جْتَنِبُوا كَبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَرِيمًا (٣١)
31. Eğer siz yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, (*) diğer günahlarınızı Biz örtüp affederiz ve sizi, nerede bulunursanız bulunun, saygı ve ikram göreceğiniz bir mevkie çıkarır ve neticede de pek hoş, çok değerli ve ikramı pek bol bir yere yerleştiririz.
-Açıklama-
(*) Büyük günahlar, Allah’ın kesin olarak haram kıldığı ve karşılığında Âhiret’te azapla tehdit edip, bazılarının karşılığında da dünyada had cezası koyduğu günahlardır. En büyük günah Allah’ı inkâr etmek ve/veya O’na şirk koşmaktır. Diğer büyük günahların en önde gelenlerini ise şöyle sıralayabiliriz: Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, kendini O’nun cezalandırmasından emniyette görmek, anne-babanın hukukunu çiğnemek, haksız yere cana kıymak, yetim malı yemek, zina etmek, büyü yapmak, Allah için verilen mücadelede cepheden kaçmak, mü’min kadınlara iftira etmek, faiz yemek, içki içmek, kumar oynamak, Allah’ın ahdini, O’nun adına verilen yeminleri dünya menfaatine değişmek, kamu malına ve emanetlere ihanette bulunmak, ölçüde ve tartıda hile yapmak, yalan şahitliğinde bulunmak, yalan yere yemin etmek, namaz, oruç, zekât, hac gibi farz emirleri terk etmek, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak. Bununla birlikte, “Tevbe edildiği takdirde günahın büyüğü, işlemekte ısrar edilen günahın da küçüğü olmaz.” denmiştir.
وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَصِيبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا (٣٢)
32. (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ وَالَّذِينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَصِيبَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا۟ (٣٣)
33. Anne-baba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا (٣٤)
34. (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir-aşkındır, mutlak büyüktür. (*)
-Açıklama-
(*) Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır: Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda işbölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır. Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyrulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır. Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-i kerimede buyrulduğu üzere (Tahrîm Sûre-si/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da İslâm, hiçbir sistemden özür dileyecek değildir. Tam tersine, başka her sistemin İslâm karşısında başı eğiktir. Yapılan bütün istatistikler, kadının en fazla modern ve medenî denilen günümüz dünyasında şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Halbuki, bırakın İslâm’ın bütünüyle yaşandığı devirleri, onun sadece belli ölçülerde ve kısmî şuurla yaşandığı devirler bile kadının insanlık tarihinde altın çağını yaşadığı dönemlerdir. Bütün İslâm toplumlarının ve bu arada Osmanlı İslâm toplumunun bırakın en muhteşem dönemlerinde, çöküşe geçtiği bir dönem olan 18. asrın başında bile, dönemin İngiliz büyükelçisinin tasvir ettiği bir İslâm başşehrinin (İstanbul) manzarası, bu konuda aydınlatıcı örnektir: Bir milyon civarında bir nüfusun yaşadığı şehirde evlere kilit vurma bilinmez; çünkü hiçbir hırsızlık vakasına rastlanmaz. Sokaklarda başıboş gezen bir serseri, bağırıp çağıran bir insan ve dilenci göremezsiniz. Biz, İngiltere’de yalancılığımızla övünürken, burada yalan söyleyenlerin alınları dağlanıyor. Evin içinde kadın tek hakimdir ve kendisine çok büyük saygı gösterilir. İstanbul’da, sokakta yürürken bir kadına dönüp bakmaktan, hele bir kadına el kaldırmaktan daha ayıp bir şey yoktur. Türk kadınının güzelliğini tarif etmek ise imkânsızdır. (Djevad, 35–36)
وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِهِ وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُرِيدَٓا اِصْلَاحًا يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا خَبِيرًا (٣٥)
35. Eğer eşlerin arasının açılıp birbirinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, bu takdirde erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem tayin edin. İki taraf da işi düzeltmek dilerse, Allah aralarını bulur ve onları uyuşmaya muvaffak eder. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًاۙ (٣٦)
36. (Bu arada fert, aile ve toplum hayatındaki gerçek saadetin esasları olarak) Allah’a ibadet edin ve hiçbir şeyi hiçbir şekilde O’na ortak koşmayın; anne-babaya Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en iyi şekilde davranıp, onlara daima iyilikte bulunun; aynı şekilde akrabaya, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, (mekân, Din bağı, kan bağı açısından) yakın komşulara, uzak komşulara; yol, meslek veya iş arkadaşlarınıza; memleketinden ayrı düşmüşlere, yolculara, misafire ve elinizin altında bulunan (köle, cariye ve hizmetçilere) de (güzel muamele ve iyilikte bulunun. Böyle davranın ve kendinizi bu yönde eğitin); çünkü Allah, kendini beğenen ve övünüp duran hiç kimseyi sevmez.
اَلَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُهِينًاۚ (٣٧)
37. (Allah’ın verdiği nimetlerde) cimrilik eden, üstelik etrafındaki insanları da cimriliğe çağıran ve Allah’ın tamamen lütf u kereminden ihsan buyurduğu (mal ve ilim gibi) nimetleri gizleyenler var ya: işte Biz, o nankör kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.
وَالَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرِينًا فَسَٓاءَ قَرِينًا (٣٨)
38. Mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcayıp Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmayanları (da Allah sevmez ve onlar için de alçaltıcı bir azap hazırladık). (Böylelerinin yakını, yoldaşı şeytandır ve) şeytan kime yakın ve yoldaş olmuşsa, açık ki o, ne kötü bir yakın ve yoldaştır!
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَلِيمًا (٣٩)
39. Onlar, Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman etmiş olsalardı ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan (Allah rızası için) infak etselerdi, sanki ne kaybederlerdi? Ama Allah, onları çok iyi bilmektedir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْرًا عَظِيمًا (٤٠)
40. Şu bir gerçek ki Allah, zerre kadar bile olsa kimseye zulmetmez. (Zulmetmek şöyle dursun,) yapılmış tek bir iyiliği (hem neticesi, hem de onun için vereceği mükâfat açısından) kat kat artırır; ayrıca (onun hak ettiği bir karşılık olarak değil, bütünüyle) Kendi katından çok büyük bir mükâfat da bahşeder.
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَهِيدًاۜ (٤١)
41. Her ümmetten (o ümmetin yaptıklarına ve onlara Allah’ın dininin tebliğ edildiğine dair) bir şahit getirdiğimiz ve (ey Rasûlüm,) seni de şunlar (ümmetin hakkında ve onlar içindeki kâfirler ve münafıklar) aleyhinde şahit olarak getirdiğimizde insanların hali nice olur?
يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَدِيثًا۟ (٤٢)
42. O gün, (dünyada iken) küfür içinde yaşayıp küfür içinde ölmüş ve (bilhassa o şanı yüce ve en büyük) Rasûl’e isyan etmiş olanlar isterler ki, yer onları yutsun da, (söyledikleri ve yaptıklarıyla kendilerinden en küçük bir eser kalmayacak şekilde) dümdüz olsun. Ama onlar, Allah’tan ne söyledikleri bir sözü gizleyebilirler, ne de yaptıkları bir işi.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِرِي سَبِيلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدِيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا (٤٣)
43. Ey iman edenler! (Alkol veya bir başka sebeple) sarhoş (ve uyku hali ya da benzeri bir halle mahmur)ken, ne söylediğinizi bilecek derecede ayıkıncaya kadar namaza yaklaşmayın; yolculuk dışında, cünüp iken de gusletmedikçe (yine namaza durmayın). Eğer hasta olup da (su kullanmak size zarar verecekse) veya seferde olup da (su bulamazsanız), veya sizden biri tuvaletten gelmiş ise, yahut hanımlarınıza temas etmiş de gusledecek su bulamadı iseniz, bu takdirde temiz toprağa yönelip teyemmüm edin: (avuç içlerinizi toprağa vurarak,) yüzlerinizi ve elleriniz(le birlikte dirseklerinize kadar kollarınızı) meshedin. Şüphesiz Allah, zorlukları hafifletip kullarına hep kolaylık gösteren ve onların hata ve günahlarını pek çok bağışlayandır.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ اُو۫تُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُرِيدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّبِيلَۜ (٤٤)
44. Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere: nasıl da sürekli dalâleti satın alıp duruyorlar ve bu yetmiyormuş gibi, sizin de (üzerinde bulunduğunuz) düz yoldan sapıp gitmenizi diliyorlar.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِيًّاۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَصِيرًا (٤٥)
45. (Ey mü’minler!) Allah, düşmanlarınızın kimler olduğunu çok iyi bilir; sizden daha iyi bilir. (Ve, düşmanlarınız karşısında ve her durumda) Allah size dost ve koruyucu olarak yeter; Allah, size yardımcı olarak yeter.
مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَلِيلًا (٤٦)
46. Yahudi olanlardan bir kısmı, sözü manâsı değişecek biçimde aslî şeklinden saptırmakta, kasten yanlış telaffuz etmekte ve (o şanı büyük Rasûl’ün karşısında, “İşittik ve itaat ettik!” diyecekleri yerde) “İşittik ve isyan ettik!”; (“Bizi dinleme lûtfunda bulunur musunuz!” der gibi yapıp,) “Dinle, dinlemez olası söz dinlemez!” ve (“Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz?” der gibi yapıp,) “Bizi de gözet çobanımız!” demektedirler; bunu da, ağızlarını eğip bükerek ve sırf (İslâm) Dini’ni kınayıp onunla alay etmek için yapmaktadırlar. (Böyle davranacaklarına,) “İşittik ve itaat ettik!”; “Bizi dinleme lûtfunda bulunur musunuz!”; ve “Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz!” deselerdi, elbette kendileri için hem hayırlı, hem de dürüst ve yakışır bir şey olurdu. Fakat sürekli inkârlarından ve küfürle özdeşleşmelerinden dolayı Allah onları lânetledi (rahmetinden kovdu) ve artık imanla, inanmakla münasebet ve alâkaları pek azdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا (٤٧)
47. Ey kendilerine Kitap verilenler! İndirmekte olduğumuz ve elinizde bulunan Kitabı (aslî hali, İlâhî kaynaklı oluşu ve halâ ihtiva ettiği gerçekler itibariyle) tasdik eden bu Kitaba, Biz birtakım yüzleri yüz olmaktan çıkarıp, hiçbir şey görmez, işitmez, söylemez ve koklayamaz hale getirmeden veya Sebt Günü’nün haramlığına uymayanları rahmetimizden kovduğumuz gibi onları da kovup insan kılığından çıkarmadan iman edin. (Unutmayın ki,) Allah her neye hükmederse o, mutlaka yerine gelir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا (٤٨)
48. Şurası muhakkak ki, Allah (katında en önemli değer O’nun varlığına ve birliğine inanmak olup) O, Kendisi’ne şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bunun altındaki günahları ise (bilhassa tevbe ve istiğfarla Kendisi’ne yönelen) dilediği kimse hakkında bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, hiç şüphesiz korkunç bir iftirada bulunmuş, pek büyük bir günah işlemiştir.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكِّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا (٤٩)
49. Bakmaz mısın şu, nefislerini günahsız (kalblerini temiz) gören (ve “Biz, Allah’ın dostları ve sevgilileriyiz.”; “Sayılı birkaç gün dışında bize Ateş dokunmayacak.” gibi iddialarla) kendilerini temize çıkaranlara? Oysa Allah, (herkesin kalbini ve ne işle meşgul bulunduğunu bilir de) kimi dilerse onu tertemiz yapar ve (bunda elbette herkesin niyet, amel ve iradesini nazara aldığından,) hiç kimseye kıl kadar olsun haksızlık edilmez.
اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْمًا مُبِينًا۟ (٥٠)
50. Bak, nasıl da Allah adına yalan uydurup O’na iftira ediyorlar! Ki bu yaptıkları, onlara apaçık bir günah olarak fazlasıyla yeter.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ اُو۫تُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا سَبِيلًا (٥١)
51. Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere? Her bâtıl ma’buda ve tağuta (Allah’a isyanla başka dinler, başka yollar icat edip insanları bunlara itaata zorlayan bâtıl güçlere) inanıyor, bu yetmezmiş gibi, (Din’den, Kitap’tan nasipsiz diğer) küfredenlerin gerçekten iman etmiş bulunan (Müslüman)lardan daha doğru yolda olduklarını iddia ediyorlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَصِيرًاۜ (٥٢)
52. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lânetlemiş (rahmetinden kovmuş)tur. Allah kimi rahmetinden kovmuşsa, artık ona yardım eli uzatıp onu kurtaracak kimseyi bulamazsın.
اَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذًا لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَقِيرًاۙ (٥٣)
53. Yoksa onların (göklerle yerin) mülk ve hakimiyetinden bir nasipleri var (da, hidayetin, peygamberliğin ve yeryüzü servetlerinin sadece kendilerine ait olduğunu mu iddia ediyorlar)? Öyle olmuş olsaydı, (cimrilik ve bencillikleri sebebiyle) insanlara bir kırıntı bile vermezlerdi.
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ۪ۚ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا (٥٤)
54. Yoksa Allah’ın lütf u kereminden onlara ihsan buyurduğu nimetlerden dolayı insanları mı kıskanıyorlar? Evet Biz, Âl-i İbrahim’e (ve O’ndan gelen İshak nesli gibi İsmail nesline de) Kitap ve hikmet verdik; ayrıca (maddî-manevî) çok büyük bir mülk ve hakimiyet bahşettik.
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا (٥٥)
55. (İbrahim’in neslinden gelen ve kendilerini O’na nisbet edenler) içinde kimi, (tarihte olduğu gibi şimdi de) O’na (ve dolayısıyla İbrahim’e her bakımdan daha lâyık olan bu en büyük Nebî’ye ve Kur’ân’a) gerçekten inanıp (onun yolundan gitmekte), kimi de, (daha önce kendilerine Kitap verilmiş olanların pek çoğu gibi,) halkı ondan engellemektedir. (Engelleyenler için) kaynar ve alevli bir ateş olarak Cehennem yeter.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَارًاۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا (٥٦)
56. Böyle bile bile âyetlerimizi reddedip kabul etmeyenleri bir gün gelecek, (dünyada eşi olmayan ve niteliğini şimdiden bilemeyeceğiniz korkunç) bir Ateş’e sokacağız. (O Ateş’te) derileri kızarıp kavruldukça yerlerine başka deri getiririz ki, azabı hiç aralıksız tatmaya devam etsinler. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ لَهُمْ فِيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَلِيلًا (٥٧)
57. Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince, onları içlerinde ebedî kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız; o cennetlerde onlar için tertemiz eşler de vardır. Ve onları sürekli taze ve hiç kesilmeyen nimetler, ferah ve eksilmeyen bir mutluluk içinde yaşatacağız.
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا (٥٨)
58. Allah, size (umumî ve hususî görevler, kamu hizmetleri, makam ve mevkiler dahil) bütün emanetleri ehillerine vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Böylece Allah, size gerçekten ne güzel öğüt veriyor, ne güzel yol gösteriyor! Hiç şüphesiz Allah, (söylediğiniz sözler, verdiğiniz hükümler dahil) her şeyi hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla görendir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْوِيلًا۟ (٥٩)
59. Ey iman edenler! (Bütün emir ve yasaklarında) Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan, (sizin gibi inanan) bütün idarecilere de (Allah’a ve Rasûlü’ne itaat çerçevesinde itaat edin). Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten iman etmişseniz, hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir meseleyi Allah’a ve Rasûl’e arz edin. Böyle yapmanız, hem (hakkınızda) hayırlıdır, hem de netice itibariyle çok daha güzeldir. (*)
-Açıklama-
(*) Bu son iki âyet-i kerime, bilhassa sağlam bir içtimaî sistem açısından çok önemli kaideler koymaktadır: Bütün işlerin ehline verilmesi, yargının tamamen adalete dayanması, bütün emir ve yasaklarında Allah’a ve Rasûl’e mutlak itaat, mü’minlerin idarecilerinin inanç olarak kendilerinden olması ve bu idarecilere, Allah’a ve Rasûlüllah’a itaat çerçevesinde itaat etmek, ihtilâflı meseleleri Kur’ân ve Sünnet’e dayanarak çözmek ve sistemin işlerliği ve devamı adına en büyük bir müeyyide olarak sağlam bir imana sahip olmak, bu sistemin başlıca dayanaklarıdır. 59’uncu âyette Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin denilerek, Rasûl için de ayrıca itaatın zikredilmesi, Rasûlüllah’ın sadece hayat-ı seniyyelerindeki idareciliği ile sınırlı değildir. Bu itaat, O’nun hem hayatı, hem de daha sonrası için mutlak olup, öncelikle hem Sünnet’e uymaya dikkat çekmekte hem de Rasûlüllah’ın teşrî yetkisi olduğunu ve masumiyetini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, idareciler için ayrıca itaat kelimesi anılmamakla, idareciye itaat Allah’a ve Rasûlüllah’a itaate bağlı kılınmaktadır. “Günahta itaat yoktur.” hadis-i şerifi, bu hususa açıklık getirici mahiyettedir. Fakat itaatsizlik, isyan demek değildir. İdarecinin mü’minlerden olmasına da dikkat çekilmektedir. Bunun ve idareciye gayr-ı meşrû emirlerinde isyan edip etmemenin ölçüsü olarak Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm, idarecinin namaz kılıp kılmamasını beyan buyurmuşlardır. Tabiî bütün bu hükümler, İslâm diyarında İslâmî yönetim ve hayat sistemi için söz konusudur. Bu noktada ifade edilmesi gereken son bir husus, İslâm’ın demokratik ve demokratik olmayan, modern veya değil, devlet ve/veya yönetim fonksiyonlarını toplumun tamamına kifaî bir görev olarak yüklemiş olmasıdır. Yani, o fonksiyonlardan toplumun tamamı sorumludur ve toplum, iş bölümü halinde ve müesseseler oluşturarak bunları yerine getirir. Devlet denen aygıt, bu müesseseler bütünüdür. Bu bakımdan, İslâm’da yönetimden bütün halk sorumludur ve yönetim sistemi bir tür içtimaî mukavele ve iş bölümü demektir. Biat müessesesi de bunu gösterir.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهِ۪ۜ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا (٦٠)
60. Bakmaz mısın şu, hem sana indirilen (Kur’ân)’a hem de senden önce indirilen (kitaplar)a inandıklarını iddia edenlere ki, Tağut’un (Allah’a isyanla başka dinler, başka yollar icat edip, insanları bunlara itaata zorlayan bâtıl otoriteler) önünde yargılanmak istiyorlar; halbuki onu (*) bütünüyle reddetmekle emrolunmuşlardı. Açık ki şeytan, onları haktan büsbütün saptırmak diliyor.
