Hikmetli Kıssalar-60

  • •Apışıp Kalan Nemrut
  • •Uhuvvet Meyveleri
  • •Yüz Yirmidört bin şahit
  • •Doğa Tesellisi
  • •Fazla Verene Sattım

APIŞIP KALAN NEMRUT

–Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz. (Bakara 258)

“Rivayet olunduğuna göre, Hz. İbrahim putları kırdığı zaman Nemrud onu zindana atmış, bir süre sonra çıkarıp, “Sen kime davet ediyorsun?” diye sormuş. O da böyle söylemişti. Buna karşı Nemrud, “Ben de hayat veririm ve öldürürüm” dedi. Rivayete göre iki adam getirtmiş, birini idam edip, birini salıvermiş, işte gördün mü demiş. Bununla Hz. İbrahim’in anlattığı hayat verme ve öldürme deliline gereği gibi dikkat etmemiş, güya kendince bir yandan bir “üslûb-ı hakîm” (hikmetli ve bilge kişinin üslûbu) yapmış, bir yandan da tehdid savurarak: “İşte o benim!” diye Rablık iddiasına kalkmıştı. Bu cahilce müşrik cevabına karşı derhal ona haddini bildirmek için tam yerinde bir bilge üslûbu, “üslûb-ı hakîm” ile, İbrahim: “Şu kesin ki, Allah güneşi doğudan doğduruyor, sen de batıdan doğdur bakayım.” Deyince “kâfir tutuldu kaldı.” Şaşkın ve yenik düştü. Buna kâfir azgınlık yapmayıp da Hakk’ı kabul etseydi, hayat vermeyi ve öldürmeyi gerçek biçimi ile alıp, ilâhî hidayeti reddederek zulmetmeseydi, bu zulmete (karanlığa) düşmezdi. Fakat Allah da zalimler zümresine hidayet etmez. Onları doğru yola iletmez. Kendilerini Hakk’ın ta kendisi varsayıp da hak ve hakikate karşı gelen böyle zalimler Hakk’ın nurundan nasıl yararlanabilirler? [Hak Dîni Kuran Dili] “

-“Kitab-ı Mukaddes’te yer almayan fakat Talmud’da yakın ifadelerle anlatılan bu hadise, Hz. İbrahim (a.s.)’la Irak’ta Keldanî krallarından biri arasında geçmiştir. Talmud’a göre, Hz. İbrahim’in babalığının Nemrut denilen bu kralın sarayında önemli bir mevkii vardı. Hz. İbrahim (a.s.), Tevhid’i tebliğe başlayıp putları kırınca, babalığı onu Nemrut’a şikâyet etti ve aralarında sarayda bu konuşma geçti.” Mü’minlerin dışındaki insanlardan Bazısı da, O’nun kozmik plandaki mutlak hakimiyetini kabul etmekle birlikte, insanların hayatını düzenlemede, O’nun koyduğu Din dışında dinler ve sistemler icat edip, başkalarını bu dinler veya sistemlere itaata zorlarlar. Yani, beşerî sahadaki hakimiyeti kendilerinde vehmeder ve bu sahaya Allah’ı karıştırmak istemezler. Öyle anlaşılıyor ki Nemrut, beşerî sahadaki hakimiyet veya hükümdarlığının devamı adına Allah’a şirk koşan biriydi. Kendi hükümdarlık sahasında dilediği gibi hükmetmek istiyordu. Bu bakımdan, Hz. İbrahim’in cüz’î, yani beşerî sahadaki hayat verme ve almadan küllî sahadaki, bütün kâinattaki hayat verme ve almaya intikali üzerine sesi kısılıverdi. Yeryüzü kâinattan ve beşer bütün varlıklardan bir parça olması hasebiyle kozmik planda hakimiyet kiminse, yeryüzünde ve beşerin dünyasında da hakimiyet ancak O’na ait olabilirdi. (Ali Ünal)


UHUVVET MEYVELERİ

Kolektif şuur içerisinde fert, kardeşlerinin gönlüyle Allah’a teveccüh eder, onların bakışıyla enfüs ve afak alemine bakar, onların ayaklarıyla bu alemlerde seyahat eder. Ve böylece inhiraf noktalarında takılıp kalmaktan onların yardımıyla kurtulur. Bu sebeple diyebiliriz ki aynı duygu, aynı düşünce ve aynı niyet etrafında adeta bir binanın tuğlaları haline gelmiş kimselerin hakka yönelişlerindeki enginliğe, fikir bazındaki zenginliğe hiçbir ferdin –dahi de, en kamil insan da olsa- ulaşması mümkün değildir.

Mümkün değildir zira gökler ötesinden gelen ilahi mesajda Yüce Yaratıcı, ferdi hareket eden insana vermeyeceği ekstra lütufları aynı mefkure etrafında birleşmiş gönül erlerine bahşedeceğini vaat buyurmaktadır. Bu ekstra lütuflar ise şahs-ı manevi içerisinde yer alan ferdin hem dünyada hem de ukbada nimet sağanağına tutulmasına vesile olacaktır.

Şeytan, ferdiyetçiliğin ve bencilliğinin bedelini telafisi imkansız böyle bir hüsranla ödedi. Bu açıdan denilebilir ki bir heyet içerisinde bulunan şahıs, zaafları gereği hataya, düşüp kaymaya yüz tuttuğunda kendisine omuz verecek, yardımına koşacak insanlar sayesinde heyet üzere olan rahmetin kuşatıcılığıyla o handikapları aşabilecektir. Dünyadaki bu handikapları aşmakla kalmayacak ahirette de binbir türlü ihsanlarla karşılaşacaktır.

  • Yaşanan bir vakıa ve ahirette yaşanacak bir hadise ile yukarıda arzetmeye çalıştığımız hususu biraz daha açmaya çalışalım:

Milli bir sporcu girmiş olduğu dünya şampiyonasında altın kupa kazanır. Daha sonra jübile yapar, ticarete atılır. Ticarette başarılı olamaz, iflas üstüne iflas yaşar. Neticede bir hayli borç altına girer ve bir gün borçlarını ödeyemez hale gelir. Alacaklılar dava açar, icra devreye girer, bu şahsın elinde ne varsa alınır, fakat borçları bir türlü bitmez. Alacaklılar onun sahip olduğu altın kupayı da talep ederler. Kupanın alınıp- alınamayacağıyla alakalı mesele mahkemeye intikal eder. Hakim, şahsın kupayı alırken kendi adına almayıp millet adına aldığını, dolayısıyle bu kupaya maddi bir değer biçilemeyeceğini, buna kalkışanların ise, millete yapılacak en büyük hakareti yapmış olacağı gerekçeleriyle bu kupayı bu şahıstan kimsenin almaya gücünün yetmiyeceğini söyler.

  • Şimdi de ahirette yaşanacak hadiseyi aktaralım:

Efendimiz (s.a.v) “müflis kimdir?” diye sorar ve neticede müflisi kendisi tarif eder: “Müflis ahiret günü dağlarvari sevaplarla gelir fakat kimine sövmüş, kiminin gıybetini yapmış ve kiminin de kanını dökmüş olduğundan hak sahipleri gelir ve o şahsın bütün sevaplarını alırlar, sevapları onların haklarını ödemeye kafi gelmeyince alacaklıların günahları alınıp o kimsenin amel defterine yazılır. İşte müflis odur.” buyurmuşlardır.

  • Bu iki hadiseyi yan yana getirip değerlendirdiğimizde şu sonuca ulaşabiliriz:

Bir heyet içerisinde yer alıp duyguda, düşüncede, niyette, iradede, duada ve evrad u ezkarda üzerine terettüp eden vazifeleri yapmaya çalışan kimse bazı günahlarından dolayı ahirette müflis konumuna düştüğünde, hak sahipleri tarafından onun bütün ferdi sevapları alınacak. Fakat bu durum kendisine kurtarmaya yetmeyecek. O zaman amel defterinde heyet üzerine verilen sevaplar alınmak istenecek. İşte bu noktada iştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla elde edilen sevapların hiç bir kimse tarafından alınamayacağı söylenecek hak sahiplerine. Çünkü fert bu sevapları alırken kendi adına almamış, heyet adına almıştır. Millet adına verilen kupanın borçlar mukabili icra yoluyla alınamayacağı gibi heyet adına verilen sevaplar da alınamayacaktır. Böylece o şahıs fermanını cehennem diye beklerken, heyetle gelen ekstra lütuflar onun kurtuluşuna vesile olacaktır.

Hak sahiplerinin hakları ise ilahi rahmetin ayrı bir dalga boyuyla kendilerine verilecektir. (Cengiz İnanır/herkul)


YÜZ YİRMİ DÖRT BİN ŞAHİT

Şeyhin birisi, İkindi namazını kıldırdıktan sonra camideki müritlerine dönmüş ve:

-Hazırlanın, demiş, sultanımız bizi iftara davet etti. Onun ziyafetine gidiyoruz.

Çıkmışlar. Avlunun bir köşesinde, üzeri yamalı bir pir-i fani oturuyormuş.

– Şeyh Osman, demiş adam, benim yemeğimi getir, Öyle git!

“Meczubun birisi herhalde” diye düşünmüş herkes…. “Gariban kiminle konuştuğunu bilmiyor” demişler birbirlerine-.. Şeyh Osman da, “Tamam amca, tamam…” diye geçiştirmiş. Düşünmeden, öylesine söylenen bir söz diye değerlendirmiş.

Müritleri ile Padişahın davetine iştirak etmişler. Hürmet, ikram görmüşler. Padişahın İhsanları ile uğurlanmışlar. Gece Şeyh Osman bir rüya görmüş. Kıyamet kopmuş, insanlar mahşer meydanında toplanmış. Herkes kendi hesabının derdine düşmüş. Büyük bir kalabalık; yüz yirmi dört bin peygamber Şeyh Osman’ı sıkıştırmaya başlamış. “Şeyh Osman” diyorlarmış, “Padişahın ziyafetine gittin de, niçin bizim bir dostumuzun İhtiyacını görmedin?”

Şeyh Osman’ı sabaha kadar terletmişler. Şeyh Osman dehşetler İçerisinde uyanmış. Sabah namazından sonra hemen yaşlı adamın yanına gitmiş. Özür dilemiş, af rica etmiş, isteğini sormuş:

-Şeyh Osman, Şeyh Osman! demiş adam. Bir garibanın ihtiyacını görmen için yüz yirmi dört bin peygamberi şahit olarak mı getirmemiz gerek?

Üç tane yalancı, birbirini görmeden bir söz üzerinde ittifak etseler, insanlar o sözün doğru olduğuna İnanır, Üçü de “Şehrin dışında yangın var” dese, birbirini görmediklerini kesin biliyorsanız, hayatlarında hiç doğru söylememiş bile olsalar, bu defa “Acaba?” der, inanır veya en azından araştırırsınız.

  • Hayatlarını yalanla mücadele ile geçirmiş, birbirini hiç görmemiş, farklı zamanlarda ve mekânlarda yaşamış binlerce Peygamber aynı hakikatten haber veriyorlar. Bu kadar doğru sözü kabul etmemek akılla ve izanla izah edilemez.

Ve hepsi nesle sahip çıkmayı, yetime bakmayı, garibi korumayı tavsiye ediyor, insanlar “Neslimize sahip çıkalım, eğitime önem verelim” diyen bir insanın sözünün arkasında o binlerce rehberin imzasını görmeli, o sesi onlardan dinliyor gibi dinleyip öyle kulak vermeli ve bu büyük davaya sadece rüya aleminde değil, özellikle ve en Önemlisi hakikat aleminde şahitlik yaptıklarını, aynı yoldaki ayak İzlerini unutmamalıdırlar. [Mesel Ufku, s:57]


DOĞA TESELLİSİ

İnsanın yapmaya çalıştığı çabaladığı tek şey, başına gelen gelebilecek musibetleri azaltmaya çalışmak ve onları ortadan kaldırmaya uğraşmaktır.

  • Peki, bu başarılabilir mi?
  • Tehlikelerin sayısızlığı çokluğu ve insanın mutlak zayıflığı bu konuda ümit kırıcıdır.
  • Psikolojik bir rahatsızlık birden aniden gelip bizi bulabilir.
  • Umduğumuz şeylerde konularda hayal kırıklığı yaşayabiliriz.
  • Her an karşımıza aklımızdan dahi geçmeyen belalar aniden dikilebilir.

Her şey yolunda giderken, öyle bir haber alırız ki, duygu dünyamız alt üst olabilir. Durduramaz insan, hayatın elinde olmayan akışını. Bir yerini tutsa, bir başka tarafı düşüp parçalanır. Bu durumda insana düşen şey, bütün tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalışmak gibi anormal bir çabanın içine girmek değil, hayatın içindeki hadiselerden daha az etkilenmenin, olumsuz etkileri olumluya çevirmenin yollarını öğrenebilmektir.

İnsanın başına gelebilecek musibetler nitelik ve nicelik bakımından bir taşın başına gelebileceklerden pek fazladır. Bunun sebebi şudur:

Bir taşta Allah’ın (خ)Halık, Malik gibi birkaç ismi tecelli ederken insanda bütün esma değişik nispetlerde tecelli etmektedir. İnsan cami yani kapsayıcı bir varlıktır oysa taşın bir camiiyeti yoktur. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, taşınki sınırlıdır. Taş ne havaya muhtaçtır, ne güneşe, ne de yürümeye … Taş, etrafındaki birkaç varlıkla ilişkiliyken, insan midesi üzerinden bütün gıdalar alemiyle, gözü üzerinden görüntüler alemiyle, kulağı üzerinden sesler alemiyle, aklı vasıtasıyla düşünceler alemiyle, kalbi aracılığıyla bütün manevi alemlerle ilişki içerisindedir. İnsanın bu sınırsız ilişki ve ihtiyaçlarının her birinin giderilmesi ayrı bir İlahi ismin tecellisiyle olacağından, başından geçecek olayların da her birinin bu yüzden farklı olması gerekecektir. Anaokulundaki öğrencilerle, doktora yapmakta olan öğrencilerin karşılarına çıkan eğitim tarzının farklı olması gerektiği gibi; bir taşın yaşayacağı zorluklarla, kainatın özü ve özeti olan insanın yaşayacağı zorlukların aynı olması beklenemez.

Kur’an-ı Kerim’de ”Allah fesadı sevmez” buyrulur (Bakara, 205). Fesadın anlamı bir şeyin doğasını bozmak, onu yerinden etmek, o şeyin tabiatına müdahale etmektir. Hastalık, keder ve hüzünler de insanın doğasıdır. Bunların hiç olmamasını dilemek, insanı tabiatından koparmak istemektir. Eşya bozularak fesada uğrarken, insanın bozulması onun keder ve hastalıklardan koparılmış bir varlık tahayyülünde gerçekleşecektir.

  • Aurelius, Düşünceler’de şöyle der:

” İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olma yan bir şey gelebilir. Eğer başına yalnızca alışılmış ve doğal olan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakınasın? ( . .) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir. Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. ( . .) Utanmazın biri seni incitirse, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı mıdır?” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme; çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz, onlara daha kolay katlanırsın. “

  • Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler:

“Cahil birinin cahillik etmesin de şaşılacak ne var? O cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir. Çünkü onun bu kötülüğü işleye bileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur, bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur. Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir, çünkü suçun sende olduğu açıktır: O karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için. . . Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için . . . Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için . . . Suçlusundur. ” “Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum!” der Şair. [Dervişin Teselli Koleksiyonu adlı eserden alınmıştır]


FAZLA VERENE SATTIM

Hazreti Osman Efendimiz, yüz deve yükü buğday kervanı ile Medine’ye dönmüştü. Halktan bazıları yanına yaklaştı ve buğdaydan satın almak istediler. O, “Ben onları daha fazla ücret veren birisine sattım.” dedi.

Şaşırmışlardı. Şikâyet için devrin halifesine, Hazreti Ebubekir Efendimize gittiler. “Siz Osman’ı yanlış anlamış olmalısınız.” dedi ve kalkıp onlarla birlikte Hazreti Osman’ın yanına geldi:

– Ya Osman, bu insanlar senin “Daha fazla ücret veren birisine sattım.” dediğini söylüyorlar dedi.

– Evet, dedi Hazreti Osman. Ben o buğdayları daha fazla ücret veren birisine, yani Allah’a sattım. Daha sonra fakirlere, ihtiyacı olanlara dağıttı. Mesele anlaşılmış oldu. Ebubekir Efendimiz, Osman hakkında yanılmamıştı.

* * *

Osman Efendimiz (radıyallahu anh) öyle bir insandı ki Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onun fedakârlıkları karşısında takdirlerini ifade ediyor ve bir keresinde şöyle diyordu: “Bundan sonra yapacağı şeyler Osman’a zarar veremez.”

İslâm o yüce omuzlarda yükseliyordu. Şüphesiz her Müslüman’ın o yüksek idrake ve ahlâka ihtiyacı var.

Bu yazı 95 kez okundu