•En Güzel Hediye ve En Kıymetli İş

TEBLİĞ EN KIYMETLİ HEDİYEDİR

   Tebliğ vazifesine, hediyeleşme bağlamında bir teşbihle yaklaşacak olursak, şunlar söylenebilir:

Sizler yakınlarınıza, bayramlarda veya düğünlerde hediyeler götürürsünüz. Götürmeden evvel de, götüreceğiniz hediyenin isabetli olması için hassas davranır ve hediye götüreceğiniz şahsa götürülecek hediyenin seçimi mevzuunda bir hayli düşünürsünüz. Bu, gâyet normal ve hatta faydalı bir davranıştır. Çünkü hem hediyeleşecek, hem de götürdüğünüz hediye ile bir ihtiyacı karşılamış olacaksınız.

İçtimaî hayatı paylaştığınız aynı yolun yolcusu insanlara gidip, onlarla sohbet etmeyi plânlarken de, en az hediye tercihinde gösterdiğiniz hassasiyet kadar hassas davranmalısınız ki, o insanlara en çok ihtiyaç duydukları şeyleri sunabilesiniz. Unutmamalıyız ki, bugünün insanının en çok muhtaç olduğu şey; bir çift güzel söz ve nasihattir. Ve yine bugünün en kıymetli hediyesi, ’emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’dir.

Bu sebeple, bu vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirebilmek için öncelikle muhatabımız olan şahsı veya şahısları iyi tanımalı ve onların boşluk noktalarını, muhtaç oldukları hususları çok iyi tespit etmeliyiz. Aksi hâlde kametine uymayan ve ona şirin görünmeyen atlas bir cübbe de olsa, ona sevimsiz bir elbise giydirme gibi olacaktır ki,yapılan şey iyilik olmasına rağmen kötülük tesir-i icra edecektir. Çeşitli ideolojik ve fikri saplantılara dûçâr olmuş bir insanın, düşüncelerini berraklaştırmadan, onu semalarda dolaştırmanın hiçbir mânâsı olamaz. Kalbi küsuf tutmuş bir insanın gönül aynasında yıldızlar, ışıklarının serbest oyunlarını nasıl oynasınlar ki! Bu itibarla da, herhangi bir insana yaklaşmada o şahsın boşluklarını tespit çok mühimdir. Tâ ki,söylenen sözler onu düşündürsün, sarssın ve kendine getirsin.

Bazen sizin ızdırap dolu bir iniltiniz, onun kendine gelmesine ve boşluğunu duymasına sebep olabilir. Her hâlde, bir insanı kendine getirici o iniltiden,o ızdırap yüklü feryattan veya bir çift güzel sözden daha kıymetli hediye de olamaz! Öyle bir söz veya inilti ki, onun daha sonraki bütün yanlış gidişlerine ‘dur’ diyecek ve onu istikamete sevkedecektir. Kötüden iyiye yönlendirici, insanın önünde iyiden şehrahlar açıcı bu hediye, ’emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’in tâ kendisidir. Ve bence hediyelerin de en kıymetlisi odur.

  • *Buhari ve Müslim, ittifakla şu hadiseyi naklederler:

‘Hayber muhasarası günlerce sürdü.Müspet hiçbir netice alınamıyordu.Hayber Yahudileri bütün güçleriyle direniyorlardı. Bir gün Allah Resûlü (s.a.s), ‘Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, o Allah ve Resûlü’nü; Allah ve Resûlü de onu sever’ [Buhari, Cihad, 103,121,143; Fedâil’ü Ashabi’n-Nebi, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 32,35; Tirmizi, Menâkıb, 20] buyurdu.

Bu bir sahabi için müjdelerin en büyüğüydü. Herkes bu pâyenin kendisine ait olmasını arzu ediyordu. Evet, onlar mü’min kardeşini her meselede kendi nefislerine tercih edebilirlerdi. Meselâ, son nefeste ve en çok muhtaç olduğu bir anda ağzına götüreceği bir yudum suyu, yanındaki kardeşi ‘su’ diye inlediği için, ona götürülmesini isteyebilirdi [Müstedrek, 3/242] Malını, mülkünü, her şeyini, mü’min kardeşine seve seve verebilirdi. [Buhari, Menâkıbu’l-Ensar, 3; Tirmizi, Birr, 22]

Ama bugün söylenen söz, Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından sevilme garantisinin müjdesiydi. Hiç kimse onu kaçırmak istemez ve o mevzuda kardeşini kendine tercih edemezdi. Velhasıl herkes, bu pâyenin kendisine nasip olmasını istiyordu. Hatta Hz. Ömer (r.a) gibi nadide bir fıtrat, konuyla alâkalı bize şunları söyleyecektir: ‘Hiçbir imaret teklifini gönlüm arzu etmemişti. Bana da şu vazife verilse diye gönlümden geçirdiğim hiçbir mesele yoktu. Ama sadece o gece, sancağın bana verilmesini çok arzu ve ümit ettim. Çünkü bu işin arkasında Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından sevilme garantisi vardı.’

