•Şimdi Değilse Ne Zaman (Yardımlaşma)

  • -Yardımlaşın!
  • -Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın!
  • -Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et.”
  • -İyilik ve Yardımlaşma
  • -İyilik ve İnfak
  • -Ne Kadar infak yapılmalı..
  • -Kendisine Lâzımken infak
  • -İnfak yapamadığı İçin Ağlayanlar
  • -Günümüzde İNFAKın Önemi
  • -Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür.
  • -ON YIL İTİKAF yapmaktan daha büyük mükâfat
  • -Pırlanta Tavsiyeler
  • -İşin İnsanî Boyutu
  • -İyilikler ve Hidayet
  • -..Duâ!

***

YARDIMLAŞIN!

Aşağıdaki ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere, iyilikte ve kötülükte olmak üzere yardımlaşmanın iki şekli vardır. İyilikte yardımlaşma deyince başta takvâ konusu gelir. Yani birbirini günahtan alıkoyma, haramlardan men etme, ibadetlere teşvik, hizmete yönlendirme ve şevklendirme, kısacası emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i ani’l münker. Bunların her ikisinde de, yardımlaşmanın konusuna, şekline, sayısına ve derecesine bağlı olarak vebâli ya da mükâfâtı katlanarak artar. İyilikte yardımlaşma, bütün çeşitleriyle Allah’ın emridir.

  • Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’in emri, Efendimiz’in tavsiyeleri ve Allah dostunun bir açıklaması şöyledir: Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (TAKVA) hususunda BİRBİRİNİZLE YARDIMLAŞIN.Buna karşılık, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının.Şüphesiz Allah,cezalandırması çok çetin olandır.” (Mâide, 5/2)

Evet, Mâide sure-i celîlesinde, “Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın! Günahta ve düşmanlıkta birbirinizle anlaşmayın, birbirinize kuvvet vermeyin; birbirinize düşmanlık ve günah adına bir şeyler fısıldamayın!” buyuruluyor.

Ayette geçen “Te’âvün” kelimesi, tefâül kipinden. Bu kip, eski ifadesiyle, “müşâreketün beyne’l-isneyn, fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلاِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا)“iki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden” fiilleri ifade ediyor. İki kişinin müştereken yaptığı bir işte ve daha çok kimsenin bir meselede ittifak edip bir şeyi realize etme istikametindeki bir araya gelmesine “teâvün” deniyor. O açıdan da orada “İki-üç kişi iseniz, bir şeyde anlaşın ama birr u takvada anlaşın!” manasına geliyor: “On kişi iseniz birr u takvada anlaşın!” Yüz kişi, bin kişi, bir milyon kişi iseniz, birr u takvada anlaşın, İYİLİK YAPMADA ANLAŞIN ve aynı zamanda bu yüksek gâye-i hayal istikametinde birbirinize yardım etme istikametinde ANLAŞIN!”

Şayet yaptığınız şeyler, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun ise ve yürüdüğünüz yol, Peygamberler yolu ise, Râşid halifeler yolu ise, işte o mevzuda yardımlaşın…. “Uhuvvet Risaleleri”nde ifade edildiği gibi, detayda tefrikaya düşme yerine, gerekirse o türlü meselelerde kendi fikirlerinizden feragat etmelisiniz. Çünkü “hasen”de ittifak, “ahsen”de ihtilaftan evlâdır. Bu, yine Hazreti Üstad’a ait bir anahtar kelime.

(Diyor ki: “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma. Ey tâlib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”) “Güzel” bir şeyde ittifak edebiliyorsanız, “en güzel”de şayet ihtilafa düşüyorsanız, orada “en güzel”i kenara koyun şimdilik; çünkü “en güzel”den daha güzel bir şey vardır, o da mü’minlerin kalblerinin ittifakı, vifâkı ve aralarında teâvün düsturunun teshil edilmesi.

Teâvün ile ilgili bir diğer mesele şudur: Bugün dünya kadar insan değişik vesilelerle zulme uğramış durumda. Daha önce de arz ettiğim gibi, mağduriyete, mazlumiyete, mahrumiyete, ma’zuliyete maruz kalan on/yüz binlerce insan var. Çok önemli yerlerden azledilmiş, mahrum edilmiş, kendi konumundan uzaklaştırılmış, eskilerin ifadesiyle “nâna muhtaç hale gelmiş”, çoluk-çocuğunun günlük yiyeceği bulunmayan insanlar…

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor:

مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

“Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!”

