Bu Bölümde On Fasıl Vardır
BİRİNCİ FASIL
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri’nin Salât-i Vasfiyyesi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ALLAH’IM! Kulun, Nebîn, Resûlün, Habîbin, huzurunun yaver-i ekremi, hüccetinin lisan-ı fasîhi, memleket-i Rabbaniyenin müzeyyen yıldızı, izzetin zirvesi, apaçık ve parlak nur, zâhir ve kat’î delil, uçsuz bucaksız derya, bütün âlemlere rahmet, bütün fâik hasletleri câmi, yaratılmış olan saf ve berrak nurların en duru olanı, hikmet ve esrâr madeni, iftihar elbisesinin eşsiz nakşı, varlık sadefinin incisi, Melik ve Vedûd olan Rabbin hazinesi, fazilet, kerem, ihsan ve cömertlik kaynağı, temkîn memleketinin tâcı, mevcûdat içerisinde Hakk’ın matmah-ı nazarı ve gözdesi, bütün müminlere karşı re’fet ve rahmet sahibi, bütün mahlûkata Hakk’ın en büyük lütfu ve bütün âlemlere gönderdiği engin rahmet olan Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem), en faziletli, en güzel, en yüce, en açık, en temiz, en hoş, en iyi, en değerli, en aziz, en büyük, en şerefli, en yüksek, en pak, en mübarek, en latif salavâtınla; en mükemmel, en çok, en ziyade, en yüksek, en yüce, en devamlı selâmınla; Senin cömertlik ve kereminin ihsan yüklü bulutlarından sağanak hâlinde artarak devam eden, ihsan ve cömertliğinin en güzel, en şerefli lütuflarıyla gelişen ve temâmiyete eren, Sen dâim oldukça devam eden, Sen bâkî kaldıkça bâkî kalan, ilminin dışında nihayet bulmayan, -ki Senin ilminin malumatına taalluku hiçbir zaman nihayet bulmaz ve Senin, kulların hakkındaki kaza, kader, lütuf, inayet ve nusretin için bir sınır ve son yoktur-, ezeliyetinle beraber zevâl bulmadan sürüp gidecek, ebediyetinle beraber kesintisiz şekilde devam edecek bir salât, selâm, rahmet, rıdvan, af ve ğufran olarak salât ve selâm eyle. O salât ve selâm hürmetine ALLAH’IM! Bizim ahlâkımızı güzelleştir. Rızkımızı bollaştır. Şevkimizi genişlet. Amellerimizi dupduru hâle getir ve bereketlendir. Günahlarımızı mağfiret buyur. Sinelerimize inşirah bahşet. Kalblerimizi tertemiz hâle getir. İşlerimizi kolaylaştır. Ruhlarımızı ferahlandır. Kalblerimizde ilahî bir vedîa olan latîfe-i rabbaniyemizi, sırlarımızı pak hâle getir. Havâtır ve efkârımızı yakışıksız his ve mülahazalardan arındır. Kalblerimizin derinliklerindeki sırlarımızı her türlü bulanıklıktan kurtar. Basiret ve basarlarımızı tenvîr buyur. Vatanımızı ve memleketimizi ma’mur kıl. Hastalarımıza şifa bahşet. Bize rahmet yüklü yağmurlarını bolca lutfet ve feth-i mübîn nuru ile kalblerimizin paslı kilitlerini çözüver.
Ya Ekramelekramîn ve ya ERHAMERRAHİMÎN! Bizi kıyamet gününün korkusundan, bitkinliğinden, sıkıntısından korumana vesile olacak bir salât ile Efendimiz’e salât ve selâm eyle. Ey dilediği kullarını muhabbete mazhar kılan Vedûd! Ey cömertçe ihsanlarda bulunan Cevâd! Ey rahmetini en süratli şekilde ulaştıran Rabb! Ey keremi sonsuz Kerîm! Ey Merhametliler Merhametlisi! Ey nusret ve inayetiyle her zaman sevdiği kullarının yanında olan Nâsır u Muîn! O salavâtı bizim sırat-ı müstakime hidayetimize vesile eyle. Bizi Cehennem azabından muhafaza buyur ve nimet yurdu olan Cennetine al. ALLAH’IM! Habibin Hazreti Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan salavâtının envârı hürmetine Senden, bizleri Senin kudsiyetinin sahalarında, ünsünün maksûrelerinde, müşâhedenin tahtlarında, tecellîlerinin menzillerinde ve sübühât-ı envâr-ı Zâtının parlak atmosferinde gaybubete ermiş kullarından eyle.
İKİNCİ FASIL
ALLAH’IM! Bizi Senin ulvî sıfatlarına ait ince hakikatlerin ahlâkı ile ahlâklandır. Bizi, Habîbin, Halîlin, Mustafan ve hidayet rehberin, parlak cemâl, kâhir celâl, iftihar tablosu kemâl, nübüvvet kolyesinin ortasındaki şâşâlı inci, kerem ve fütüvvet deryalarının en derin noktası, bütün kâinatı aydınlatan ışık ve nur tufanı, getirdikleriyle insanlığı karanlıklardan kurtaran engin deniz, Efendimiz, Peygamberimiz, Habibimiz, hakkımızdaki şefaati kabul olunan şefaatçimiz, bütün peygamberlerin Seyyidi, Âlemlerin Rabbinin Habîbi, Zikr-i Mübîn’de Kendisi için [“Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”] buyurduğun Efendimiz Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) vesilesiyle yaratmış olduğun fiillerinin bereketinin kokusunu sürünmüş kullarından eylemeni diliyoruz.
ALLAH’IM! İyilik ve keremin zirvedeki temsilcisi, azîzler azîzi, büyükler büyüğü, şeref, fazilet ve merhamet hususunda en öndekilerden daha önde, yüce izzet, yüksek şeref, parlak nur, vâzıh ve açık hak sahibi, mülk’ün “mîm”i, •rahmet’in “hâ”sı, mülk ve melekût’un “iki mîm”i, •delâlet’in “dâl”i, •el-ceberût’un “elif”i, •rahamût’un “hâ”sı, •mezâyet’in “mîm”i, •hidayet’in “dâl”i, •eltâf-ı hafiyye’nin “lâm”ı, •minen-i vefiyye’nin “nûn”u, •inayet’in “ayn”ı, •kifâye’nin “kâf”ı, •siyâde’nin “sîn”i, •kurbet’in “gâf”ı, •saltanat’ın “tâ”sı, •urve’nin “hâ”sı, •ismet’in “sâd”ı, •ziya’nın “zây”ı, •fevz’in “fâ”sı, •zehâdet’in “zây”ı, •şerâfet’in “şîn”i, •tevbe’nin “tâ”sı, •bereket’in “bâ”sı, •ğanâ’nın “ğayn”ı, •zuhur’un “zâ”sı, •vikâye’nin “vav”ı, •cemâle’nin “cîm”i, •hıyra’nın “hâ”sı, •zahîre’nin “zâl”i, iyilik ve ihsan sahibi Hazreti Muhammed (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz’e, âline, Din’i en güzel şekilde muhafaza edip sonraki nesillere ulaştıran ashâbına, azamet-i celâlinle müheymin, cemâlinin celâliyle müşerref, nimet ve lütuflarının büyüklüğüyle mükerrem, mülkün devam ettikçe devam eden, Senin yüceliğinle beraber yücelen, şeref, kerem ve azametine yaraşır şekilde büyüyüp artan bir salât ile salât ve selâm eyle. Bu salât Senin şanına yaraşır bir salât olsun ey Azîm! Efendimiz’in liyakatine uygun bir salât olsun ey Kerîm! Senin, habîbine olan muhabbetin ve onun Sana olan sevgisi kadar, bütün varlığın Sana ve ona olan sevgisi kadar, kadri takdir edilemeyecek ve künhüne vâkıf olunamayacak kadar yüce bir salât ile, O’nun risalet ve nübüvvetinin şerefi, kadrinin azameti ve liyakati ölçüsünde salât ve selâm eyle. O salavât-ı şerife hürmetine ya Rab, ya Allah, ya Ğaffâr, ya Hayy, ya Kayyûm, ya Ze’l-celâli ve’l-ikrâm, bizi, cüz’î irade ve ihtiyarımızla meydana gelen hâdiselerin tasalarından kurtar. O salât ve selâmlarla vücudumuzdaki günahları kurbet semasının yağmurlarıyla yıkayıp temizle. Nebîler ve resûller dairesinin kutbu ve merkez noktası, Kitab-ı Meknûn’da yer alan [“Her hâlde Sen, ahlâkın–Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla– ihâtası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.”] beyan-ı mübeccelinin biricik muhatabı Efendimiz Hazreti Muhammed’e salât ve selâm eyle.