Sahabe, sabaha kadar uyuyamamış, herkes heyecanla ‘acaba bu paye kime nasip olacak?’ diye düşünmüştü.. ve ertesi gün sabah namazında da herkes ön saflarda bu beklentiyle yer almaya çalışmıştı. Zira sancak, namazdan sonra sahibini bulacaktı. Namazdan sonra Allah Resûlü (s.a.s) cemaatine döndüğünde, bütün gözler, İki Cihan Serveri’nin üzerine kilitlenmiş ve O’nun iki dudağı arasından dökülecek sözcükleri beklemekteydi. Evet biraz sonra dudaklar kımıldayacak ve bu cennet kokulu ağızdan bir tek cümle çıkacaktı. Çıkacak cümle çok önemliydi, zira onda dünyanın en talihli insanının adı geçecekti. Heyecanların doruk noktaya ulaştığı bu kertede nihayet beklenen an geldi ve Allah Resûlü (s.a.s), o müşfik ve ürperti hasıl eden sesiyle ‘Ali nerede?’ dedi. Artık iş anlaşılmıştı. Bu talihli insan Hz. Ali (r.a) idi. Fakat bir şans daha vardı,çünkü Hz. Ali (r.a), gözlerinde çok ciddî ağrı olduğundan dolayı, hasta idi. Bu ümitle cevap verirler: ‘İşte şurada hasta yatıyor ey Allah’ın Resûlü!’ Efendimiz (s.a.s) ise, onu yanına çağırdı ve mübarek parmaklarını ağzına götürdükten sonra onun gözlerine sürdü.O ağrıyan gözler, birden şifa buldu ve Hz. Ali (r.a),hayatı boyunca bu ağrıyı bir daha duymadı.

Evet, neticede sancak talihli sahibini bulmuş.. ve Hz. Ali (r.a) sancağı eline almış, Hayber’e doğru harekete geçmişti.Sonra aniden durdu ve Allah Resûlü (s.a.s)’ne, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Onlarla hangi şey üzerine savaşayım? Onlara nasıl bir teklif götüreyim?’ dedi. İki Cihan Serveri (s.a.s) de, ona şu cevabı verdi:

انْفُذْ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى تَنـزلَ بِسَاحَتِهِمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإسْلامِ وَأَخْبِرْهُمْ بِمَا يَجِبُ عَلَيْهِمْ مِنْ حَقِّ الله فِيهِ فَوَالله لَأَنْ يَهْدِيَ الله بِكَ رَجُلاً وَاحِدًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ

‘Bölgelerine girinceye kadar teennî ile hareket et (hemen savaşma). Sonra onları Müslümanlığa davet et. Eğer kabul ederlerse, senden mallarını ve kanlarını korumuş olurlar. Âhirete ait hak ve hukukları ise, Allah’a kalmış bir iştir. Ya Ali! Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla birinin hidayete ermesi, yeryüzü dolusu kızıl deveyi Allah yolunda infak etmekten daha hayırlıdır.‘[ Buhari, Fedâil’ü Ashabi’n-Nebi, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 33,34]

O günden bugüne, nerede ve ne zaman bir İslâm ordusu muharebeye girecek olsa, her nefer kulağında Allah Resûlü (s.a.s)’nün bu mesajını duyar gibi olur ve duyduğu bu emre göre hareket etmeyi kendisi için bir vecibe telâkki eder. Bizden önceki devirlerde, bir yandan bu ve benzeri hadîsler, diğer yandan da Allah Resûlü (s.a.s)’nün tatbikatları nazara alınarak, ’emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’ vazifesi sistematize edilmişti. Yani irşâdı düşünülen beldeye, ordudan evvel irşâd ekipleri giriyor, orada hakkı neşredip havayı Müslümanların lehine yumuşatıyorlardı. Eğer bu yolla İslâm’ın neşri ve yayılması netice veriyorsa, o belde kendiliğinden İslâm diyarı sayılıyor; şâyet karşı taraf direnip orada İslâm’ın neşrine mani olmak istiyorsa o zaman da ‘fatihan’ duruma müdahale ediyor; ediyor ve yukarıda zikrettiğimiz prensipler dahilinde davranıyorlardı. Yani evvelâ onlara İslâm tebliğ ve telkin ediliyor; zira biliyorlardı ki, onların vasıtalarıyla bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzü dolusu kızıl deveyi Allah yolunda infaktan daha hayırlıdır. Evet, netice itibarıyla bir Müslümanın, insanlık adına takdim edeceği en güzel hediye, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, ‘emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker‘ vazifesini yerine getirmesi olmalıdır. Evet, i’tidali bozmadan, hangi şart ve zeminde olursa olsun, mülâyemet ve müsamaha ile, asla yılgınlığa, bezginliğe de düşmeden bu vazifeyi yapmak, hediyelerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. [İrşâd Ekseni]

***

EN MÜHİM MESELE HİDÂYETTİR

Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) (Hazret-i Ali’ye hitâben) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın senin vasıtanla bir tek adamı hidâyete getirmesi,senin için birçok kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” [Buhârî,el-Câmi’us-Sahîh,IV, 5]

En Mühim Mesele Hidâyettir

Gerek Yüce Allah’ın rızasını kazanmak,gerekse insanların sürekli huzuru temin etmeleri itibariyle en mühim mesele hidâyet meselesidir.Bunun içindir ki,günde kırk defa Fatiha-i Şerîfe’de Yüce Mevlâ’dan hakîkî hidâyeti taleb ediyoruz. Bu hidayet meselesi çok geniştir.

Biz burada kısaca temas edeceğiz:

1. Zikredilen hadîs-i şerîfe benzer pek çok hadisler vardır ki, Allah katında en mühim ve en değerli meselenin hidâyet meselesi, yani Yüce Hakk’ı bulma, O’nu kabul etme, O’na sımsıkı sarılma ve sırat-ı müstakimde sebat etme mes’elesi olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

2. Bu hadîs-i şerîf en makbûl say-ü gayretin, en faziletli hizmetin ve en sevimli meşgalenin bir başkasının hidâyetine vesile olmak,hakkı bulup,hakta sebat etmesine yardımcı olmak ve hayatını hidâyet ve îman nûru ile aydınlatmasına vâsıta olmak olduğunu anlatıyor.

3. Bu hadîs-i şerîfe göre, gerek dünyada gerekse âhirette, alâküllî hâl en revaçta olup, dâima geçerli olan husus hidâyete erme ve birisinin hidâyetine sebeb olma hizmetidir.

  • A-)Evet hidâyet hakîkatı şu dünyada geçerlidir.

Zirâ etrafındaki eşya ve hâdiselerden pek çoğunun istemediği ve beklemediği bir şekilde meydana geldiğini gören hidâyetten mahrum bir kimse,o hâdiselerin altında işleyen kudret ve rahmet elini göremeyeceğinden sayısız hikmet ve maslahatları seze meyecek,onları kendi aleyhinde,hattâ tamamen mânâsız zannedecek ve bunalıma sürüklenecektir.Çünkü eşyâ ve hâdiselerdeki rahmet ve adaleti,hikmet ve maslahatı göremeyen akıl tatmin olamaz.

Rahmet ve şefkat elinin kendisine o şekilde uzandığını hissedemeyen ruh ve vicdan itmînana kavuşamaz ve o kimsenin hayatı zehirli bir hâle dönüşür. Halbuki insana verilen mükemmel duygular,insan hayatını saadetle geçirsin diye verilmiştir. Olup biten eşyanın hikmet ve mâhiyetini anlayıp kavramak ise hidâyetle mümkündür. Onsuz eşya ve hâdiseler münâsib ve muvafık bir şekilde ne anlaşılabilir ne de anlatılabilir.

  • B-)Hidâyet hakîkatı, âhirette de geçerlidir.

Zîrâ, nasıl ki bir başka memlekete gidip seyahat etmek isteyen bir kimse için pasaport alma şartı vardır. Aksi takdirde o kimse gideceği memlekette rahat seyahat edemez. Gittiği her yerde ve karşılaştığı her hâdise karşısında titrer ve gezip gördüğü yerlerden zevk alamaz. Neticede yakalanıp kaçak muamelesi görür.Ve oralara pasaportsuz gittiğine bin pişman olur.

Aynı şekilde buradan berzah âlemine, oradan da âhiret âlemine gitmesi muhakkak olan insandan uğrayıp geçeceği her yerde,kabirde, ba’sü ba’del-mevt’de (dirilmede), haşirde defterlerin dağıtılmasında, mîzanda (iyilikler ile kötülüklerin tartılmasında), hesabta ve sıratta,hidâyet ve îman adındaki pasaport istenilir. Eğer şu dünyada îman adındaki vesîkayı eline alıp gittiyse oralarda rahat edecek. Eğer îman vesîkasını ve hidâyet hüccetini ala madan gittiyse orada çok zahmet çekecek; akla hayâle gelmedik ve dayanılmaz azablara maruz kalacak. Biz böyle kötü bir âkıbetten Allah’a sığınırız.

4. Binlerce Peygamberin, peygamberlik vazifesi ile or taya çıkar çıkmaz,insanları dalâlet ve küfür bataklığın dan îman ve İslâm ufkuna çıkarmak için onları hidâyetle işe başlamaları ve onları ısrarla hidâyete çağırmaları, hidâyetin en lüzumlu ve kaçınılmaz bir mesele olduğunun açık bir delili olduğu gibi, milyonlarca Asfiyâ ve milyarlarca Evliyânın aynı şekilde hareket ederek başkalarının kayan ayaklarının sâbitleşmesine ve yamulan kalblerinin doğrul tulmasına çalışmaları, gerektiğinde ezâ ve cefâlara sebat ve tahammül göstermeleri, hatta şehîd olmaya kadar her türlü fedâkârlığı göze almaları, hidâyet meselesinin ne kadar ciddî olduğunu ve beşer için ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu gösteren apaçık şahidlerdir. Evet, hidâyet beşer için son derece lüzumlu ve zarûrîdir. Ve beşerin en fazla muhtaç olduğu husus, hidâyet meselesidir.

Hidâyet olmadan ne ferdin, ne âilenin ne de cemiyetin huzuru ve bekâsı düşünülebilir. Hidâyetin olmadığı bir yerde kavgalar, gürültüler, anarşiler, intiharlar, tehditler ve katliamlar birbirlerini kovalar durur. Gün geçtikçe de fazlalaşır. Ve bir gün gelir cemiyetin ve dünyanın mânâsı gitmiş,geriye sadece maddeden ibâret olan,yani mânâsız kalan kalıbı kalmış olur.Mânâsız kalan ve bir işe yaramayan kalıbı ise hâdiselerin amansız dişleri arasında ezilir gider. İnsanlık elbette ki böyle bir neticeyi istemez. Bu kötü neticeden korunmanın çaresi ise, hidâyeti elden bırakmamak ve başkalarının hidâyeti için her türlü imkânla seferber olmaktır. [İlham Kaynakları adlı eserden ]

***

İman Hizmetinin Ehemmiyeti

Feyzi kardeşim;

Sen ISPARTA vilâyetindeki KAHRAMANLARA benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın.

[ Şerh: Bu zaman, imanı kurtarma zamanıdır.Ancak sadece kendi imanımızı kurtarmak değildir. Bir taraftan kendimizi kurtarırken, diğer yandan başkasına da el atmaya çalışacağız. Bir yangın düşünelim. Biz kendimizi yangından kurtardıktan sonra, bir hamama uğrayıp üstümüzü başımızı yıkadıktan sonra, ardından lokantaya uğrayıp karnımızı doyurmak mı daha doğru bir davranış olur; yoksa kurtulur kurtulmaz, diğer yangınzedelerin imdadına koşmak mı daha insani olur? Hiç şüphesiz ikinci halimiz daha isabetli olacaktır.

İşte Üstadımız da bu zamanda manevi yangınların olduğunu ve kendimizi kurtardıktan hemen sonra, başkasına el atmaya çalışmaya teşvik ediyor. Nitekim Isparta Nur talelebeleri de bunu yapmıştır. Eskiden şartların gereği olarak,tarikat ehli inzivaya çekilir ve kendini kurtarmaya çalışırdı. Bu yaklaşım o zaman için doğruydu. Ancak bu zamanda şartlar değiştiği için, bir kenara çekilip, sadece kendimizi kurtarmaya çalışsak, kendimizi kurtaramacağımız gibi, neslimizi de kurtaramayız. Zira eninde sonunda yangının ucu gelip bize dayanacaktır. Zira artık dünya bir köy haline gelmiştir; komşunun tahribatı bizi de etkilemektedir. ]

Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zât, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârânesohbet ettiği halde, yalnız birtek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar.

*Bahsedilen şeyh ile ilgili konunun detayı https://bit.ly/2JXYzic

Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirtlerin gayet keskin kalb basireti şöyle bir hakikati anlamış ki:

  • Risale-i Nur’la hizmet ise, İMANI kurtarıyor;
  • tarikat ve şeyhlik ise, VELÂYET mertebeleri kazandırıyor.
  • Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır.

