➖Meâl➖
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
1. Gazilerin nefes nefese koşan,
2. Koşarken tırnaklarıyla kıvılcımlar saçan,
3. Sabah erkenden baskın basan,
4. O esnada tozu dumana katan,
5. Derken düşman kuvvetinin ortasına dalan atlarına yemin ederim ki:
6. Gerçekten insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7. Kendisi de buna şahittir.
8. Ondaki mal hırsı pek şiddetlidir.
9-10. Peki o insan, kendisinin ve malının akıbetini hâlâ bilip anlamayacak mı? Kabirlerde olanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman, sinelerin içinde bulunan her şey derlenip ortaya konulduğu zaman,
11. İşte özellikle o gün, Rableri, onların bütün yaptıklarından haberdardır.
***
Âdiyât Sûresi Medine döneminde inmiştir, on bir âyettir.
➖Sebeb-i Nüzûl➖
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Benî Kinâne’ye küçük bir süvari müfrezesi göndermiş ve başlarına reislerinden bir zat olan Münzir ibn-i Amr Ensari’yi tayin etmişti.
Peygamber Efendimiz’e bir ay bunların haberi gecikmişti. Münafıklar da, “Onlar öldürüldüler.” demişlerdi. Bu sûre onların selâmetini haber vermek ve müjdelemek için nâzil oldu diye rivâyet olunmuştur ( Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, Demâm 1991, s. 463.) ki, bu rivâyet sûrenin Medenî olduğunu gösterir.
Bazı müfessirlere göre ise bu sûre Mekkîdir, çünkü sûrenin üslûbu Mekkî’dir. Zira, Mekke’de inen birçok âyette, ileride vukû bulacak olaylara işâret edilmiştir. Bu âyetlerde de Müslümanların atlarla düşmanlara saldıracağı gelecekteki fetih günlerine işâret edilmektedir. İslâm’ın başlangıç günlerinde Müslümanların, yıllarca sonraki durumlarına işâret edilmesi, Kur’ân’ın gaybî haber verme mu’cizelerindendir. (Ateş, Çağdaş Tefsîr, XI, 57.)
Sûrede, insanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, insanın dünyâ tutkusu, âhireti ihmal etmesi kınanır ve sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması dersi verilir.
➖Tefsîr➖
وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا
1. “Gazilerin nefes nefese koşan”,
“Âdiyât” hızla koşmak, seğirtmek mânâsına عَدْو “adv”den ism-i fâil cem-i müennes sâlimdir. Âdiyât; at, deve ve diğer koşanların hepsine söylenebilir.
İbn-i Abbâs’tan rivâyet edildiği üzere âyetten, süvarilerin atlarının kastedildiği, âyetlerin manasına daha uygundur ve tefsircilerin pek çoğu bunu tercih etmişlerdir. Zira, ضَبْحٍ Dabh atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır.
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا
2. ‘Koşarken tırnaklarıyla kıvılcımlar saçan’,
قَدْح Kadh, bu da atların koşarlarken hızlarından tırnaklarıyla çarptıkları taşlardan çakmak gibi ateşler çakarak gitmelerinde görülür ki, bu geceleyin görüleceği ve hız eseri olduğu için onların hem kuvvetlerine, hem de geceleyin koştuklarına işaret eder. En açık olan mânâ da budur. Bununla beraber bunu daha başka mânâlarda açıklayanlar da olmuştur:
İkrime demiştir ki: فَالْمُورِِيَاتِِ قَدْحًا âyetinde kastedilen süngüler ve silahlardır. Buna göre zamanımızın ateş saçan silahları hiçbir mecaz düşünülmesine ihtiyaç bırakmaksızın bu âyetin manası içine girebilir.
Bu sûrenin nâzil olduğu Mekke döneminde ne at, ne de silah bulunmadığından, -biraz önce de dediğimiz gibi- bu âyetlerin gelecek dönemle ilgili olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla harıl harıl koşan atlar gibi, harıl harıl çalışarak düşmana hücum eden meselâ tanklar gibi motorlu akın vasıtaları, savaş uçakları, ateş açan silahları da kapsadığı düşünülebilir. Gerçekten bu sûre gibi birçok sûrede çok kapsamlı lafızlar mevcut olup geniş tefsirlere imkan vermektedirler.
فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا
3. “Sabah erkenden baskın basan”,
فَالْمُغِيرَات Mugîrât: Sözlükte; akın edenler, süratli gidenler, baskın yapanlar ve talan edenler mânâlarına gelmekle birlikte; düşmana baskın için akın eden süvariler mânâsı burada daha uygundur. Bunun sabah vakti yapılması da; hem geceleyin düşmanın vâkıf olamayacağı bir şekilde tertibat alarak hazırlanmak, hem de yaptığını, yapacağını iyi görüp bir yanlışlığa meydan vermemek üzere hücumu sabahleyin göz göre göre yapmak, çoğunlukla daha sağlam olması sebebiyle baskınlarda alışılmış bulunmasındandır.
فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا
4. “O esnada tozu dumana katan”,
نَقْعٌ Nak’, lügatta toz, birikmiş su, haykırmak ve öldürmek mânâlarına gelir. Burada daha çok toz mânâsına tefsîr edilmiştir ki, akın esnasında savrulan toz, duman demektir. Bununla beraber “nak’an” çeşitli mânâlarına göre hücum esnasındaki feryatlara, dökülen terlere ve kanlara da delâlet ve işaretten uzak değildir.
Bu âyete kadarki mânânın özeti şöyledir; “Harıl harıl koşan atlar, ayaklarından ateş saçtılar, sabah baskını yaptılar, tozu dumana kattılar.” demektir. Atlar, saldırdıkları yerde hızla koştukları için, yoğun bir toz bulutu kaldırırlar.
فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا
5. “Derken düşman kuvvetinin ortasına dalan atlarına yemin ederim ki”:
Bir düşman topluluğunu, ordusunu tam ortasından vurup içine dalarak, yahut çevirip ortaya alarak mağlup ve perişan etmişlerdir. Böyle yapan kuvvetlere kasem olsun ki,
إِنَّ اْلإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ
6. “Gerçekten insan, Rabbine karşı çok nankördür.”
Üzerindeki Allah’ın nimetlerinin hakkını tanımaz, şükrünü eda etmez. Yahut gördüğü nimetleri, ulaşmış olduğu feyizleri hesaba almaz. O’na karşı görevini yapmaz, unutur da hep uğradığı musibetleri ve müşkülleri anarak şikayet ve itiraz eder durur.
كنود Kenûd kelimesi, nimetleri çok inkâr eden nankör demektir. Çok kötüleyen ve küfreden inkarcı mânâsına da tefsîr edilmiştir. Burada müfessirler, çoğunlukla insan tabiatına ait olmak üzere “nimeti inkar eden” demişlerdir.
وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ
7. “Kendisi de buna şahittir.”
إِنَّهُ İnnehû’daki hû zamiri hakkında iki görüş vardır: Bazıları, bir önceki âyette geçen Rabb’e göndererek, “Allah ona şahittir, görüp duruyor.”, mânâsını vermişlerdir. Bu, kötülüklerden vazgeçmeye zorlamak için bir tehdit ve korkutma demek olur. Fakat söz konusu insan olduğundan ve bundan sonraki zamirle de insan kastedildiğinden, bunun da insana atfı, nazmın düzgünlüğüne daha uygundur. Onun için çokları: “Hem o insan kendisi o nankörlüğüne şahittir.”, demek olmasını tercih etmişlerdir. Yani başka delil ve ispata ihtiyaç yoktur. İnsan öyle olduğuna kendisi şahitlik eder.
Anlatılacak sözün önemini vurgulamak için: Allah yolunda koşan, tırnaklarıyla kıvılcım çıkaran, toz koparan, sabahleyin ansızın düşmanın ortasına dalıp onlara korku salan mücâhit atlarına yemin edilmektedir. Bu yemin ile vurgulanan söz de insanın nankör, cimri, mala düşkün oluşudur.
وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
8. “Ondaki mal hırsı pek şiddetlidir.”
Bu âyette geçen الْخَيْرِ “Hayır” kelimesi, Kur’ân’ın إِنْ تَرَ خَيْرًاكَ “Eğer bir hayır bırakacaksa…” (Bakara, 2/180) gibi birçok âyetlerinde “mal” mânâsına ve özellikle “çok mal”, “servet” mânâsına geldiği gibi, burada da genellikle “mal” diye tefsîr edilmiştir.
شَدِيدٌ “Şedîd” de “cimri” veya “güçlü” mânâsına olmak üzere iki vecih ile açıklanmıştır. Yani mal ve serveti mutlaka “hayır” sanarak sevdiği için cimridir, sıkıdır. Yahut malı ve dünya menfaatini sevmekte çok kuvvetlidir. Onu kazanmak, eline geçirip toplamak hususunda güçlüdür, hırslıdır. “Siz malı pek çok seversiniz.” (Fecr, 89/20) âyetinde de bu mânâ ifâde edilmiştir. Bir hadiste de: “Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncü bir vadi ister. İnsanın karnını ancak toprak doyurur. Sonra Allah tevbe edeni bağışlar.” (Müslim, Zekât 116, 119; Tirmizî, Menâkıb 32, 64; Müsned, V, 131, 132, VI, 55.) buyurulmuştur.
- Yüce Allah insanın yaptığı çirkin şeyleri sayıp onu korkuttuktan sonra şöyle buyurdu:
أَفَلا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ
9. “Peki o insan, kendisinin ve malının akıbetini hâlâ bilip anlamayacak mı? Kabirlerde olanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman”,
أَفَلا يَعْلَمُ
“Bilmiyor mu?” veya “Bilip anlamayacak mı?”
Âyette, sonucu hatırlatmak sûretiyle korkutmak ve tehdit vardır. Yani öyle servet hırsı, dünya menfaati sevdasıyla cimrilik, pintilik, nankörlük yapmakla ne fena hareket etmiş, kendi gerçek menfaatinin nasıl tersine gitmiş olduğuna bugün şahitlik etmiyorsa sonra da anlamayacak, itiraf etmeyecek, bundan ötürü azap çekmeyecek mi sanıyor? O zelzele, o kıyâmet günü yerin ağırlıklarını çıkardığı ve kabirlerde gömülenler deşilip fırlatıldığı ve;
وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ
10. “Sinelerin içinde bulunan her şey derlenip ortaya konulduğu zaman”,
O sinelerde olanlar, toplandığı, neticesi alındığı zaman. Yani gönüllerde saklanan bütün gizli sırlar, niyetler, gayeler, olgun ürün gibi derlenip toplanıp bütün neticesiyle meydana konduğu zaman muhakkak o nankör insanlar dünyada neler ettiklerini anlayacaklar.
Mevdudî’ye göre ise: Zâhirî amellerini harekete geçiren, iradesini, niyetini, maksadını, düşüncesini açığa vuracak ve bu şekilde iyilik ve kötülük ayrılacaktır. Diğer bir ifadeyle, sadece zâhirî amel üzerine karar verilmeyecektir. Onların dünyada iken kalplerinde gizli kalan niyetleri ve iradeleri de hesaba katılarak karar verilecektir.
Bu iki âyet arasında çok güzel bir uyum vardır. Kabirlerdeki şeyler gizli olduğu gibi, gönüllerdeki düşünceler de gizlidir. İşte âhirette bütün gizlilikler ortaya dökülecek, kabirlerde gizli olanlar dışarıya çıkarılacak, gönüllerde gizli olan düşünceler de derlenecek, toplanacak, ortaya konacaktır. Ve o zaman Allah insanlara, dünyada neler yapmış olduklarını haber verecektir. Zaten insanlar, işledikten sonra bilinçaltına yerleşmiş olan, belki de kendilerinin unuttukları amelleri, içlerinde gizledikleri düşünce ve niyetleri, karşılarında apaçık göreceklerdir.
إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ
11. “İşte bilhassa o gün, Rableri, onların bütün yaptıklarından haberdardır.”
Nimetlerine karşı nankörlük ettikleri alemlerin Rabbi, insanların bütün yaptıklarından elbette haberdardır. Hiçbir zerresinden gâfil değil, içlerini, dışlarını hepsini bilir, önce de bilir, sonra da bilir. O gün hepsini kendilerine bildirecektir. Onlar unutsalar da O bilir.
Yüce Allah, insanın her zâhirî fiilinin arkasındaki gizli niyetleri, iradeleri bilir ve ona göre ceza, ya da mükâfata karar verir. Ayrıca, bu âyetin kelimelerinden, bu kararın sadece Allah’ın bilmesine dayanılarak verilmeyeceği anlaşılmaktadır. Allah, insanların irade ve niyetlerini önceden bilse de, kıyâmet günü bu gizli şeyler açığa vurulacak ve onlar tam bir adaletle değerlendirilerek bunlardan hangisinin hayır, hangisinin şer olduğu gösterilecektir.
Yüce Allah, kullarının bütün yaptıklarından bu dünyada da haberdar olup bilmesine rağmen, âyette ilmini o güne, yani kıyâmet gününe tahsis etmesinin sebebi; o günün, amellerin karşılığının verileceği gün olmasından dolayıdır. Yüce Allah bunu, tehdit ve korkutma maksadıyla böyle söylemiştir. Yoksa O, onları o gün de bilir, bugün de bilir.
Kaynak :
Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları