Pırlanta İkliminde Seyahat-40

•İslâmî karakter ve Mü’min 

•Alçakça saldırılar karşısında bile karakterli tavır 

•Yüksek Karakterli Sabır Kahramanları

•Mahzurlu alan ve Hasede Dönüşen Gıpta 

•Tenâfüs: Hayırda Yarış

***

İSLÂMÎ KARAKTER VE MÜ’MİN 

°°°Önsöz°°°

  • Genel anlamda karakter, bir insanı diğerlerinden ayıran huy, ahlâk, alışkanlık anlamlarına geldiği gibi, insanın ilkeli, prensipli davranması, hangi konuda, ne zaman ne yapacağının bilinir, yani bir mânâda güvenilir olması anlamına da gelir.
  • Yani karakter; “O şöyle yaparsa ben de böyle yaparım” demek değil, her zaman yapması gerekeni yapmaktır. Bu özellik fıtrattan, yani kişinin yaratılışından kaynaklanabildiği gibi, eğitim, çevre vb faktörlere sonradan da kazanılabilir, ya da değişebilir.
  • Aşağıda ise başka bir karakterden söz ediliyor. Kendisinin İslâmî karakter dediği ve genellikle sonradan kazanılan bu karakteri Pırlanta Müellifi şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Kendi düşünce dünyamız ve terminolojimiz açısından karakter, İslâm’ın emretmiş olduğu amel ve ibadetlerin, ihsan şuuruyla yani Allah’ı (celle celâluhu) görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yerine getirile getirile insanda bir tabiat hâline getirilmesidir ki siz buna İslâmî karakter de diyebilirsiniz.

Buna göre mü’minin karakterli olması derken bizim anladığımız, onun Allah’la münasebetlerini sağlam tutması; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) –konumuna yakışır şekilde– fevkalâde saygılı olması; gerek şahsî, gerek ailevî, gerekse sosyal hayattaki vazifelerini tastamam yerine getirmesi ve bütün hayatını bu istikamette dosdoğru sürdürme gayreti içinde bulunmasıdır.

“Nafile İbadetlerle Temrinat”

Bir insanın böyle bir karaktere sahip olması ciddi bir cehd ü gayrete bağlı olduğu gibi, bir ömür boyu onu muhafaza etmesi de oldukça zordur. Fakat mü’min, böyle bir zora talip olmalıdır. Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

 فَاسْتَقِمْ كَمَۤا أُمِرْتَ

“Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.” (Hûd sûresi, 11/112.) âyet-i kerimesini de ihtiva eden Hûd Sûresi’nin kendisini ihtiyarlattığını ifade buyuruyor. (Tirmizî, tefsir (56) 6; Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4/169.)

O hâlde hakiki mü’minin gaye-i hayali, Efendiler Efendisi’nin yaşadığı bu ufka yaklaşabildiği kadar yaklaşmak olmalıdır. İşte zorlardan zor bu mesele, çok ibadet ve amelle tabiat hâline getirilebilirse, iradenin üzerindeki yük kısmen hafifleyecek ve insan yapması gerekli olan mükellefiyetleri daha rahat yerine getirecektir. Aslında nafile ibadetlerin böyle bir fonksiyonu bulunduğu söylenebilir.

Mesela uzun, sıcak ve bunaltıcı yaz günlerinde bir ay boyunca oruç tutması insanın nefsine ağır gelebilir. Fakat bildiğiniz gibi Sahib-i Şeriat, mü’minlere haftanın pazartesi ve perşembe günlerinin (Ebû Dâvûd, savm 60; Tirmizî, savm 44; Nesâî, sıyâm 70.) yanı sıra her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tutmayı (Buhârî, savm 60; Nesâî, sıyâm 70, 84.) nafile bir ibadet olarak tavsiye buyurmuştur.