[ Şerh: ️Velayet müminin cennetini genişletir.İman ise, kişiyi cehennemden kurtarıp ebedi bir cenneti nasip eder.Bu iki durum kıyasa gelmez iki ayrı tabloyu ifade etmektedir.Açlıktan ölmek üzere olan bir adama bir parça yemek verip onun hayatını kurtarmak mı, yoksa açlık sıkıntısı olmayanlara mükemmel bir sofra kurmak mı daha önemlidir? İşte iman hizmeti açlıktan ölen insanları kurtarma hizmetidir; velayet ise açlık sıkıntısı olmayan insanlara mükemmel bir sofra kurma hizmeti gibidir.Sahabe hizmetinin üstünlüğü de buradan gelmektedir. Zira sahabelerin hizmeti iman kurtarma hizmetidir. Bu hizmetin en kamil mertebesini ise peygamberler ortaya koymuşlardır. Dolayısı ile bütün peygamberlerin davası, iman kurtarmak olmuştur. ]

Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder.

[ Şerh: “İman eden ve güzel işler yapanları müjdele:Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır.’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için tertemiz kadınlar vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.”(Bakara, 2/25)

️”Bazı ehl-i Cennete dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor.”(bk. Tirmizi, Cennet :17, Tefsîru Sureti’l-Kıyâmeti:2)

İman ile ölen bir insan, ahiret hayatında hem ebedi cennet hayatını kazanacak hem de bu hayatta asgari dünya büyüklüğünde özel bir mülke sahip olacak. Evet,cennette makamı en düşük bir insana dünya büyüklüğünde özel bir mülk verilecek.Cennetteki müminin makamı artıkça özel mülkünün hacmi de ona orantılı bir şekilde artacak. Sıradan bir müminin derece ve makamı ile Hz.Ömer (ra)’in derece ve makamı eşit değildir; dolayısı ile cennetteki özel mülkleri de eşit olmayacak. ]

Velâyet ise, mü’minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

[ Şerh: Zararı def etmek, menfaati elde etmekten önce gelir, mülahazasınca bir insanın ebedi cehennemden kurtulmasına vesile olmak, başka bir insanın cennetteki makamını genişletmekten ve parlatmaktan daha önemli ve daha sevaplı bir ameldir. Burada mukayese esastır, yani ikisinden birisini tercih etmek gerekirse öncelik hangisi olması gerekir, manası önemlidir. Elbette birisinin cehennemde yanması, diğer birisinin cennetteki makamından daha önemli ve daha esaslı bir meseledir. Hal böyle olunca imanı tehlikede olan insanlara hizmet etmek, cennetteki makamı inkişaf ettirmek hizmetinden daha önemli ve esaslı bir hizmettir. Bir insanın imanını kurtarmak, başka bir insanın imanını inkişaf ettirmekten daha zor ve daha meşakkatlidir. Nasıl hiç okuma yazma bilmeyen birisine okuma yazma öğretmek, bilen birisine bir formül öğretmekten daha zor ve meşakkatli bir iş ise, aynı şekilde imanı tehlikede olan birisinin imanını kurtarmak, imanı sağlam ama manevi inkişaf aşamasında olan birisi ile meşgul olmaktan daha zor ve meşakkatlidir. Burada velilerin makamı ile imanı kurtulmuş bir aminin makamı kıyas edilmiyor. Kıyas iki işten hangisi daha önemli ve öncelikli üzerine dönüyor. Keşke insanların imanı ve ibadeti tam olsa idi ve bunların makamının inkişafı için çabalansa idi, ama maalesef durum böyle değil. ]

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçaregünahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.

[ Şerh: Çünkü onların hizmetleri çok büyüktü. Çünkü kevser mürekkeplerle yazıp dünyaya neşretmeye çalıştıkları Risale-i Nur parçaları: “Dinin, şeriatın ve Kur’ânın yüzden ziyâde tılsımlarını, muammalarını hal ve keşf eden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; Mirac ve haşr-i cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakikatlarını en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi isbat eden ve onların bir kısmını îmana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz küre-i havaiyeyi kendi ile alakadar eder ve bu asrı ve istikbâli kendi ile meşgul edecek bir hakikat-ı Kur’âniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılıçtır.” İşte bu gerçeklerin hizmetkârlığını yapmak, her konumdan üstündür. Onun için Isparta kahramanları, velâyet makamlarından bu hizmetkârlığı daha yüce buluyorlar. [A.Aymaz] KASTAMONU LAHİKASI 52.MEKTUP]

Bu yazı 123 kez okundu