- •KUR’ÂN’IN İKAME ETTİĞİ BİR HAKİKAT: İNFAK
- •Sevmediklerinizi Vererek Kendinizi Allah’a Sevdiremezsiniz
- •Kimse Yokken “Ben Varım” Diyen Yiğitlerin İbadeti: İnfak
- •İnfakın Kabulüne Vesile Olacak Hususlar
- •İnfak Etmek Allah’a İtimat Etmektir
•Bir Yenilenme (Teceddüd) İbadeti Olarak İnfak - •İnfak, Bir Hızır Tavsiyesi
***
KUR’ÂN’IN İKAME ETTİĞİ BİR HAKİKAT: İNFAK
Hayr u hasenat yapma düşüncesi olarak da anlayabileceğimiz infak ibadeti “Allah’ın insana verdiği nimetleri, o nimetlere mazhar olamamış kimselerle,dinin koyduğu ölçüleri gözeterek, gönül rahatlığıyla paylaşabilme ruh enginliğidir.”
Kuran-ı Kerim infaka bakan yönüyle salihat, Hasenat ve îsâr hasletlerine dikkatlerimizi çeker. İlahî kelam birçok yerde, “salihât” anlayışını İMANIN HEMEN YANI BAŞINDA zikrederek “salihat”la iman arasındaki kuvvetli münasebete -bağa- inananların dikkatini çeker. Kur’ân birçok yerde إِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ gibi ifadelerle “SALİHATTA” bulunma düşüncesini inananların gündemine sokar ve imanlarına binaen salih amellerde bulunmaları için onlara yol haritası çizer. Kur’ân insanın ve insanlığın lehine, faydasına olacak bütün çalışmaları bu kavram üzerinden imana bağlar ve ibadet ufkuna taşır. Bu faaliyetlerin çeşitliliğine binaen Kur’ân bu kavramı daha çok çoğul kipi halinde arz eder. “Erkek olsun kadın olsun kim mümin olarak iyi ve yararlı işler (salihat) yaparsa,işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.”(Nisâ,124) Yine İnfak ibadetinin hayata yansıyan ayrı bir açısına da Kur’ân “HASENAT”der.
İmanla bağlantısını kurarak selim insan fıtratının iyi ve güzel gördüğü hususları ve bu hususlar üzerinde çalışmayı gündeme taşır.Kur’ân bu anlatımıyla infakın başka bir ufkunu anlatmış olur. “… Bu dünyada güzel iş yapanlara güzel bir mükâfat var.Âhiret yurdu cennet,dünyadan ve içindeki her şeyden elbette daha hayırlıdır.Takva sahiplerinin yurdu ne güzel yurttur!”(Nahl, 30)
- Yine Kur’ân’ın infak adına inşa ettiği bir dinamik de “İSÂR” hasletidir.
İnfak ibadeti bu ufkuyla yaşatma idealine dönüşür ve insana sonsuzu dünyada yaşama ufku olur. “…Kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir,onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa,işte felah ve mutluluğa erenler onlara olacaktır.” (Haşir,9)
- İnfak, salihat, hasenat ve îsar anlayışıyla birlikte Kur’ân’da çerçevelenip inanan insanın ve son dinin kimlik portresi olarak karşımıza çıkar. İnfakı şöyle tarif etmek mümkündür:
İNFAK, bütün varlığı kucaklayan, evrensel, sistematik iyilik hareketinin adıdır. İNFAK EDEBİLME NİTELİĞİ, varlık içinde insan olma değerini açığa çıkaran ve insan olma farklılığının altını çizen en gerekli vasıftır. Ve İNFAK DÜŞÜNCESİ yaşam ibremizin devamlı Rabbimizi gösterdiğini anlatan en veciz lisandır ki, infak kadar etkili bir dili şimdiye kadar kimse konuşmadı. Evet, infak dili en etkili,en samimi ve gönül sıcaklığında bir dildir. Allah’ın huzuruna çıkarken, Peygamberin eline uzanırken, insanlar ve bütün varlık içinde ne ve kim olduğumuzu anlatırken başvurabileceğimiz en etkili dildir infak. İNFAK İBADETİ bazen mal-mülk üzerinden eda edilebilir şekliyle karşımıza çıkar. Bazen de infak için mal-mülk yeterli olmaz ve infak gidip cana dayanır. Ve ancak canlar pazara çıkarılınca ve alış-veriş canlar üzerinden yapılınca infak gerçekleşmiş olur. Bu düşünceden hareketle infakı yalnızca dünyalık mal-mülk üzerinden eda edilen bir ibadet olarak anlamak ve anlatmak infakı dar kalıplara hapsetmek olacaktır.
İnfak bazen kimilerinin üzerine farz olur, vacip olur. Ve bazen de yine bazılarının üzerine tatavvu’ olur. İşte Kur’ân’ın infaka dair önümüze serptiği, manayı içmiş söz incileri: “Allah yolunda malınızı infak edin de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve hep güzel davranın. Çünkü Allah güzel hareket edenleri sever.”(Bakara,195) Bu ayet kendisini okuyanlara ilk etapta, sahip oldukları şeyleri, inandıkları Allah yolunda infak etmeyi göze alamayanların, kendilerini bile-bile tehlikeye attıklarını söylüyor. İnfak etmenin, özünde güzel bir davranış olduğunu ve infakın da en güzel metotlarla yapılması gerektiğini öğretiyor. Ve bu tavırların Allah’ın hoşuna gittiğini ifade ederek insanları infaka ve güzel davranışlarda bulunmaya teşvik ediyor.
- Ayetin iniş sebebine vakıf olan sahabenin bu ayet hakkında verdiği bilgi bizim gibi asırlar sonrasından gelenlere ayeti anlamada ufuk açar mahiyettedir. Ebû İmran et-Tucîbî el-Mısrî naklediyor:
“Kostantiniyye’yi -fethetmek üzere- Rûm memleketinde bulunuyorduk. Karşımıza Rum askerleri büyük bir birlik halinde çıktılar. Müslümanlardan da onlara denk, hatta daha kalabalık bir asker çıktı. Bir Müslüman asker Rum ordusunun saflarına yüklendi ve onların saflarının arasına dalıverdi. İnsanlar o askerin arkasından seslenip dediler ki: “Subhanallah! Bu adam kendi eliyle kendisini tehlikeye atıp kendisini helak ediyor.”
Bu cümleleri duyan Ebû Eyyûb el-Ensarî (ra) ayağa kalkıp dedi ki:
“Ey insanlar! Siz bu ayeti -Bakara 195’i kastederek- böyle mi tevil ediyorsunuz? Bu ayet bizim hakkımızda -ensâr topluluğu hakkında- indirildi. Allah İslâm’ı aziz kılıp, İslâm’a yardım edenlerin sayısını artırınca,biz kendi aramızda birbirimize gizlice şöyle söylemeye başladık: “Malımız -mülkümüz zâyî oldu. Allah İslâm’ı aziz eyledi. Artık İslâm’ın destekçileri de çoğaldı. Öyleyse biz de malımızla-mülkümüzle meşgul olsak, yitirdiğimiz dünyalığımızı yeniden kazanıp yerine koysak…İşte biz bunları düşünüyorduk ki, Allah Peygamberine şu ayeti indirerek bizim düşündüklerimiz hakkında bize cevap verdi: “Allah yolunda infak edin ve kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”(Bakara,195) Kur’ân’ın haber verdiği tehlike, mal-mülk ve dünyalıkla meşgul olup Allah yolunda cihattan geri kalmaktır.” (el-Mubarekfûrî, Tuhfetu’l-Ahfezî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, Bab 18,hadis no: 2972)
Allah’ın vermediği ve bizim sahip olduğumuz neyimiz var! Hiç!.. Kendimiz de dâhil olmak üzere neyimiz varsa hep Allah’tan… Öyleyse bizim ihtiyacımıza binaen Allah’ın bize verdiği ve bizim de istifade ettiğimiz her şey bizim için rızıktır. İşte bu rızık mefhumu, infak ibadetinin kapsam alanını da çerçevelemektedir. Bu hususta Kur’ân’ın beyanı şöyledir: “Ey iman edenler! Ne alış verişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin (harcayın). (Bakara, 254) Vakit tükenmeden, imkânlarınız elinizden alınmadan, imkânlarınızı ihsanda bulunma şekliyle ebedîleştirin. İnfak ibadeti işte size bu imkânı sağlıyor.
SEVMEDİKLERİNİZİ VEREREK KENDİNİZİ ALLAH’a SEVDİREMEZSİNİZ
İlahî Beyan, infak ibadetinin kemal-i vechiyle îfâ edilebilmesi için, dikkat edilmesi gereken hususları da anlatarak, infak üzerinden bir marifet bilgisi oluşturur:“Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda infak etmedikçe birr-fazilet mertebesine ulaşamazsınız. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.”(Âli İmran, 92)
Ayet öncelikle infak ederken kullandığımız malın vasfını anlatıyor:
مِمَّا تُحِبُّونَ yani SİZİN SEVDİKLERİNİZDEN olacak. Gözden çıkardığınız, kullanmaya tenezzül etmediğiniz, hoşunuza gitmeyen ve değerini yitirmiş şeylerden, adına, kendinizce “infak ediyorum” diyerek verdikleriniz bu ayete göre infak derecesini yakalayamıyor. ANCAK gözünüzde değerli, hoşunuza giden, çok sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda verebilirseniz infak etmiş olabilirsiniz. YANİ kimse infak ibadetini elindeki eskileri ve modası geçip değerini yitirmiş malları elden çıkarmak için bir bahane görmesin. İNFAK, siz yenilerini alasınız diye eskilerini atacağınız eski eşya atık deposu olarak tanzim edilmiş bir ardiye değildir. Sevmediklerinizi vererek kendinizi Rabbinize sevdiremezsiniz. Sevdiklerinizi infak ederek ancak kendinizi Rabbinize sevdirebilirsiniz.
Ayette üzerinde durulması gereken bir diğer husus da:
فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ bölümüdür. Yani sizin infak deyip yaptığınız her şeyi Allah mutlaka bilir. Allah sizi de, infak ederken kalbinizden geçenleri de ve adına infak diyerek verdiklerinizi de gerçek niteliğiyle biliyor. İnfak üzerinden kendinizi pazarlayıp başkalarının gözünü belki boyayabilirsiniz, ama işin hakikatini Allah biliyor. Kendinizi ve yaptıklarınızı O’na beğendirmeye gayret edin ve böylece infakla nifaktan da kurtulmuş olursunuz.
- Bu ayetin ifade ettiği manaya ışık tutan bir hadise şöyledir:
“Enes b. Mâlik (ra) diyor ki: Medine’de en çok hurmalığa sahip olan kimse, Ebû Talha idi. Ebû Talha’nın en çok sevdiği bahçesi ise Mescid-i Nebevî’nin karşısında bulunan, içinden çok lezzetli bir su çıkan bir bahçeydi. Bu bahçenin adı “Beyruha” idi. Bazen Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu ve’s-selam) de o bahçeye girer ve lezzetli suyundan içerdi. “Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda infak etmedikçe...”ayeti inince, Ebû Talha (ra) kalkıp şunları söyledi: “Ey Allah’ın Peygamberi, Allah diyor ki: “Sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe “birre” eremezsiniz.” Benim en sevdiğim malım “Beyruha”dır. Ve o bahçe artık Allah için sadakadır. O sadakanın birrini ve faziletini Allah’tan bekliyorum. Ey Allah’ın Peygamberi onu Allah’ın dilediği şekilde kullan.” Bu cümleleri duyan Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “İşte bu mal kâr getiren bir mal olmuştur.Söylediklerini duydum.Ben onu akrabaların (dan fakir olanlara) sadaka olarak vermeni uygun görüyorum.” Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu ve’s-selam) bu tevcihinden sonra, Ebû Talha bahçesini akrabaları arasında bölüştürdü. (İbni Hacer,Fethu’l-Bârî,Kitabu’t-Tefsir, Bab: 5, hadis no. 4554.)
Ayette ifade buyrulduğu şekliyle, infak, insanın mal ve dünyaya karşı olan meylini, fıtrat kurallarına zarar vermeden, hayatın normal akışını bozmadan, hayra ve ebediyete kanalize ederek, insanı maddenin esaretinden kurtarıp mananın derinliklerinde ve Hakkın rızasının enginliklerinde var olmaya tevcih eden bir ibadettir.
…..
Ayet-i kerimede: لَنْ تَنَالُوا الْبِرَ ifadesindeki البِرَّ kelimesi, BÜTÜN ÇEŞİTLERİYLE HAYRIN KEMAL MERTEBESİNİ ifade etmektedir. İnfak ibadeti, “birr”e ulaşmanın en önemli vesilesi olarak anlatılmış ve infak olmadan bütün hayırların kemal derecesi olan “birr”e ulaşılamayacağı da vurgulanmış oluyor.
Aralarındaki sıkı münasebete binaen, kelamı ezelî ve ebedî sahibi olan ve Kur’ân aracılığıyla bizimle konuşan Kudreti Sonsuz, “birr” ve “takva”yı birlikte, yardım etmeye ve yardım almaya medar olacak hakikatler olarak zikretmiştir.
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ
“Siz iyilik etmek-birr-,fenalıktan sakınmak-takva- hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin.”(Mâide, 2)
Dikkat çeken başka bir nokta da ayette اَلْاٍثْم kelimesinin اَلْبِرّ kelimesinin karşıtı olarak kullanılmasıdır. Âyet-i kerimede مِمَّا تُحِبُّونَ bölümündeki مِنْ teb’îz içindir. Yani sevdiğiniz şeylerin “bir kısmını, bazılarını” şeklinde yorumlamamıza zemin oluşturacak bir edatla mana çerçevelenerek, oluşabilecek ifrat ve tefrit dengesizliklerinin önüne geçilmiştir. Sevdiğiniz her şeyi tamamıyla elden çıkarma şeklinde bir infak anlayışı bu ayette yer almamaktadır. İnsanın sevdiği her şeyi tamamıyla elinden çıkarması şeklindeki bir infak anlayışı fıtrat dini olan İslâm’ın genel yaklaşımlarına da uymamaktadır. ANCAK savaş durumu, kıtlık hali, âfet zamanları gibi özel durumlarda infak ibadeti de özel şartlara kavuşur ve o özel şartlarla eda edilir. Ama bu çok özel durumlar dışında İslâm infakta da dinin fıtratıyla örtüşen bir orta yol-itidal- takip etmiştir.Aslında ayette geçen مِمَّا تُحِبُّونَ bölümündeki مِنْ edatının “teb’îz” yani “bir kısmını,bazılarını” anlamını da, din yine genel sistematiği içinde netleştirmiştir.
Kimse Yokken “Ben Varım” Diyen Yiğitlerin İbadeti: İnfak
İş başa düşünce ve önünüzde sizden başka kimse kalmayınca, herkesin kolu kanadı kırılıp dökülünce, yiğitçe ve mertçe ileri atılıp: “İşte malım, hepsini Allah’ın adı en yüce olsun diye gözden çıkarıyorum!.. İşte canım, arkamdan kimse gelmese,ben bu yolun tek tolcusu kalsam da, cesedim cansız toprağa düşesiye dek bu yoldayım!” diyebilmektir. İşte böyle deyip geriye dönmeyenlerin o zor ve dar dönemde yaptıkları ile,dünyanın insanın yüzüne güldüğü, nimetlerin, varlık ve bolluğun, insanların hayatını kuşattığı, bir işe bin elin uzandığı bir dönemde insanların infak ve hayr u hasenat adına yaptıkları herhalde aynı değerde olmayacaktır. Savaş bittikten sonra nara atanlarla, savaşta başını kılıca uzatanların kahramanlıkları herhalde birbirine denk değildir. Canını ve malını korumak için savaşanla, imanın sancağı düşmesin diye savaşan herhalde birbirine denk olmayacaktır. İmkânsızlıklar ve katlanılan türlü-türlü sıkıntılar, yapılan amelin ve ibadetin değerini bizim hesaplayamayacağımız kadar artırıp Rabbin rıza ufkuna taşıyacaktır.
- Bu hususu Kur’ân-ı Kerim infak üzerinden şöyle anlatır:
لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَۤئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
“Sizden, fetihten önce infak eden ve savaşan kimse ile bunları yapmayan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah, her birine de cennet vaat eder.Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”(Hadid,10)
Ayette bahsi geçen fethin Mekke fethi olduğu müfessirlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmekle birlikte fethin Hudeybiye olduğu söyleyenlerde olmuştur. (İbni Âşûr,et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, 11/374)
İlk olmak, önden gitmek, zor zamanda ve bütün imkânların kıt olduğu bir devirde infak ve cihat etmek, yoklukta varlık parıltıları gamzetmek… Nebi’nin (aleyhissalâtu ve’s-selam) yanında henüz pek kimse yokken canını ve bedenini O’na ve temsil ettiği hakikatlere siper etmek, Allah tarafından, sonradan gelip de mücadeleye iştirak edenlerin yaptıklarından derece bakımından daha üstün olarak ifade ediliyor.
Yine aynı ayette bu husus için sınır taşı olarak Mekke fethi gösteriliyor. Çünkü Mekke fethine kadar geçen süre, dinin varlık-yokluk mücadelesini verdiği,dinin inananlara dünyalık olarak herhangi bir gelir vaat etmediği, inananların sırf dinlerinden dolayı hakir görülüp dışlandıkları, mücadelenin hem içte hem de dışarıda bitip tükenmeden devam ettiği bir dönemdi. O dönem itibariyle Kureyş toplumunda çok ciddî ve sert tepkilerle sindirilip önü alınmakla yok edilmeye çalışılan tevhid dinine müntesip olmak, nerdeyse her an katledilmeyi göze almak demekti. Dolayısıyla ilk etapta olabildiğince vahşice karşılanan bu dinin içinde yer alanların da çok özel donanımlı olmaları ve bütün insanî melekelerin ve faziletlerin âzâmî derecesini yüklenmiş olmaları gerekiyordu. Aksi takdirde sözünü sonsuzluk edasıyla bütün çağlara söyleyen, hükmünü zaman üstü ve mekân ötesi niteliğiyle bütün mahlûkat ve hadisata kabul ettirmek üzere varlık sahnesini dolduran bu din, ilahi projeleri birkaç perdeden öteye duyuramayacaktı. Aslında dinin devamlılığı ve Allah’ın nusret vaadi,o dine sahip çıkıp hayata hayat kılacak bir kadro üzerinden gerçekleşmiştir. O kadro da islamî literatürde “sâbikûn-u evvelûn” olarak isimlendirilmişler,Peygamberin yanında herkesten evvel yer alan ve Ona kesintisiz destek verenler olarak Hakkın ve halkın nazarında müstesna bir mevkîye ulaşmışlardır.
Mekke’nin fethedilmesinden sonra ise din, zeminini bulmuş ve istikbali kucaklayacak maddî imkânlara ulaşmıştı. Fetihle birlikte büyük ölçüde karşıt cephenin direnci kırılmış ve kitlelerin İslâm’a yönelmeleri başlamıştı. Açılım hareketleriyle birlikte iktisab edilen gelirler yeni dini arzulanan dünyalığa ulaşma hususunda bir hedef konumuna da taşımıştı.İşler biraz daha kolaylaşmış, yokluk yerini varlığa bırakmış,hor ve hakir görülmeler,yerini dinin sağladığı itibara bırakmıştı. Dolayısıyla böyle bir dönemde dini kabullenmek ve dinden yana olmak kolaylaşmış ve getirisi olan bir nitelik kazanmıştı. Bunu kullanmayı düşünen fırsatçı bir kitle de gelip Müslümanların arasına çöreklenmişti.Kendilerine zamanla “münafık” ismi verilecek olan bu kitlenin, inanılan hakikatler uğrunda canların pazara çıkarıldığı zor ve dar dönemlerde piyasada hiç görülmemeleri oldukça manidardır.
- Şimdi ayette zikri geçen “fetihten önce infak ve cihat etmek ile fetihten sonra infak ve cihat etme” meselesini infaka ve cihada zaman ve şartlar açısından bakarak bir daha okuyalım:
Herkesin malını-mülkünü Allah yolunda infak edebilmek için birbiriyle kutsî bir yarışa girdiği bir varlık ve bolluk atmosferinde, insanın varlığını, infak olarak ortaya koymasının Allah indinde bizim idrakimizi aşan bir değeri vardır. DİNİN istikbal adına dünyalık olarak müntesipleri için çile ve ıstıraptan başka bir şey vaat etmediği zor ve dar bir devirde, sadakatle dine sarılıp, imana sahip çıkma adına, cihat ve infak gerilimiyle ileri atılanların yaptıklarının da Allah katında O’nun kutsiyeti ölçüsünde bir değeri vardır. İNSANLARIN ümitlerinin kırıldığı, elde-avuçta ne varsa tükendiği ve yokluğun mütecessim bir varlık gibi insanın karşısında durduğu bir devirde, infakla coşanların yaptıkları da Allah katında aşkın bir anlam ifade etmektedir. HERKESİN sipere saklandığı, canını kurtarma derdine düştüğü bir anda kelle koltukta siperden fırlayıp ileri atılanların yaptıkları yiğitlik de Allah katında bir anlam ifade etmektedir ve bunun da bir karşılığı vardır. Evet, yapılan bütün ameller, içinde bulunulan şartların müsaadesizliğiyle, devrin şartlarının elverişsizliğiyle orantılı olarak kıymet ve önem açısından farklılıklar ve üstünlükler göstermektedir. Katlanılan zorluklar ve çekilen çileler, yapılan ibadeti Allah indinde yüceltip bu ibadetin değerini yükseltmektedir.
Belki de insan kendisine sormalı, acaba hangi şartlar ve devirde, vazifenin üzerine yüklenmesini kaldırabilir? Bu soruyu şöyle de sormak mümkündür: Acaba baharda ilk açan kardelen olmak mı, yoksa ovaları ve yamaçları bahar çiçekleri bütün renklere boyadığında onların arasında bulunmak mı…?
İlkinde acele edip kışta gelmenin bütün acıları, yalnızlığın insanın ruhunu donduran elemi ve soğuğu, sesinize ses, nefesinize nefes olacak kimsenin olmayışının burukluğu ve kıştan bahara geçerken yaşanan değişim fırtınalarının kavuran donduruculuğu… Diğerinde ise mevsiminde ve mekânında var olmanın rahatlığı, baharın tatlı meltemleri, bütün çiçeklerin insanı bayıltan her tonda aroması ve bütün ovaları, yamaçları rengârenk boyayan sayısız çiçekten birisi olma sıradanlığı… Acaba hangisi olunmalı? Baharı, yazın kışı fethetmesi şeklinde kabul edersek, herhalde kardelen olmaya kimse baha biçemez. Evet, fetihten öncesi olmayınca fetih de olmaz. Fetih olmayınca sonrası da olmaz. Öyleyse fetihten önce var olanlar ve o zor şartlarda Allah’ın dinine ve Allah’ın peygamberine yar olanlar, fethe ve fetihten sonra var olacak olanlara imanlarının hayatı anlamlandıran enerjisini göndererek yol açmışlardır.
Şunu iyice anlamamız gerekiyor ki, infak ve cihat ibadetleri,onlarla yeni bir dünya kurma düşüncesinde olan insanların niyetlerine ve içinde bulundukları şartlara göre değerlendirilmelidir. Yaşanılan devrin genel hava ve atmosferine, dinin ve o dine sahip çıkma durumunda bulunan inanan kitlenin içinde bulunduğu maddî ve manevî şartlara göre farklılıklar arz eden bir önem ve değer çerçevesinde ele alınıp okunmalıdır.