İşte kısa ve serin günlerde bu nafile oruçları tutan bir insan oruç tutmaya alışacağı için, uzun ve sıcak yaz günlerinde açlık ve susuzluk karşısında daha mukavemetli olacak ve Allah’ın (celle celâluhu) izniyle daha kolay bir şekilde bu farz vazifeyi eda edecektir. Zekât ibadeti için de aynı husus geçerlidir. İslâm, yerine göre kırkta bir, yirmide bir, onda bir veya beşte bir oranında, sahip olunan malların zekâtının verilmesini farz kılmıştır. Eğer insan az bir miktar dahi olsa sadaka nevinden kendisini vermeye alıştırmadıysa, İslâm’ın farz kılmış olduğu zekât mükellefiyetini yerine getirmekte zorlanabilir. Fakat o, az da olsa tasaddukta buluna buluna nefsini buna alıştırmış ve zamanla vermeyi tabiat hâline getirmişse, zekâtı ödeme konusunda iradesi çok fazla zorlanmayacaktır. Aynı şekilde vaktinin müsait olduğu daha rahat bir vakitte nafile namaz kılmayı tabiatına mâl eden bir kimsenin, şartların daha ağır olduğu sabah namazı veya diğer farz namazları eda etme konusunda nefis ve hevanın, onun önüne çıkarttığı engelleri aşması daha kolay olacaktır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sal­lal­lâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde:

إِنَّ اللهَ تَعَالَى جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ

“Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” (Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 2/271; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 7/323.) buyurarak, bir mânâda, “Sizin cismanî ve bedenî şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben de Rabbime ibadet etmekten lezzet alıyorum” demek istemiş; tabiat hâline gelmiş ibadet ü taat düşüncesini nazara vermiştir. İşte her bir Müslümanın hedefi, böyle bir ufku yakalamaya çalışmak olmalıdır. Vâkıa herkes böyle bir zirveyi ihraz edemeyebilir fakat bu yolda olmak ve onu talep etmek de çok büyük bir fazilettir. Allah (celle celâluhu) bu konuda gösterilen cehd ü gayretleri ibadet sayacak ve bununla o kişinin derecesini yükseltecektir.

Kaçınılması gereken negatif ameller için de aynı bakış açısını göz önünde bulundurabilirsiniz.

Mesela bir insan; nefsinin aldanabileceği baş döndüren günahlarla karşı karşıya kaldığında o esnada tam olarak iradesinin hakkını vermekte zorlanabilir. Fakat o, hayat çizgisi itibarıyla küçük büyük demeden her türlü haram fiile karşı kapalı bir hayat yaşamaya çalışır ve bunu tabiatının bir derinliği hâline getirirse, Allah’ın izni ve inayetiyle baş döndürecek, bakış bulandıracak münkerat ve fuhşiyatla karşılaştığında bile, kirlenmeden, herhangi bir çirkefe bulaşmadan o badireyi aşabilir. [Gerçek Dindarlık ve Karakter Sahibi Olma / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

ALÇAKÇA SALDIRILAR KARŞISINDA BİLE KARAKTERLİ TAVIR 

°°°Önsöz°°°

  • Aşağıdaki bölümden de anlaşılacağı üzere yaşadığımız süreç ve sonrası, bizim için tam bir karakter testi oldu ve olmaya devam ediyor.
  • Başka bir ifadeyle ve Hocafendinin daha önceleri de çok tekrarladığı üzere dini değerleri içselleştiremeyenler, zor zamanlarda bu değerlerin gereklerine göre davranamayabilir ve bir karakter çatlaması, bir karakter kırılması yaşayabilirler.
  • Bu demek oluyor ki biz hem bu süreç devam ederken, hem de sonrası için kimliğimize göre bir karakter yapısı kazanmak ve ona göre davranmak konusunda da imtihan oluyoruz.
  • Bunun yolu da yine ibadetlerde olduğu gibi hizmet düsturlarımızın irade, azim ve tekrarla içselleştirilmesinden geçiyor. Bu konuya şöyle devam ediyor O Büyük Karakter:

°°°°°°°°°°°

Bir mü’min, Rabbisiyle münasebetleri yanında insanlarla olan muamelelerinde de dinin emirleri istikametinde hareket etmeyi karakter hâline getirmelidir. 