ALLAH’IM! Yüceler Yücesi Allahım! Kendisiyle ukdeleri çözeceğin, kederlerimizi gidereceğin, tasa, gam ve hüzün sebeplerini izale edeceğin ve bizi taleplerimizin gaye noktasına ulaştıracağın bir salât ile Efendimiz’e salât eyle. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, tertemiz, pırıl pırıl ailesine, kerem ve iyilik yıldızları olan bütün ashâbına salât ve selâm eyle. Ezelden ebede hamd ü sena, şükr ü minnet, medh u tebcîl yalnız Senin hakkın ve Sana mahsustur Allahım! (Salat-ı Tefriciye)
ÜÇÜNCÜ FASIL
İmam Gazzâlî Hazretlerinin Hizbü’l-Hasîn Duası
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Sağıma Bismillah, soluma Bismillah, arkama Bismillah, önüme Bismillah, üstüme Bismillah. Allah’ın adıyla korundum, O’nun muhkem korumasına dehâlet ettim, aşılmaz kalesine gizlendim, güzel isimleri ile donandım, Celîl isminin nurlarının sırrına büründüm; Kaviyy ve Kâhir isimlerinin esrarının kuvveti ile üstün geldim ve cin,ins ve sair mahlûkattan düşmanlarıma galebe ettim; gizlendim, onlara üstün geldim ve muzaffer oldum. Hayy, Kayyûm, Zü’l-celâli ve’l-ikram olan en büyük ismin yücelik ve güzelliğinin zırhı ile korundum. Yüce kelâmının nur-u esrârının göz alıcı parlaklığı ile düşmanlarımdan gizlendim ve o nurlara tutundum. Güzel lütfunun gizliliğine sarıldım. O’nun kuvvetli güç kaynaklarına sığındım; O’na dayandım. O’nu Kendine mahsus hamd ile tesbih ettim ve ederim. “Onun hiç misli yoktur; O, Semî’ ve Basîr’dir.” Fettâh, Alîm, Bâsit, Muizz, Cevâd, Kerim, Aliyy ve Azîm O’dur.
ALLAH’IM! Tastamam kelimeler, muazzam isimler, nuranî harfler, münzel kitaplar, açık-beyyin âyetler hakkı için; Hazîre-i Arş-ı Azîminden gelen heybet ve celâlin, kudret ve azametin, şerefli huzur, pâk şeriat, beş vakit namaz, esrar ve rahmetin seçkin kullarınla irtibatı, isimlere ve harflere tevdî buyurduğun hususiyetler ve esrar hürmetine; ya Rabbi, peygamberlerin Sana ne ile dua etmişlerse onun hürmetine ve hamele-i arş ve mukarrebûn meleklerinin Seni tesbîh ü temcîd ettikleri şey hürmetine; beni ister cinlerden, insanlardan olsun, isterse bildiğim ve bilmediğim diğer mahlûkattan ve her türlü düşmandan korumanı ve sıyanet altına almanı diliyorum. Beni her kötülükten koru. Heybet nurunun denizine daldır. Ruhu’l-Kudüs’le destekle ve aşılmaz, üstün, sağlam hazinelerinin nurlarının medet verici sırrına dâhil ederek her türlü şer ve zarardan muhafaza buyur.
ALLAH’IM! Benim velim, yardımcım, kefilim, vekilim ve her türlü ihtiyacıma yetenim Sen ol. Rahmet, fazl, ihsan ve lütfunla beni koru. Bütün mahlûkatını bana, benim din ü davama musahhar kıl; kalblerini o istikamete çevir. Beni onlara sevdir. Beni onlar nezdinde azîz, kerîm ve mehîb eyle. Eyle ki, tavsiyelere kulak versinler. Bana bir kötülük ve eziyet dokundurmaya da kalkışmasınlar. Güçlü bir muhabbet, ülfet ve sevgi ile bana, benim yoluma bağlansınlar. Beni şerefli huzuruna yakın, pâk şeriatına tutundur ve envârının feyezânı ile fazlından kalbime atacağın hikmet ve ilimlerle donat. ALLAH’IM! Ucb, kibir, riya, nifak ve gizli şirkten beni koru. Her türlü kirden, sürçmelerden, gizli ve açık ayıplardan temizle. Kabir azabından ve fitnesinden beni emin kıl ve hayatımı Sana itaatle geçirmeye muvaffak eyle. Bana insanî enginliklere yağan bir bârân-ı rahmet olan ilm-i ledünde anlayış ihsan et ve beni salih kullarına, kötü hasletlerden sıyrılıp vilayet mertebesini ihraz eden ebdallara ve sıddıklara arkadaş eyle. Yâ Erhamerrâhimîn, rahmetinle beni de onlardan eyle. ALLAH’IM! Beni her türlü beladan uzak tut ve her türlü tehlikeden koru. Beni aşağılık mahlûklardan eyleme. Muhabbet şarabından bana kana kana içir. Beni ümidini kesenlerden eyleme. -“Ya Hû! (3 defa) –”Ya Âhiyyen, Şerâhiyyen! Ey kat’î hüccet, kudret ve azamet sahibi, ey Hayy u Kayyûm, ey celâl ve ikrâm sahibi!