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim, baştan sona bir icaz mucizesidir. Onun icazının yönlerinden biri de, bir hadiseyi anlatırken o hadiseden kopmadan onu umumi bir hükmün, evrensel bir gerçeğin sebebi, medarı yapmasıdır. Bu âyette münafıkların bir hali nazara verilmektedir. Onlar, Allah’ın Kitabı’na inandıklarını, dolayısıyla o Kitabın hükümlerini hayata hayat yapmayı kabullendiklerini iddia ettikleri ve böyle yapmaları gerektiği halde, adaleti, hakkaniyeti hiçe sayarak, menfaatlerine olacağını zannettikleri başka hükümler, başka kaynaklar, başka otoriteler ararlar. Kur’ân, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm zamanında geçmiş bir hadiseyi nazara vererek, bu çok önemli bir nifak hususiyetine ve çok ciddî bir iman gerçeğine dikkat çekiyor: “Eğer Allah’ın Kitabı’na inanıyorsanız, onu hayatınıza hayat yapmanız ve bu çerçevede aranızdaki meseleleri onun hükümlerine göre çözmeniz, dolayısıyla başka otorite aramamanız gerekir. Aksi bir tutum, imanın değil, münafıklığın göstergesidir.” Âyette, Allah’ın Kitabı’nı reddedip kendi yanlarından ahkâm icat ederek insanları ona çağıranlar için Kur’ân’ın kullandığı kelime olan ‘tağut’, esasen halk gibi, kolektif çoğulluk ifade eden bir kelimedir ve Bakara Sûresi 257’nci âyette çoğul bir fiille kullanılmıştır. Fakat burada onu bütünüyle reddetmekle emrolunmuşlardı ifadesinde ise, ‘tağut’a gönderme yapılırken tekil ‘o’ zamiri kullanılmıştır. Bu şekilde Kur’ân, bir hadiseyi umumî bir hükme ve evrensel bir gerçeğe sebep yaparken, yine o hadiseden kopmamakta ve o hadisenin baş aktörü olan bir şahsa da dikkatleri çekmektedir. Yani, hem âyetin iniş sebebi (sebeb-i nüzul) olan hadiseden uzaklaşmamakta, hem de verdiği umumî hüküm ve kaideyi bu hadiseyle sınırlı görmekten çıkarmaktadır. Evet Kur’ân, her harfiyle Allah Kelâmı olduğunu haykırmaktadır.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًاۚ (٦١)
61. Onlara, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) ve şu (şanı yüce) Rasûl’e gelin (ve O’nun vereceği hükmü kabûl edin!”) dendiği zaman, o münafıkların senden daha da uzak durduklarını görürsün.
فَكَيْفَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ ثُمَّ جَٓاؤُ۫كَ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّٓا اِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا (٦٢)
62. Öyle de, bizzat işledikleri suçların karşılığında bir musibete maruz kaldıklarında nasıl oluyor da sana gelip yemin billâh ederek, “Billâhi maksadımız, sırf iyilik yapmak ve ara bulmaktan ibaretti.” diyebiliyorlar?
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فِيٓ اَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَل۪يغًا (٦٣)
63. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerinde ne var ne yok çok iyi bilmektedir. Bu bakımdan (ey Rasûlüm), sen onlara aldırış etme, kendilerine çok ciddî nasihatta bulun; içlerine işleyecek ve kendilerini kendilerine tanıtacak tesirli sözler söyle onlara.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَحِيمًا (٦٤)
64. (Şurası iyi bilinmelidir ki,) eğer bir yere bir rasûl göndermişsek, Allah’ın ona tanıdığı yetki sebebiyle ve yardımı da daima onunla birlikte olduğundan, o rasûle mutlaka itaat edilmesi gerekir. Bu bakımdan, eğer onlar nefislerine zulmetmek demek olan bir günah işlediklerinde sana gelseler ve günahlarının affı için Allah’a yalvarsalar, (o şanı çok yüce) Rasûl de onlar için Allah’tan bağışlanma dilese, bu takdirde Allah’ı, kullarının tevbesine af ve fazladan mükâfatla karşılık veren ve Kendisine yönelen kullarına karşı pek merhametli olarak bulacaklardır.
فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (٦٥)
65. Hayır, hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında baş gösteren anlaşmazlıklarda seni hakem veya hakim kabul edip, sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı ve itiraz duymadan tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar. (*)
-Açıklama-
(*) Yukarıdan beri gelen bu âyetlerde ifade edilen gerçekler, hem iman adına hem de İslâm toplumunun sağlığı adına çok önemlidir. Her şeyden önce bilinmelidir ki, Kur’ân nasıl teşrî kaynağı ise, Allah’tan aldığı yetki ile Rasûlüllah da teşrî kaynağıdır. Ayrıca, O’nun yolu, Kur’ân’ı tatbik şekli de, mü’minler için uyulması gereken yegâne ölçüdür. Âyetler Sünnet’in çok yönlü önemini ortaya koyduğu gibi, Kur’ân’ın ve Sünnet’in dışında temel bir hüküm kaynağı aranmaması ve bu ikisinin hükümlerine mutlak itaat edilip bağlanılması konusunda da çok ciddî ikaz ihtiva etmektedir. Kur’ân-ı Kerim, yukarıda 64’üncü âyette de geçtiği üzere, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm için sık sık en-Nebî ve er-Rasûl kelimelerini kullanmaktadır. Belirlilik takısıyla ve isim belirtmeden gelen böyle bir kullanım, “Mutlak zikir kemâline masruftur = Bir unvan veya sıfatın mutlak olarak, yani o unvan veya sıfata sahip kişi belirtilmeden anılması, o unvan veya sıfata birinci derecede sahip olan kişiye işaret eder.” kaidesince, Rasûlüllah’ın en büyük nebî, en büyük rasûl olduğunu gösterir ve O’nun için çok büyük şeref ve tekrim ifade eder. Yani, nebî ve rasûl denince akla önce Allah Rasûlü ve nebîlerin sonuncusu Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm gelir; dolayısıyla O, nebîlerin ve rasûllerin en büyüğü, en seçkini, nübüvvet ve risaletin en önde gelen temsilcisidir. Gerçek bu iken, bazıları, Kur’ân-ı Kerim’in söz konusu kullanımındaki manâyı da bilmeden, Kur’ân-ı Kerim O’nun hakkında peygamber diyor mazeretiyle O’nu sadece ‘peygamber’ olarak anmakta, bu kelimenin Kur’an’daki en-Nebî kelimesini karşıladığını sanmakta ve Allah’ın O en sevgili kuluna, en büyük insana, en büyük peygambere hürmetsizlikte bulunmaktadırlar.
وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْبِيتًاۙ (٦٦)
66. Eğer onlar hakkında, “Günahlarınızdan arınmak için Allah yolunda meydana atılıp ölüme koşun!” veya “(Günahlarınızla kirlettiğiniz) yurdunuzdan çıkın (ve Allah yolunda hicret edin)!” diye hükmetmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bu hükmü yerine getirmezlerdi. Ama hiç olmazsa kendilerine yapılan nasihatları baştan tutmuş olsalardı –bari şimdi tutsalar– bu, hem haklarında hayırlı olurdu, hem de pekişmiş bir iman, güvenli bir hayat ve elde ettikleri güçle ayaklarını yere sağlam basarlardı. (*)
-Açıklama-
(*) Âyet için böyle bir manânın tercih edilmesi, kullandığı kelimeler ve üslûp ile, Bakara 54 ve benzer âyetlerde ifade edilen gerçeklere telmihi, yani onları hatırlatması dolayısıyladır.
وَاِذًا لَاٰتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّٓا اَجْرًا عَظِيمًاۙ (٦٧)
67. O zaman hiç kuşkusuz kendilerine katımızdan pek büyük bir mükâfat da verirdik.
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا (٦٨)
68. Ve onları mutlaka (inançta, duyguda, düşüncede ve yaşayışta) dosdoğru bir yola iletirdik.
وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّنَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحِينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَفِيقًاۜ (٦٩)
69. Kim Allah’a ve (o şanı yüce) Rasûl’e ge-rektiği şekilde itaat ederse onlar, Allah’ın kendilerini (tam hidayet) nimetiyle serfiraz kıldığı şu seçkin insanlardan (en azından biriyle) beraberdirler (ve Cennet’te de onlarla beraber olacaklardır): nebîler; bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan, özü sözü bir kimseler (sıddîklar); başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şahadet edenler (şehîdler–şahitler) ve inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güdenler (salihler). Ne güzel arkadaşlardır bunlar! (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, insanlara lider ve rehber olabilecek dört sınıf insandan bahsetmektedir. Bunların başında nebîler, sonra sıddîklar, sonra şehîdler (şehîd ve şahitler), sonra da (hususi bir manâda) salihler gelir. Âyetteki (tam hidayet) nimeti, bu dört sınıf için de geçerlidir. Bu âyet, Fatiha Sûresi’nde geçen Kendilerine nimet verilenlerin kimler olduğunu açıklamakta ve Kendilerine nimet verilenler, Allah’ın dosdoğru yoluna (Sırat-ı Müstakîm) tam ulaştırılmış, yani hidayet edilmiş insanlar olduklarından, nimetten kastın tam hidayet olduğunu ortaya koymaktadır.
ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَلِيمًا۟ (٧٠)
70. Bu, Allah’ın bahşettiği çok büyük bir lütuftur. (Ona kimlerin lâyık olduğunu, lâyık olanların kadrini ve herkesin derecesini) Allah’ın bilmiş olması yeter.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ فَانْفِرُوا ثُبَاتٍ اَوِ انْفِرُوا جَمِيعًا (٧١)
71. Ey iman edenler! (Böyle bir mükâfat karşıda dururken,) artık siz de düşmanlarınıza karşı bütün korunma tedbirlerinizi alın ve duruma göre, bölükler (alaylar, ordular) halinde sefere çıkın veya toptan seferber olun.
وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّۚ فَاِنْ اَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَالَ قَدْ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ اِذْ لَمْ اَكُنْ مَعَهُمْ شَهِيدًا (٧٢)
72. İçinizde, açık ki ağırdan alan da var. Öylesi, başınıza bir musibet gelirse, “Neyse ki, Allah bana lütfetti de onlarla birlikte bulunmadım!” der.
وَلَئِنْ اَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِنَ اللّٰهِ لَيَقُولَنَّ كَاَنْ لَمْ تَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ مَعَهُمْ فَاَفُوزَ فَوْزًا عَظِيمًا (٧٣)
73. Ama Allah’tan size bir nimet ve inayet, galibiyet ve ganimet eriştiğinde ise, sanki daha önceden aranızda bir tanışıklık yokmuş, sizinle birlikte yaşamıyormuş, dolayısıyla sizinle çıkmasına bir engel varmış gibi, “Ah, ne olurdu! Ben de onlarla beraber olaydım da büyük bir ganimete konaydım!” diye sızlanır.
فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي سَبِيلِ اللّٰهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۜ وَمَنْ يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا (٧٤)
74. Şu halde, dünya hayatını verip karşılığında Âhiret’i alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülüp (‘şehit’ olur) veya savaştan galip ve sağ olarak çıkarsa, her iki durumda da bir gün gelecek, Biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًاۜ (٧٥)
75. Hem, Allah yolunda, ayrıca, baskı altına alınıp zayıf bırakılmış ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar; çıkar da katından bize bir sahip, bir koruyucu gönder ve tarafından bize bir yardımcı yolla!” diye yalvaran çaresiz, kimsesiz mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar için neden savaşmayacakmışsınız ki!?
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۚ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا۟ (٧٦)
76. Gerçekten iman etmiş olanlar Allah yolunda savaşırlar; küfredenler ise, tağut (bâtıl ma’budlar, Allah’a isyanla, insanları O’nun yolundan alıkoymak için bâtıl dinler, sistemler uyduran otoriteler) yolunda savaşır. O halde (ey iman edenler!), şeytanın (onun yolunda giden) dost ve elemanlarıyla savaşın. Bilin ki, şeytanın hilesi her zaman için zayıftır.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَرِيبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلِيلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَتِيلًا (٧٧)
77. Bakmaz mısın, (kendilerine ne zaman savaş izni verileceğini sorup durdukları bir zamanda) “Ellerinizi savaştan (ve benzeri davranışlardan) çekin, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtınızı hakkıyla eda etmeye bakın!” denilenlere! Nihayet savaşmak üzerlerine farz kılınınca içlerinden bir grup, Allah karşısında duyulması gereken bir ürperme gibi, hattâ daha şiddetli bir ürpermeyle insanlardan korkup titriyor ve “Rabbimiz, şu savaşı üzerimize neden farz kıldın; onu az bir süre daha ertelesen olmaz mıydı?” diyorlar. (Onlara) de ki: “Dünyanın geçimliği pek azdır ve pek kısa bir süre içindir. Âhiret ise, Allah’a olan saygısıyla günahlardan kaçınıp, O’nun emirlerini yerine getirenler için bütünüyle hayırdır; sonra size orada kıl kadar bir haksızlık da yapılmaz.”
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِهِ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِهِ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا (٧٨)
78.Her nerede olursanız olun, isterseniz en sağlam kuleler veya kaleler içinde bulunun, ölüm gelip sizi bulacaktır. Sonra, (kalbleri oturaklaşmamış o insanlar) ne zaman bir iyilikle karşılaşsalar, “Bu, Allah’tan!” derler; ne zaman da başlarına bir kötülük gelse, bu defa, “Bu, senin yüzünden!” derler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Hepsi Allah’tan.” Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya yanaşmıyor ve sözün de, hadiselerin de manâsını idrakten uzak bulunuyorlar!?