Biraz daha açacak olursak, şayet bir insan, kim olduğuna bakmadan herkesi sevgiyle kucaklama, karşılaştığı herkese tebessüm yağdırma, muhtaçlara yardım etme, çevresindekilere izzet ü ikramda bulunma gibi güzel sıfatları tabiat ve karakter hâline getirememişse, bir gün beklemediği çirkin bir muameleyle karşılaştığında farkına varmaksızın hırçın ve haşin bir tavır sergileyebilir. Böyle biri karşılaştığı her kötü muamele karşısında mü’mine yakışır şekilde mukabelede bulunmayı iradesine havale edeceğinden ciddi mânâda zorlanacak ve bazen falso yaşamaktan kurtulamayacaktır. Tavır ve davranışlarındaki bu zikzaklar ise onun inanılırlık ve güvenilirliğini zedeleyecektir. İnanan gönüller olarak eğer biz çevremizde inandırıcı ve güven vaat eden biri olmak istiyorsak, gerek ibadetleri, gerek haramlardan sakınmayı ve gerekse de muamelata ait hususları tabiatımızın bir buudu hâline getirmeliyiz.

Her şeye rağmen, kimi zaman insanın karakterinde, hâdi­se­nin şiddetine göre çatlama ve kırılmalar meydana gelebilir. Karakterindeki kırılma, o insanın gayret-i diniyesinden (dininde samimî ve gayretli olmasından) kaynaklanabileceği gibi bazen de birilerinin hiçbir insaf ölçüsü tanımayan iftira ve hakaretlerinden, onun dem ve damarına dokundurmasından da kaynaklanabilir. Bu durum karşısında insan hiç farkına varmaksızın bir anda olumsuz bir havaya girebilir. Karşılıklı atışmalar ve tartışmalar yaşanabilir; kalbler kırılabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, ne olursa olsun, karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz. Bu itibarladır ki hakiki bir mü’min, en alçakça saldırı ve tecavüzler karşısında bile karakterinden taviz vermemelidir. Mukabele edecekse bile, bu, edep ve ahlâk âbidesi bir mü’mine yakışır şekilde olmalıdır. [Gerçek Dindarlık ve Karakter Sahibi Olma / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

YÜKSEK KARAKTERLİ SABIR KAHRAMANLARI

°°°Önsöz°°°

  •  Karakter konusunda son söz, Kuran’ı Kerim’in tecessüm ederek yaşanmış hali, en Yüce Karakter, en Büyük Karakter muallimi, olumsuz olayların ve beşerî duygularının davranışlarını asla değiştiremediği Efendiler Efendisine getirilerek, O karakteri inşa eden bir âyet-i kerime ile bir hadis-i ışığında, hangi davranışlar karşısında nasıl davranılması mevzuunda, bir mü’minin itiraz etmesi mümkün olmayacak bir noktaya şöyle bağlanıyor: 

°°°°°°°°°°°

Kur’ân-ı Kerim,

 وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ 

“Ce­za verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle ce­za­lan­dırın.” (Nahl sûresi, 16/126.) âyet-i kerimesiyle mü’minlere, saldırılara misliyle karşılık vermeye ruhsat vermiştir.

  • Bununla birlikte Cenab-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında yüksek karakter sahiplerine şöyle seslenmiştir:

وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

“Eğer sabrederseniz bilmelisiniz ki, hiç şüphesiz sabretme, dişini sıkıp katlanma, sizin için daha hayırlıdır.” Çünkü bir kere bile olsa karakter kırılması yaşayan bir insan, hem muhataplarına karşı güvenini sarsmış hem de daha başka yanlışlara kapı aralamış olur. Karakterinde böyle bir çatlak meydana gelen kişi ise, hiç olmayacak yerde falsolar yaşayabilir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun her yerde karakteri korumak ve onu hiç deldirmemek ve kırmamak gerekir.

Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmış ruhlar, sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar. Maruz kaldıkları en alçakça saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler. Yunus Emre,

– “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek.” diyor. Son kısmı biraz değiştirerek, isterseniz siz “Kur’ân talebeleri gönülsüz gerek” diyebilirsiniz. Evet onlar, kırılsalar da kırmamalı, incinseler de incitmemelidirler. Çünkü netice itibarıyla, incitilen bir gönüldür.

Gönül ise, realite plânında olmasa bile, potansiyel olarak arş-ı Rahman’dır. (İbn Kayyim, el-Fevâid s.27.)

Başka bir ifadeyle gönül, bir ağacı meydana getirecek çekirdek konumundadır. Vâkıa bazıları itibarıyla çekirdek konumundaki bu yüksek değer, kuvve-i inbâtiyesi (bitirme gücü) olan bir toprağa yerleşmediğinden, uygun atmosferi bulamadığından, nemle bütünleşemediğinden, güneş şualarıyla kucaklaşamadığından ötürü inkişaf edememiş olabilir. Ama siz, potansiyel olarak Arş-ı Rahman’ın izdüşümü olarak yaratılan yüce bir varlığa karşı saygısızlık yapamazsınız. Bu noktada zihne hemen, “Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalmalı, onları engellemek için bir tavır sergilememeli mi?” sorusu gelebilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, mü’min, şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır. O, cehalet, ilhad, nifak ve temerrüt gibi sıfatlara karşı gösterdiği tavrı, insanın mânevî değerini öldürücü ve kahredici olan bu sıfatları gidermeye matuf kullanmalıdır. Başka bir ifadeyle mü’min, ateşe doğru giden veya uçurumun kenarına doğru sürüklenen evladı karşısında nasıl bir korku ve ızdırapla çırpınıp duruyorsa, olumsuz sıfatlara sahip olan insanlar karşısında da aynı ızdırabı duymalı, tavsiye ve ikazlarıyla onlara yol göstermeye çalışmalıdır.

Bu durumu, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir temsille tasvir etmektedir. O, şöyle buyuruyor:

“Benimle sizin misaliniz ancak ve ancak ateş yakan ve o ateşe haşerat ve pervaneler düşmeye başlayınca da onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın misaline benzer. Ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum. Siz ise Benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19.)

  Evet, hakiki mü’min, bir rahmet ve şefkat âbidesidir. Şimdi siz, şefkat ve merhametin yeryüzündeki temsilcileri olarak, Ce­hen­nem’e doğru sürüklenip giden bir insana, “Canın Ce­hen­nem’e! Madem oraya gitmek istiyorsun, hadi git o zaman!” mı dersiniz; yoksa Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi onu gittiği bu kötü yoldan geri çevirip, içinde bulunduğu atmosferden uzaklaştırmaya mı çalışırsınız? Bunlardan birincisi vicdanı kararmış insanın vasfı, diğeri ise gerçek mü’min sıfatıdır. Bu açıdan kötü evsafa karşı tavır almak Allah (celle celâluhu) hatırına çok önemli olduğu gibi, insanlık adına da çok yararlı bir davranıştır.

  Rabbim, hepimizi en olumsuz hâdiseler karşısında bile yüksek karakterli bir insan tavrını sergileyen, İslâm’ı özümsemiş hakiki dindarlardan eylesin!..