  • Yani, açıkçası, hâlis Müslüman değildir.
  • Öyleyse, biz, Hazreti Ebu Bekir felsefesiyle, “El-âlem ne yiyiyorsa şayet, bize de o kadar düşer!”
  • ve Hazreti Pîr ifadesiyle “Tatmaya izin var, doymaya yok!” “İşte o kadar!..” demeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Onun dışında elimizde kalan şeyler hakkında “Acaba o KARDEŞLERİMİZE NASIL ULAŞTIRIRIZ?!” mülahazasıyla hareket etmemiz, böyle bir TEÂVÜN, böyle bir YARDIMLAŞMADIR. Zira onlar, sizin ile paylaştıkları mefkûre uğruna, gâye-i hayal uğruna maruz kaldıkları şeylere maruz kaldılar.… Onlar, fedakar insanlar, kahraman insanlar!..[03/12/2017.>Bmteli]

Ayet-i kerimede beyan buyurulan teâvün düsturu NEBEVÎ Beyanlarda “kardeşine yardım et” şeklinde Hz. Enes (ra) rivayet ettiği Hadîs-i Şerifte şu şekilde ifade buyurulur: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et.” “Mazlumsa yardım ederim, zâlime nasıl yardım ederim?” diye sorulmuştu. “Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır” buyurdu.” [Buhârî, Mezâlim: 4, İkrah: 7; Tirmizî, Fiten: 68, (2256)]

Hadîs-i şerîfin açıklaması özet olarak şu şekilde yapılmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), “yardım” mefhumuna burada değişik bir vüs’at getirmektedir. Zâlimi zulmünden vazgeçirici bir şeyler yapmak, zâlim kardeşe yapılacak yardımdır.
Şüphesiz, “yardım” deyince ilk hatıra gelen mazluma karşı yapılan yardımdır: Gasbedilen hakkının verilmesini sağlamak, zulümden korumak, zâlime karşı çeşitli desteklerle mağduriyetini gidermek gibi.
Beyhakî der ki: “Zalim de nefsinde mazlumdur. Böylece kişinin nefsine yaptığı maddî ve manevî zulümden caydırılması ona yardım olur.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,Akçağ Yayınları: 10/153.]

  • *“İnsan sürekli kabz ve bast halleri içinde gidip gelir. İçinden geçtiğimiz süreçte yıpranan arkadaşlar olabilir. Bu yüzden morali yüksek tutmak ve etrafımıza moral kaynağı olmak çok önemli. Elinden tuttuğunuz arkadaş bir başka zaman gelir sizin elinizden tutar.” (Pırlanta Müellifi)

GERÇEK İYİLİK ve YARDIMLAŞMA

Yardımlaşma duygusunun kaynağı genelde insanın içindeki iyilik duygusudur. Fakat insanlar bazen başka maksatlarla da başkalarına yardım edebilirler, veya ediyor görünürler, ya da yapmadıkları halde İYİLİK YAPTIKLARINI ZANNEDEBİLİRLER. Aşağıdaki ÂYET-I KERİMEDE, iyilik zannıyla yapılan bir davranış biçimi üzerinden bazı iyilik çeşitlerine geçiş yapılıyor. Şöyle ki:

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّٓائِلِينَ وَفِى الرِّقَابِۚ

وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِى الْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحِينَ الْبَاْسِۜ

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ‌

Kâmil İYİLİK ve GERÇEK FAZİLET, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, YETERLİ GEÇİMLİKTEN gerçekten MAHRUM DÜŞKÜNLERE, yolda kalmışa, MECBUR KALIP (borç veya sadaka olarak) İSTEYENLERE ve ESİRLERLE kölelerin HÜRRİYETLERİNE KAVUŞTURULMASI İÇİN veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; BİR DE (bilhassa TOPLUM HALİNDE) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler(in, bu şekilde âdeta iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali OLANLARIN YAPTIKLARIDIR, HALLERİ)DİR. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler. (Bakara Sûresi,177.âyet)

Bu ayeti kerîmenin izahı ile ilgili son yüzyıl içinde yazılmış en iyi tefsirlerden biri olan Hak Dîni Kuran Dili tefsirinde Hamdi yazır özet olarak şunları söylemiştir: Kıble meselesinin ve hatta Kâ’be’ye bile yönelmenin önemi, kendisi için istenen bir erginlik ve hayır olduğundan değildir. Aslında erginlik ve hayır, gerçek iyilik, âyette sayılan kimselerin erginliği, bunların iyilikleridir.İşte bu güzel sıfatlarla vasıflanmış olan kimseler, öyle kimselerdir ki, dinde, hakka uymada, iyiliği ve hayrı aramada, doğruluk ve vefakârlık yapmışlar, doğruluklarını ispat etmişlerdir. İşte, müttakiler bunlardır, bu iyilik ve doğruluk sahipleridir. Allah’a şükür de böyle doğruluk ve sadakatle yapılır. Görülüyor ki, bu âyet-i kerime açıkça veya delalet yoluyla, İNSANLIĞIN BÜTÜN ÜSTÜN VASIFLARINI içinde toplamıştır. Buna işaretle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: “Her kim, bu âyet ile amel ederse, imanını kemale erdirmiş olur.” buyurmuştur.

YİNE iyilik zannedilen bu cahiliye âdetlerinden birine göre Araplar, hac için ihram giydiklerinde veya hac dönüşünde evlere kapısından değil de arkadan açılan bir delikten girmenin iyilik olduğuna inanırlardı. Bunun da yanlış olduğu da şöyle anlatılıyor:

وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَاْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَاْتُواالْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ‌

“…Gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.” (Bakara Sûresi,189.Âyet)

İYİLİK ve İNFAK

İNFAK, insanın sevdiği bir malı daha çok sevdiği birisi veya bir değer için harcamasıdır. Genel olarak Allah yolunda harcanması gerekenler ise, servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi imkânlardır. MESELÂ, herkes parayı sever ama çocuğunu paradan daha çok sevdiği, sevmesi gerektiği için, zor kazandığı parayı onun için kolayca harcayabilir. Allah ile insan arasındaki durum da buna benzer. Allah’ı seven bir insan, O’nun verdiğini yine O’nun yolunda harcayamıyorsa, sevgi iddiası boş bir sözden ibaret kalır. Bu durumda insan da, başta kendisine olmak üzere hiç kimseye bir iyilik yapmış olmaz. Bunu da şu âyet-i kerimeden anlıyoruz:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَىْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ‌

Bizzat sevdiğiniz (mal, güç, zekâ, bilgi…)den infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz, (ebrardan olamazsınız.) Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir. (Âl-i İmrân-92)

Yani; ‘Gerçek fazilet ve kâmil manâda iyilik’ manâsı verdiğimiz BİRR; iyilik, hayır ve fazilette üstün bir mertebe olup, bu mertebeyi elde edenlere berr (çoğulu: ebrar) denilir. İbadetin özünde Allah sevgisi vardır ve O’nun rızası her şeyin üstündedir. Ebrar defterine kaydedilebilmek için, mü’minin infaka konu sevdiği her ne varsa ondan infakta bulunması, tasadduk etmesi, Allah yolunda harcaması gerekir. Yoksa birr ü takva, bazı ŞEKLÎ KAİDELERİ TAMAMLAMAKLA elde edilmez.

NE KADAR VERELİM

Normal şartlarda bir müslümana farz olan, zekât ve öşür ölçüsünde vermektir. Fakat bu durum, ihtiyacın çokluğuna, kişinin hamiyyetine, imandaki samimiyet ve derinliğe bağlı olarak değişir.

وَيَسْئَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ‌

“…Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz” (Bakara: 219)

KENDİSİNE LÂZIMKEN VERMEK

Fedakârlığın zirvesi hepsini vermektir. Hem de kendisinin de ihtiyacı olduğu halde. Bu konuda genel olarak sahabe, özelde ise Hz. Ebu Bekir müstesna bir örnek teşkil ederler. Hz. Ebu Bekir’in durumunu ayrıca ele almak gerekir. Genel olarak sahabeyi ise Kur’an-ı Kerim şöyle anlatıyor:

وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ‌

“Onlardan önce Medine’yi yurt edinip, onu İslâm’a da yurt olarak hazırlayan ve imanı da kendilerine bir yurt kılmış olanlara gelince, onlar, Allah yolunda muhacir olarak kendilerine gelenlere sevgi besler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kıskançlık, bir ihtiyaç hissetmezler; bunun da ötesinde, kendi paylarına düşen yoksulluk da olsa onları kendilerine tercih ederler. (Elbette onların da o ganimet mallarında bir hissesi olacaktır.) Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte onlardır kurtuluşa eren ve gerçek mazhariyet sahipleri.” (Haşir: 9)

VEREMEDİĞİ İÇİN AĞLAYANLAR

Ashâb-ı kiramdan, çok fakir olan bir gurup Tebük seferine katılmak istemiş fakat yiyecek, giyecek ve binek bulamamışlardı. Bunları temin etmesi için Peygamber (s.a.)’e baş vurdular. O da onları bindirip sevkedecek bir şey bulamadığını bildirince, üzüntülerinden ağlayarak geri döndüler. Aşağıdaki âyette de bunlara işaret edilmektedir:

وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا اَلَّا يَجِدُوا مَايُنْفِقُونَۜ‌

“Ey Rasûlüm! Kendilerine binek temin etmek için sana müracaat ettiklerinde sen, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum!” deyince, Allah yolunda verecek bir şey bulamamaktan dolayı büyük bir üzüntüyle gözleri dolu dolu dönüp gidenler için de sorumluluk ve vebal söz konusu olamaz.. (Tevbe: 92)

GÜNÜMÜZDE VERMENİN ÖNEMİ

İnfak için yapılan teşvikleri tekrar hatırlarsak bunların, YA bir takım insanların zarurî ihtiyaçlarının karşılanması için, YA DA i’lâyı kelimetullah, yani Allah’ın adının yüceltilmesi adına yapılan teşvikler olduğunu görürüz. Günümüze gelince, Allah’ın rızasını kazanmaktan, Onun dininin ve Rasulünün sevgisinin gönüllerde yerleşmesinden başka hiçbir niyet ve hedefleri olmadığı halde,ellerindeki bütün imkânları gaspedilen, “ağaç kökü kemirsinler, onlara bir yudum su yok” denilen, kimisi medrese-i yusûfiyede, kimisi gaybubette, kimisi gurbette, kimisi de kendileri ölmüş olup, muhtaç aileler, çoluk ve çocuk bırakan onbinlerce, yüzbinlerce insanın bulunduğu günümüzde, yardımlaşmanın ve infakın ne kadar önemli ve ne ölçüde olması gerektiğini anlamak zor olmasa gerek. Bu meselenin daha iyi anlaşılması için de, aşağıdaki âyeti Kerîme ve hadis-i şerifleri, büyüğümüzün yaptığı tavsiye ve tahşîdatı tekrar hatırlamakta fayda var.

İşte o teşvikler: Âyet ve Hadis-i Şerifler

ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻫَﺎﺟَﺮُﻭﺍ ﻭَﺟَﺎﻫَﺪُﻭﺍ ﺑِﺎَﻣْﻮَﺍﻟِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻭَﻭْﺍ ﻭَﻧَﺼَﺮُٓﻭﺍ ﺍُﻭ ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺑَﻌْﻀُﻬُﻢْ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀُ ﺑَﻌْﺾٍ

“İman edip hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenler var ya: işte onlar birbirlerinin velîleri, yardımcıları, işlerini havale edebilecekleri vekilleri, (malda da birbirlerinin vârisleri)dirler…” (Enfâl: 72)

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Medine’yi teşriflerinde ayrı bir pazar kurup, Medine ekonomisini yahudi kabilelerin hakimiyetinden kurtardı. Bir de, mü’minler arasında kardeşlik tesis etti ve bu kardeşlik öylesine bir dayanışma getirdi ki, kardeşler birbirlerine akraba olmasalar da, bu kardeşlik sebebiyle mirasçı olabiliyorlardı. Daha sonra indirilen 75’inci âyet bunu neshetti ve miras hükmünü sadece kan yakınlığına has kıldı. Allah Rasûlü’nün Medine’de ayrı bir pazar kurması ve mü’minler arasında tesis buyurduğu kardeşlik, her zaman için mutlaka incelenmesi gereken çok önemli bir konudur.

ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻫَﺎﺟَﺮُﻭﺍ ﻭَﺟَﺎﻫَﺪُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻭَﻭْﺍ ﻭَﻧَﺼَﺮُٓﻭﺍ ﺍُﻭ ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺣَﻘًّﺎ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﻐْﻔِﺮَﺓٌ ﻭَﺭِﺯْﻕٌ ﻛَﺮِﻳﻢٌ

“İman edip hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenler, işte onlardır gerçekten mü’min olanlar. Onlar için, (tahmin edemeyeceğiniz mükâfatlarla yüklü) bir mağfiret ve pek hoş, artıp eksilmeyen ve cömertçe takdir buyurulmuş bir rızık (Cennet) vardır.” (Enfâl: 74)

  • *(3350)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:”Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu kıyamet günü örter.” [Ebû Dâvud, Edeb:46,(4893); Tirmizî, Hudud:3,(1426) ; Buhârî, Mezâlim:3, İkrâh:7; Müslim, Birr:58, (2580).]

Rezîn bir rivayette şunu ilave etti: “Kim, hakkı sübût buluncaya kadar mazlumla birlikte olursa, ayakların kaydığı günde Allah onun ayağını Sırat’ta sâbit kılar.”

Bu hadisin açıklaması şu şekilde yapılmıştır:

1- Hadiste İslâm kardeşliğinin nasıl gerçekleşeceği belirtilmektedir. Görüldüğü üzere müslüman, iman kardeşine karşı bazı vazifelerle mükellef durumda: Zulmetmeyecek, tehlikeye atmayacak, sıkıntısını giderecek, yardımına koşacak ve örtecek. Resulullah “Örtme” işini mutlak bırakmıştır. Bu sebeple ŞÂRİHLER: “Bedenini örtmek, ayıbını örtmek, ihtiyacını örtmek, gıybetini yapmamak suretiyle kusurlarını örtmek vs.” diye her çeşit örtme’yi anlamışlardır. Şunu da belirtelim ki, müslümanı örtmek, zulüm veya fesadı örtmeye müncer olmamalıdır. Bazı kusurlar, başkasının hakkına tecavüz ve zulüm şeklinde veya fesad, fitne şeklinde olabilir. Böylesi ayıplar örtülmez ve bu gıybet de değildir. Keza ma’siyet işleyen, o davranışından imkân nisbetinde yasaklanır. Ama âciz kalınır, vazgeçirilemezse, bir fesada sebep olmayacaksa hâkime başvurulur. Örtülmesi gereken bir ayıpsa, bu halka karşı örtülür. Adamla kendi arasında kalmak şartıyla kusur sâhibi ikâz edilebilir.

İbnu Hacer: “Örtme işi, işlenmiş, bitmiş günahlar için geçerlidir. Müdahale, ikâz işi, bulaşılmış, yapılmakta olan günah içindir. Vazgeçmediği takdirde hâkime gitmek vaciptir. Bu gıybet değil bilakis vacip olan nasihattır” der.

2- Hadis müslümanları kardeş ilan ederken mutlak zikretmiştir. Öyleyse bu kardeşliğe hür, köle, bâliğ,mümeyyiz hepsi girer.Öyleyse müslümanın bunlardan birine zulmü haramdır.

3- Müslümana yapılacak yardımın hükmü şartlara göre farklıdır: Farz, vacib, mendub olabilir. Taberânî’nin bir başka tarikten yaptığı rivayette şu ziyade vardır:”Başına gelen bir musibette yardımsız bırakmaz.” Müslim’in bir rivayetinde “…onu tahkir etmez, şer olarak müslümana, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir” denmiştir. Yine Müslim’de: “Kul kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah o kulun yardımındadır” denmiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/147-148]

  • * Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir mü’minin dünyevi kederlerinden birini giderirse, Allah da onun Kıyamet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve ahirette kolaylık gösterir. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu dünya ve âhirette örter.Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe,Allah da onun yardımındadır. …. (Müslim,Zikr: 38, (2699); Ebû Dâvud, Edeb:68, (4946); Tirmizî, Hudud:3, (1425); Birr:19,(1931); Kırâat. 3, (2946))

MÜSLÜMANIN İHTİYACINI GÖRMEK ve MÜSLÜMANA YARDIMCI OLMAK

Hazreti Ali şöyle demiştir: “İki nimet var ki, hangisinin diğerinden daha büyük olduğunu bilemiyorum: BİRİSİ, bir adamın bana samimiyetle gelerek ihtiyacını arz etmesi ve bana yardım için müracaatta bulunmasıdır. DİĞERİ de, Allah Teâlâ’nın onun sıkıntısını benim elimle gidermesidir. Allah’a yemin ederim ki; bir müminin bir sıkıntısını gidermek, benim için yeryüzü dolusu altın ve gümüşe sahip olmaktan daha sevimlidir.” (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 6/899 (17049))

On Yıl Îtikâf Yapmaktan Daha Büyük Mükâfat

Müslümanların İşlerini Görmek Amacıyla Koşuşturmaya dair şu yaşanmış hadise ve söylenmiş sözler bir mümin için yol haritası olarak çok mühimdir:

İbn Abbas, Mescid-i Nebevî’de itikaf yapıyordu.Biri geldi, ona selam verdi ve oturdu.

İbn Abbas, adama şöyle dedi: “Ey filân! Seni çok üzgün ve sıkıntılı görüyorum.”

Adam: “Evet, doğrudur. Filân adamın benim üzerinde velâ hakkı vardı; beni, belirli bir bedel karşılığında kölelikten hürriyete kavuşturmuştu. Benim ise, şu kabirde yatan zatın hürmetine yemin ederim ki, onun benden alacağını ödeme gücüm yok.” dedi.

İbn Abbas:

“Senin için onunla konuşayım mı?” diye sordu.

Adam da, “Sen bilirsin, istersen konuş.” dedi.

İbn Abbas, terliklerini ayağına geçirdi ve mescitten çıktı.

Adam dedi ki:

“İtikafta olduğunu unuttun mu yoksa?”

İbn Abbas: “Hayır, unutmadım. Ancak, bu kabrin sahibi Efendimizin:

‘KİM bir Müslüman KARDEŞİNİN İŞİ İÇİN KOŞTURUR ve İHTİYACINI GÖRÜRSE, ona ON YIL İTİKAF ETMEKTEN daha BÜYÜK MÜKÂFAT vardır. KİM Allah rızası için BİR GÜN İTİKÂFTA KALIRSA, Allah, onunla cehennem arasına, GÜNEŞİN DOĞDUĞU yer ile BATTIĞI YER arasındaki mesafeden daha geniş olan ÜÇ HENDEK koyar.’ dediğini duymuştum.”(Münzirî, et-Tergîb, 2/96 (1650)) [Hayâtü-s-Sahabe]

“PIRLANTA” TAVSİYELER

* Bugün mağduriyet yaşayan kardeşleriniz şayet bir çanak çorba ile iktifa ediyorlarsa, rica ederim, siz de ona kanaat edin; yanındaki pilavı onlara gönderin; tam sırasıdır!.. Bunlar aynı zamanda Allah’a karşı bir şükür ifadesidir ki,

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ

“Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim: 7) diyor.”

* “Allah’a yakın olmayı düşünüyorsanız, mahkûmlara, mağdurlara, mazlumlara îmân ruhuyla ele uzatıp, onların zaruri ihtiyaçlarını gidermelisiniz… Nezd-i uluhiyette sahabeleşmek isteyen, ensar gibi fedakarlık yaparak, bugünün muhacirleri olan mahkum, mağdur, mescun ve mazlumlara el uzatmalısınız…”

*“Bir de unutulmuş kardeşimiz, arkadaşımız kalmamalı.. Kardeş ailesi olmayan kalmamalı.. Bu hususta herkes etrafını iyi tarassut etmeli, muhtaçları arayıp bulmalı…”

*“Kur’an:”O iffetli mü’minlerdir ki gelip isteyemezler, yüz suyu dökmezler” buyuruyor.. Siz gidip onları bulmalı ve zorla vermelisiniz. İtiraf adı altında iftira kapılarının açılmasına da böyle mani olabilirsiniz. Kimse yalnız bırakılmamalı.. Üstadımızın bizlere bu husustaki tavsiyesi ifrat derecesinde uhuvvet ve birbirimizi ziyarettir.”

*“Dünya kadar insan, mazlumiyete, mağduriyete uğramış halde, yardıma muhtaç; binlerce insan var… İnsan olan insana düşen şey, tıpkı Ensâr mülahazası ile bunlara yardım etmektir, destek olmaktır. Ne yapıp edip o mazlum ve mağdurların maddî manevî yardımlarına koşmak. Hatta, mesela, bir yerde evimiz-barkımız varsa, onu satıp o insanlara el uzatmak lazım… Düşmüşün elinden tutup kaldırmamız, açı doyurmamız, ağlayanın ağlamasını dindirmemiz ve hüzün içinde inleyen insanları sevindirmemiz, bizim için birer vecibedir. Cenâb-ı Hak, bihakkın bu vecibeyi yerine getirmeye bizleri muvaffak eylesin!..”

* “Fakat şu anda sistem, bu mazlumların, mağdurların hepsine yetecek güçte değil. Onun için herhalde bu mevzuda dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlara daha umumî manada bir “seferberlik” düşüyor…”

* “O mağdur insanlar mevzuunda -bence- seferber olmak lazım. Tıpkı Ensâr-ı kirâm efendilerimizin, Muhâcirîn-i fihâm efendilerimize bağırlarını açıp onları bağ ve bahçelerine ortak yaptıkları gibi, bu mülahazayı geliştirmek, böyle organizasyonlara gitmek lazım…”

* “…Evet, himmet, belki böyle dar dairede başlayacak; fakat dar dairede olsun, dünyanın değişik yerlerinde, her yerde, ilk himmet edecek insanlar, on bin lira himmet etsinler. O her şeyini Türkiye’de kaptırmış, gasp ettirmiş insanların imdadına koşsunlar!…”

* “Öyle yardım etmeli ki, bir gün o mü’min kardeşler kapınıza gelse, tıpkı muhacirîn-i kiram efendilerimizin Ensâr-ı fihâm efendilerimize dedikleri gibi demeliler. Biz artık şöyle-böyle geçimimizi temin edecek duruma geldik; müsaade buyurursanız, o bağ ve bahçedeki durumdan elimizi-eteğimizi çekmek istiyoruz ve bundan böyle o imkânlardan istifade etmek istemiyoruz. Kendimize birer kulübecik yaptık; sizin hânelerinizde kalmayı da düşünmüyoruz artık!…”

“Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!” Fakat bir de insanın çevresinde olup-biten hadiseler var; biraz evvelki mülahazalar çerçevesinde, bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış.Karı-koca, birbirinden koparılmış.Kimisi soluğu yurt dışında almış; teselli için kendilerine “Muhacir” diyorlar.İnşaallah muhacirdirler, inşaallah gittikleri yerlerde de ahlak bakımından “Ensâr” türü insanlar ile karşılaşırlar.Kendi ülkelerinde yedikleri tokat ve zılgıtları, karşılaştıkları insanlar sayesinde unuturlar, inşâallahu teâlâ.Bir de böyle ızdırap içinde, elem içinde kıvranan insanlar var… İşte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu belâ ve mesâibe maruz insanlar karşısında, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertleri ile dertlenmeyen, o dertleri paylaşmayan, onların yaşadığı şeyleri vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!” diyor. Yani, “Hakiki manada Müslüman değildir!” diyor. O ızdırabı, insanın, içinde duyması lazım; bir yangın karşısında, yanan insanın ızdırabını içinde duyması lazım. Sizin temel felsefeniz içine girmiş; kim tarafından sokulursa sokulsun: Bencilce ifade edilmiş bir laf vardır milletimizde; “Yangın, nereye düşerse, orayı yakar!” Bizim felsefemize göre, “Yangın, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Felsefemiz budur. Myanmar’a düşen yangın, beni yakar!.. Şam’a düşen yangın, beni yakar!..

Evet, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ Müslümanların dertlerini paylaşmayan, “Benim derdimdir!” demeyen, “Bu yangın, beni de yakıyor, onlarla beraber!” demeyen insan, o kategoride mütalaa edilmez. ÖBÜR TARAFTA da onlarla beraber o güzelim muameleye tâbi tutulmaz; onlara verilecek o vâridata mazhar olamaz. HAFİZANALLAH, “Hele siz ayrılın şöyle, şurada durun; kantara/teraziye girecek durumunuz yok sizin, tartılacak durumunuz yok!” denilir. [28/04/2019>Bmteli]

İŞİN İNSANÎ BOYUTU

İnsan olmanın sınırı kendisinden başkasını düşünmekle başlar.İyi bir insan olmadan da iyi bir müslüman olunmuyor.Gerçekte insanlıkla müslümanlık aynı şeylerdir. Ama günümüzde yaşanan pekçok tezat gibi, bu konuda da tam bir aykırılık yaşanmaktadır.

  • Birisi asr-ı saadetten olmak üzere, günümüzde olanlarla mukayese edebilme bakımından aşağıdaki örnekler oldukça mânidardır:

* “…Bu arada ashabına, esirler (Bedir esirleri) konusunda duyarlı olmalarını söyle­miş ve onlara hayırla muamele edilmesini istemişti. Hatta bu emri yerine getirmek için o gün sahabe, yemek vakti gelince kendileri hurma ile yetinirken esirlerine ellerindeki en güzel yemeklerini ver­diler. Daha sonra Müslüman olacak olan Ebu Zeyd, konuyla ilgili bir hatırasını anlatırken bu noktaya işaret edecek ve: – “O gün ben de, esirlerle birlikte Medine’ye getirilenler arasın­daydım. Yemek vakti gelip de bir şeyler yemek istediklerinde onlar, Resülullah’ın tavsiyesini yerine getirmek için ellerindeki ekmeği en önce bana veriyorlar, kendileri ise hurma yiyerek açlıklarını gi­dermeye çalışıyorlardı. Hatta onlardan birkisi o gün, elinde bulunan ekmeği uzatıp da bana verince, onu alıp da yemekten haya eder ve bu ekmeği yanımdaki bir başkasına verirdim ve çoğu zaman da bu ekmek, yeniden bana geri gelirdi…” (Efendimiz-2)

* Yunanistan’a yeni geçen bir KARDEŞİMİZİN hissiyatı:
Canım Abim! Geldiğimizden beridir bize çok iyi davranıyorlar. Bilmiyorum akademisyen olduğum için mi, yoksa herkese mi öyle? Bir gün bile tutmadan kamptan çıkardılar. Sürekli destek oldular moral verdiler. Şimdi geldiğim Selanik’te Türkiye göçmeni Rumlar var. Bizi koruyup kolluyorlar. Fırıncı Yorgo İzmir göçmeni, bizden ekmek parası almıyor. Komşumuz Samsunlu Maria Hanım yemek yapıyor, ziyarete geliyor, diğer komşulara bizi anlatıp destek olmalarını sağlıyor. Biz tamamen şok olmuş durumdayız. Benim Almanya geçmişimde var. Bizi nasıl bir ortamın beklediğini biliyoruz. Burada ise müthiş bir hizmet ortamı var. Ev sahibimiz sürekli giyecek yardımı yapıyor. Görüştüğü papaz, “Onlar gerçek müslüman, onlara sahip çıkın” diye tembihlemiş. Bu insanları bırakıp, sırf maddi rahatlık için bir yerlere gitmek istemiyoruz. Maddiyat mutlaka gerekli ama inşallah Rabbim burada da rızkımızı verir. Biz 3 ay kadar buraya yerleşip iyice bir tanımak ve burada kalmayı değerlendirmek istiyoruz. Bu süre zarfında düşüncemiz şimdiki gibi hâlâ kalmaktan yana olursa, artık pasaportlara ihtiyacımız kalmayacak.

*Gerçek Yaşanmış Olay! Hicret eden ailelerimizden biri, Avrupa ülkelerinden birine oturum alabilmek için başvuru yapar ve belli bir süre sonra kabul görür..Yönlendirilen beldede kiralık bir çatı katı tutar… Alt katında da Hristiyan olan ev sahibi oturur. Bir cumartesi günü ailemizin kaldığı çatı katının ısınma tesisatında sorun çıkar ve havalar soğuk olduğundan ev buz gibi olur…Ailemiz bu durumu alt kattaki ev sahibine anlatır ve eve hemen tesisatçı çağırılır.. Fakat tesisatçı pazartesi yani 2 gün sonra gelebileceğini söyler.. Bunun üzerine ev sahibi, ailemizi alt kata yani kendi dairesinde kalmalarını, küçük olan çocuklarının üşüyüp hasta olmaması ifade eder… Ailemizde ev sahibine yük olmamak için bu teklifi kabul etmez… İki gün çatı katında olan dairede idare edebileceklerini ev sahibine söylerler..Pazartesi tesisatçı ailemizin kaldığı daireye gelir ve gerekli çalışmaları bitirdikten sonra bu arızanın devam etmemesi için alt kattaki tesisatların da yenilenmesini ve alt kattaki ev sahibinin dairesine de bakılması gerektiğini söyler…Abimiz ve tesisatçı alt kata yani ev sahibinin evine girerler… Ev sahibi kapıyı açar ve içeri alır.. Abimiz, alt katın da üst kat kadar soğuk olduğunu fark eder ve ev sahibine;

– “Yoksa sizin de mi tesisatınız bozuldu.. eviniz buz gibi..” der.

Hristiyan olan ev sahibi tarihe geçecek şu cevabı verir…

– “Hayır benim dairemde bir sorun yok.. Ama siz bu havada üst katta çocuklarınızla beraber kalırken biz burda sıcakta oturamazdık.. Biz de iki gündür ısıtıcıyı kapattık…!” (Hicretten Mektup. (31.12.18))

İYİLİKLER ve HİDAYET

BAZEN insanların iyilikleri birikir, Onun hidayetine vesile olabilecek bir keyfiyet noktasına ulaşır. BAZEN de bunun tam tersi olur, terâküm etmiş kötülükler, günahlar insanı dalâlete yuvarlayabilir. Birinci duruma bir örnek şöyle:

* Hakîm b. Hizam anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasulü, cahiliye devrinde sadaka vermek, köle azat etmek, sıla-i rahim yapmak gibi -kulluk adına yaptığım hayırlar var; bana bunlardan bir sevap gelecek mi?’ dedim.” ‘Sen zaten, daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına Müslüman olmuşsun.‘ dedi.” (Buhari, Müslim)

Demek ki: Ey çoluk çocuk, büyük küçük, yaşlı genç demeden, bunca kötülüğü gözlerini kırpmadan yapabilen vicdansız zalimler! Bâri kendi âkıbtinizden korkun. Ve sizler ey rızay-ı İlâhiyi kazanmayı hayatının gayesi bilenler! İşte size bulunmaz bir fırsat.

Şimdi değilse ne zaman?


Bir DUÂ!

يَا مَنْ لَا يُتِمُّ النِّعْمَةَ اِلَّا هُوَ

ALLAHIM‘ Hayatın bütün katmanlarında ve dünyanın dört bir yanında insanlığa hizmet sevdasıyla bulunan kadın-erkek bütün kardeşlerimize ihlâs, samimiyet, takva, ihsan şuuru, istikamet ve aşk u şevk lütfeyle. Ömürlerine vüs’at, rızıklarına bereket, hanelerine huzur ihsan eyle. Onları İmana ve Kur’an’a hizmette daim eyle. Kalblerimizi telif buyur. Vifak ve ittifak içinde hizmet etmeye muvaffak eyle. Bu dairedeki kardeşlerimize karşı kalbimizi gill u gışdan, su-i zandan, hasetten ve nefretten halas eyle. Bizleri ve bütün samimi kardeşlerimizi kem gözlerden, kötü ruhlu, kötü düşünceli, kötü karakterli kimselerden muhafaza eyle. Bizi birbirimize daha çok sevdir, aramıza şeytanların ve şeytanlaşmış insanların girmesine müsaade etmeyecek ölçüde bir “bünyan-ı marsus” oluşturmaya bizleri muvaffak eyle. Hasidlerin hasedinden, fesatçıların fesadından, münafıkların nifakından, zalimlerin zulmünden sıyanet buyur. Bunca SIKINTIYA ve İMTİHANA rağmen ŞAHSÎ İKBALİ için veya bir kısım OLUMSUZ PLANLARIN PLANLAYICISI veya PARÇASI olarak İÇİMİZE SIZANLAR VARSA, sen onları emellerine ulaştırmadan KAHREYLE! [2018 Yılı Hatim Duasından / herkul]

Bu yazı 86 kez okundu