İLÂHÎ! Şanın ne yüce, saltanatın ne azizdir! ALLAH’IM! Senin inayetinle konakladım; Sen konuk ağırlayanların en hayırlısısın. Sana sığındım; Senin yardımın bütün yardımların üstünde ve hepsinin kaynağıdır. Ben de Senin inayet ve yardımınla sırat-ı müstakime eriştim. Her türlü kötü şeyin şerrine karşı Sen bana yetersin Allahım. Duamı kabule karîn eyle ve beni lütuf, riayet, bol bağış, ihsan ve cömertliğinle, ayrıca huzuruna ulaştıran terakkilerle sevindir. Beni hitabını dinlemeye ehil hâle getir, ey duaları hemen kabul eden, ey örneksiz ve eşsiz yaratan,ey dereceleri yükselten Rabbim! Ey dillerin farklılığına rağmen her türlü sesi işiten Yüceler Yücesi! Senden korunma, emniyet, selâmet, lütuf, bereket ve kanaat istiyorum. Fazlınla bizi Senden başkasına yalvarıp yakarmaktan müstağni kıl. “Ya Erhamerrâhimîn. (3 defa)”
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ (١٩)
İyilik ve rahmeti çok bol Berr u Rahîm olan Allah’ın salavâtı, zikredenler Allah’ı zikrettiği, gafiller Onun zikrinden gafil olduğu her an, her saniye; nefesler, anlar, yağmur taneleri, bütün nebâtat ve kâinatta bulunan her şey adedince Seyyid, Kâmil, Fâtih, Hâtim ve nübüvvet silsilesinin son halkası Efendimiz Hazreti Muhammed ve O’nun âl ü ashâbı, zevceleri ve zürriyeti üzerine olsun. Hamd ü sena, şükr ü minnet, medh u tebcîl Ma’bud-u Mutlak Allah’ın hakkı ve O’na mahsustur.
DÖRDÜNCÜ FASIL
İmam Gazzâlî Hazretlerinin Hizbü’l-Masûn Duası
Bu bölüm arapça + Meal şeklinde hazırlanmıştır.. iki şekilde de okunabilir
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَۙ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِۙ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِۘ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُۘ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَۙ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّۤالِّينَ
***
اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۘ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ
[“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ın hakkıdır. Bir de kâfirler kalkmışlar, birtakım putları Rabbilerine eşit sayıyorlar!”]
فَأَرَادُوا بِهِ كَـيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ
[“Ona tuzak hazırlamak istediler, ama Biz heveslerini kursaklarında bıraktık. Asıl kendilerini perişan ettik.”]
وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۘ وَكَذٰلِكَ نُـنْجِي الْمُؤْمِنِينَ
[“Onu da o sıkıntıdan kurtardık.İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.”]
كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّۤوءَ وَالْفَحْشَۤاءَۘ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
[“İşte böylece Biz fenalığı ve çirkinliği ondan uzaklaştırmak için bürhanımızı gösterdik. Çünkü o, Bizim tam ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.”]
فَوَقٰيهُ اللهُ سَيِّـئَاتِ مَا مَكَرُوا
[“Allah onu, o kâfirlerin tuzaklarının şerrinden korudu.”]
مَا هُمْ بِبَالِغِيهِ
[“Ama onlar hedeflerine asla ulaşamazlar.”]
فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَاۘ وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
[“Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir.”]
وَسَنَـقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
[“Ve buyruğumuzdan ona en kolay olanını söyleyeceğiz.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
وَقَدِمْنَۤا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَۤاءً مَنْـثُورًا
[“Onların yaptıkları her işin üzerine varıp, hepsini toz duman edeceğiz.”]
وَذٰلِكَ جَزٰۤؤُۨا الظَّالِمِينَ
[“Zalimlerin cezası budur.”]
ثُمَّ نُـنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ أٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقًّا عَلَيْنَا نُـنْجِ الْمُؤْمِنِينَ۟
[“Sonra Biz, resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız.Böylece müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir borçtur.”]
لَهُ مُعَقِّـبَاتٌ مِنْ بَـيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْـرِ اللهِۘ
[“Onun önünde ve ardında devamlı surette nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar.”]
وَإِنَّا لَـهُ لَحَافِظُونَ
[“Onu koruyacak olan şüphesiz Biziz.”]
إِنَّـهُ لَـذُو حَظٍّ عَظِيمٍ
[“Gerçek şu ki, o çok büyük devlet sahibidir.”]
وَإِنَّ لَـهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَأٰبٍ
[“Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙ
[“Bu yüzden senin Rabbin de onların üstüne azap kamçıları yağdırdı.”]
وَتَـقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ
[“Ve aralarındaki bütün bağlar kopup parçalandı.”]
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزَابِ
[“Onlar birtakım döküntü bölüklerden oluşup buracıkta bozguna uğratılacak bozuk bir ordudur.”]
وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ
[“İnsanlar arasında dolaşabilmesi için kendisine bir nur verdik.”]
فَلَمَّا رَأَيْـنَـهُۤ أَكْـبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۘ إِنْ هٰذَۤا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ
[“Onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: ‘Hâşâ! Allah için bu bir insan olamaz! Bu sadece yüce bir melek! Başka bir şey olamaz!’ dediler.”]
BEŞİNCİ FASIL
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ أٰثَـرَكَ اللهُ عَلَيْنَا
[“Andolsun ki, gerçekten Allah, seni bize üstün kılmış” dediler.”]
إِنَّ اللهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۘ وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَۤاءُ
[“Allah onu size üstün kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi. Allah hâkimiyeti dilediğine verir. Allah’ın lütfu boldur, her şey gibi kabiliyet ve liyakatleri de bilir.”]
شَاكِرًا لِأَنْعُمِهِ ، اِجْتَـبٰيهُ وَهَدٰيهُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَـقِيمٍ
[“Allah’ın nimetlerine şükreden bir zât idi. Çünkü Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.”]
وَأٰتَاهُ اللهُ الْمُلْكَ
[“Allah ona hükümdarlık verdi.”]
وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا
[“Onu üstün bir makama yücelttik.”]
وَقَـرَّبْنَاهُ نَجِـيًّا
[“Hususî konuşmak için onu Kendimize yaklaştırdık.”]
وَكَانَ عِنْدَ رَبِّـهِ مَرْضِيًّا
[“Rabbinin hoşnut olduğu biri idi.”]
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُـبْعَثُ حَـيًّا
[“Doğduğu gün de, vefat ettiği gün de, diriltilip kabirden kalkacağı gün de selâm olsun ona!”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
وَإِنْ يُرِيدُۤوا أَنْ يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللهُۘ هُوَ الَّذِۤي أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَۙ
[“Eğer birtakım hilelerle seni aldatmak isterlerse, hiç endişe etme. Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve bir de müminlerle destekleyen de başkası değil O’dur.”]
وَأَلَّـفَ بَـيْنَ قُلُوبِهِمْۘ لَوْ أَنْـفَـقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّـفْتَ بَـيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّـفَ بَـيْنَـهُمْۘ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
[“Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin bile yine de onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.)”]
هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْۘ قَاتَلَهُمُ اللهُ
[“Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah belalarını versin onların!”]
كُلَّمَۤا أَوْقَـدُوا نَـارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُۙ
[“Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için bir yangın tutuşturdularsa Allah onu söndürdü.”]
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَۤاؤُۧ بِغَضَبٍ مِـنَ اللهِ
[“Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası basıldı ve neticede Allah’tan bir gazaba uğradılar.”]
سَـيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّـةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْـيَا
“Onlara Rabbileri tarafından dünya hayatında bir gazap ve bir zillet gelecektir.”]
وَإِذَۤا أَرَادَ اللهُ بِقَوْمٍ سُۤوءًا فَلَا مَرَدَّ لَـهُۚ
[“Allah bir toplum için de hoşlarına gitmeyecek bir şey irade buyurdu mu, artık onu geri çevirecek kuvvet yoktur.”]
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّـةٌ
[“Gözleri yerde, kendilerini zillet kaplamıştır.”]