[Gerçek Dindarlık ve Karakter Sahibi Olma / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

MAHZURLU ALAN VE HASEDE DÖNÜŞEN GIPTA 

°°°Önsöz°°°

  • Birbirine benzeyen, birbirine komşu ve her an sınır ihlalinin mümkün bulunduğu iki kavram da gıpta ile hasrettir.
  • Aslında mübah, hattâ yerine göre daha iyi bir duruma bir teşvik sebebi olması itibâriyle makbul sayılan gıpta, sırf bu kayabilir özelliğinden dolayı dikkat edilmesi gereken bir duygudur.
  • Bu hassas noktaya işte şöyle dikkat çekiliyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

Gıpta, şer’an mubah ve mahzursuz görünse de bu, mutlak mânâda değildir, belli ölçü ve esaslara bağlıdır. Mesela kişi, kardeşinin güzel bir meziyetini görür, ona gıptada bulunur ve aynı meziyetin kendisinde de olmasını ister. Böyle bir istek başlangıçta mahzursuz sayılabilir. Fakat zaman geçtikçe “Niçin ben de aynı meziyete sahip olamıyorum?” şeklinde zımnî olarak kaderi tenkit eder ve bunun neticesinde gıpta ettiği şahsa karşı içinde kıskançlık ve rekabet duyguları uyanmaya başlarsa artık o, mubah alandan çıkmış, mahzurlu ve şüpheli alanda dolaşıyor demektir. İşte bu tür bir gıpta mahzurlu olduğu gibi, kişinin çevresindeki insanların gıpta damarını tahrik edecek davranışlar içinde bulunması da mahzurludur ve şüpheli sahada dolaşmak gibidir.

Hâlbuki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem);

إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنِ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ

“Şüphesiz ki haramlar da, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur.” (Buhârî, iman 39; Müslim, müsâkat 107.) buyurmak suretiyle şüpheli alanlardan uzak durulmasını istemiştir.

Hasede dönüşebilecek gıpta hissi de helâl ve haram arasında böyle bir sınırda durmak gibidir ki, insan her an azıcık sola kaydığı zaman haset ve çekememezliğe girebilir. Dolayısıyla bu bir tür gıpta hissidir ve onu tahrik edebilecek tavır ve davranışlar da kendisinden uzak durulması gereken amellerdir. Üstad Hazretleri de İhlâs Risalesi’nde, kardeşler arasında gıpta damarının tahrik edilmemesini tavsiye etmek suretiyle bu hususa dikkatleri çekmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.201 (Yirmi Birinci Lem’a, İkinci Düstur).) [Üç Büyük Tehlike / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

TENÂFÜS: HAYIRDA YARIŞ

°°°Önsöz°°°

  • Üstad Hazretleri âhiretle ilgili meselelerde hased, yani kıskançlık olamayacağını, olmaması gerektiğini söylüyor.
  • Bunlar için;

– “Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu (haset ettiği kişiyi) riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.” (22. Mektub) diyor.

  • Fa­kat maalesef olmaması gerekmek her zaman olmayacağı anlamına gelmiyor.
  • Sonucu tamamen ahirete bakan meziyetleriyle ön plana çıkan insanların bile, hem kendisinin, hem başkalarının selâmeti adına ve yine Risale-i Nurda ele alındığı şekliyle nelere dikkat etmesi gerektiğini şöyle açıklıyor ihlâs kahramanımız:

°°°°°°°°°°°

Bir yönüyle gıptaya benzeyen tenâfüs, masum bir ameldir.

Tenâfüs, hak ve hakikat istikametinde yarış yapma, Allah’ın (cel­le celâluhu) adını yüceltme yolunda kardeşlerinden geri kalmama niyet ve gayreti içinde olma demektir. Nitekim Cenab-ı Hak,

 وَفِي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ

“İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cen­net devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn sûresi, 83/26.) âyet-i kerimesiyle mü’min­leri ahiret amelleri konusunda böyle bir yarışa davet etmiştir.

Dünyevî yarışlarda birinin ipi göğüsleyip başarılı olmasına mukabil diğerleri kaybeder; dolayısıyla bu durum onların içinde bir rahatsızlık meydana getirir. Fakat ahirete yürekten inanan bir gönlün, Allah rızası hedefli tenâfüs konusundaki mülâhazası şudur: “Dünyanın dört bir yanında, Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını duyurma istikametinde cehd ü gayret gösteren kardeşlerim, inşâallah, ahirette Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kevserinin başına koşacak ve doğrudan O’nun elinden kevser içecekler. Onlar bunu içerken onlardan geri kalmamam için benim de bu yarışta yer almam gerekir.” İşte kaybedeni olmayan böyle bir yarış mülâhazası tenâfüse irca edilebileceği gibi, gıptanın masum neticesi olarak da görülebilir.

  Esasında hak adına yapılan böyle bir yarışta; takdir edilme, alkışlanma, belli makamlara layık görülme… gibi adanmış bir ruhun –o, böyle bir beklenti içinde olmasa da– nail olacağı mükâ­fat­larda fedakârlık ruhu ve başkalarını kendine tercih etme arzusuyla “Yarışı kazanan, ipi göğüsleyen varsın başkaları olsun!” demesi gerekir.

Bildiğiniz üzere Üstad Hazretleri’nin idareciliğe talip olma mevzuunda verdiği ölçü, tâbiiyetin, sebeb-i mesuliyet ve hatarlı olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğidir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta)

Yani sorumluluk gerektiren ve pek çok tehlikesi bulunan idarecilik ve amirliği istemektense bir idarecinin altında fert olmak daha uygundur. Zira önde bulunmak, imamete geçmek insanın içindeki değişik nefsanî arzuları uyandırır ve tetikler, dolayısıyla insan onlara karşı çok dikkatli ve temkinli olmalıdır. Bu açıdan en çok hak sahibi siz olsanız yani ahseni temsil etseniz bile, bir başkasını öne geçirme ve ona tâbi olma tercih edilmelidir.

“Ötelere Uzanan Civanmertlik Ruhu”

Bırakın bu dünyada alkışlanmayı, takdir edilmeyi, parmakla gösterilmeyi, mü’min öyle bir vicdan enginliğine sahip olmalıdır ki o, öte dünyada ahiret nimetlerinden faydalanma mevzuunda bile kardeşini tercih civanmertliğini ortaya koyabilmelidir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde âlimler ile zenginlerin Cennet kapısına geleceklerini ve her birinin diğerine öncelik vermek isteyeceğini haber vermiştir. Belki de bilemiyoruz böyle bir fedakârlık ve civanmertlikte Cennet-nümûn bir zevk ve haz vardır. Evet, belki de bir insanın, imamın arkasında saf bağlayan bir cemaat gibi geriye çekilip önceliği başkasına vermesinde öyle ledünnî ve ruhanî bir zevk vardır ki o, imamete tereccüh eder, ağır basar.

Esasında îsâr ruhunu yani başkalarını kendine tercih etme hasletini dar bir alana hasretmemek lazım.

Evet, îsârı sadece yeme, içme, giyme meselesine indirgerseniz, çok geniş alanlı fe­da­kâr­lık mülâhazasını daraltmış ve onun ruhunu öldürmüş olursunuz. Hâlbuki adanmış ruhlar olarak siz,

– “Gözümde ne Cen­net sevdası ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” (Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).) diyecek kadar bu konuda yiğitçe ve dik bir duruş sergilemeli; kurtuluşunuzu başkalarını kurtarmaya bağlamalı ve böylece bu kısa hayatı başkaları için yaşamak suretiyle değerlendirmeye ve derinleştirmeye çalışmalısınız.

Öyle ki, elinden tutup bataklıktan çıkmalarına vesile olduğunuz bin tane insanla öbür tarafta Cennet’in kapısı önünde karşılaşsanız, “Yâ Rabbi! Ben nail olduğum nimetlerin şükrünü tam olarak eda edebildim mi, yaptığım amellerde ihlâslı olabildim mi, bilemiyorum. Önce bu kardeşlerim Cennet’e girsinler.” diyecek kadar merdane davranmalısınız. Yani hem bu dünyada hem de ötede, her hâdisede kendi üzerinize bir çarpı çekmeli ve sürekli başkasını nazara verebilmelisiniz.

[Üç Büyük Tehlike / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 67 kez okundu