Ayet-i Kerimede Allah fetihten önce ve fetihten sonra infak ve cihat edenlerin derecelerinin farklılığını bildirmekle birlikte, hepsine de “hüsnâ” yani cennet vaadinde bulunarak bu iki ibadetin asla ihmal edilmemesi gerektiğini, infak ve cihadın değerinin eskimeyeceğini anlatıyor. İnfak ve cihat fetihten önce ya da sonra olmasına göre birbirlerine denk olmasalar da, Allah lütuf ve keremiyle her iki dönemdekini de cennetle karşılayarak bu ibadetler hususunda kullarını motive edip şevklendiriyor.
- Bu ayette zikredilen hakikatleri anlamamıza yardımcı olacak bir hadise nakledelim:
İbni Mes’ûd’un (ra) tespitine göre, ilk Müslüman olan, Allah Resûlü’nün (s.a.v) yanında kılıcını çekip İslâm’a ilk destek olan, dini ve Peygamberini desteklemek için ilk infakta bulunan Ebû Bekir es-Sıddîk’tır.İbni Ömer bize şunu naklediyor: “Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu ve’s-selam) yanında bulunduğum bir gün Ebû Bekir de oradaydı. Üzerinde bir abâ vardı. O abâyı göğsüne doğru bastırmış ve abânın üzeride yırtıklar ve yamalar olduğu görülüyordu. İşte bu hal üzere Cebrail geldi ve “Ey Allah’ın Peygamberi, Ebû Bekir’e ne oldu ki onu bu halde -eski ve yamalı yırtık bir abâyı göğsüne bastırmış halde- görüyorum.”
Allah Resûlü (s.a.v) cevaben buyurdular ki, “O, fetihten önce -bütün- malını bana infak etti.” Cebrail: “Allah sana diyor ki, Ebû Bekir’e selam söyle ve ona de ki, bu fakirliğine razı mı yoksa kızgın ve üzgün mü?” Allah Resûlü (s.a.v) dedi ki: “Ebû Bekir, Allah sana selam söylüyor ve sana diyor ki, “Razı mısın bu fakirliğinden, yoksa kızgın ve üzgün müsün?” Hz.Ebû Bekir’in cevabı:“Ben Rabbime mi kızıp öfkeleneceğim!?” “Ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım.”“Ben Rabbimden razıyım.” Onun bu cevabı üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu ve’s-selam) buyurdular ki: “Allah sana diyor ki, “Ben de senden razı oldum, senin benden razı olduğun gibi…” bunu duyan Ebû Bekir (ra) hıçkıra-hıçkıra ağlamaya başladı…(el-Vâhidî, Esbab-ı nüzul,175.)
Evet İnfak Rab’den razı olma ibadetidir. Ve ancak gönül rızasıyla yapılır.İmanı yarınlar ve rızık endişesiyle ağır hasar almış insanların infakları bu endişelere takılır ve rıza mertebesine ulaşamadan insanın içinde bir burkuntu ile “Ben ne yaptım, keşke bu kadar vermeseydim” hezeyanlarıyla geri döner, imana yük olur. Kulun infak deyip imkânlarını seferber ederken, sonrasında takındığı rıza endeksli sükûnet ve sekînet tavırları Rabbin rızası olarak ona geri döner.
İnfakın Kabulüne Vesile Olacak Hususlar
Kur’ân’ın adına “karz-ı hasen” dediği ve tefsirin dev kametleri tarafından ihlâsla infakta bulunmak şeklinde yorumlanan bu hususun,hayatı ahretiyle birlikte kucaklayabilmesi için üzerinde bazı nitelikler bulunması gerekir. Bu niteliklerden bazıları şunlardır:
1. İnfak ibadetinin helal bir kazançtan elde edilmiş, helal bir malla yapılması gerekir. İnfak, helal kazancın bir helal dünya kurma mefkûresiyle harcanmasıdır.
2. İnfak, kişinin sahip olduğu -en değerli- mallar üzerinden eda edilmelidir. Yıllarca giyilip rengi atmış kalıbı bozulmuş bir elbiseyi infak düşüncesiyle bir fakire vermek belki fakir açısından ihtiyaç duyduğu bir elbiseye sahip olmak olarak anlaşılmış olsa dahi,o elbise veren insan için değerini yitirmiş ve atılması gereken, gözden çıkarılmış bir şeydir. Öyle ise malın değerli olması veren için de söz konusu olmazsa insanlarda infak, sadaka ve hayr u hasenatın değerini yitirmiş eskilerin fakirlere verilmesi şeklinde yanlış bir anlayış zuhur edebilir. Ve insanlar böylelikle, “İnfak ediyoruz” diye kendilerini ve fakirleri kandırmış olurlar.
3. Alma durumunda bulunanı rencide edecek rahatsız edici tavırlardan uzak durmak. Çünkü başa kakma ve her türlü eziyet infak ibadetinin ruhuna zarar verir ve ayrıca mal ve mülkün gerçek sahibi olan Allah’a karşı bir saygısızlık anlamı içermesi açısından da çok mahsurludur. Başa kakma ve benzeri tavırlar infak edenin, bu ibadeti içinden gelerek ve samimi bir ruh haletiyle yapmadığını göstermesi açısından da çok dikkat çekicidir.
4. İnfak, “li vechillah” yapılmalıdır. Allah’ın emrine ittibaen ve sadece O’nun rızasını düşünerek infak etmek gerekir. Bu bağlamda infakın içine hiçbir şekilde dünya ve ahrete ait bir beklenti girmemelidir. Çünkü beklentiler infak ibadetinin herhangi bir kazanç için araç olması neticesini doğurur. Hâlbuki infak bir gönül meyvesidir ve sadece Rabbin rıza ikliminde yetişir.
5. İnfak ettiği şey her ne kadar fazla ve değerli de olsa infak edenin onu az ve yetersiz görmesi. İnfak etme düşüncesi aslında verebilmenin doyumsuz lezzetini de içinde taşır. Vermedeki kutsî lezzete erenler için “bu kadar yeter” diye ifade edilebilecek bir sınır yoktur. Bu ruh haletiyle infak, bütün varlık hayır ve hasenatın solmaz ve sönmez renkleriyle boyanasıya kadar devam eder.
6. Gizlilik… İnfakın belki de en önemli gereklerinden birisi de, alma durumunda bulunan insanın izzet ve onurunu koruma düşüncesiyle bir gizlilik inceliğini de içinde bulunduruyor olmasıdır. Gizlilik, alma durumunda bulunan için, onun izzet ve şerefini korumaya yönelik bir ibadet inceliği olmakla birlikte, infak eden için de onu âlâyiş ve gösterişten koruyan bir emniyet tedbiridir. İşin ihlâsı da kendisini gizlilikle gösterir. İnfakta gizlilik, yapılanı zaten bilen Zattan başkasının bilmesine itibar etmemek demektir ki, O bildikten ve memnun olduktan sonra başkalarının bilmesi infak edebilme nimetine külfet sokar.
İnfak ibadetinin hayır kurumları aracılığıyla yapılması, gizlilik hakikatinin her iki tarafı da -veren-alan- korumasını temin etmeye vesile olur. Ancak bu bağlamda teşvik edici unsurlar da ihmal edilmeden değerlendirilmelidir. Bir mümin karakteri olan cömertlik duygusunun iman hakikatleriyle beslenip, hayatı kuşatacak kadar inkişaf etmesi için etrafının rehabilite edilmesi ve önünün açılması gerekir. Mesela toplu infak programları infaka medar olan cömertlik duygusunu coşturabilir. Ve bu coşkunluk infakın bir evrensel değer olarak hayata katılmasının önünü açabilir. Nitekim asr-ı saadette bunun örnekleri vardır.
7. İnfak, en çok sevilen Zat’ın hatırının içinde bulunduğu bir ibadet olduğu için, en sevilen şeyler üzerinden yapılmalıdır ki, infak düşüncesindeki “Hakkın hatırına, elimizle birlikte yüreğimizi de açtığımız” gerçeği kendini gösterebilsin.
