıdır; başkalarıyla aradaki farkı tüketmenin adıdır ve bu durumdaki insanlar, kendileri için takdir edilen misyonu tamamlamış demektir.

Bu bir başkalaşmadır ve Allah (celle celâlühü), yolda giderken yolunu değiştireni değiştireceğini ifade etmektedir:

  • Bir toplum (değişik iç deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe, Allah ona lütfettiği nimetlerini değiştirecek değildir.” (Enfâl/53)

Demek ki değişen, değiştiriliyor. Öyleyse duyarsızlığımızı imanın enginliğinde tedavi edip değiştiğimiz yönlerimizi değiştirmek, bizim için en önemli vazife.

•Yeni Ümit Dergisi

***

RİBAT

* “Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kutsîlere Dine ve millete hizmet yolunda seyr u seferler yapan kutlular kim bilir nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.


Bakın Übey İbn Ka’b (ra) ne diyor: Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm buyurdular ki:

-“Allah rızası düşüncesiyle Ramazan ayı dışında Müslümanlara gelmesi muhtemel tehlikeleri savmak için, sevap umuduyla bir günlük ribât, sevap yönüyle yüz yıllık oruçlu, namazlı ibadetten hayırlıdır. Müslümanların selâmeti, huzur ve sükunu adına, Ramazan ayında Allah rızası için bir günlük ribât Allah indinde, orucuyla namazıyla bin yıllık ibadetten daha hayırlı, sevapça daha büyüktür. Eğer Allah onu sağ salim ailesine kavuşturursa, bin yıl ona bir tek günah yazılmaz, sadece haseneleri yazılır ve kendisine Kıyamete kadar ribât sevabı akıtılır. ”

(İbn Mâce, cihâd 7.)


 

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir.

Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır.

Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükâfatı?

Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükâfattan istifade edebilir.

Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.”

[ÜMİT BURCU]

***

İBÂDET OLAN BEKLEME!


وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ

İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” 

(Tirmizi’)


 

Belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir.

Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından…

Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”.

Bakacaksınız, fakat o bakmayı/beklemeyi -esas- tabiatınıza mal edecek, tabiatınızın derinliği haline getireceksiniz. Öyle ki sürekli bir intizâr içinde, bir bekleme içinde, bir bakma içinde olacaksınız.

 [20/08/2017 ***]

***

ŞUURLU DUALAR KABUL OLUR

Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir.


Zira Allah Resûlü (ﷺ) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670) buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. [..]


Evet, ne dediğini bilmeyen, lağv u lehv içinde söylenen duaları, Allah, kabul etmez. Ne dediğini vicdanında derinlemesine duyacaksın! Belki çok defa tepeden tırnağa o ihtizâzı yaşayacaksın. Ellerini O’na doğru titreyerek kaldırdığında, avuçlarının içine, gerçekten bir şeylerin yağdığını hissediyor gibi olacaksın. Yürekten olursa, olur. [..] ***

***

İBADETİN OMURİLİĞİ


İnsanlığın İftihar Tablosu (ﷺ),

اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ

“Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2) buyuruyor.


 

Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir.

İnsan, Allah’a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar. Dua, aynı zamanda Cenâb-ı Hak’tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakikî tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir.

Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur.

Sebepler Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir.

Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Aziz ü Cebbar’ın kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece halis tevhid ufkuna yelken açmış olur. ***

***

ZİRVE TEHLİKESİ


Allah Resûlü (ﷺ):

“İnsanların hepsi potansiyel olarak helâke maruzdur, ancak âlimler bundan müstesnadır; alimler de helâke gidebilirler, ancak ilmiyle amel eden aksiyon insanları değil; onlar da helâke sürüklenebilirler, ancak ilmiyle amel etmeyi sırf Allah’ın rızasına ulaşmak için yapanlar değil. Fakat onlar da çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır.”

(Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/414, 4/179, 362; Meâricü’l-Kuds s.88; el-Ac­lû­nî, Keşfü’l-hafâ 2/415.)


Bu büyük tehlikeye bir ad koyacak olursak bunun adı “zirve tehlikesi”dir. Dolayısıyla Allah bizi hangi noktaya yükseltirse yükseltsin, her zaman baş aşağı gelebileceğimiz endişesiyle tir tir titremeliyiz. ***

***

HAYIRLARI TÜKETEN ŞEY


-Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

“Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Hasedden kaçının. Çünkü o, ateşin odunu -râvi  dedi ki: Veya kuru otu- yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.”

[Ebu Dâvud, Edeb 52]


 

Hasedden kaçınmak, başkasının malı mevkii vs. dünyevî bir şeyinde çekememezliğe düşmemek demektir.

Uhrevî umurda gıbta caiz ise de  dünyevî umurda hased câiz değildir. Çünkü, hased, hasidi mahsud hakkında gıybete ve yıkıcı gayretlere sevkederek zulme ve haksızlığa atar.

Gıybet, zulüm ve haksızlık ise bunları yapanın hasenatının yok olmasına müncer olur. Bütün bu durumlar mahsudun nimetçe, sevabça artmasına,  hasidin de hüsran ve zararlarda batmasına sebep olur.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 6.Cilt]

***

HANGİ HEDEFE HANGİ NETİCE


-Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de  darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan  da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.”

[Tirmizî, Kıyamet 31]


 

Bu hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, dünyayı asıl hedef  edinen insanın, dünyalık  için, nasıl şu iş, bu iş derken darmadağan olduğunu, her şeye rağmen takdir edilenden fazla birşey de elde edemediğini anlatmaktadır.

  • Asıl hedefi ahiret olan kimselere de dünya karşısında nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini gösteriyor:

Dünyalığa hırs göstermemek, kanaatkâr olmak, fazla çeşitli işlerde dağılmamak. İşlerin çokluğu insanın aklını, fikrini, zihnini onlarla meşgul edecektir.

Dünyayı birinci hedef yapanı derhal hırs bürüyecektir.

Hırs, onu aklına gelen, teşebbüs gücü çerçevesinde gördüğü her işin peşine takacaktır. Derken meşguliyetlerin içinde boğulacak, uhrevî hazırlık şöyle dursun, dünyayı da yeterince yaşayamayacaktır.

[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15.Cilt]

Bu yazı 91 kez okundu