لَوْ أَنْـزَلْـنَا هٰذَا الْقُرْأٰنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْـتَـهُ خَاشِـعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللهِۘ
[“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a ta’zîmi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün.”]
فَلَا تَـبْـتَـئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
[“Sen onların yaptıklarına üzülme.”]
وَلَا تَكُ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
[“Yaptıkları hilelerden dolayı da telaş edip darlanma.”]
فَإِمَّا نَـذْهَـبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْـتَـقِمُونَۙ
[“Biz seni vefat ettirip yanımıza alsak da, yine onlardan müminlerin intikamını alırız.”]
إِنَّا كَـفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَۙ
[“O alay edenlere karşı Biz sana yeteriz.”]
فَسَلَامٌ لَكَ مِـنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
[“Selam sana Ashâb-ı Yemîn’den.”]
أَقْـبِـلْ وَلَا تَـخَـفْۗ إِنَّـكَ مِـنَ الْأٰمِنِينَ
[“Gel ve endişe etme, çünkü sen güven içinde olanlardansın.”]
لَا تَخَفْۗ نَجَوْتَ مِـنَ الْـقَـوْمِ الظَّالِمِينَ
[“Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun.”]
لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى
[“(Düşmanın) size ulaşmasından endişe edip korkmayın.”]
لَا تَخَفْ إِنِّـي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ۠
[“Korkma, çünkü Benim huzurumda elçiler korkmazlar.”]
لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْۗ
[“Korkma ve üzülme.”]
لَا تَخَافَۤا إِنَّـنِـي مَعَكُمَۤا أَسْـمَعُ وَأَرَى
[“Korkmayın. Ben sizinle beraberim, her şeyi işitir ve görürüm.”]
لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى
[“Endişe etme zira sen galip geleceksin.”]
فَإِذَا الَّذِي بَـيْـنَـكَ وَبَـيْنَـهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّـهُ وَلِـيٌّ حَمِيمٌ
[“Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş.”]
إِذَۤا أَخْرَجَ يَـدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۘ
[“Elini uzatsa neredeyse kendi elini bile göremiyor.”]
وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةًۘ
[“Allah, ilmi olduğu hâlde onu saptırdı, kulağını ve kalbini mühürledi ve gözlerine perde çekti.”]
لِيَذُوقَ وَبَالَ أَمْرِهِ
[“Yaptığı işin vebalini tatsın diye…”]
وَلَا يَحِيقُ الْمَكْـرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ۪ۘ
[“Kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder.”]
وَخَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ
[“Rahman’ın azametinden dolayı sesler kısılır.”]
وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ
[“Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.”]
لَنْ يَضُرُّوكَ شَيْئًا
[“Sana asla hiçbir zarar veremezler.”]
إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًاِ
[“Biz sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz.”]
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ
[“Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret.”]
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
[“Sen güzelce sabret.”]
وَلَوْلَۤا أَنْ ثَـبَّـتْـنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَـيْـئًا قَلِيلًا
[“Eğer sana sebat vermeseydik onlara küçük de olsa bir meyil gösterebilirdin.”]
فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَـوَكَّلْ عَلَى اللهِۘ وَكَـفَى بِاللهِ وَكِيلًا
[“Sen onlara aldırma ve işini Allah’a havale et, O’na tevekkül et. Sana vekil olarak Allah yeter.”]
أَلَيْسَ اللهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
[“Allah kuluna kâfi değil midir?”]
وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللهِ قِيلًا
[“Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”]
وَيَنْصُرَكَ اللهُ نَصْرًا عَزِيزًا
[“Allah, sana şanlı bir zafer ihsan etmiştir.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
ALTINCI FASIL
مَلْعُونِـيـنَۚ أَيْنَ مَا ثُقِفُۤوا أُخِذُوا وَقُـتِّلُوا تَـقْتِـيلًا
[“Hepsi de lanetlenmiş olarak, nerede ele geçirilirlerse derdest edilir ve öldürülürler.”]
وَاللهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَـنْـكِيلًا
[“Allah en güçlü ve cezalandırması da en çetin olandır.”]
وَذٰلِكَ جَـزٰۤؤُۨا الظَّالِمِينَۚ
[“Zalimlerin cezası işte budur.”]
إِنَّكَ الْـيَـوْمَ لَدَيْـنَا مَكِينٌ أَمِينٌ
[“Sen artık bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sahibi ve güvenilir bir kimsesin.”]
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْـرَكَ
[“Hem senin şanını yücelttik.”]
وَأَلْـقَـيْتُ عَلَيْكَ مَحَـبَّـةً مِـنِّـيۚ
[“Sana karşı insanların gönüllerinde tarafımdan bir sevgi bıraktım.”]
إِنِّـي اصْطَـفَـيْـتُـكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِـي وَبِكَلَامِي۬
[“Risalet ve tekellümle Seni diğer insanlara üstün kıldım.”]
إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا
[“Şüphesiz Seni insanlara imam ve önder yapacağım.”]
إِنَّا فَـتَحْنَا لَكَ فَـتْحًا مُبِينًا
[“Biz Sana apaçık bir fetih ve zafer ihsan ettik.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْۘ وَعَلَۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ۬
[“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir.”]
ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُـبْصِرُونَ صُمٌّ بُـكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَـرْجِعُونَۙ
[“Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır, onlar da göremez olurlar. Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.”]
كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَـبْلِهِمْ
[“Kendilerinden önce böyle yapanlar, nasıl helak edilmişlerse öylece helak edilirler.”]
فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُـبْصِرُونَ
[“Onları perdeledik; artık göremezler.”]
إِنَّا جَعَلْنَا فِۤي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ
[“Boyunlarına öyle boyunduruklar koyduk ki onlar çenelerine dayanmaktadır. Boyunları yukarı, çeneleri kalkık, gözleri havada bir durumdadırlar.”]
وَلَـقَـدْ أٰتَـيْـنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْأٰنَ الْعَظِيمَ
[“Şu kesin ki biz sana Seb’-i Mesânî ile şu yüce Kur’ân’ı verdik.”]
أُوۨلٰۤئِكَ الَّذِينَ طَـبَعَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْۚ وَأُوۨلٰۤئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
[“Bunlar o kimselerdir ki Allah onların kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. İşte hakkı göremeyen gafiller onlardır.”]
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِأٰيَاتِ رَبِّـهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَاۘ إِنَّـا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْـتَـقِمُونَ۟
[“Rabbinin âyetleri ile kendisine nasihat edildiğinde sırtını dönüp uzaklaşan kimseden daha zalim kimse olur mu? Biz o suçlulardan elbette intikam alıp onları cezalandıracağız.”]
وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِۤي أٰذَانِهِمْ وَقْرًاۘ وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْأٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلَۤى أَدْبَارِهِمْ نُفُورًا
[“Ve kalblerinin üzerine onu iyi anlamalarına mâni kılıflar geçirir, kulaklarına da ağırlıklar koyarız. Sen Kur’ân’da Rabbini tek olarak andığın zaman, onlar nefretle arkalarını dönüp giderler.”]
وَإِنْ تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَنْ يَهْتَدُۤوا إِذًا أَبَدًا
[“Sen onları hidayete çağırsan da, artık onlar ebediyyen hidayete gelemezler.”]
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةًۘ
[“Baksana kendi heva ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu hâlde Allah’ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimsenin hâline!”]
عَلَيْهِمْ دَۤائِـرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ
[“Kötülük, onların başlarına dönsün! Allah, onlara gazap etmiştir.”]
فَأَصْبَحُوا لَا يُـرَۤى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْۘ
[“Derken hepsi helak olup sadece meskenleri kaldı.”]
دَمَّـرَ اللهُ عَلَيْهِمْ۬
[“Allah onları yerle bir etti.”]
ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثِيرٌ مِنْهُمْۘ
[“Sonra içlerinden birçoğu yine kör ve sağır kesildiler.”]
وَاللهُ أَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۘ
[“Yaptıkları bunca cürüm sebebiyle Allah kendilerini başaşağı getirdi.”]
وَذٰلِكَ جَزٰۤؤُۨا الظَّالِمِينَۚ
[“İşte zalimlerin cezası budur.”]
وَمَنْ يَـتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَـهُ مَخْرَجًاۙ وَيَـرْزُقْهُ مِنْ حَـيْثُ لَا يَحْتَسِبُۘ وَمَنْ يَـتَـوَكَّلْ علَى اللهِ فَهُوَ حَسْـبُـهُۘ
[“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar. Onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Allah’a dayanıp güvenene Allah kâfidir.”]
فَإِذَا قَـرَأْتَ الْقُرْأٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
[“İmdi, Kur’ân okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”]
وَقُـلْ رَبِّ أَدْخِلْنِـي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِـي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُـلْطَانًا نَصِيرًا
[“De ki: “Ya Rabbî, gireceğim yere dürüst olarak girmemi, çıkacağım yerden de dürüst olarak çıkmamı nasip et ve Kendi katından beni destekleyecek kuvvetli bir delil ver bana!”“]
قُـلْ إِنَّنِي هَدٰيـنِي رَبِّۤي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَـقِيمٍۚ
[“De ki: “Rabbim beni doğru yola hidayet etti.”]
إِنَّ مَـعِـيَ رَبِّـي سَـيَهْدِينِ
[“Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”]
عَسَى رَبِّۤـي أَنْ يَهْدِيَـنِـي سَوَۤاءَ السَّبِيلِ
[“Umarım Rabbim, beni en doğru yola iletir.”]
إِنَّ وَلِـيِّـيَ اللهُ الَّذِي نَـزَّلَ الْكِتَابَ۬ وَهُوَ يَـتَوَلَّى الصَّالِحِينَ
[“Zira benim mevlam, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün iyi kulların koruyucusudur.”]
رَبِّ قَدْ أٰتَـيْتَـنِـي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَـأْوِيـلِ الْأَحَادِيثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّ فِي الدُّنْـيَا وَالْأٰخِرَةِۚ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
[“Rabbim! Sen bana hâkimiyet verdin ve hâdiselerin tevilini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da, âhirette de benim velim Sensin. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat.”]
YEDİNCİ FASIL
أَوَمَنْ كَانَ مَـيْـتًا فَـأَحْـيَـيْـنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ
[“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir ışık (iman nûru) verdiğimiz kişi, (hiç karanlıklarda kalıp çıkamayan kimse gibi olur mu?)”]
وَقَالَ لَهُمْ نَـبِـيُّهُمْ إِنَّ أٰيَـةَ مُلْكِهِٓ أَنْ يَأْتِـيَكُمُ التَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَـقِـيَّـةٌ
[“Peygamberleri devamla şöyle dedi: Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile bir bakiye bulunan tabutun gelmesidir.”]
قَالُوا رَبَّـنَۤا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَـبِّـتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَۘ
[“Dediler ki: Rabbimiz, üstümüze (gürül gürül) sabır yağdır, Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!” ]
اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَـدْ جَمَعُوا لَـكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَـزَادَهُمْ إِيمَانًا۠ وَقَالُوا حَسْبُـنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ , فَانْقَلَبُوا بِـنِعْمَةٍ مِنَ اللهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُۤوءٌۙ
[“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırırmış ve ‘Hasbünallah ve ni’me’l-vekil’ (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!) derler. Sonra da kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan bir âfiyet, selâmet ve lütuf ile geri döndüler.”]
قُلْ أَغَيْرَ اللهِ أَٗٗتَّـخِذُ وَلِـيًّا فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ
[“De ki: Gökleri, yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah’tan başkasını mı tanrı edinecek mişim?”]
إِنَّهُ كَانَ بِـي حَـفِـيًّا
[“O gerçekten bana karşı çok lütufkârdır.”]
وَجَعَلَنِي نَـبِـيًّاۙ] [وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ
[“O beni peygamber olarak görevlendirdi ve nerede olursam olayım beni kutlu ve mübarek kıldı.”]
وَمَا تَوْفِيقِۤي إِلَّا بِاللهِۘ عَلَيْهِ تَـوَكَّلْتُ وَإِلَـيْـهِ أُنِـيـبُ
[“Muvaffak olmam sadece Allah’ın yardımı ile olur. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyorum, O’na yöneliyorum.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
صُمٌّ بُـكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
[“Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bundan ötürü akıllarını kullanıp gerçeği anlayamazlar.”]
صُمٌّ وَبُـكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۘ
[“Karanlıklar içinde olan birtakım sağırlar ve dilsizlerdir.”]
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِۤي أٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۘ
[“Yıldırımların verdiği dehşetle, ölüm korkusundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”]
وَلَـوْ تَـرَۤى إِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ
[“Kıyamet günü o kâfirler can kaygısına düştükleri zaman bir görsen! Artık kaçacak hiçbir yerleri yoktur.”]
وَذٰلِكَ جَزٰۤؤُۨا الظَّالِمِينَ
[“Zalimlerin cezası işte budur.”]
إِنَّمَا وَلِـيُّـكُمُ اللهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ أٰمَنُوا
[“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Resûlü’dür ve müminlerdir.”]
وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللهِ
[“Hem sizde nimet namına ne varsa hepsi Allah’tandır.”]
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَـوْقَ عِـبَادِهِ وَيُـرْسِـلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۘ
[“O kullarının üstünde de tek hâkimdir. O üzerinize, hareketlerinizi kaydeden hafaza meleklerini gönderir.”]
يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ أٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَـكُمْ مِنَ الْكُـفَّارِ وَلْـيَجِدُوا فِـيكُمْ غِلْظَةًۘ
[“Ey müminler! Size nesep ve mekân bakımından yakın olan kâfirlerle savaşın, onlar sizde bir ciddiyet ve üstün gayret görsünler.”]
وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَـكُونَ فِـتْـنَـةٌ
[“Fitne (işkence) ortadan kalkıp din ve itaat yalnız Allah’a mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın.”]
وَيَوْمَئِذٍ يَـفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ ، بِنَصْرِ اللهِۘ يَـنْـصُرُ مَنْ يَشَۤاء
[“O gün, müminler de, Allah’ın verdiği zafer sayesinde sevinecekler. Allah dilediğini muzaffer kılar.”]
يُـثَـبِّتُ اللهُ الَّذِينَ أٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْـيَا وَفِي الْأٰخِرَةِۚ
[“Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar.”]
فَضُرِبَ بَـيْـنَـهُمْ بِسُورٍ لَـهُ بَـابٌۘ بَاطِـنُـهُ فِيـهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِـبَـلِهِ الْعَذَابُۘ
[“Derken, münafıklarla müminlerin aralarına bir duvar çekilir. Bu duvarın bir kapısı olup bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır.”]