8. İnfak, verebilmek için eğilmektir. Meyve yüklü dalların boynunu yere, aşağılara eğip meyvelerini çocukların dahi ellerini uzatıp alabileceği bir mesafeye uzatmalarında olduğu gibi… Bir meyve ağacı “Ben meyvemi yetiştirdim, gücü yeten, kolu uzanan alsın.” demez. Dallarını eğer ki,herkes alsın. İnfak işte o meyve ağacı olmaktır. Çuvalı sırtlanıp bir gece karanlığında, el-ayak ortalıktan çekilince fakirin kapısında olmaktır. İşte infakın Ömercesi, en incesi…
İnfak Etmek Allah’a İtimat Etmektir
Müminin malını Allah yolunda harcamasının, her ne kadar Allah’a karşılık beklemeden vermek anlamına gelse de, Allah’ın yine de onun karşılığını kudretiyle ve rahmetiyle çoğaltarak vereceği bildirilerek İNFAKIN ALLAH’LA YAPILAN BİR TİCARET olduğu öğretilmiş oluyor. İnfak öyle kutsî bir ticarettir ki, mümin, Allah’ın ona verdiklerini yine Allah yolunda harcayarak sonsuz hayatına yatırım yapmaktadır. Allah da müminin yaptığı bu cömertçe verme ibadetine kendi rahmet ve cömertliğiyle mukabele eder. Ayette (Hadîd-11) Allah’la bir borç alışverişi şeklinde senaryolaştırılan infak hakikatinde çok dikkat çeken ve bizim infakı vahyin ifadelerinden doğru okumamızı sağlayan başka bir husus daha var ki, onu da bazı sorularla açmak mümkündür:
Acaba darda kalan birisi kimden borç ister? Ya da insan kime borç verir? Bu iki soruya da aynı kelimeyle cevap vermek mümkündür:“Güvendiğine…” Yani insan güvendiğine -itimat ettiğine- borç verir. Güvenmediğine ise zırnık dahi göstermez. Öte yandan insan darda kalınca, başı sıkışınca kendisine en yakın olanlara ve en çok güvendiklerine koşar ve onlardan yardım talep eder, borç alır. Demek ki, ayette zikredilen Allah’la kul arasındaki o güzel borç alış verişi temsilinin arkasında, Allah’la kulu arasındaki yakınlık ve itimat anlatılmış oluyor. Evet, bu bağlamda infak, kulun Rabbine güvenip güvenmediğini ya da ne kadar güvendiğini gösteren önemli bir ibadettir. İnfak etmek Allah’a itimat etmektir. İnfak etmek kulun Allah’la kurduğu yakınlığının tescilidir. İnfak, şeytanın insanı ağına düşürmek için bir metot olarak kullandığı cimrilikten kurtulmanın en nezih yoludur.
- Ebû Dahdâh el-Ensârî(ra) Allah Resûlü’ne (s.a.v):
“Ey Allah’ın Peygamberi, Allah bizden ödünç mü istiyor?
Yani her şeyin hakiki sahibi ve mâliki zaten Allah değil mi?
Buna rağmen bizden borç mu istiyor? İstediğini alma hakkına sahip olduğu ve dilediği gibi tasarruf edebilecek kudret ve kuvvet sahibi olduğu halde kendi malını kendi bendelerinden -bizlerden- ödünç olarak mı istiyor? Subhanallah bu ne zarafet…!
Nebevî cevap:
“Evet, ey Ebû Dahdah!” şeklinde oldu.
Ebû Dahdah:
“Ey Allah’ın Peygamberi, ver elini..” Allah Resûlü’nün (s.a.v) elini tuttuktan sonra: “Ey Allah’ın Peygamberi, benim, içinde 600 tane hurma ağacı olan bir bahçem var. Şu anda Ümmü Dahdah da çocuklarıyla birlikte o bahçede bulunuyor. Ben o bahçeyi içindeki hurma ağaçlarıyla birlikte Allah’a ödünç veriyorum.”
Ebû Dahdah bu cümleleri Allah Resûlü’ne (s.a.v) söyledikten sonra “Allah’a ödünç verdim.” dediği bahçeye gider ve orada bulunan hanımına şöyle seslenir.
“Ey Ümmü Dahdah, hemen o bahçeden dışarı çıkın. Çünkü ben o bahçeyi Allah adına bağışladım.”
Bu hadisenin başka bir rivayetinde şu not da kayıtlıdır: Eşinin, içinde bulundukları bahçeyi Allah’a ödünç verdiğini duyan Ümmü Dahdah: “Çok kârlı bir alış-veriş yapmışsın.” şeklinde cevap verir. Sonra da hemen çocuklarını alıp o bahçeden dışarı çıkar. Bu olay sahabenin inen her ayeti direkt kendilerine inmiş olarak kabul ettiklerini gösterir. Her emir önce onlara.. Her yasak da yine önce onlara.. Hiçbir meselede sahabe “Bunu da başkaları yapsın.” diye beklememiştir. Hep uyanık bir bilinç, akleden bir dimağ olarak Peygamberin yanında aktif rol almış ve hayatın vahiyle yeniden okunup inşa projesinin hayata tatbikinde hep önde olmuşlardır. Ebû Dahdah’ın hanımıyla birlikte sergilediği bu civanmertlik karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtu ve’s-selam) meseleyi gaybî boyutlarıyla ve sonsuzluğa tesiriyle ele alır ve buyurur ki: “Ebû Dahdah’ın cennette ne çok meyve yüklü hurma ağacı oldu.” Ebû Dahdah dünyada Allah adına en değerli malını bağışlamıştı. Peygamber Efendimiz de, (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın onun verdiklerini ebedî saadet yurdu olan cennette kendisi için ebedileştirildiğini ifade ederek, İNFAKIN BİR EBEDİYET YATIRIMI olduğunu ders vermiştir. Evet, infak bir ebediyet yatırımıdır. İçinde ebediyet arzusu olanlar infaktan geri durmamalıdırlar.
Bir Yenilenme (Teceddüd) İbadeti Olarak İnfak
İnsan hem maddesiyle hem de manasıyla, yaşam formu olarak kendisini çerçeveleyen dünya ve atmosferin baskısı sebebiyle devamlı yıpranır ve deformasyona maruz kalır. Zamanla, ömür birikimi dediğimiz yıllar ardı ardına çoğalınca, insanın bedeni yaşlanırken aslında manası ve duyguları da yorulur. Bir kaynaktan beslenmeye ve bir takviyeye daha çok ihtiyaç duyar. İnsanın bir dönem çok taze ve orijinal bulup peşine düştüğü nice meseleler vardır ki, bir zaman sonra ilk günkü alıcılığını kaybeder ve insanı artık heyecanlandırmaz olur.
İnsanın heyecanını devamlı koruyabilmesi ve hep ruhen canlı kalabilmesi için, inandığı ve ebediyeti kendilerinde aradığı hakikatlerin onun üzerindeki tecellilerinin, başka başka dalga boylarıyla sık sık beslenerek devamlı yenilenme ufuklarında tenezzühe, belki de seyre çıkması icap etmektedir. İbadetlerin sürekliliğinin arkasındaki hikmetlerden birisi de bu olsa gerek. İbadet devam edecek ki, insanın tekâmülü devam etsin.İbadetler devam edecek ki, insan pörsüyüp çürümekten kurtulsun.İbadetlerin devamlılığı bizim beslenme ihtiyacımızın ve bozulup pörsüyebilir olmamızın bir fıtrî tedavisi olarak da düşünülmelidir.
Demek ki insanın pörsümemesi, imanın heyecanını yitirmemesi ve vahyin duruluğunu kaybetmemesi için, günde beş defa adına namaz deyip heyecanını tazelemesi ve imanını akort etmesi gerekmektedir. Yoksa gazı tükenen bir lamba gibi insan da üzerinde taşıdığı lâtifeler itibariyle sönmeye yüz tutabilir. Devamlı aydınlık kalabilmek ve kendimizle birlikte etrafımızı da aydınlatabilmek için, güneş gibi bitmeyen bir kaynaktan kesintisiz beslenmek gereklidir. Kur’ân-ı Kerim de ibadetleri müntesiplerine İlahi Kudretin birer teklifi olarak emrederken, o ibadetlerin karakteristik niteliklerine, inkişaf ufuklarına ve müntesipleri üzerinde icra edeceği tesire uygun anlatım teknikleri geliştirir. Kur’ân, geliştirdiği anlatım teknikleri üzerinden ibadetlerin maddî-manevî kimliklerini tablolaştırırken, tablolaştırdığı ibadet kimliklerini, o ibadeti yüklenenlere de bir kimlik olarak tahmil eder.