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولًاۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا (٧٩)
79. (Ey insan!) Sana her gelen iyilik Allah’tandır; başına gelen her kötülük de nefsindendir. (Ey Rasûlüm!) Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak Allah yeter. (*)
-Açıklama-
(*) Son iki âyet, çok önemli bazı kaderî meseleleri açıklığa kavuşturmaktadır: İyilik cinsinden olsun kötülük cinsinden olsun, insanın başına gelen her şeyde şüphesiz insanın iradesi de söz konusu olmakla birlikte asıl hakimiyet, bu iradeyi nazara alarak hükmünü veren İlâhî Meşiet’e aittir. Hangi düşünce, inanç ve davranış karşılığında hangi neticeyle karşılaşılacağını, yani hangi sebebin hangi neticeyi doğuracağını tayin ve tesbit buyuran Allah’tır; sebep ve sonuç birlikte Allah’ın Meşieti dahilindedir. İnsanlar, bu çerçevenin dışına asla çıkamazlar. Yine bu manâda, insanların başına gelen her şey Allah’tandır. Kullarına tanıdığı cüz’î iradenin gereği olarak Allah (c.c.), kul ne irade ederse onu yaratır; dolayısıyla, kulun başına gelen iyiliği de kötülüğü de yaratan Allah’tır ve işte bu manâda da, bir insanın başına her ne gelirse gelsin Allah’tandır. Allah, kulları için hiçbir zaman kötülük irade etmez. O, daima iyilik diler ve kullarını iyiliğe sevkeder. Dolayısıyla, kulun karşılaştığı her iyilik, Allah’ın onu o iyiliğe sevketmesi, iradesini o yöne yöneltmesi sebebiyledir. Şu halde, insanın karşılaştığı her iyilik, Allah hem kulunun iradesini o iyilik yönüne sevkettiği, hem onu o iyiliği işlemeye muvaffak kıldığı ve hem de o iyiliği yarattığı için Allah’tandır. İnsan, Allah onun iradesini iyilik yönüne sevketmesine rağmen kendi hür iradesiyle kötülüğü tercih ettiği ve onu işlediği için başına gelen bütün kötülüklerin kaynağıdır, sebebidir ve işleyenidir. Dolayısıyla, insanın başına gelen her kötülük, insanın kendisindendir. İnsanın karşılaştığı bütün iyilikler Allah’tan olmasının yanısıra, bunların karşılığında Allah’ın bir de mükâfat vermesi ve Âhiret’te o insanı Cennet’e koyması, tamamen Allah’ın karşılıksız lütfudur, ihsanıdır. Allah’ın sonsuz şefkat, merhamet, af ve mağfiretine ve kendisini sürekli iyiliğe çağırıp iyiliğe sevketmesine rağmen, küfür, şirk ve fısk gibi amellerinden dolayı insanın dünyada musibetlere maruz kalması ve Âhiret’te de Cehennem’e gitmesi ise bütünüyle adalet, hem de içinde izafî rahmet dalgaları da olan bir adalettir.
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًاۜ (٨٠)
80. Kim O (şanı yüce) Rasûl’e itaat ederse, hiç şüphesiz Allah’a itaat etmiş demektir. Kim de (O Rasûl’den, O’nun yolundan ve O’na itaatten) yüz çevirirse, (ey Rasûlüm hiç üzülme,) Biz seni onların üzerine bir bekçi, (onları kontrol edip zorla yanlışlarını düzeltecek ve dolayısıyla onların yaptıklarından sorumlu) bir muhafız olarak göndermedik.
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلًا (٨١)
81.(Senin yanında, her ne buyurursan buyur) “Baş üstüne!” diyorlar. Fakat yanından ayrılınca da, içlerinden (münafık) bir grup, içlerinde sana söylediklerinin aksini kuruyor, karanlık planlar yapıyorlar. Ama Allah, içlerinde kurduklarını, yaptıkları bütün karanlık planları yazmaktadır. Şu halde (ey Rasûlüm), sen onlara aldırış etme, (yaptıklarını yüzlerine vurma) ve Allah’a güvenip dayan. Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا (٨٢)
82. Acaba hiç Kur’ân üzerinde düşünmezler mi (de, onun Allah’ın Kitabı, senin de O’nun Rasûlü olduğuna halâ içten inanmıyorlar?) Eğer o Allah’tan başkasının katından gelmiş olsaydı, hiç şüphesiz içinde pek çok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı. (*)
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Mübin, 20 senede ihtiyaca göre parça parça indiği halde öyle kusursuz bir tenasüp ortaya koymaktadır ki, bir defada ve toptan inmiş gibidir. Hem o Kur’ân, 20 senede, farklı, hattâ birbirine zıt sebeplere göre geldiği halde bütün âyetleri, cümleleri ve ifadeleri birbirine öylesine destek verir ki, sanki tek bir sebep dolayısıyla gelmiş sanılır. Hem o Kur’ân, pek çok âyeti itibariyle farklı farklı sorulara cevap olarak geldiği halde nihayet derecede bir uygunluk ve birlik gösterir. Öyle ki, güya tek bir sorunun cevabıdır. Hem Kur’ân, değişken ve farklı farklı hadiselerle ilgili hükümleri bildirmek için geldiği halde öyle mükemmel bir sistem ve âhenk gösterir ki, güya tek bir hâdiseyle ilgili hükmü bildirmek için inmiştir. Hem Kur’ân, farklı farklı mizaç, meşrep ve karaktere sahip hadsiz muhataptan her birinin idrak ve anlayış ufkuna uygun bir üslûp takip ettiği halde öyle bir akıcılık ve âhenge sahiptir ki, sanki tek bir muhataba ve tek bir anlayış ufkuna sesleniyor sanılır. Hem o Kur’ân, zaman ve mekân olarak birbirinden çok uzak, her yer, her zaman ve her şartta muhataba seslendiği halde öyle kolay ve açık bir anlatım tarzına sahiptir ki, güya muhatabı tek bir tabakadır. Hattâ her bir tabaka zanneder ki, muhatap doğrudan doğruya kendisidir. Hem Kur’ân, her seviyede ve farklı farklı insanları irşad edip hidayete ulaştırmak için geldiği halde öyle bir istikamet, öyle bir denge, öylesine güzel bir sistem ortaya koyar ki, sanki takip ettiği ana maksat birdir. Sayılan bütün bu ve daha başka faktörler, esasen tam bir karışıklığa yol açmaları gerekirken Kur’ân’da muhteşem bir sistem, âhenk, en akıcı bir üslûp, tam bir tenasüp ve intizamın sebepleri olmuşlardır. Evet, kalbinde hastalık, aklında eğrilik olmayan ve vicdanı duru, zevk-i selim sahibi her insan, Kur’ân’ın ifadelerinde eşsiz bir akıcılık, çok tatlı bir tenasüp, hoş bir âhenk ve emsalsiz bir fesahat görür. Hem başında sağlam bir gözü olan da görür ki Kur’ân, bütün kâinatı zahiri ve bâtını ile tek bir sayfa gibi gören bir göze sahiptir ve ondaki manâları kendine has ve istediği tarzda beyan etmektedir. (Sözler, s: 547–548’den sadeleştirilmiştir.)
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَلِيلًا (٨٣)
83. Kendilerine (şehrin veya kamunun) güvenliği ya da korku ve endişe adına bir haber ulaştığında, (hiç araştırma gereği duymadan ve yaymakta mahzur bulunup bulunmadığını düşünmeden sırf dedikodu olsun ve fitne çıksın diye) onu hemen yayarlar. Halbuki bu haberi Rasûl’e ve aralarındaki yetkili zatlara arz etselerdi, elbette işin iç yüzünü araştırıp ortaya çıkarabilecek olanlar, onun mahiyetini ve neye delâlet ettiğini anlarlardı. (Ey mü’minler!) Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazl u rahmeti, (her durumda sizi koruması, vahiyle yolunuzu aydınlatarak sizi yanlış davranışlara sürüklenip gitmekten alıkoyması) olmasaydı, pek azınız müstesna, (şeytanın izinde giden münafıklara kapılıp) şeytana uymuş gitmiştiniz.
فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۚ لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْسًا وَاَشَدُّ تَنْكِيلًا (٨٤)
84. O halde (ey Rasûlüm), Allah yolunda savaş. (Biliyorsun ki, nasıl herkes önce kendinden sorumlu ise) sen de öncelikle kendinden sorumlusun; (dolayısıyla, başkalarının savaşa çıkmakta ağır davranması seni etkilemesin;) mü’minleri de savaşa teşvik et. Herhalde Allah, (bu yolla) küfredenlerin savletini savsa gerektir. Allah, savleti en karşı konulmaz, cezalandırıp ortadan kaldırması da en çetin olandır. (*)
~Açıklama~
(*) İslâm’ın savaş konusundaki tavrı ve bu hususta getirdiği kurallar için bkn: Bakara Sûresi/2: 190, 191, 194, 216, notlar 138, 140, 147; Ek 2.
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقِيتًا (٨٥)
85. Her kim (Allah için) güzel ve hayırlı bir aracılıkta bulunur, bir hayra sebep olursa, o hayırla kazanılacak sevaptan kendisi için bir nasip vardır; kim de kötü bir işe aracılık eder, kötü bir neticeye sebebiyet verirse, bundan da ona bir pay vardır. Allah, her şeyi hakkıyla görmektedir ve her dilediğini yapabilecek güç ve kuvvettedir.
وَاِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا (٨٦)
86. (Seferde veya hazarda, savaşta veya barışta) size selâm verilip bir iyilik dileğinde bulunulduğunda, ondan daha güzeliyle, hiç olmazsa onun misliyle mukabele edin. Bilin ki Allah, her şeyin muhasebesini tutmaktadır ve karşılığını verir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَدِيثًا۟ (٨٧)
87. Allah, yoktur O’ndan başka ilâh. Geleceğinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet Günü hepinizi mutlaka bir araya toplayacaktır O. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِقِينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُرِيدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَبِيلًا (٨٨)
88. (Ey mü’minler! Müslüman olmuş gibi görünen fakat aleyhinizde müşriklerle işbirliği yapan Mekkeli ve diğer kabilelerden) münafıklar hakkında (mü’min olup olmadıkları ve onlara nasıl davranmak gerektiği hususunda) ne diye iki gruba ayrılıyorsunuz? Görüyorsunuz ki, kazandıkları bunca günah sebebiyle Allah onları baş aşağı getirmiş bulunuyor. Yoksa Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi diliyorsunuz? Oysa Allah kimi (hak ettiği) sapkınlığa düşürmüşse, artık onun için asla (üzerinde yürüyeceği sağlam) bir yol bulamazsın.
وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًاۙ (٨٩)
89. Arzu ederler ki, kendilerinin küfre yuvarlandıkları gibi siz de küfre yuvarlanasınız ve onlarla beraber olasınız. Fakat (başka bir gayeyle değil, sadece) Allah yolunda hicret edinceye (ve böylece mü’min olduklarını ortaya koyuncaya kadar) onlardan asla yakın dostlar ve sırdaşlar edinmeyin. Eğer aldırmaz ve sizden yüz çevirip (kâfirlerle işbirliği halinde aleyhinizde çalışmaya) devam ederlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir yakın dost, sırdaş, koruyucu ve ne de bir yardımcı edinin. (*)
-Açıklama-
(*) Bu son iki âyette sözü edilenler, kaynaklarda geçtiğine göre, Medine’ye gelip Müslüman görünen, sonra yurtlarına vardıklarında yeniden küfre dönüp Müslümanlar aleyhinde Mekkeli müşriklerle işbirliği yapan Esed ve Gatafan kabilelerinden bazı kimselerdir. Her ne kadar âyet bu kişilerin söz konusu tavırlarıyla alâkalı olarak inmişse de, iniş sebebindeki hususîlik, hükmün umumîliğine mani bulunmadığı için, Kur’ân burada tipik bir nifak tavrına dikkat çekmektedir. Zaman ve hadiselerin lehlerine mi aleyhlerine mi işleyeceğinin sürekli olarak hesabını yapan bu münafık tipler, Müslümanların güvenini kazanmak için Medine’ye gelip Müslüman görünür, fakat yurtlarına döndüklerinde Mekkeli müşriklerden de emin olmak için kalblerindeki küfrü açığa vurur, bununla kalmaz, Müslümanlar aleyhinde açık düşmanlık ve Mekkeli müşriklerle işbirliği yaparlardı. Oysa, bu âyetlerin indiği hassas dönemde kişinin imanının en önemli ölçüsü Medine’ye hicret idi. Ama bunlar hicret etmedikleri gibi, Müslümanlar aleyhinde onların düşmanlarıyla işbirliği yapmakta idiler. Sadece küfürlerini izharla kalmıyor, açık düşmanlık yapıyorlardı. İşte Kur’ân, bu tiplerin bu tehlikeli ve hastalıklı tavırlarını nazara vermekle mü’minleri uyarmaktadır.
اِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا (٩٠)
90. Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar veya sizinle de, kendi kavimleriyle de savaşmayı içlerine sindiremeyip size katılanlar bundan müstesnadır. Eğer Allah dileseydi, (kendilerine cesaret verir ve) onları üzerinize musallat ederdi de, size karşı savaşırlardı. Bundan böyle eğer sizden uzak durur ve sizinle savaşmayıp barış teklifinde bulunurlarsa, artık Allah, onlara saldırmanız için size bir yol tanımamış demektir.
سَتَجِدُونَ اٰخَرِينَ يُرِيدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا فِيهَاۚ فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبِينًا۟ (٩١)
91. Bir de öyleleriyle karşılaşacaksınız ki, hem (sizinle anlaşma yapmak suretiyle) sizden, hem de (yanlarına vardıklarında küfürlerini izhar edip, sizinle yaptıkları anlaşmayı bozarak) kendi kavimlerinden emin olmak isterler; ne zaman size karşı bir harekete çağrılsalar, hemen onun içine dalarlar. Bu yüzden, eğer sizden uzak durmaz ve sizinle uzlaşmayıp ellerini üzerinizden çekmezlerse, onları yakalayın ve ele geçirdiğiniz yerde öldürün. (Zulüm ve hainlikleri dolayısıyla) böylelerine karşı size apaçık bir izin ve yetki verdik.