وَاللهُ مِنْ وَرَۤائِهِمْ مُحِيطٌ
[“Allah, ilmi ve kudretiyle onları, arkalarından kuşatmıştır.”]
وَاللهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْۘ وَكَفَى بِاللهِ وَلِـيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا
[“Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir. İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da, bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!”]
فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي
[“Siz de onlardan değil, Ben’den çekinin.”]
قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ
[“O gün kalpler güp güp atacak! Gözler yere eğilecek!”]
وَمَا يَـنْظُرُ هٰۤؤُۨلَۤاءِ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً
[“Onların kabirlerden dirilmeleri sadece bir tek çağrıya bakar. O korkunç ses yayılır yayılmaz hemen kalkarlar.”]
تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ
[“O kâfirlerin kendi yaptıkları işler sebebiyle başlarına durmadan bela inecek.”]
كَأَنَّـهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ
[“Gerçekte ise onlar, âdeta duvara dayatılan, ruhsuz kütüklere benzerler.”]
أَوَلَمْ يَـرَوْا أَنَّ اللهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُـوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُـوَّةًۘ
[“Kendilerini yaratan Allah’ın, o mahlûklardan daha kuvvetli olduğunu görüp anlamadılar mı?”]
فَسَتَذْكُرُونَ مَۤا أَقُولُ لَـكُمْۘ وَأُفَوِّضُ أَمْرِٓي إِلَى اللهِۘ
[“Size söylediğim şu sözleri yakında hatırlayacaksınız. Artık ben işimi Allah’a bırakıyorum.”]
وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَــتَّــقُوا لَا يَـضُرُّكُمْ كَـيْدُهُمْ شَـيْئًاۘ
[“Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez.”]
ثُمَّ رَدَدْنَا لَـكُمُ الْكَـرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْنَاكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَـنِـينَ وَجَعَلْنَاكُمْ أَكْـثَـرَ نَـفِيرًا
[“Sonra o istilacılara karşı size galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla kuvvetlendirdik, sayınızı daha da çoğalttık.”]
SEKİZİNCİ FASIL
وَاذْكُـرُۤوا إِذْ أَنْـتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ تَخَافُونَ أَنْ يَـتَخَطَّـفَـكُمُ النَّاسُ فَأٰوٰيكُمْ
[“Düşünün ki bir zaman siz dünyada az ve zayıf idiniz. Öyle ki insanların sizi tutup kapacağından endişe ediyordunuz. Bu hâlde iken Allah size yer yurt nasib etti.”]
يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ أٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ أَنْ يَـبْسُطُۤوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَـنْـكُمْۚ
[“Ey iman edenler! Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk size el uzatmaya, sizi öldürüp yok etmeye teşebbüs etmişti de O, bunların ellerini size zarar vermekten men etmişti.”]
يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْۘ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَـيْـرُ اللهِ يَـرْزُقُـكُمْ مِـنَ السَّمَۤاءِ وَالْأَرْضِۘ لَۤا إِلٰـهَ إِلَّا هُوَ۬
[“Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın: Düşünün, göklerden ve yerden sizi rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? Ondan başka ilah yoktur.”]
عَسَى رَبُّـكُمْ أَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ
[“Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı imha eder.”]
عَسَى اللهُ أَنْ يَـكُـفَّ بَأْسَ الَّذِيـنَ كَفَرُواۘ وَاللهُ أَشَـدُّ بَأْسًا
[“Umulur ki Allah kâfirlerin savletini uzaklaştırır. Allah en güçlü ve cezalandırması da en çetin olandır.”]
وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللهُۘ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ۟
[“Onlar hileler yaptılar. Allah da onların hilelerini boşa çıkardı. Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.”]
وَمَكْرُ أُوۨلٰۤئِكَ هُوَ يَـبُورُ
[“Onların kurdukları bütün tuzaklar mahvolur.”]
فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ
[“Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki gönüller!”]
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُـرَ
[“İyi bilsinler: Onların toplu kuvvetleri bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.”]
فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ
[“Biz de onları mutlak galip, tam muktedir olan Allah’ın şanına yaraşır tarzda cezalandırdık.”]
مَا يُرِيدُ اللهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِـيُـتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ
[“Allah size güçlük çıkarmak istemez, fakat şükredesiniz diye sizi temizleyip arındırmak ve size olan nimetlerini tamama erdirmek ister.”]
ذٰلِكَ تَخْفِيفٌ مِنْ رَبِّـكُمْ وَرَحْمَةٌ
[“Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir kolaylık ve lütuftur.”]
اَلْئٰنَ خَفَّفَ اللهُ عَنْـكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِـيكُمْ ضَعْفًاۘ
[“Ama şimdi Allah yükünüzü hafifletti, çünkü sizde bir zayıflık olduğunu müşahede etti.”]
يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ۬
[“Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez.”]
قُلْ إِنَّ هُدَى اللهِ هُوَ الْهُدَىۘ
[“Sen de ki: “Allah’ın hidayet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir.”]
يُـؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَـكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ
[“Allah rahmet hazinesinden size iki hisse versin ve sayesinde karanlığı dağıtıp yürümenizi sağlayan bir nûr bahşetsin.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
وَمَـا لَهُمْ مِـنْ نَـاصِـرِيــنَ
[“Onları bu halden kurtaracak hiçbir yardımcıları yoktur.”]
وَذٰلِكَ جَـزٰۤؤُۨا الظَّالِمِيـنَ
[“Zalimlerin cezası işte budur.”]
عَلَـيْـهِمْ دَۤائِــرَةُ السَّـوْءِۘ
[“O belalar kendi başlarına olsun!”]
دَمَّــرَ اللهُ عَلَـيْـهِمْ
[“Allah onları yerle bir etti.”]
أُوۨلٰۤـئِـكَ فِـي الْأَذَلِّـيـنَ
[“Onlar en alçak olanların derekesindedirler.”]
فَمَا اسْـتَطَاعُوا مِـنْ قِــيَـامٍ وَمَا كَانُوا مُـنْـتَـصِرِيـنَۙ
[“Oldukları yerde çöke kaldılar, ne doğrulabildiler, ne de yardım gördüler.”]
إِنَّ اللهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ
[“Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.”]
وَأَنَّ اللهَ لَا يَهْدِي كَــيْـدَ الْخَۤائِـنِـينَ
[“Allah hainlerin hilesini iflah etmez.”]
فَأَيَّـدْنَا الَّذِينَ أٰمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِيـنَ
[“Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de onlar ötekilere üstün geldiler.”]
إِنَّ اللهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِيـنَ أٰمنُواۘ
[“Muhakkak ki Allah iman edenleri koruyup müdafaa eder.”]
يَسْعَى نُورُهُمْ بَـيْـنَ أَيْـدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ
[“Onlar önlerinde ve sağ taraflarındaki nurlarıyla, koşarcasına Cennet’e doğru ilerlerler.”]
اَللهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ
[“Allah onları daima gözetleyip kontrol etmektedir.”]
طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَـأٰبٍ
[“Ne mutlu iman edip de yararlı işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt onların olacak.”]
وَهُمْ مِـنْ فَـزَعٍ يَـوْمَـئِـذٍ أٰمِنُونَ
[“Üstelik onlar o kıyamet gününün dehşetinden emin olacaklardır.”]
أُوۨلٰۤئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُـمْ مُـهْـتَـدُونَ۟
[“Korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.”]
أُوۨلٰۤـئِـكَ الَّذِينَ هَدَى اللهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْـتَـدِهْۘ
[“İşte onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir. Sen de onların yolundan yürü.”]
فَـلَا تَعْلَمُ نَـفْسٌ مَۤا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُـرَّةِ أَعْيُنٍۚ
[“Mükafat olarak onların gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”]
إِنَّۤا أَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ وَإِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
[“Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlaslı kişiler kıldık. Üstelik onlar Bizim yanımızda seçkin ve hayırlı zâtlardı.”]
وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِـيًّا
[“Onlara dillerde ve dinlerde yüksek ve güzel bir nam bıraktık.”]
وَلَـقَـدِ اخْتَـرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
[“Durumlarını bilerek, onları o devirdeki bütün insanlara üstün kıldık.”]
وَاجْـتَـبَـيْـنَاهُمْ وَهَدَيْـنَاهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْـتَـقِيمٍ
[“Onları seçtik, onlara doğru yolu gösterdik.”]
وَأٰوَيْنَاهُمَۤا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ۟
[“Onları pınarları akan ve yerleşmeye elverişli yüksekçe bir yere yerleştirdik.”]
وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ
[“Şu kesindir ki, bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir.”]
فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُۤـوءٌۙ
[“Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan bir âfiyet, selâmet ve lütuf ile geri döndüler.”]
إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا
[“İşittikleri söz, hep: “Selâm! selâm!” sesleridir.”]
وَيَـنْـقَلِبُ إِلَۤى أَهْلِهِ مَسْرُورًاۘ
[“Ve ailesine sevinç içinde döner.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
DOKUZUNCU FASIL
وَمَا يَـنْـظُرُ هٰۤؤُۨلَۤاءِ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَـهَا مِنْ فَوَاقٍ
•[“Onların kabirlerden dirilmeleri sadece bir tek çağrıya bakar. Ses yayılır yayılmaz hemen kalkarlar.”]
وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ
“Onları paramparça ettik.”]
سَنُرِيهِمْ أٰيَاتِنَا فِي الْأٰفَاقِ وَفِۤي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَـتَـبَـيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ
[“Biz ileride onlara hem âfâk hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz de, Kur’ân’ın (veya onun anlatmak istediği şeylerin) hakkın ta kendisi olduğu anlaşılacak.”]
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِٓي أُوۧحِيَ إِلَيْكَۚ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
[“O hâlde sen sana vahyedilen buyruklara sımsıkı sarıl! Muhakkak ki sen dosdoğru yoldasın.”]
فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّۤا أَنْزَلْنَۤا إِلَيْكَ فَسْئَلِ الَّذِينَ يَـقْرَؤُۧنَ الْكِـتَابَ مِنْ قَـبْلِكَۚ لَـقَـدْ جَۤاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَـكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَۙ
•[“Sana indirdiğimiz bütün bu bilgilerin gerçekliği konusunda farz-ı muhal şüphe duyacak olursan, senden önce (gelip kendilerine Kitap verilmiş olan ve o) Kitab’ı okuyanlara sor; (şüphesi olanlar da, aynı şekilde sorsunlar). Hiç şüphesiz Rabbinden sana gerçeğin ta kendisi gelmiştir; dolayısıyla nasıl bundan senin şüphen yoksa, (herhangi bir kimsenin şüphe duymasına da mahal yoktur).”]
فَلَۤا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ ، وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌۙ
[“Hayır! Yıldızların yerleri hakkı için! Eğer anlarsanız bu gerçekten büyük bir yemindir.”]
وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
[“Hem Kur’ân müminler için hidayet rehberidir, rahmettir.” ]
هُوَ الَّذِۤي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ أٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ
[“Bu muazzam kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar Kitabın esasıdır.”]
تِلْكَ أٰيَـاتُ اللهِ نَـتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللهِ وَأٰيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ
•[“İşte bunlar da Allah’ın âyetleridir ki, gerçeğin ta kendisi olarak okuyup beyan ediyoruz. Allah’a ve O’nun âyetlerine inanmadıktan sonra, onlar acaba daha hangi söze inanacaklar?”]
لٰكِنِ اللهُ يَشْهَدُ بِمَۤا أَنْـزَلَ إِلَيْكَ أَنْـزَلَهُ بِعِلْمِهِ۪ۚ وَالْمَلٰۤئِكَةُ يَشْهَدُونَۘ وَكَفَى بِاللهِ شَهِيدًا
•[“Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki onu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de buna tanıklık ederler. Zaten Allah’ın şahit olması bir şeyin gerçekliği için yeter de artar!”]
وَكَـفَى بِاللهِ وَلِـيًّا۠ وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا
[“İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da, bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!”]
وَكَانَ اللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقِيتًا
[“Allah, her şeyi hakkıyla görmektedir ve her dilediğini yapabilecek güç ve kuvvettedir.”]
قُلْ لَوْ كَانَ الْـبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَـنَـفِدَ الْبَحْرُ قَـبْلَ أَنْ تَـنْـفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْـنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
[“De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye gönderseydik, bu denizler tükenir, Rabbinin sözleri yine de bitmezdi.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَـلُّ عَدَدًا
[“Kimin yardımcılarının daha zayıf, kimin askerlerinin daha az olduğunu, zamanı geldiğinde anlayacaklardır.”]
فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضْعَفُ جُنْدًا
[“İşte o zaman öğrenecekler: kimmiş mevkii daha düşük ve kimmiş asker ve maiyyeti daha zayıf!” ]
وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا
[“Onların helakleri için de, bir vâde tayin ettik.” ]
وَلَنْ تُفْلِحُۤوا إِذًا أَبَدًا
•[“Bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız.” ]
وَأَلْقِ مَا فِي يَمِيـنِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُواۘ إِنَّمَا صَنَعُوا كَـيْـدُ سَـاحِرٍۘ وَلَا يُـفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى
•[“Elindeki değneği ortaya at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptığı, sihirbaz oyunudur. Büyücü ise, nereye varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz.”]
تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَـتَّىۘ
[“Sen dışardan onları birlik içinde sanırsın. Halbuki kalbleri darmadağınıktır.” ]
إِنَّ هٰۤؤُۨلَۤاءِ مُـتَـبَّـرٌ مَا هُمْ فِيـهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
[“Şu imrendiğiniz kimselerin dini yıkılmıştır ve yaptıkları bütün ameller de boşunadır.”]
وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ
[“Bâtıl yolda olanlar hüsrana uğrarlar.”]
أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْـثَـرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَۘ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَـبِيلًا۟
[“Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi hatta daha da şaşkındırlar.”]
أُوۨلٰۤئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَـلْ هُمْ أَضَلُّۘ أُوۨلٰۤئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
[“Onlar hayvanlar gibi hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.”]
كَذٰلِكَ يَطْـبَعُ اللهُ عَلَى قُلُوبِ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
[“İşte Allah, ilim peşinde olmayan, gerçeği aramayanların kalplerini böyle mühürler.”]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
***
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَـنْطِقُونَ
[“İşledikleri zulüm yüzünden tehdit olundukları azap hükmü onlar hakkında gerçekleşti, onların artık konuşacak halleri kalmadı.”]
وَاللهُ أَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۘ
[“Yaptıkları bunca cürüm sebebiyle Allah kendilerini baş aşağı getirdi.”]
فَهُمْ لَا يَـنْطِقُونَ
[“Onlar daha konuşamazlar.” ]
هُوَ الَّذِٓي أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَۙ
[“O’dur ki, seni yardımıyla ve bir de müminlerle destekledi.”]
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَــرْدًا وَسَلَامًا عَلَۤى إِبْرٰهِيمَۙ
•[“Biz ateşe şöyle ferman ettik: Dokunma İbrahim’e! Serin ve selâmet ol ona!”
وَأَرَادُوا بِـهِ كَـيْـدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَۚ
Hülasa onu tuzağa düşürmek istediler ama Biz asıl onları hüsrana uğrattık. Asıl tuzağa düşenler kendileri oldular.”]
ON’UNCU FASIL
إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْـتَـقِيمٍ
[“Rabbimin buyurduğu yol doğru yoldur.”]
وَاللهُ مِنْ وَرَۤائِهِمْ مُحِيطٌۚ بَلْ هُوَ قُـرْأٰنٌ مَجِيدٌۙ ،فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ
[“Allah, ilmi ve kudretiyle onları, arkalarından kuşatmıştır. Hayır, hayır! Kur’ân onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir. O, Levh-i Mahfuz’da olan pek şerefli bir Kur’ân’dır.” ]
أَعْدَاؤُنَا لَنْ يَصِلُوا إِلَـيْـنَا بِالنَّـفْسِ وَلَا بِالْوَاسِطَةِ
لَا قُـدْرَةَ لَهُمْ عَلَى إِيصَالِ السُّوءِ إِلَـيْـنَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ
Haksız yere düşmanlık besleyenler ne doğrudan ne de dolaylı olarak bize asla ulaşamazlar. Onların hiçbir hâlde bize kötülük dokundurmaya güçleri yoktur.
وَصَلَّى اللهُ علَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ وَعَلَى أٰلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ وَسَلَّمَ كَثِيرًا إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، وَالْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Allahım! Nebiy-yi Ümmî Efendimiz Hazreti Muhammed’e, tertemiz ehl-i beytine, her biri kerem ve iyilik timsali ashâb-ı güzinine, kıyamete kadar bol bol salât ü selâm eyle ve onlar hürmetine dualarımızı kabul buyur. Şüphesiz her türlü hamd ü senaya layık olan yalnız Âlemlerin Rabbi Allah’tır.
***
İmam Gazzâlî Hazretlerinin Hizbü’l-İhticab Duası
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Kadîm ve Kâmil Allah’ın nur-u vechini kendime siper edindim. O’nun her şeyi çepeçevre kuşatan kalesine sığındım. Saldırmak için üzerime gelenlere Allah’ın öldürücü ok ve kılıcıyla mukabelede bulundum. Ey emrinde galip, mahlûkatı üzerinde kâim olan ve insan ile kalbi arasına giren Allahım! Benimle şeytanın, onun şerli şerarelerinin ve kulların içinde kendisine güç yetiremeyeceğim kişilerin arasına da gir. Dilleriyle ve gözleriyle bana zarar vermelerine müsaade etme. Ellerine kelepçeler, ayaklarına da prangalar vur. Onlarla benim arama azametinin nurundan bir set, kuvvetinden bir perde ve saltanatından bir kale koy. Muhakkak ki Sen, Hayy ve Kâdirsin. ALLAH’IM! Kem nazarla bakanların gözlerini tehlikeli yerlerin en aşağısında kör et. Zalimlerin gözlerini de perdele ki, onların endişesiyle yaşamaktan kurtulayım. [“Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek. Allah gece ile gündüzü birbirine çeviriyor, geceyi gündüze, gündüzü geceye dönüştürüyor, sürelerini uzatıp kısaltıyor. Elbette bunda görebilenler için alınacak bir ders vardır.”]
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ , كۤهٰيٰعۤصۤ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ, حٰمۤ عۤسۤقۤ
كَمَۤاءٍ أَنْـزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَۤاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَـبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَـذْرُوهُ الرِّيَاحُۘ
[“Gökten yağmur indiririz, onun sayesinde yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir, çok geçmeden kurur, rüzgârın savurduğu çerçöp hâline gelir.”]
هُوَ اللهُ الَّذِي لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَـيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُـوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ
[“Allah’tır gerçek İlah! O’ndan başka yoktur ilah. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O Rahman’dır, Rahîm’dir.”]
وَأَنْذِرْهُمْ يَـوْمَ الْأٰزِفَـةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَـدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَۘ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَـفِيعٍ يُطَاعُۘ
[“Onları, yaklaşan müthiş güne karşı uyar! Yürekler ağza gelir, yutkunur da yutkunurlar. O zalim kâfirlerin ne dostları, ne de sözüne itibar edilir şefaatçileri olmaz.”]
عَلِمَتْ نَـفْسٌ مَۤا أَحْضَرَتْۘ، فَلَۤا أُقْسِمُ بِالْخُـنَّـسِۙ، اَلْجَوَارِ الْكُـنَّسِۙ، وَالَّـيْلِ إِذَا عَسْعَسَۙ، وَالصُّبْحِ إِذَاتَـنَـفَّسَۙ
[“İşte o zaman… Her insan hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır. Gündüzün sinip gizlenen yıldızlara, dolaşıp dolaşıp yuvalarına, yörüngelerine giren gezegenlere, geçmeye başladığı dem geceye, nefes almaya başladığı dem sabaha kasem ederim.”]
صۤ وَالْقُرْأٰنِ ذِي الذِّكْـرِۘ ، بَـلِ الَّذِيـنَ كَـفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
[“Sâd. Bu şanlı şerefli Kur’ân hakkı için, (kâfirler) bu Kur’ân’ı (onda şüpheye yer verecek herhangi bir taraf olduğundan değil, ama) asıl kendileri Allah’a karşı kibir ve muhalefet taşıdıkları için inkâr ediyorlar.”]
شَـاهَتِ الْوُجُوهُ وَعَمِيَتِ الْأَبْصَارُ وَكَلَّتِ الْأَلْسُنُ، جَعَلْتُ خَيْرَهُمْ بَـيْنَ عَـيْـنَـيْهِمْ، وَشَـرَّهُمْ تَحْتَ قَدَمَيْهِمْ، وَخَاتَمَ سُـلَيْمَانَ بَـيْنَ أَكْـتَافِهِمْ
[Yüzleri berbat, gözleri görmez olsun. Dilleri lâl kesilsin. Hayırları önlerinde, şerleri ayaklarının altında ve Süleyman mührü omuzlarının arasında; duyamasın, göremesin ve konuşamasınlar.]
فَـسَـيَـكْـفِـيـكَـهُمُ اللهُۚ وَهُـوَ السَّـمِيعُ الْعَلِيمُۘ
[“Onların hakkından gelmek için Allah sana yeter. O hakkıyla işitir ve bilir.”]
وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَــيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أٰلِـهِ الطَّـيِّـبِـينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَـرَرَةِ أَجْمَعِينَ، وَالْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ALLAH’IM! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, tertemiz aile fertlerine, cömertlik ve iyiliğin en güzel mümessilleri olan ashâbına salât ve selâm eyle. Hamd ü senalar sadece ve sadece Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.
-Yakaran Gönüller-