Sonra da tablolaştırdığı ibadet kimlikleri üzerinden müntesiplerini sorgulayarak, insanların gerçek ibadet kimliğinden (iradî ya da gayri iradî olarak) kopmamalarını temin eder. Çünkü zamanla insanın sinir uçları körelebilir, algılama hassasiyeti zayıflayabilir ve eskilerin tabiriyle insanın üzerine ölü toprağı serilebilir. İşte bu noktalarda vahiy, insanın elinden tutar ve onu diriliş ufuklarında dolaştırır. Adına secde der ve insanı dirileceği bir rampaya çeker. Sonra adına rükû der ve insanı yakalayıp bütün bilinç kanallarını açıverir. Başka bir zaman adına oruç der ve insanı beslendiği, lahutiliğin turfanda meyveleriyle doyduğu bir kutlu ufka taşır ve bir ay onu orada bir beslenme çadırında, bir -küvez gibi- yoğun bakıma alır.
Bazen adına hacc der ve varlığın odak noktasında onu “kâlû belâ” gibi zamansızlık provasına, mahşer provasına alır ve ona ölümü unutturup sonsuzluğu tattırır. Adına “Arafat” der, “meş’ari haram” der, “Safâ” der, “Merve” der ve insanı sonsuzluk haritasında bekaya açılan bir güzergâhta gezdirir. Kimi zaman zekât der ve insandaki dünya hırsına ve dünya malına olan tamah hissini törpüleyip, insanın nefsanî boyutunun hortlamasının önüne bir set çekerek, insanî erdem ve İslâmî faziletlere yol açar.Helal der, insanın ufkunu açar, haram der, ona istikamet tespit eder.
İşte bu bakış açısıyla Kur’ân, infak ibadetini, gayba iman ve namazın ikame edilmesinin hemen ardına koyup teceddüd -yenilenme- anlamı ifade eden bir anlatım kipiyle dile getirir. İşte o ayet: “O müttakîler ki, görünmeyen âleme inanırlar, namazlarını tam dikkatle ifa ederler, kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda infak ederler (harcarlar.)” (Bakara, 3) Öncelikle ayette zikredilen: “gayba iman etmek, namazı ikame etmek ve hayır yolunda infak etmek (harcamak)” gibi özellikler, müttakilerin sıfatları olarak anlatılmaktadır. Müttaki, takva sıfatını taşıyan, takvayı kuşanan kimse demektir. Yani ayette zikredilen hususlarla takvanın bir bütünlüğü, birlikteliği söz konusudur.
Yani takva kendisini bu ayette zikredilen hususlar üzerinden gösterir ve varlığını ispat eder demektir. Kur’ân’da zikri çokça geçen terimlerden birisidir takva. Ehemmiyetine binaen Kur’ân takvayı birçok konu içinde münasebetini kurarak, ulaşılması gerekli olan bir yüce hedef olarak göstermiş ve bir takva toplumu inşa etmeyi hedeflemiştir. Buna binaen takva, insanları ve toplumu korumak üzere konulan yasaların ahlakî karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır.
- Bu ayet, müminleri, niteliklerini nazara vererek methetmektedir.
- Gayba iman etmek bir mümin-muttaki niteliğidir.
- Gayb, müminin kalbî cihetini de yansıtmaktadır.
- Gayba iman, kalben emin olma anlamını da içermektedir.
- Aslında iman esaslarının tamamı gaybla alakalıdır.
- Allah’a imandan kadere imana kadar iman esasları gaybî bir niteliği içinde barındırmaktadır.
İmam Kuşeyrî’nin yaklaşımıyla imanın hakikati tasdiktir ki, onu tahkik takip eder. Sonra bu tasdik ve tahkikin gereği de tevfiktir. Tasdik akılla, tahkik de gayret sarf etmekle tahsil olunur. (el-Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât, 1, 18) Ayette dikkat çeken bir başka husus da şudur: Ayette zikri geçen muttaki vasıfları hep geniş zaman fiil kipi (muzarî fiil) üzerinden anlatılmıştır.
يُؤْمِنُونَ، يُقِيمُونَ، يُنْفِقُونَ
Arapçada geniş zaman fiil kipi (muzarî) teceddüd, yani yenilenme ifade eder. Demek ki, İNFAK BİR YENİLENME AKTİVİTESİDİR. Müttakiler heyecanlarının durağanlık nöbetlerini, infak etmekle kırarlar. Ve infak onları hayatın sığ sularından imanın derin enginliklerine taşır. Muttakiler infak ederek ruhları, imana ve Kur’ân’a hizmet düşünceleri açısından yenilenirler ve hep imanın derunî ufuklarında yaşarlar. Sığ sularda avlanacak balıklar suyun sığlığıyla orantılı ve küçük olacaklardır. Ancak okyanusları sinesinde taşıyan muttakiler için ise, hedef okyanusların en derinleridir. Onları başka şeyle doyurmak ve tatmin etmek mümkün değildir. İnfakla derinlere kulaç atarlar, namazla rotayı sabitler ve imanın gaybî ufuklarının dalgıçları olarak yol vurup “hel min mezîd” nağmeleriyle yürürler Rablerine…
- Belki şöyle demek de mümkündür:
Onlar devamlı infak ve namazla yenilenerek, imanın hazzını her an ayrı bir mertebeden tadarlar ve devamlı yenilenme kuşağında yaşarlar. Çünkü namazın ve infakın yenileyen, tazeleyen niteliği kendileri için de geçerlidir. Yani infak kendisi de kendisini yenilenme kuşağında tutar. Çünkü infak tek seferlik ve bir defalık bir ibadet formu değildir. Namaz da öyledir. Namaz ve infak, bitmek bilmeyerek imanın bitmeyen enerjisini temsil ederler. Çünkü teceddüd, beraberinde tekemmül ve tekâmülü de getirir. İnfak teceddüdle kemale ermek ufkunu temsil eder. Namaz da teceddüdle imanın kemal noktasına ulaşma gayreti olur. Namaz ve infakın yanında imanın gaybî niteliğinin zikredilmiş olması da çok manidardır. Acaba namaz ve infak ibadetleri birlikte imanın gaybî buutlarını şehadet âleminde temsil eden ibadetlerdir desek, isabet etmiş olur muyuz?
İnfak; iman toplumunun, inanç bünyesinin can damarlarından birisidir. Belki de şah damarıdır. Toplum infakla karılırsa iman kaymağına ulaşılabilir. Eğer toplum ferdiyetçi bir zihniyetle egosantrik duyguların empozesine maruz kalırsa, imanın hayatı besleyen damarları tıkanır ve bünye her tarafından imdat sinyalleri vermeye başlar.İnfakın ihmali iman bünyesini içten içe kemirir ve nihayet tüketir. Evet, yukarıda zikrettiğimiz ayette geçtiği üzere infak imandan beslenir. İnfak, imanın hayata pozitif ve kucaklayıcı bir yansımasıdır. İnfakı imandan ve imanın pratik ifadesi olan namazdan ayrı düşünmek iman ve infakın fıtratıyla çelişir. Çünkü infak yetiştiği iman atmosferinin bir meyvesidir. Onu başkalarına mal etmek, infakın nesebini ve genetik şifrelerini bozar.
İnfak, Bir Hızır Tavsiyesi…
Kur’ân-ı Kerim’in Kehf suresi 60-82. ayetlerinde Hz. Mûsa’nın, “Allah’ın kullarından bir kul” ile seyahati anlatılır. Hızır ve Hz. Musa arasında yaşanan ve insanlığa bilgi türlerinin gizemli bir senaryo eşliğinde anlatıldığı bu olaydan sonra bu ikili bir daha buluşup görüştüler mi net olarak bilemiyoruz. Ancak nakledilen bir hadis-i şerif bize buluşma hususunda ve Hızır’dan bilgi alma mevzuunda Hz.Musa’nın Allah’tan talebi olduğunu ve bu talebe binaen tekrar buluştuklarını öğreniyoruz. O buluşmada Hz.Musa Hızır’dan bazı tavsiyeler de istemiştir. Olay şöyle nakledilmektedir:
Ömer b. Hattab (ra) Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) şöyle dediğini naklediyor:
“Kardeşim Musa (as) dedi ki:
“Ey Rabbim, bana gemide -gemiyle yaptığımız seyahatte- gösterdiğin zatı bir daha göster.”
Allah ona şöyle vahyetti:
“Ey Musa sana o zatı göstereceğim. Ancak buluşup görüşmeniz kısa süreli olacak.”
Derken Hızır, güzel kokular ve beyaz elbiseler içinde çok güzel bir surette çıkageldi. Hızır söze şöyle başladı: “Selam sana ey İmran’ın oğlu Musa! Rabbin sana selam söylüyor. O’nun rahmet ve bereketi senin üzerine olsun.” Musa dedi ki: “O -Allah- selamdır. (yani selam O’nun adıdır.) Selam O’nadır ve Selam O’ndandır. Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah’adır. Ben O’nun nimetlerini saymaya kalksam, O bana yardım etmedikçe bu işe gücüm yetmez.” Sonra Musa Hızır’dan şunu istedi: “Bana -bazı- tavsiyelerde bulunmanı istiyorum. Senden sonra bana Allah’ın indinde faydası dokunacak tavsiyeler…”
- Hz. Musa’nın taleplerini dinleyen Hızır söze şöyle başladı:
“Ey ilim talep eden zat, muhataplarına bir meseleyi anlatmak üzere konuştuğun zaman acele edip hemen bıkkınlık gösterme. Çünkü dinleyenlerin durumu konuşanın durumuna göre daha zor ve usandırıcıdır.” Hızır’ın İLK tavsiyesi öğrenme ve öğretme psikolojisiyle alakalıdır.
- Hızır’ın İKİNCİ tavsiyesi şudur:
وَاعْلَمْ انَّ قَلْبَكَ وِعَاءٌ. فَانْظُرْ بِمَا تَحْشُو بِهِ وِعَاءَكَ
“Bilmelisin ki, kalbin -korunması gereken- bir kaptır. Kalp kabını ne ile doldurduğuna -kalbine neleri ve kimleri koyduğuna- dikkat et!” Filesine koyduğu meyve ve sebzeleri itinayla seçip ayıran insanın, kalbine koyduklarını da itina ile seçip ayırması, onun kalp nezaheti ve manevî kimliği açısından çok önemlidir. Çünkü Allah indinde var olmak kalbî nitelikleri canlı ve aktif tutmayla ciddî bağlantılıdır.
- Hızır’ın üçüncü tavsiyesi şöyledir:
وَاعْرِفِ الدُّنْيَا وَانْبِذْهَا وَرَاءَكَ فَإِنَّهَا لَيْسَتْ لَكَ بِدَارٍ وَلَا لَكَ فِيهَا قَرَارٌ وَإِنَّهَا جُعِلَتْ بُلْغَةً لِلْعِبَادِ لِيَتَزَوَّدُوا مِنْهَا لِلْمَعَادِ
“Dünyayı iyi tanı-öğren-, onu terk edip arkanda bırak. Çünkü dünya senin için -ebedî kalınacak- bir yurt değildir. Dünya kulun gelişmesini tamamlayacağı bir yer kılınmıştır. Orada sonsuz hayatlarına hazırlık yapsınlar diye…”
Evet, dünyayı iyice tanımak ve öğrenmek, dünyaya ve metâına kanmamak için çok önemlidir. Onu iyice tanıyamayanlar onun tarafından kolayca aldatılırlar. Ve dünyaya körü körüne bağlananlar, dünyalık bir şeyi başkalarıyla paylaşamazlar. İnfak onlar için en zor ibadet ve katlanılması en ağır bir yük olur.
- Bediüzzaman Hz dünyayı okurken onun hakkında şunları kayda geçirir:
“Dünyanın üç yüzü vardır:
Birinci Yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir.Mânâ-yi harfiyle, onlara âyinedarlık eder.Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezrasıdır, rahmetin mezheresidir. (çiçek bahçesidir) Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete layıktır.
Üçüncü Yüzü: İnsanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehli dünyanın mel’abe-i hevesâtı (nefsî istek ve arzuların oyuncağı) olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânîdir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir. Sahabelerin ve sâir ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.(Bkz. B.S.Nursî, Sözler, 32.Söz, 2.Mevkıf,3.Maksat,5.Remiz.)
Demek ki, dünyanın birden çok yüzü var. İnsan hangi yüze baktığını ve hangi yüzünü sevdiğini iyi bilmeli ve hesabını ona göre yapmalıdır.Çünkü dünya çoklarını aldattı ve onu elde etmeyi hedefleyenleri toprağının altına alıp ebediyetten mahrum olmalarına sebep oldu.
- Hızır’ın dördüncü tavsiyesi:
يَا مُوسٰى! وَطِّنْ نَفْسَكَ عَلَى الصَّبْر وَأَشْعِرْ قَلَبَكَ التَّقْوٰى تَنَلِ الْعِلْمَ ، وَرُضْ نَفْسَكَ عَلَى الصَّبْرِ تَخْلُصْ مِنَ الْإِثْمِ
“Ey Musa! Nefsini sabra alıştır, takvayı kalbine şiar yap ki gerçek ilme nail olasın. Nefsini sabırlı olmaya razı et ki günahlardan kurtulasın.”
Sabır bir dayanma ve direnme aktivitesidir. İnsana kendisini ve nelere katlanabileceğini öğretir. İnsan kendisini belki de en iyi sabır aracılığıyla tanıyabilir.
- Hızır’ın beşinci tavsiyesi:
يَا مُوسٰى! تَفَرَّغْ لِلْعِلْمِ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُهُ فاِنَّمَا الْعِلْمُ لِمَنْ تَفَرَّغَ لَهُ
“Ey Musa! Şayet ilim talep ediyorsan, -hayatında- ilme yer aç, boşluk bırak. Çünkü ilim, hayatında ona yer açanlar içindir.”
- Hızır’ın altıncı tavsiyesi:
وَلاَ تَكُنْ هَكّاراً بِالْمَنْطِقِ مِهْذَارًا إِنَّ كَثْرَةَ الْمَنْطِقِ تَشِينُ الْعُلَمَاءَ وَلَكِنْ عَلَيْكَ بِذِي اقْتِصَادٍ فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنَ التَّوْفِيقِ وَالسَّدَادِ
“Sakın mantık’ı hakir görüp gevezelik zannetme. Fazlaca mantıkla meşgul olmak ulemaya bir ayıp gibi kabul edilse de, sen iktisatlı ol. -orta bir yol tut- Başarı ve istikamet bundadır.
- Hızır’ın yedinci tavsiyesi:
يَا ابْنَ عِمْرَانَ! لَا تَفْتَحَنَّ بَابًا لَا تَدْرِي مَا غَلْقُهُ وَلَا تَغْلِقَنَّ بَابًا لَا تَدْرِي مَا فَتْحُهُ
“Ey İmran’ın oğlu! Kapatmasını bilmediğin -kapatmaya gücün yetmeyen- kapıları sakın açma! Nasıl açacağını bilmediğin -açmaya gücün yetmeyen- kapıları da sakın kapatma!”
Yani ey İmran’ın oğlu sınırlarını iyi tespit et. Yapabileceklerini ve yapamayacaklarını idrak ederek yaşa. Allah’ın senin için çizdiği sınırlara riayet et. O sınırların içinde bir milim boşluk bırakma. Ama sakın o sınırların dışına da bir adım dahi atma. İnsan, Allah’ın onun için çizdiği sınırlarla var olma durumundadır.
- Hızır’ın sekizinci tavsiyesi:
يَا ابْنَ عِمْرَانَ! مَنْ لَا يَنْتَهِي مِنَ الدُّنْيَا نَهْمَتُهُ وَلَا تَنْقَضِي مِنْهَا رَغْبَتُهُ كَيْفَ يَكُونُ عَابِدًا ؟
“Dünyaya düşkünlüğü bitmeyen, dünyaya yerleşme düşüncesinden kurtulamayan nasıl “âbid” olabilir?”
Dünyayı aklından ve kalbinden çıkar ki, kulluk yolun açılsın, kalp ve kafan senin lehinde hareket etsin. Eğer dünya ve dünyalık düşüncesini içinden atamazsan nesneleşirsin ve değerini yitirirsin.
- Hızır’ın dokuzuncu tavsiyesi:
يَا مُوسٰى! تَعَلَّمْ مَا تَعْلَمَنَّ لِتَعْمَلَ بِهِ وَلَا تَعَلَّمْهُ لِتُحَدِّثَ بِهِ فَيَكُونُ عَلَيْكَ بَوْرُهُ ، وَيَكُونُ لِغَيْرِكَ نَوْرُهُ
“Ey Mûsâ, bütün öğrendiklerini onlarla amel etmek için öğren, onları konuşmak -konuşma malzemesi yapmak- için değil. Eğer sırf konuşmak için ilimle meşgul olursan sıkıntısı sana, sefası başkalarına olur.”
- Hızır’ın onuncu tavsiyesi:
يَا ابْنَ عِمْرَانَ! اجْعَلِ الزُّهْدَ وَالتَّقْوٰى لِبَاسَكَ وَالْعِلْمَ وَالذِّكْرَ كَلَامَكَ وَأَكْثِرْ مِنَ الْحَسَنَاتِ فَإِنَّكَ مُصِيبٌ السَّيِّئَاتِ وَزَعْزِعْ بِالْخَوْفِ قَلْبَكَ فَإِنَّ ذٰلِكَ يُرْضِي رَبَّكَ
“Ey İmran’ın oğlu, takva ve zühdü elbisen yap, ilim ve zikri kelamın -sözün- yap. Hayır ve hasenatı çoğalt. Çünkü sen seyyiâtla maruz kalmışsın. Havf ile kalbini sars, ırgala.. Bu senin Rabbini razı eder.”
Evet, takva ve züht, insanı bütün dış etkilerden, nefis ve şeytanın tuzaklarından koruyan bir zırh elbisesi mesabesindedir. Takvaya sarılıp zühde tutunanlar korunmuş bir hayat yaşarlar. Takva ve zühtten mahrum yaşayanlar ise kar ve tipi altında sokakta çıplak kalmış, hem âleme karşı rezil olmuş hem de o soğukta korumasız kalıp acıyı ve azabı tatmışlardır. İnsan mahremini örtmeden insanların içine çıkamaz. Kişi örtünür, giyinir ve ancak o zaman insanlar içinde bulunabilir. Allah’ın huzuruna çıkabilmek için de bir elbiseye ihtiyaç vardır. İşte o elbise züht ve takvadır.
Allah insana iki kulak tek ağız vermiş; az konuşsun, çok dinlesin diye.Sonra dilinin etrafına otuz kadar muhafız kimliğinde diş dizmiş. Dili korusunlar, zararını engellesinler diye. Ve dilin üzerine insan vücudundaki en güçlü organlardan birisini, çeneyi kapatarak dili adeta hapsetmiş. Çünkü dil korunması en güç organdır. Hızır’ın tavsiyesinde buna işaret edilerek ilim ve zikir sadedinde konuşma tavsiye edilmiş ve “Dil işte bunun için var, onu boş lakırdılar için beyhude yorup helakinize sebep yapmayın.” mesajı verilmiştir.
Bu sözlerin bir peygamber üzerinden -Hz. Musa- söyleniliyor olması da ayrıca dikkat çekicidir. Herkes varsın kendisini buna göre hizaya koysun demektir bu…“Hayır ve hasenatı çoğalt.” denilerek hayır ve hasenat yapmakta sınır tanımama öğretilmiştir. Eğer yeniden bir saadet dünyası kurulacaksa ve yeryüzünde peygamber ocağı yeniden tütecekse, bu ancak varlığı infak, sâlihât, hasenat, hayrat gibi diriltici ve inşa edici ibadetlerle kucaklamakla olacaktır.
- Ve işte Hızır’ın son cümlesi:
وَاعْمَلْ خَيْراً فاِنَّكَ لَا بُدَّ عَامِلٌ سِوَاهُ قَدْ وُعِظْتَ اِنْ حَفِظْتَ فَتَوَلَّى الْخِضْرُ وَ بَقِيَ مُوسٰى حَزِيناً مَكْرُوباً
“Hayır yapmaya bak, hayrın dışında bir şeyle meşgul olma! İşte böylece vaaz u nasihatte bulundun eğer tutabilirsen...”
Hızır bu tavsiyelerden sonra oradan ayrıldı. Musa hüzünle ve kederle arkada kaldı. (el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 10, 235-236.)
Hazreti Musa’nın Hızır’la olan diyalogu birçok tavsiye ile çerçevelenmiştir. Hayata, ahirete, ilme, takva ve zühde dair tavsiyeler birbirini takip edip ebedi saadetin vesileleri olarak sıralanmıştır. Hızır’ın tavsiyeleri nihayetinde “hayır ve hasenatı çoğalt, hayrın dışında bir şeyle meşgul olma” cümleleriyle diyalog bitirilmiştir. Adeta hayır ve hasenatla meşgul olmak, infakla ebediyete hazırlık yapmak Hızır’ın bütün tavsiyelerinin özü ve vardığı nihai mertebe olarak sona bırakılmıştır. Çünkü insan, ömrü boyunca birçok tavsiyeye kulak kabartır, o tavsiyeleri yapmaya çalışır. Hatta bu tavsiyelerin onun hayatında olumlu ya da olumsuz etkileri de olur. Ancak infak etmek, hayr u hasenatta bulunmak, imkânlarını başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için kullanmak ruh haleti ise insanın melekleştiği ve ruhaniliği temsil ettiği bir ufuktur ki, o, mertebe olarak ve tavsiyelerin en tesirlisi olarak sonda yer alır. Ona ulaşasıya kadar kat edilmesi icap eden uzun mesafeler ve uğranılması gereken birçok mertebeler vardır. Ve sonuç itibari ile insan, infak edebilme mertebesini yakalayınca artık dünyaya ait tavsiye alan değil, ebedi saadete dair tavsiye veren olur. Çünkü bundan sonra onun için vermek genel bir ahlak haline gelir.
Süreç içinde infak, yaşamın önemli gayelerinden birine dönüşür ve insan infak edebilmek için bahaneler arar. İnsan, ömrünün anlamını infakta yakalayınca, Rabbinin kendisiyle infak üzerinden hususi bir münasebet kurduğunu idrak edince artık hayatını bir infak varlığı olarak sürdürür ve infakla Rabbine yürümenin projesini hazırlar. İnfakı Rabbine yürüme projesi olarak görüp bilenler, infak adına verdikçe Rabbe giden yolun bir kısmını yürümüş olma ve aradaki mesafeyi biraz daha kapatma zevki ruhanisini tadarlar.
–İnfak, arzın sema inşa etme gayreti…
–İnfak, dünyanın ahretin elini tutma çabası…
–İnfak, yürek elinin beden eline himmeti…
–İnfak, “var”la “yok”un buluşma noktası…
–İnfak, elin verdiğiyle arşı avuçlaması…
–İnfak, fakrın ginâya, ğinânın istiğnaya dönmesi…
–İnfak, kanayan yaraya, yanan kalbin merhem olma çilesi…
–İnfak, gayba zahrı’l-gayb duası…
–İnfak, bitme duygusunun yetme ufkunda çiçek açması…
- İstifade edilen Kaynaklar
–Hak Dîni Kuran Dili Tefsiri
-ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ/A.Ünal
-KUR’AN-I HAKÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ/S.Yıldırım
-Kütüb-ü Sitte Hadis ansiklopedisi
-HayâtüsSahabe
-İŞÂRÂTÜ’L – İ’CÂZ Bediüzzaman Said Nursî
-Risâle-i Nur’da Külli Kaideler
-Allah İçin Vermek
-İnfak Kahramanları
-Hayırda Yarışanlar