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا اِلَّا خَطَـًٔاۚ وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَـًٔا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَكِيمًا (٩٢)
92. (Ama dikkat edin:) Bir mü’minin bir başka mü’mini hata ve yanlışlık dışında öldürmesi asla olacak iş değildir. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle âzat etmesi ve öldürülenin vârislerine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak mirasçılar diyetten vazgeçerlerse başka. Eğer yanlışlıkla öldürülen, kendisi mü’min olmakla birlikte fiilen size düşman (ve aranızda anlaşma olmayan) bir topluluktan ise, (öldüren mü’minin) bu defa mü’min bir köle âzat etmesi gerekir. Eğer öldürülen mü’min sizinle aralarında anlaşma bulunan bir topluluktan olursa, bu takdirde vârislerine teslim edilecek bir diyet ve mü’min bir köle âzat etmek lâzım gelir. Bunlara imkânı bulunmayan, Allah’tan bir kolaylık olarak ve tevbesinin kabulüyle günahının affedilmesi için, ara vermeden peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. (*) Allah, (içinizden geçenler ve her haliniz dahil her şeyi) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
-Açıklama-
(*) Keffaret olarak bir köleyi hürriyetine kavuşturmak Allah’ın hakkı, topluma karşı borç; diyet ödemek ise, kul hakkını karşılamak ve vârislere manevî tazminat demektir. Yanlışlıkla bir mü’minin canına kıyan, mü’min bir köleyi âzat edip âdeta hayata kavuşturmakla hatasını telâfi etmiş olmaktadır. Ölenin vârislerine verilecek diyeti Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s.) yüz deve (veya onun değeri) olarak tesbit buyurmuştur. Vârisler isterlerse bunu bağışlayabilir veya bunda indirimde bulunabilirler. Diyet ve köle âzadı gibi, bunlara imkânı olmayan için getirilen iki ay oruç da, işlenen suça karşı ayrıca bir keffarettir. Bundan başka, ciddî tevbe etmek de gerekir. (Suat Yıldırım)
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا (٩٣)
93. Kim bir mü’mini (mü’min olduğunu da bildiği halde) kasten ve iradî olarak öldürürse, onun (Âhiret’teki) cezası, içinde sonsuzca kalmak üzere Cehennem’dir; Allah, onu azapla mahkûm etmiş, onu lânetlemiş (bütün bütün rahmetinden uzaklaştırmış) ve onun için dehşetli bir azap hazırlamıştır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًاۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (٩٤)
94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, karşılaştığınız herhangi bir meseleyi iyice araştırıp mahiyetini tam olarak aydınlatın ve size (İslâm selâmıyla) selâm verip Müslümanlık izharında bulunan her kim olursa olsun, dünya hayatının o pek az ve geçici metaını taleple, “Sen mü’min değilsin!” demeyin. Unutmayın ki, Allah katında pek çok ve pek çeşitli ganimetler vardır. Önceden siz de böyle idiniz: (iman nedir, İslâm nedir bilmiyordunuz ve bir kelime ile İslâm’a girip Müslümanlığınızı izhar ettiniz) de, Allah size nimet üstüne nimet verdi (ve sizi şu anda sahip bulunduğunuz mevkie çıkardı); o halde, karşılaştığınız herhangi bir mesele tam olarak aydınlanmadan o mevzuda harekete geçmeyin. Bilin ki Allah, her ne yapıyorsanız ondan mutlaka ve hakkıyla haberdardır.
لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةًۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ اَجْرًا عَظِيمًاۙ (٩٥)
95. (Herkesin Allah yolunda seferber olması gereken durumlar dışında,) geçerli bir özrü bulunmamasına rağmen yerlerinde oturup cihada çıkmamakla birlikte (Din’e ve topluma da) zararı dokunmayan mü’minlerle, (başka bir gaye için değil, sadece) Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler elbette bir olmaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlardan üstün kılmış ve onlara daha üst bir derece bahşetmiştir. Gerçi Allah, hepsine en güzel (mükâfat olan Cennet’i ve hoşnutluğunu) va’d buyurmuştur ya. Bununla birlikte Allah, mücahidlere yerlerinde oturan (mü’minler) üzerinde çok büyük bir mevkî ve mükâfat lûtfetmiştir:
دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةًۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا۟ (٩٦)
96. (Her bir mücahide hizmeti ve ihlâsı ölçüsünde) Kendi katından derece derece rütbeler (ve sürpriz mükâfatlarla yüklü) hususî bir mağfiret ve rahmet (lûtfetmiştir). Değil mi ki Allah günahları bağışlayıverendir, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
اِنَّ الَّذِينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِمِ۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَصِيرًاۙ (٩٧)
97. (Ölüm) meleklerinin, (hicrete güçleri yettiği halde hicret etmeyip, bulundukları yerde Allah’a şirk koşmaya devam ettikleri için) kendi kendilerinin zalimleri olarak canlarını aldığı kimselere gelince: (o anda melekler) onlara sorar: “Ne işle meşguldünüz?” Onlar, “Biz, bu ülkede (Din’i yaşamaya imkân bulamayan,) zulme ve baskıya maruz kalmış kimselerdik.” diye cevap verirler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz!” derler. Böylelerinin nihaî barınağı Cehennem’dir; ne fena bir âkıbet, son durak olarak ne kötü bir yer!
اِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا (٩٨)
98. Ancak, (imanlarını korumakla birlikte) her türlü imkândan mahrum, çaresiz ve hicrete yol bulamayan, (bir de, kendilerine tebliğ gitmediği için iman nedir, İslâm nedir bilme ve inanma imkanı olmayan) erkekler, kadınlar ve (her halükârda) çocuklar bundan müstesnadır.
فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُوًّا غَفُورًا (٩٩)
99. (Aynı şartların devam etmesi durumunda) Allah’ın bunları sorumlu tutmayacağı umulur. Şüphesiz Allah, zorlukları hafifletip kullarına hep kolaylık gösteren ve onların hata ve günahlarını pek çok bağışlayandır.
وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةًۜ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا۟ (١٠٠)
100. Kim (başka bir gaye için değil de sadece) Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir. Allah, (kullarının hata ve günahlarını) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min ve itaatkâr kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلٰوةِۗ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواۜ اِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبِينًا (١٠١)
101. (Ey mü’minler! Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman (bilhassa savaş için sefere çıkmış iseniz ve) küfredenlerin size bir fenalık yapmasından endişe ediyorsanız namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur. Hiç şüphesiz kâfirler size apaçık mandır (ve mutlaka size fenalık etmek isteyeceklerdir).
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal